AK SİTELER AK SİTELER
Diğer Resmi Ak Siteleri
Kadın Kolları

Kadın Kolları

Kadınlarımızla yarınlar daha aydınlık olacak.

WEB SİTESİNE GİT
Gençlik Kolları

Gençlik Kolları

AK Gençlik, kökü mazide, gözü istikbalde olan gençliktir.

WEB SİTESİNE GİT
AK Parti İletişim Merkezi (AKİM)

AK Parti İletişim Merkezi (AKİM)

Görüşleriniz bizim için önemli.

WEB SİTESİNE GİT
AK İcraatlar

AK İcraatlar

Birlikte başardık!

WEB SİTESİNE GİT
Yaşlılar Koordinasyon Merkezi

Yaşlılar Koordinasyon Merkezi

Yaşlılar toplumun kutup yıldızıdır.

WEB SİTESİNE GİT
Engelli Koordinasyon Merkezi

Engelli Koordinasyon Merkezi

Yeter ki gönüller engelli olmasın. İnşallah her engel aşılır.

WEB SİTESİNE GİT
TBMM Grup Başkanlığı

TBMM Grup Başkanlığı

WEB SİTESİNE GİT
AK Kütüphane

AK Kütüphane

AK Kütüphane

WEB SİTESİNE GİT
Türkiye Bülteni

Türkiye Bülteni

Türkiye Bülteni

WEB SİTESİNE GİT
Siyaset Akademisi

Siyaset Akademisi

Siyaset Akademisi

WEB SİTESİNE GİT
18-09-2019 20:16:42

"İdlib'deki durumun yeniden kontrol altına alınmasıyla ilgili olarak Türkiye gerek Rusya ile gerekse diğer taraflarla çalışmalarını sürdürüyor"

Parti Sözcüsü Ömer Çelik, Merkez Karar ve Yönetim Kurulu (MKYK) toplantısının ardından, parti genel merkezinde düzenlenen basın toplantısında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu, soruları yanıtladı.

Çelik, Bir millete karşı işlenebilecek en alçakça suç darbedir. Darbe, milletin verdiği yetkiyle milletin düşmanlarına karşı kullanılması gereken silahın milletin namusuna karşı kullanılmasıdır ve dünyada en alçakça başında gelmektedir. Maalesef Türkiye bu acı tecrübeyi defalarca yaşamıştır. 60 ihtilal ise bütün darbelerin anası olarak bilinir ve Başvekilimizi, bakanlarımızı şehit olarak verdiğimiz büyük bir acının adresidir.

Türkiye en son 15 Temmuz Fethullahçı terör örgütünün darbe girişimine büyük bir iradeyle karşı koymuş ve bu darbe girişimi püskürtülmüştür. Her darbe milletin sulh ve sükuna kavuşması için ya da sokaklarda oluşan birtakım kargaşanın sona erdirilmesi için ya da milli çıkarlar için yapıldığı iddia eder. Ama her darbe aslında milli iradeyi gasp edip milliyi irade düşmanlarına teslim etmenin kompozisyonundan başka bir şey değil, geçmişte böyle olmuştur. En son Fethullahçı darbe girişimi de bir işgal girişimi olarak aynı amaca hizmet etmek istiyordu.

60 ihtilalinin tabi pek çok özelliği var, yıllarca o ihtilali, o alçakça girişimi bu ülkede bir bayram olarak kutladılar. Ve halen bakıyorsunuz merhum Başvekilimizin ve bakanlarımızın şehit edilmeleriyle ilgili süreci anlatan pek çok kitapta, pek değerlendirmede hala birtakım mazeretler üretilmeye çalışıldığını, bu sonuca ister istemez ulaşıldığını, mecburen gidildiğini ifade eden birçok analiz, birçok kitap halen yürürlükte dolaşıyor, yeni yazılanların bazılarında da var.

Sebebi ne olursa olsun, süreç nasıl işlerse işlesin ve sonucu ne olursa olsun, darbe bir millete karşı işlenmiş en büyük suçtur. Ve bunu işleyenler sadece bir suç işlemiş olmakla kalmazlar, aynı zamanda milli iradeyi gasp ederek millete ait milli iradeyi yabancılara teslim ederek büyük bir ihanete de imza atmış olurlar. Bütün darbeler böyleydi, son darbe girişimi de bu amacı hizmet etmek istiyordu. Önceki darbelerde çektiğimiz acıyı telafi etmek için milletimiz demokrasimizi geliştirdi, büyüttü, büyük bir demokratik bilinç ortaya koydu, son darbe girişimi de bu bilinçle birlikte püskürtüldü. Çok büyük bedeller ödedik, o yüzden bedeli ödenmiş ve hak edilmiş bir demokrasiye sahibiz, bunun kıymetini çok iyi biliyoruz. Her türlü demokratik tartışma olur, siyasetin bir sürü tartışması söz konusu olabilir, ama demokrasimizi terör örgütü unsurlarından, demokrasinin imkanlarını kullanarak demokrasiyi zehirlemek isteyenlerden, her türlü tehditten korumak gibi bir vazifemiz vardır. Tabi bunun yolu da, demokrasiyi korumanın en iyi yolu, demokrasi geliştirmek, hukuk devletini geliştirmek ve birtakım fiziki saldırılara da gereken zamanda gerekli güçle cevap vermektir.

Arkadaşlar, gündemde önemli bir konu var, hepimizin vicdanında karşılık bulan Diyarbakır’daki annelerin kendi çocuklarına kavuşmak için başlattıkları bir vicdan eylemi var. Bu vicdan eylemini buradan bir kere selamlıyoruz, annelerin ellerinden öpüyoruz. Kendilerinin çocuklarına duyduğu hasreti, çocukları için çektikleri sakıntıyı bütün Türkiye, bütün dünya görüyor.

Tabi anneler kendilerinin çocuklarını çeşitli siyasi argümanlar, çeşitli siyasi retoriklerle birtakım emperyalist projelere peşkeş çekmek isteyen, çocukları lejyoner yapmak isteyen bir organizasyona karşı büyük bir vicdani haykırış içerisindeler. Bunu ne kadar siyasi olarak anlatsanız, ne kadar çeşitli analizlerle ortaya koysanız da, annelerin haykırışının, annelerin isyanın yerini tutamaz.

Tabi annelerimizin bu haykırışının toplumun geniş kesimlerinde makes bulması da son derece önemlidir. Dikkatimizi çekiyor tabi, Türkiye’deki en ufak gelişmeyle ilgili olarak geniş geniş yer veren bazı yabancı basın yayın organlarının bu annelerin ortaya koyduğu duyarlılığa ve duruşa bu kadar sesiz kalması tabi dikkat çekici bir meseledir.

Tabi burada çeşitli konularla karşı karşıya geldik. Böyle bir tablo karşısında vicdani bir duyuş ve duruş göstermesi gerekenlerin hükümeti, devleti suçlamak gibi bir gayret içerisine girmeleri maalesef son derece yanıltıcı, bu eyleme gölge düşürücü, bu davranışa, bu asil duruşa gölge düşürücü bir yaklaşım olmuştur. Türkiye çok uzun zamandır terörle mücadele etmektedir ve terörü büyük bedeller ödemektedir. Terör örgütünün çeşitli zamanlarda o bölgenin çocuklarına dönük olarak ortaya koyduğu zulümler, kaçırmalar, çeşitli zorla baskı altına almalar bilinen gerçeklerdir. Devlet bütün gücüyle, eldeki imkanlarla bununla tabi ki mücadele ediyor. Bu çok uzun zamana yayılan ve AK Parti hükümetleri döneminde de son derece güçlü bir şekilde verilen bir mücadeledir.

Dolayısıyla burada yapılması gereken, bu vicdanı duruşun, bu vicdani hassasiyetin yanında olmaktır. Bunu hemen bir kenara bırakarak birtakım suçlamalara girişmek, doğrusunu söylemek gerekirse, orada yapılması gereken işin dışında birtakım kanallar açmak anlamına gelir. Bu annelerin ortaya koyduğu yaklaşım aslında bütün dünya üzerinde de teröre karşı yükselen en güçlü sestir. Onlar sadece kendi çocukları değil, Türkiye’nin bütün çocukları için onurlu bir gelecek isteyerek, hasiyetli bir hayat isteyerek bunu ortaya koyuyorlar.

Tabi bir annenin oradaki söylediği ifade de ilginçtir, kendi çocukları için en iyi okulları, en iyi hayatları isteyenlerin, bizim çocuklarımız için dağı adres göstermeleri gibi bir yaklaşımla, bir eleştiriyle kendi çocuğuna sahip çıkmaya çalışıyor. Doğrudur, kendi çocukları için en iyi okulları en iyi hayatları isteyenlerin böyle bir tablo karşısında tabi ki bu savaş olacak, tabi ki bu çatışma olacak gibisinden maalesef acımasız ve ahlak dışı bir davranış sergilemeleri de herkesin gözü önünde çıplaklaşmıştır.

Bu mücadele saygın bir mücadeledir, ahlaki bir mücadeledir ve buradan bir kere daha Diyarbakır’daki o asil annelerimize sevgilerimizi, selamlarımızı, saygılarımızı iletiyoruz.

Yine gündemde olan konulardan bir tanesi, biliyorsunuz yargı reformu paketinin akıbetiyle ilgili, ne zaman gündeme alınacağıyla ilgili bir konudur.

Yeni döneme başladıktan sonra bu dönemin bir reform dönemi olarak altının çizileceğini Sayın Cumhurbaşkanımız söylemişti. Bu reform dönemi Askerlik Kanunuyla birlikte başladı. Askerlik kanunu ta Türkiye’de neredeyse Cumhuriyet’in kuruluşunda mevzuatı oluşmuş, o günden bu güne değişmeyen bir mevzuata sahipti. Toplumdan gelen istekler, vatandaşlarımızdan gelen istekler, genç kardeşlerimizden gelen istekler doğrultusunda kapsamlı bir değerlendirme yapıldı ve bu sürecin ilk reform paketi olarak Askerlik Kanunu çıkarıldı, sosyolojik gerçeklere son derece uygun bir düzenleme yapıldı.

Yargı reformu stratejisi çalışmamız AK Partinin kesintisiz reform anlayışının bir ikinci safhası, devamı olarak gündeme gelecektir. 30 Mayıs 2019 tarihinde Sayın Cumhurbaşkanımız yargı reformu strateji belgesini açıklamıştı. Orada bu yeni dönemin, yeni adli yılın da bir yol haritası niteliğini taşımaktadır. Tabi bunların hepsi milletimizin ihtiyaçları için, sokaktaki vatandaşımızın yargıyla ilişkisinde adaletin yükselmesi için ve yargı-vatandaş ilişkisindeki verimliliğin, adalet katsayısının artması için ortaya konulan yaklaşımlardır. Tabi ki demokrasi, insan hakları ve adalet taleplerini dikkate alan, bunların merkezinde şekillenen bir reform süreci olacaktır. Bununla birlikte, Avrupa Birliği kriterlerini de göz önüne alan, bu konudaki taahhütlerimizi de yerine getiren bir içeriğe ve kapsama sahiptir.

Biliyorsunuz Cumhurbaşkanımız bir kararnameye imza atarak bu vize serbestisiyle ilgili olarak, Avrupa Birliği’yle yürütülen bu konudaki çalışmaların hızlandırılmasıyla ilgili talimatları oldu. Nitekim bu yargı reformu stratejisi de aynı çerçevede Avrupa Birliği’yle yürüyen ilişkilerimizin daha güçlü bir boyuta kavuşması için pek çok maddeyi içermektedir. Tabi öncelikli olan vatandaşımızın ihtiyacının karşılanmasıdır.

Bu yargı reformu strateji belgesinin açıklanmasından hemen sonra Adalet Bakanlığımız süratle mevzuatla ilgili ve idari faaliyetle sonuçlanabilecek ya da mevzuat düzenlemesiyle sonuçlanabilecek konuları gündemine aldı. Gerek hak ve özgürlüklerin geliştirilmesi konusunda, gerekse adalet sisteminin daha iyi işletilmesi konusunda atılacak adımları uygulamadan kaynaklanan sıkıntıları kaldırarak ya da mevzuata dayanan problemlerin gecikmeksizin halledilmesini temin ederek gerçekleştirmeye çalışıyorlar. Bu çerçevede, ifade özgürlüğü, savunma hakkı, adalete erişim, adalet sisteminin genel işleyişiyle ilgili son derece şeffaf ve kapsayıcı bir yaklaşım ortaya koyuluyor. Bu şeffaf ve kapsayıcı yaklaşım ifade özgürlüğünü, savunma hakkını, adalete erişimi ve adalet sisteminin işleyişinde kalitenin artmasını son derece güçlendirecektir. Tabi uygulamadaki alternatif çözüm yolları da burada gündeme gelecek, caydırıcılık, yeni infaz yöntemleri gibi konular ele alınacaktır. Grup Başkanımız Naci Bey açıkladı, yargı reformu stratejisiyle ilgili çalışmamızı bu ay içerisinde tamamlamış olacağız, büyük bir ihtimalle Ekim ayında Türkiye Büyük Millet Meclisi gündemine getirecektir. Milletimiz için hayırlar doğurmasını temenni ediyoruz.

Hep beraber izledik arkadaşlar, halen dünyanın gündeminde Türkiye- Rusya-İran Üçlü Zirvesi Türkiye’nin, Sayın Cumhurbaşkanımızın ev sahipliğinde Çankaya Köşkü’nde gerçekleşti. Tabi 14 Şubat 2019’da Soçi’de gerçekleşen zirveden sonra o zirvede alınan kararların takibi, sahada ortaya çıkan gerçekliğin değerlendirilmesi bakımından yeni bir aşamadır bu. Arkasından da hepimizin takip ettiği gibi çok önemli bir ortak bildiri yayınlandı.

Türkiye öteden beri Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması, kuzey doğusundaki güvenliği tehdit eden oluşumların bertaraf edilmesi ve toprak bütünlüğüne saygı temelinde bir siyasi çözüm bulunması için elinden gelen performansı ortaya koyuyor, elinden gelen çabayı gerçekleştiriyor. Özellikle burada iç savaşın çıkmasından sonra terörle mücadele kisvesi adı altında birtakım yeni oluşumlar ya da sahada birtakım yeni gerçeklikler ortaya çıkmaya başladı. Bunlardan bir tanesi, DAEŞ terörüyle mücadele adı altında YPG-PYD terör örgütünün orada oluşturmaya çalıştığı fiili durumdur. Tabi bu ayrılıkçı gündemlere karşı durmak konusunda da üç liderin de belli bir vurguyla bu ayrılıkçı gündemlere karşı çıkması son derece önemli olmuştur.

Tabi İdlib gerginliği azaltma bölgesindeki sorunlar malumdur. Burada bu kararlar alındıktan sonra, ilk olarak biliyorsunuz bununla ilgili geniş kapsamlı kararlar Soçi’de alınmıştı, fakat Soçi muhtırasını defalarca rejim ihlal etti, bunun sonucunda binden fazla kişi öldü, bir sürü göç oldu, 600 bin kişinin üstünde insan yerinden edildi ve 300 bine yakın sınırlarımıza yaklaştı. Tabi İdlib’deki durumun yeniden kontrol altına alınmasıyla ilgili olarak da Türkiye gerek Rusya’yla, gerek diğer taraflarla buradaki çalışmaları sürdürüyor.

Burada esas mesele, tabi insancıl, hukuk çerçevesinde oradaki insanlar için kötü durumların ortaya çıkmaması, daha fazla insanın ölmemesi, daha fazla insanının yerinden olmamasıyla ilgili somut önlemlerin alınmasıdır.

Tabi yine zirve kapsamında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından terörist olarak tanımlanan DEAŞ, Nusra Cephesi, El Kaide veya benzeri organizasyonlarla bağlantılı tüm gruplara karşı ortak bir tutumun altının çizilmesi de son derece önemlidir. Suriye ihtilafına askeri çözüm getirilemeyeceği konusu teyit edilmiştir. İhtilafın yalnızca Suriyelilerin ön gördüğü ortak iradeleriyle ortaya çıkan bir tablo çerçevesinde çözüleceği teyit edilmiştir. Yine Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararı çerçevesinde bununla uyumlu bir siyasi sürece ulaşılması gerektiği ifade edilmiştir.

En önemlilerinden bir tanesi, Cumhurbaşkanımız sık sık bunun altını çiziyor, mültecilerin kendi ülkelerine, kendi topraklarına dönebilmesi, bunların geri dönme mekanizmalarının desteklenmesi. Yani insanlara kendi ülkenize geri dönün demek kolay ya da birtakım Avrupa’daki ülkelerin yaptığı gibi sınırlara asker koyarak, tel örgü koyarak ölümden kaçan bu insanları Akdeniz’de ölüme terk etmek gibi ahlak dışı birtakım uygulamaların içerisinde olmak hiçbir zaman Türkiye’nin yaklaşmayacağı, hiçbir zaman rıza göstermeyeceği durumlardır. Önemli olan, bununla ilgili olarak çözüm üretebilmektir.

Çözümün yolu da şudur: Daha bu olaylar ilk başladığında yıllar evvel Cumhurbaşkanımız Suriye’nin kuzeyinde bir güvenli bölge kurulmasını ve bu ölümden kaçan insanların orada hayatlarının korunması gerektiğini ifade etmişti. Maalesef bunun dikkate alınmaması neticesinde bu kadar göç söz konusu oldu. Göç sadece Türkiye’yi ilgilendiren bir baskı oluştururken, dünyada hiç kimse bununla ilgilenmedi. Ama Türkiye’yi de aşan, Avrupa’yı etkileyen, hatta Avrupa’nın siyasi haritasını etkileyecek kadar sonuçlar doğurmaya başlayınca bu sefer sesler yükselmeye başladı. Bir kısım ülkeler bu göçle ilgili çözüm yolları üretirken, diğerleri bu insanları Akdeniz’de ölüme terk ettiler. Ama önemli olanın duvarlar örmekler değil köprüler kurmak olduğu, aksi takdirde hiç kimsenin bu göç gerçeğinden kaçamayacağı, bunun karşısında buna karşı sert önlemler alındığı zaman o ülkelerdeki aşırı sağ radikal grupların, göç düşmanı grupların siyasette bunu istismar ederek ya da siyasette sürekli gündemde tutarak o ülkelerin demokratik yapısını zedeleyecek şekilde siyasi haritaları şekillendirecek birtakım işlere imza attıkları görüldü. Pek çok ülkede aşırı sağcı ırkçı partiler ikinci parti durumuna geldi ya da parlamentolara tekrar girmeye başladılar.

Dolayısıyla burada popülist propagandanın rüzgarına kapılmadan çözümün en iyi adresi, bu güvenli bölgenin kurulması vasıtasıyla gerek Avrupa’nın, gerek İslam dünyasının elini taşın altına koymasıyla, Cumhurbaşkanımızın ifade ettiği burada uygun konutların yapılması yoluyla bu insanların kendi topraklarına dönmesidir. Hem bu ülkelerin üzerindeki göç baskını kaldıracaktır, hem Akdeniz’deki ölümleri ortadan kaldıracak, hem de oradaki rejimin bu insanlara dönük birtakım katliamlar gerçekleştirmesinin önüne bir set olarak çekilmiş olacaktır. Dolayısıyla mülteci sorunu açısından da bunun doğru sonuçları olacaktır.  

Tabi Türkiye’de çeşitli gündemlerle konuşuluyor, Suriye konferansı düzenleyelim diyenler var, başkaları var. Aslında en büyük Suriye konferansı budur. Cenevre sürecine alternatif olarak çıkmadı, ama Astana sürecinin başarısı ortadadır, Suriye konusuyla en ilgili tarafları masada biraraya getirmektedir ve her aşamada belli sorunlar masada liderlerin inisiyatifiyle ele alınarak ilerlemektedir. Tabi liderlerin bu görüşmelerinin öncesinde pek çok teknik görüşme yapılmaktadır, iki katı, üç katı, dört katı görüşmeler yapılmaktadır. Bütün bunların somut neticesi, orada daha az sayıda insanın ölmesi, daha az sayıda insanın katledilmesidir. Bütün katliamların önüne geçmek için bunlar yapılmaya çalışılıyor. Keşke hiç kimse ölmese, hiç kimsenin katledilmesi gibi bir tablo ortaya çıkmasa, ama elden koyuluyor.

Burada Türkiye iki şey yapmıştır ve bu çok önemlidir.

Birincisi; gerek Cenevre sürecinde, gerek Astana sürecinde bu konuyla ilgili tarafların tamamıyla temas içerisindedir.

İkincisi; Astana sürecini Cenevre sürecinin bir alternatifi olarak ortaya koymamıştır. En önemlisi, kendi milli çıkarlarından ve güvenliğinden asla taviz vermeyeceğinin altını çizmiştir.

Üçüncüsü, askeri çözüm peşinde koşanlara karşı siyasi çözüm ajandasını Türkiye güçlü tutmuştur. Ve gelinen noktada önemli kazanımlardan bir tanesi, anayasa komitesinin kurulmasıyla ilgili olarak herhangi bir pürüzün kalmamasıdır. Sayın Cumhurbaşkanımız da 3’lü Zirvedeki basın toplantısında ifade ettiler. En önemli kazanımlardan biri olarak buradaki pürüzlerin giderilmiş olmasını görüyoruz, bundan sonrasında Birleşmiş Milletler misyonuna uygun olarak anayasa komitesinin görevini sağlıklı bir şekilde icra etmesi de önemlidir, tabi bu konu da takip edilecektir.

Geçtiğimiz hafta önemli gündemlerden bir tanesi, tabi yine takip ettiğimizde Türkiye-Amerika Birleşik Devletleri ilişkileri hiçbir zaman gündemden düşmüyor, bununla ilgili olarak bir konu kapanıyor, yeni bir konu açılıyor. fakat genelde bu konular gündeme getirilirken tabi negatif gündemlere yoğunlaşan özel bir performans içerisinde olduğunu bazı odakların görüyoruz. Kuşkusuz Suriye’nin kuzeyiyle ilgili gelişmeler hakkında anlaşamadığımız pek çok konu var, müttefiklik ilişkisinin sahaya, özellikle Suriye sahasına nasıl yansıtılması gerektiği konusunda anlaşamadığımız pek çok konu vardır, buna rağmen bütün bu meseleler kapsamlı bir diyalog ve kapsamlı bir müzakere süreciyle halledilmeye çalışıyorlar. Halledemediğimiz konular olduğu zaman ne oluyor? Sayın Cumhurbaşkanımızın bugün sabah da ifade ettiği gibi, Türkiye güvenli bölgeyle ilgili olarak önüne bir tablo gelmezse bununla olarak iki hafta içerisinde bu adımı atacaktır. Nitekim Sayın Cumhurbaşkanımız daha önce verdiği bir röportajda da bunun belli bir derinliğe sahip olması gerektiğini, Rakka’ya kadar bir derinliğe sahip olması gerektiğini ve ora da Türkiye’nin kontrolünde olması gerektiğini söylediler. Türkiye tabi ki müttefikleriyle beraber bu işleri yapmak istiyor, tabi ki müttefiklik ilişkisinin sahaya Türkiye’nin güvenlik ihtiyaçlarını da karşılayacak şekilde yansımasını istiyor, ama bu mümkün olmadığı durumlarda Türkiye egemen bir devlet olarak, kudretli bir devlet olarak kendi halkının, kendi ülkesinin ve bölge halklarının çıkarını ve güvenliğini sağlayacak şekilde adım atma kapasitesine de sahiptir.

Tabi pozitif gündemlerde de ilerleme var. Sayın Cumhurbaşkanımızla Sayın Trump arasında aradaki ticaret hacmini 75 milyar dolar olarak dile getiren bir yaklaşım ortaya konulmuştu, arkasından bu 100 milyar dolar olarak revize edildi. Bununla ilgili olarak Hazine ve Maliye Bakanlığımız, Ticaret Bakanlığımız, nitekim bağlı bu konuyla ilgili kuruluş olarak DEİK’te pek çok kapsamlı çalışmalar yapıldı, eylem planı ortaya çıktı. Amerikan Ticaret Bakanı Türkiye’yi ziyaret etti, bununla ilgili görüşmeler gerçekleştirildi. Dolayısıyla Sayın Cumhurbaşkanımızın ve Sayın Trump’ın ortaya koyduğu 100 milyar dolarlık ticaret hedefine ulaşmak için de somut birtakım yol haritaları çıkmış oldu.

Nitekim birtakım kişilerin aslında ikide bir Türkiye’nin her türlü siyasi egemenliği bakımından aldığı özgür karar karşısında Türkiye’nin NATO üyeliğini sorgulaması gibi basiretsizliğin de zaman zaman gündeme geldiğini görüyoruz. Aslında burada Türkiye şöyle bir konumdadır: NATO içerisindeki taahhütlerin en yüksek düzeyde yerine getiren ülkedir, uluslararası güvenliğe en çok katkıda bulunan ülkedir, somut olarak DEAŞ’la karada en güçlü mücadeleyi veren ülkedir, ama NATO’nun imkanlarından kendi milli güvenliği açısından baktığınızda bu fedakarlık oranında yararlanması söz konusu olmamaktadır. NATO’nun imkanlarından daha fazla yararlananların NATO’ya daha az katkıda bulunduğunu biliyoruz. Nitekim Amerika Birleşik Devletleri Başkanıyla Avrupa Birliği liderleri arasındaki NATO’ya katkı konusundaki tartışma da bunun bir örneğidir.

Ama gelinen noktada şu gözüküyor: Asimetrik tehditlerin bu kadar artmış olması, Ortadoğu’da neredeyse artık ayda bir gerçekleşen ve son derece büyük sonuçlar doğuran krizlerin ortaya çıkması, ki bunların da Körfez odaklı petrol güvenliğini, enerji güvenliğini etkileyecek düzeyde ortaya çıkması, NATO içerisinde daha ilkeli, daha pozitif yaklaşımların ortaya koyulması gerektiğini gösteriyor.

Dolayısıyla Türkiye’nin herhangi bir şekilde NATO’yla ilgili üyeliğini tartışmaya açmak, Türkiye’nin uluslararası güvenliğe katkısını eleştirmeye çalışmak, aslında uluslararası barış konusunda kapsamlı ve tutarlı bir yaklaşıma sahip olmamak demektir. Türkiye bölgesinde güvenliğin ve barışın ve halkların refahının kilit unsuru olduğu gibi, her türlü müttefikinin sözüne güvenebileceği, beraber yürüyebileceği, uluslararası sistem içerisinde de aynı barış, güvenlik ve refah misyonlarına en güçlü katkıyı veren ülkedir.

Sayın Cumhurbaşkanımızın bir haber ajansına verdiği röportajda da belirttiği gibi, Türkiye’nin önüne güvenlik ihtiyaçları bakımından S-400’lerin alınmasından sonra sürekli olarak bu ilişkilerin sorgulanması gibi bir durum getiriliyor. Halbuki aynı şartlarda verdikleri takdirde Patriot konusuna da Türkiye olumlu yaklaşmaktadır, Sayın Cumhurbaşkanımız bunu ifade etmiştir, masada bu bulunmaktadır. Dolayısıyla Patriot konusunda Türkiye’ye aynı olumlu yaklaşımının üretilmesi halinde, Türkiye tabi ki savunma ihtiyaçlarını müttefiklerinden karşılamak isteyecektir. Nitekim Sayın Cumhurbaşkanımız önümüzdeki günlerde Amerika Birleşik Devletleri’ne yapacağı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi marjındaki ziyaretinde bunun da masada olacağını ifade etmiştir.

Arkadaşlar, İsrail seçimlerini yakın bir şekilde takip ediyoruz. Tabi şu anda ortaya çıkan tablo bir belirsizliği ortaya çıkarıyor, mevcut iktidar partisinin gerilediği ve sağ koalisyonun hükümet kuracak bir çoğunluğa ulaşmadığı görülüyor. Karşısındaki rakiplerin de hükümet kuracak bir çoğunluğa ulaşmadığı görülüyor. Nasıl bir koalisyon tablosu çıkacak, önümüzdeki günlerde göreceğiz. Tabi o iç siyasetle ilgili bir mesele.

Ama bizi ilgilendiren kısmı şu: Son derece kaygı verici bir şekilde, son derece herkesi tedirgin eden bir biçimde seçim sürecine giderken mevcut Başbakan Batı Şeria’daki yerleşim yerlerinin ilhak edileceğini, Ürdün Vadisinin ilhak edileceğini söyledi. Tabi bu bütün dünyayı ateş çemberinin içine sokacak bir adım atmak olacaktı. Fakat bu derece ırkçı bir yaklaşımın ortaya koyulması son derece yanlıştır. Nitekim ortaya çıkan seçim sonuçları da bu kadar radikal ve oradaki barış imkanlarını tamamen berhava edecek bir adıma İsrail halkının da herhangi bir şekilde prim vermediğini gösteriyor, şu andaki o tablo budur. Geçmişte daha fazla oy alanların daha az oy almasında bu siyasetlerin büyük katkısı vardır. Üstelik bu siyasetler seçime üç-dört gün kala seçimin sonucunu garantilemek üzere ortaya koyulmuş şeylerdi, fakat bu nasıl yanlış sonuçlar doğurduysa şimdi de siyaset açısından da bunun çok kabul görmediği ortaya çıkıyor.

Filistin-İsrail sorununun adil bir zeminde çözülmesini her zaman destekliyoruz. İki devletli çözüm perspektifinden hiç kimse ayrılmamalıdır, iki devletli çözüm perspektifinin alternatifi yoktur. İşgal bir çözüm politikası değildir. İşgal, Batı Şeria’nın ya da Ürdün Vadisinin işgali gibi yaklaşımlar herkesin güvenliğini tehlikeye atacak, bütün barış süreçlerini sabote edecek bir yaklaşımdır. Dünyanın iki devletli çözümün altını çizerek daha güçlü bir mesaj vermesi gerekmektedir.

Nitekim bu seçim sonuçlarının ortaya çıkmasından sonra yeni hükümet kurulduğu zaman da umarız ki bu saldırgan politikalardan vazgeçilir, İsrail’de daha sorumlu yaklaşımlar görmek isteriz, bu sorumlu yaklaşımlarda da iki devletli çözüm perspektifinin geliştirilmesine dönük adımların ortaya çıkması önemli olacaktır. Filistin sorununun çözülmesi için çok taraflı bir siyasi süreç başlatılmasının tam zamanıdır. Bunun yerine işgali, barış görüşmelerinin sabote edilmesini, Filistin halkının haklarının gasp edilmesinin bir politika olarak hiç kimse sunmamalıdır. Her sorumlu yönetimin iki devletli çözüm perspektifinin altını çizmesi gerekir.

Değerli arkadaşlar, Suudi Arabistan’ın Aramco tesislerine karşı yapılan saldırı yeni bir krizi tetikledi. Tabi bunun arkasından hemen Suudi Arabistan’ın, İran’ın, Yemen’in dahil olduğu bir tartışma yürüyor, nitekim bu tartışmayı Amerika Birleşik Devletleri’nden her tarafa kadar çeşitli odaklar dahil oluyorlar.

Tabi biz bu saldırının arkasında kim olduğunu bilemeyiz, kimin yaptığını da bilemeyiz. Ama sonuç olarak, Aramco’ya yapılan, iki ayrı tesise yapılan bu saldırıyı doğru bulmuyoruz ve kınıyoruz. Netice itibariyle bölgede daha çok istikrarsızlık yaratacak adımlardan kaçınılması gerekir.

Tabi İran nükleer anlaşmasının Amerika Birleşik Devletleri tarafından askıya alınmasından sonra karşılıklı olarak gerginlik çok fazla büyüdü. Kimsenin tabi peşinen suçlanmaması gerektiği gibi, arkasından kimin olduğuna dair net kanıtlar olduğunda da buna karşı tabi net bir tavır alınması gerekir. Ama Ortadoğu’da atılan her adımın birtakım artçı tepkileri olduğunu, artçı etkileri olduğunu görüyoruz. Her kriz o kriz geçtikten sonra durmuyor, yeni krizler eklenerek yeni sonuçlar doğuruyor ve yeni fay hatlarını tetikliyor. Yemen krizi benzer bir krizdir ve halen etkileri sürmektedir. Bunun daha da derinleşmemesi için Türkiye elinden gelen çabayı gösteriyor, çünkü Yemen krizi de aynı Suriye krizi gibi vekalet savaşlarının sahne aldığı, gündem oluşturduğu bir krize dönüşmüştür. Hemen Yemen’de taraflar arasında, hem de bölgedeki tüm fay hatlarını tetikleyen sonuçlar doğurmaktadır. Dolayısıyla bütün Ortadoğu’da, özellikle de Körfezdeki barış ve istikrara zarar verecek her türlü eylemden, kışkırtıcı davranıştan kaçınılmasının altını bir kere daha çiziyoruz. Çünkü Körfez meselesi de Ortadoğu’nun istikrarı için ön koşuldur. Bu meselelerde daha çok diyaloğun, daha çok pozitif yaklaşımın ortaya çıkması gerekir.

Arkadaşlar, MKYK toplantımızda iç siyasi gelişmelerle ilgili, bu bahsettiğim dış siyasi gelişmelerle ilgili ve aynı zamanda sosyal hadiselerle ilgili, girişte bir kısmından bahsettim, Teşkilat Başkanlığımızın önümüzdeki dönemde kongre süreciyle ilgili yaklaşımlarıyla ilgili kapsamlı değerlendirmeleri yapıldı, MYK toplantımız devam ediyor.

Benim sizinle paylaşacaklarım özet olarak bunlar. Sizin bana soracağınız varsa sorularınıza cevap vereyim.

Buyurunuz.

SORU- Üçlü Zirvede Putin ve Ruhani de aslında gündeme getirmişlerdi, ama Temel Karamollaoğlu Saadet Partisi lideri Cumhurbaşkanıyla görüşmesinde bu konunun gündeme geldiğini söyledi, Esat’lı bir temas, üst düzey bir temas olması gerektiğini belirttiğini, Sayın Cumhurbaşkanının da bu konuya bence sıcak bakıyor dedi Sayın Karamollaoğlu. Üst düzey bir temas olacak mı efendim? Bu ilk sorum.

İkinci de, Sayın Kılıçdaroğlu son zamanlardaki bazı programlarında erken seçimi dillendiriyor. En son dün Denizli’deki birkaç programında birden söyledi, ekonomik şartlar içerisinde iktidar erken seçime gitmek zorunda kalabilir, ekonomiyi yönetemiyorlar dedi. Böyle bir şey gündeminizde mi efendim? Bu söylemini nasıl değerlendiriyorsunuz.

PARTİ SÖZCÜSÜ ÖMER ÇELİK- Tabi öncelikle erken seçim diye bir şey yok arkadaşlar, seçimler bitti. Türkiye’de siyasetin patronu vatandaştır, vatandaşımız, milletimiz artık seçim gündeminin geride kalmasını arzu ediyordu, seçimler yapıldı ve bitti. Vatandaşımızın beklentisi, reformların yapılması, devletin, milletin olağan işlerinin görülmesi, etrafımızdaki sorunların azaltılması ve önümüze bakacak şekilde Türkiye’nin gelişmesine imza atılması için çeşitli politikalar ortaya koyulması. Dolayısıyla erken seçim gündemi bizim gündemimizde yok.

Yani bunu herhangi bir politik meydan okuma olarak gündeme getiriyorsa, bunu gündeme en son getirecek kişi Sayın Kılıçdaroğlu’dur. İki de bir Türkiye yönetilmiyor, Türkiye iyi yönetilmiyor, Türkiye şöyle oluyor, böyle oluyor gibisinden birtakım yaklaşımlar ortaya koyuyor. Hükümet gündemine hakimdir, Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde Türkiye dirayetle yönetilmektedir. Bahsettiğim reform süreçleri, bahsettiğim zirveler Türkiye’nin iç politikada ve dış politikada daha güçlü adımlar atacağının da işaretleridir. Hepimizin patronu, bütün siyasi partilerin patronu vatandaştır, vatandaş ne derse o olur. Vatandaş seçim istemiyor, Türkiye’nin gündeminde seçim yok, herkes önüne bakıyor.

AK Parti her zaman her gün seçim olacakmış gibi hazırlığı olan bir partidir, ama AK Partinin gündeminde seçim diye bir konu yoktur, herhangi bir yerde mesela diyerekten bile gündeme gelen bir konu değildir, önümüze bakıyoruz.

Türkiye’nin bu içinden geçtiğimiz dünyayla ilgili birtakım analizlerimizi sizle paylaşıyorum, daha hassas bir dönem, etrafımızdaki tablo konusunda, dünyanın gittiği yer konusunda daha hassas olmalıyız. Demokrasimizi, ekonomimizi, hukuk devletimiz güçlendirmeli, vatandaşımıza daha kaliteli hizmet götürmek için yeni politikalar üretmeliyiz, bunlarla ilgili çalışıyoruz, gündemimiz bunla ilgidir.

İkinci sorunuza böyle cevap vereyim, erken seçim diye bir gündem yok, bunun herhangi bir şekilde “mesela”sı ya da “faraza”sı bile yok.

İlk sorunuz Temel Beyin bahsettiği açıklama. Orada şöyle bir ayrıntı var bildiğim kadarıyla: Kendisi daha sonra yaptığı bir açıklamada, yani haksızlık etmeyelim, Esat’la görüşmeyi değil, Suriye Devletiyle görüşmeyi kastettim gibisinden bir cümle kullandı. Yani kendisinin Esat’la görüşme şeklinde bir cümlesi çıkınca, kendisi daha sonra bunu tashih etti, dolayısıyla haksızlık etmeyelim.

Burada arkadaşlar, şöyle bir şey var: Buradaki tavrımız ilkesel bir tavırdır. Yani sanki Suriye rejimi çok pozitif davranıyor, Suriye Devlet aygıtı çok pozitif davranıyor, onun dışında herkes çok pozitif davranıyor da tek mesele Türkiye’nin görüşmemesiymiş gibi bir tablo ortaya koyuluyor. Halbuki bu süreç 9 yıl öncesinden itibaren, hatta ondan önce Ortadoğu’da böyle bir dalganın geldiğini görerek bu rejimlerin birtakım reformlar yapmasıyla ilgili olarak, ön almakla ilgili olarak, Sayın Cumhurbaşkanımız orada yaptığı görüşmelerde orada reformların gerçekleşmesi, ön alması için büyük gayretler ortaya koydu. Hatta bunlar kısmen de başlamıştı, ama rejimin kendi halkına karşı silah çekmesi, kendi halkına karşı hava kuvvetlerini kullanması öldürmek için, arkasından kendi halkına karşı çok büyük bir suç, affedilmez bir suç olan kimyasal silahları kullanması gibi tablolar sanki hiç olmadı da, her şey gayet normaldi de Türkiye ilişkiyi kesti ve sorun Türkiye’nin ilişkiyi kesmesiymiş gibi konuşuluyor. Yani bu Cumhuriyet Halk Partisinden de geliyor, işte AK Parti Esad rejimiyle görüşsün. Peki, bütün bu tablonun sorumlusuyla neyi görüşeceksiniz? Bütün bu tablonun sorumlusunda bir tavır değişikliği yokken niçin Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine bir tavır değişikliği tavsiye ediyorsunuz? Yani bizim gelecekte bugünleri andığımızda alnımızın ak olması için, başımızın dik olması için, bu insanlar karşısında mahcup olmamız için, ahlaki duruşumuzu, vicdani duruşumuzu ve siyasi duruşumuzu da doğru bir şekilde ortaya koymamız gerekiyor.

Ha burada kastedilen şey şuysa: Sahada birtakım insani durumlar ortaya çıktığında daha fazla insan zarar görmesin diye istihbarat örgütleri arasında temas olabilir, birtakım askeri temaslar olabilir istihbarat örgütleri arasında. Niye? Sahadaki insanlar oradaki bu temassızlıktan dolayı daha fazla zarar görmesinler diye.

Ama burada unutulmaması gereken şey şudur: Oyun değiştirici olan şey Türkiye’nin görüşüp-görüşmemesi değildir. Türkiye burada siyasi olarak doğru yapmıştır, zaten bütün bir uluslararası sistem de bunu desteklemektedir birkaç ülke dışında.

Mesele, Suriye rejiminin kendi halkına karşı bu katliam politikasından vazgeçmesidir. En son işte İdlib’de yaşanan sorun nedir? Soçi’de bir muhtıra yayınlandı İdlib’de çatışmasızlık bölgesi oluşacak diye. İdlib’deki çatışmasızlık bölgesini rejim defalarca ihlal etti, yüzden fazla ihlal söz konusudur, binden fazla kişi hayatını kaybetmiştir. 600 bine yakın kişi yerinden ayrılmıştır, 300 bine yakını Türkiye sınırına gelmiştir. Dolayısıyla burada rejim üzerinde bir baskı oluşturması gerekirken, rejim üzerinde bir baskı oluşturmaya çalışan uluslararası toplum ve Türkiye’yle beraber hareket edilmesi gerekirken, rejime Türk siyasetinin içinden bir nefes borusu uzatılması doğrusu anlamak mümkün değildir. Bu, Suriye halkının faydasına da değildir. Suriye halkının onurlu bir geleceği için dediğim gibi siyasi çözüm, anayasa süreci gibi konular dikkate alınmalıdır. Bu terör örgütlerinin oradan temizlenmesi, Suriye’nin kuzeyindeki birtakım sahadaki fiili oluşumların ortadan kaldırılması, en önemlisi de rejimin bu ihlallerden vazgeçerek bu katliam politikasından vazgeçmesi, bu duruşunu sağlam bir şekilde sürdürülmesi lazım.

Bir soru daha vardı, sonra size geleyim.

SORU- Evet son soru olarak da, yargıda FETÖ yapılanması eleştirilerine karşı bugün Adalet Bakanının bir açıklaması oldu efendim, daha düne kadar aynı maklubeye kaşık sallayanların bizi eleştirmeye hakkı yok dedi. Hedefinde kimler var efendim Sayın Bakanın?

Teşekkürler.

PARTİ SÖZCÜSÜ ÖMER ÇELİK- Arkadaşlar, sosyal medyada veya başka yerlerde Sayın Adalet Bakanının tasarruflarıyla ilgili, Fettullahçı terör örgütüyle mücadele konusunda bir zaaf varmış gibi yorumlar söz konusu olunca, Sayın Bakan da buna cevap vermiş. Dolasıyla Adalet Bakanlığı Fethullahçı terör örgütüyle mücadele konusunda kilit bakanlıklardan bir tanesidir, bütün bakanlıklarımız öyledir. Adalet Bakanlığının daha özel bir misyonu da vardır, çünkü Fethullahçı terör örgütü en çok orada yapılanmıştı ve oradan pek çok Türkiye’deki yanlış işi gerçekleştirmişti. Dolayısıyla Sayın Adalet Bakanımız da, Adalet Bakanlığımız mensupları da Cumhurbaşkanımızın talimatları doğrultusunda Fethullahçı terör örgütüyle güçlü bir şekilde mücadele ediyorlar. Bununla ilgili bir zaaf varmış ya da kasten bu mücadelede bir eksiklik varmış gibi birtakım yorumlar çıkınca, Sayın Bakanın da böyle bir cevap verdiğini görüyorum. Değerlendirmem bu kadar arkadaşlar.

Buyurunuz.

SORU- Efendim, CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun birtakım iddiaları var, özellikle tank palet fabrikasının yabancı mülkiyet devir işlemlerinin gizli bir kararnameyle gerçekleştirdiğini iddia ediyor. Bu konuya ilişkin açıklamalarınız nelerdir?

PARTİ SÖZCÜSÜ ÖMER ÇELİK- Evet, takip ettiğim kadarıyla Denizli’de yaptığı konuşmada en son bunu gündeme getirdi Sayın Kılıçdaroğlu, daha önce defalarca da benzer şeyler söyledi.

Tabi burada birkaç tane husus var. Bir tanesi şu: Bir parti Genel Başkanından konuştuğu konuda asgari düzeyde bilgi sahibi olmasını beklemek hepimizin hakkıdır. Cumhurbaşkanlığı kararıyla, kararname arasındaki farkın bilinmesi gerekir. Bu gizli bir kararname değildir, bir Cumhurbaşkanlığı kararıdır. Cumhurbaşkanlığı kararlarının birçoğu yayınlanmayabiliyor, bu da öyle bir karardır, dolayısıyla hani ortada gizli-saklı bir şey yok. Bunu böyle sanki devlet içerisinde gizli bir şey yapılıyormuş, ordunun ihtiyacına yönelik bir zaaf oluşturacakmış gibi iki de bir ifade ediyor kendisi. Kararla kararname arasındaki farkın bilinmesi gerekir, Cumhurbaşkanlığı kararlarının birçoğunun yayınlanmadığının bilinmesi gerekir ve kimseden gizlenen bir durumda da değil.

Nitekim mülkiyeti Hazine’ye aittir bu Milli Savunma Bakanlığına tahsisli bu arazi. Bunun üzerinde bulunan Milli Savunma Bakanlığı Askeri Fabrikalar Genel Müdürlüğüne ait tesis Aralık 2018’de özelleştirme programı kapsamına alındı. Burada herhangi bir şekilde ordunun ihtiyaçlarına dönük olarak zaaf oluşturacak bir yaklaşım söz konusu değil. Tam tersine, buradaki milli kapasitesinin daha yükseğe çıkarılması için, eldeki imkanların daha verimli kullanılması için ve yeni gelişen teknolojik imkanlara uygun olarak buraya yeni yatırımların yapılabilmesi için bu karar alındı. Buradaki yeni iş ve üretim imkanlarının oluşturulması hedefleniyor. Tabi devletteki atıl kapasitenin en aza indirilmesi hedeflenmektedir, kaynakların en etkin ve en verimli şekilde kullanılması düşünülmektedir. Özel sektörle bu işin yapılması yüksek teknolojiye erişim imkanı bakımından da yeni birtakım fırsatlar doğuracaktır.

Dolayısıyla tesisin mülkiyeti yine Milli Savunma Bakanlığı’na kalacaktır, mülkiyet kimseye devredilmiyor arkadaşlar, bu nettir. Bununla ilgili gizli-saklı bir durum da yok, son derece açık bir durumdur, defalarca açıklandı, söylendi.

657’ye tabi olan tesis çalışanları yine Milli Savunma Bakanlığı’nda kalacaktır. İşçiler askeri fabrika ve bu bahsettiğimiz yeni organizasyonun içerisinde hiç biri işsiz kalmayacaktır, buraya devredilecektir. Dolayısıyla yeni alanlar, yani bu şeyi üstlenenler, fabrika işletmesi için en az 50 milyon dolar yatırım yapması şartıyla bu işi üstleneceklerdir. Dolayısıyla bu kamu-özel sektör ortaklığı şekilde mülkiyeti Milli Savunma Bakanlığı’nda olmak üzere… Hatta bunun daha fazla ayrıntıları da var, yarın, bir gün bir devir işlemi söz konusu olursa, başka bir şey olursa yine Milli Savunma Bakanlığı’nın iznine tabidir.

Dolayısıyla doğrudan doğruya, bir, milli kaynakların etkin ve verimli bir şekilde kullanılması, atıl kapasitenin en aza indirilmesi, ordunun ihtiyaçlarının en yüksek teknolojik imkanlarla üretilmesi şeklinde bir yaklaşımın neticesi olarak bu olmuştur. Dünyanın her tarafında kamu-özel ortaklığıyla ilgili işler vardır. Süreçlerin tamamında Milli Savunma Bakanlığı’nın kontrolü vardır, dolayısıyla bunu böyle bir gizli kararname, bunu böyle bir arkasında gizli işlerin çevrildiği bir hikaye gibi anlatmak doğru bir yaklaşım değil. Aslında çok kolay bir şekilde, rahat bir şekilde üretilecek … Tank palet fabrikasını sattınız, yarın, bir gün ordunun tank palete ihtiyacı olursa bunu nasıl karşılayacak gibisinden altı boş, önü boş, üstü boş, yanı boş, hiçbir gerçekliğe oturmayan bir yaklaşımla bu değerlendirme yapılıyor. Tam tersine, ihtiyaçlarda bir zaaf ortaya çıkmıyor, bu ihtiyaçların karşılanmasında daha yüksek teknolojiye ulaşılıyor, Milli Savunma Bakanlığı’nda kalıyor mülkiyeti, tahsis orayadır. Aynı şekilde en az milyonlarca dolar oraya yatırım yapılacaktır, yüksek teknoloji getirilecektir, hem asker vasıflı kişilerin, hem 657’ye tabi kişilerin Milli Savunma Bakanlığı’nda kalması sağlanacaktır, işçilerden hiçbiri çıkarılmayacaktır, bunların hepsi garanti altına alınmıştır. Herhangi bir problem yok, kompozisyonu gayet iyi çizilmiş bir yaklaşımdır, bir problem yoktur arkadaşlar.