Sizleri en kalbi duygularımla selamlıyor, AK PARTi Haftalık Grup Toplantımızın ülkemize, milletimize, demokrasimize hayırlar getirmesini temenni ediyorum.
Konuşmamın hemen başında önceki gün Ağrı’nın Doğubeyazıt ilçesinde saldırıya uğrayan ve bu sabah Ankara’da Hakk’ın rahmetine kavuşan Cumhuriyet Savcısı Hakan Kılıç kardeşimize Allah’tan rahmet niyaz ediyorum. Hakan Kılıç’ı olayın hemen akabinde Sağlık Bakanlığımızın uçak ambulansıyla Ankara’ya getirmiştik ve yoğun bakımda tedavisi yapılıyordu, ancak tüm müdahalelere rağmen genç savcımız maalesef kurtarılamadı. Bu menfur saldırıyı şiddetle lanetliyor, bir kez daha savcımıza Allah’tan rahmet, yakınlarına, aziz milletimize sabır ve başsağlığı diliyorum.
Yine önceki gün kaybettiğimiz, ömrünü ilme adamış, çok sayıda genç yetiştirmiş değerli büyüğümüz İbrahim Subaşı Hoca Efendiye de Allah’tan rahmet niyaz ediyor, mekanı cennet olsun diyorum.
Değerli arkadaşlarım, bundan tam 30 yıl önce 2 Şubat 1982’de yanı başımızdaki sınır komşumuz Suriye’nin Hama şehrinde çok acı bir katliam yaşandı. Ağır silahlarla Hama kentini kuşatan Suriye ordusu, adeta şehri haritadan silercesine bir saldırı gerçekleştirdi. Kadın, erkek, çocuk, yaşlı, hasta demeden yaklaşık 30 bin masumu katletti. Bugün bile Hama’da kaç kişinin katledildiği tam olarak bilinmiyor. Dönemin Suriye Yönetimi şehre gazetecilerin, gözlemcilerin girmesini, şehirden haber alınmasını engelledi ve bu katliamın üzerini çok hızlı şekilde örtme gayreti içine girdi. Hama katliamının öncesinde ve sonrasında, Suriye’de hapishaneler başta olmak üzere yüzlerce insan sorgusuz, sualsiz ve işkenceyle katledildi. Maalesef uluslararası toplum meselenin üzerine gitmedi, olayın üzeri kapatıldı. Uluslararası kamuoyunda da bu katliam üzerinde yeterince durulmadı. Aynı yıl Sabra ve Şatilla kampında 4 bine yakın masum Filistinlinin katledilmesine seyirci kalan uluslararası toplum, Suriye’de Hama’da 30 bin insanın katledilmesine de sessiz, tepkisiz kaldı. Neden? Çünkü ölenler Müslüman’dı, ölenler Filistinliydi, Suriyeliydi, Orta Doğuluydu. Lübnan’da Sabra ve Şatilla’da, Suriye Hama’da emzikleri ağızlarında katledilmiş çocukları terörist diye yaftalayıp akıttıkları kanın üzerine örttüler. Katliam kadar acı olan hadise katliama seyirci kalınmasıydı, hatta sessiz şekilde desteklenmesiydi; bu daha büyük bir insanlık ayıbıydı, daha büyük canilikti. İnsanlık adına verilmesi gereken tepkinin verilmemesi, vicdanların daha fazla kanamasına sebep oldu.
Hama’da 1982 yılında gerçekleştirilen bu katliam, İslam coğrafyasında tüm Müslümanların kalplerinde çok ağır bir keder bıraktı, ağır bir yara açtı. Ne yazık ki o katillerden, o diktatörlerden hesap sorulmadı. O katliamı yapanlar dünyada yargı önüne çıkmasalar da tüm insanlığın, tüm Müslümanların vicdanında yargılandılar, bir zalim olarak damgalandılar ve tarihe de isimlerini zalim, diktatör olarak yazdırdılar.
Dikkatinizi çekiyorum değerli arkadaşlarım, Irak’ta, Mısır’da, Libya’da, Suriye’de kendi halklarına karşı kahraman kesilen, kaplan kesilen bu diktatörler, topraklarına kasteden yabancılara çıtlarını bile çıkaramadılar, güçleri sadece kendi masum halklarına yetti, silahları kendi halklarına doğrultular. İşgal altındaki toprakların istismarını yaptılar, ama işgal edilmiş topraklarını değil, kendi şehirlerini kuşattılar. Kabadayı misali sağa, sola efelendiler ama, döndüler tankların namlularının önüne kendi kardeşlerini koydular.
Soruyorum Allah aşkına, İran-Irak savaşında 1 milyon askeri, 1 milyon Müslüman’ı kim öldürdü? Batılılar mı gelip öldürdü? Halepçe’de Kürtleri kimyasal silahla kim katletti? Siyonistler mi katletti? Hama’daki katliamı kim yaptı? Gayrimüslimler mi yaptı? Basra’da, Necef’te, Bağdat’ta, Düceyil’de, Erbil ve Sülemaniye’de insanları dışarıdan gelen düşmanlar, yabancılar mı katletti? Hayır, tamamını kendisini Müslüman olarak nitelendiren, ama demir yumruğunu sadece kendi kardeşlerinin kafasına indiren zalimler, diktatörler, tiranlar, modern firavunlar bunu yaptı, el ele yaptılar, yeri geldi dışarıdan gelenlerle beraber yaptılar. İşte bu zorbalar, bu zalimler hak ettiklerini, layıklarını da buldular. Bu işbirlikçi rejimlerin caniliklerine ses çıkarmayan, bu zorbaların halkına zulmetmesine dur demeyen kimi Batılı ülkeler ise, insanlık adına kılını bile kıpırdatmadı.
Şundan hiç kimsenin endişesi olmasın: Bugün babalarının izinden gidenler, o diktatörlerin, o firavunların izinden gidenler de hak ettiklerini mutlaka bulacaklardır.
Evet, Hama’da 30 bin masumu hunharca öldüren baba Esad, işlediği cinayetlerin hesabını bu dünyada vermedi. O Esad bütün Suriye halkının, bütün İslam dünyasının, bütün insanlığın hafızasında, kalbinde, vicdanında yargılandı ve acımasız bir diktatör olarak tarihe adını yazdırdı. Umuyorum ve inanıyorum ki, bugün onun izinden gidenler, bugün Humus’ta yüzlerce masum sivili katledenler, Adli İlahi’den önce kendi halklarının önünde hesap verecektir. Hama’nın hesabı sorulmadı, ama emin olunuz ki er ya da geç Humus’un hesabı sorulacaktır.
Ne diyor Beşar Esad? Ölene kadar savaşırım diyor. Daha önce de söyledim, madem ölene kadar savaşacak bir kahramansın, neden Golan Tepeleri için ölene kadar savaşmadın?
Senin kahramanlığın kendi mazlum, kendi masum halkına mı? Bu mu kahramanlık? Bu kahramanlık değildir. Bu korkudur, bu korkaklıktır, bu her zalimin kalbine sinmiş acziyettir, zavallılıktır. Hiçbir zulüm karşılıksız kalmaz. Zulüm ile abad, zulüm ile payidar olunmaz, mazlumun ahı er ya da geç mutlaka, ama mutlaka çıkar. Irak’ta mazlumun ahı çıktı, Libya’da çıktı, Mısır’da çıktı, hiç şüpheniz olmasın Suriye’de de mazlumun ahı çıkar.
Değerli milletvekili arkadaşlarım, Suriye bizim için öyle sıradan bir komşu, Suriye halkı bizim için öyle sıradan bir halk değildir. Cilvegözü’nden başlayın, Halep, Hama, Humus, Şam, Süveyda’ya kadar her adımda, her kilometrede kardeşliğimizin, ortak tarihimizin, ortak medeniyetimizin izlerini görürsünüz. Selahaddin Eyyubi’nin Türbesinden Mimar Sinan’ın eserlerine, ilk Türk Hava Şehitliğinden İbni Arabi’ye, Bilal Habeşi Türbesinden Hazreti Zeynep Türbesine, Sultan Vahdettin’in kabrinden Hicaz demir yolu istasyonuna kadar her metrekarede bizim ortak tarihimizin izlerini görürsünüz. Haçlı Seferlerinden Kurtuluş Savaşına kadar, bin yıl boyunca bu topraklarda biz bir arada kardeşçe yaşadık. Bütün o toprakları hep birlikte savunduk. Suriye halkı, bizim kardeşimizdir. Bu kardeşlik tarihe kanlı yazılmış bir kardeşliktir. Biz, Suriye’de olup bitene karşı sessiz kalmayız, kalamayız. Biz Suriye halkına sırtımızı dönemeyiz. Biz, Ana Muhalefet Partisinin, diğer muhalefet partilerinin yaptığı gibi gidip kendi halkını katleden zalimlerin sırtını sıvazlamayız.
CHP gitsin, aynı kafayı, aynı zihniyeti paylaştığı Baas Partisine destek versin. Biz, Baas Partisiyle değil, mazlum Suriye halkıyla dayanışma içinde olacağız.
Biz Türkiye olarak, son 9 yıldır Suriye’ye çok samimi şekilde bir şey söyledik, dedik ki, geçmişin acılarını dindirin, Hama katliamının izlerini silin, milletinizle, halkınızla barışın, babanızdan farklı olduğunuzu, babanızın izinden yürümediğinizi Suriye halkına gösterin dedik. Evet, bunu samimiyetle söyledik, çünkü umutlandık. İyi niyetle Suriye’de reformların gerçekleşebileceğini inandık ve reformları destekledik. Ama Suriye’de Beşar Esad döndü dolaştı ve babasının izini takip etmeye, babası gibi silahların namlusunu kendi halkına çevirmeye başladı. Verdiği tüm sözleri çiğnedi, bize de, kendi halkına da verdiği sözlerin arkasında durmadı. Çok acıdır ki, Hama katliamının 30. yıl dönümünde 3 Şubat akşamı tıpkı babasının yaptığı gibi bir şehri kuşatarak yüzlerce masum insanı toplu halde katletti.
Kendisine buradan bir kez hatırlatıyorum, gittiğin yol, yol değildir, bu yol çıkmaz sokaktır, daha fazla kan akıtmadan, daha fazla masum sivilin canını almadan bu yanlış yoldan dönmesini kendisine bir kez daha tavsiye ediyoruz.
Buradan AK PARTi Grubu’ndan Beşar Esad’a bir kez daha sesleniyorum, kendi anlayacağı şekilde, kendi dilinde sesleniyorum, ya Beşar, men dakka dukka. Ey Beşar, eden bulur.
Değerli kardeşlerim, Suriye meselesi, ne bir ülkenin kendi iç meselesi olarak görülerek önemsiz hale getirilebilir, ne de bölgesel inisiyatif mücadelelerinde bir enstrüman olarak görülebilir. Suriye’de yaşananlar bir insanlık dramıdır ve bu drama karşı sergilenecek tutum sadece Suriye’nin veya bölgenin geleceğini etkilemeyecek, dünyaya demokrasi mesajı veren gelişmiş ülkelere bakış açısını da değiştirecektir. Suriye, aslında dünyada herkes için bir samimiyet testidir. Bu olayı görmezden gelenler, gereken tepkiyi vermeyenler de en az bu olaylara çanak tutup destek verenler kadar büyük vebal altındadırlar. Birleşmiş Milletler’de yaşanan süreç, medeni dünya açısından bir fiyaskodur, acziyetin ötesinde sorgulanması gereken bir ibret vakasıdır. Uluslararası barış ve güvenliği koruma sorumluluğunu yerine getiremeyen Birlemiş Milletler Güvenlik Konseyi, bir kez daha uluslararası toplumun vicdanını tutsak almıştır. Hiçbir devletin, hangi çıkarlar için olursa olsun, zalimin eline öldürme lisansı vermesi kabul edilebilir değildir, mazur görülemez. Dahası, insanlığa, vicdana sığmaz.
Bu vesileyle, kuvvetle vurgulamak istiyorum, veto yetkisine haiz olmanın sorumluluğu büyüktür. Bu yetkinin uluslararası toplumun genelinin hak, hukuk, adalet ve hakkaniyet anlayışıyla bağdaşacak tarzda kullanılması gerekir. Bu yetki kullanılırken zulmün devam etmesine yeşil ışık yakılmamalıdır. Başta Humus olmak üzere Suriye’nin dört bir yanında cinayetler, toplu katliamlar yaşanırken, uluslararası toplum bu gidişata tek bir ağızdan dur bile diyememiştir. Esad rejimi bu kararsızlığı, bu basiretsizliği, mevcut kanlı politikalarını daha da şiddetlendirmek için kendisine verilmiş açık bir çek gibi yorumlarsa bunun hesabını kim verecektir?
Şu hususu da açık yüreklilikle vurgulamak durumundayım: Suriye meselesi kutuplar arası çekişmelere kurban edilemez. Suriye meselesi güç dengelerine soğuk savaş misali kutup mücadelelerine feda edilemez. Suriye üzerinden siyasi güç mücadelesi verenler bilsinler ki, akan kan onların da üzerine sıçrıyor, bu insanlık ayıbı onları da içine çekiyor.
Biz Türkiye olarak, her zaman diplomasinin ve diyaloğun gücüne inandık. Bölgemizdeki tüm sorunların müzakere zemininde çözülmesi gerektiğini vurguladık, çatışma olmasın, kan akmasın diye büyük çabalar sergiledik. Ama bugün görüyoruz ki, mesele sadece hangi yöntemle sorunun çözüleceğinde tıkanmıyor, sorunun varlığı konusunda, mahiyeti konusunda bir kafa karışıklığı yaşanıyor. Birleşmiş Milletler üyesi kimi ülkelerden gelen açıklamalar, yaşanan dram karşısında büyük bir duyarsızlık, büyük bir pişkinlik olduğunu gösteriyor.
Çok açık söylüyorum; eğer Suriye’de yaşanan bu insanlık ayıbı uluslararası güç dengelerine kurban edilirse, herkes bilsin ki vicdanlar tefessüh eder, sağduyu tamamen ortadan kalkar. Biz Türkiye olarak Suriye’deki kardeşlerimizin yanında olmaya, katliamlar karşısında yüksek sesle tepki vermeye, uluslararası toplumun dikkatini ve ilgisini artırmak için gayret göstermeye devam edeceğiz.
Biz, Suriye’de barış ve istikrarın tesisi için gayret sarf etmeye devam ediyoruz. Diplomasinin bütün imkanlarını kullanıyor, dünya kamuoyunun dikkatini Suriye üzerinde topluyoruz. Suriye Yönetiminin değil, halkının yanında yer alacak ülkelerle yeni bir girişimi de bu noktada başlatacağız, bunun da hazırlıklarını yapıyoruz.
Arap Ligi’nin Suriye ile ilgili girişimlerini aynı şekilde desteklemeyi devam ettireceğiz.
Değerli kardeşlerim, burada hafta içinde çok yoğun şekilde tartışılan, aslında son derece kasıtlı bir şekilde çarpıtılan bir kampanyaya özellikle dönüştürülmek istenen bazı hususları da sizlerle paylaşmak istiyorum.
Önce siz değerli milletvekillerimizin, teşkilatımızın, en önemlisi de aziz milletimizin bu kampanyayı görmesini, iyi analiz etmesini, bu kampanyanın ardındaki zihniyeti iyi değerlendirmesini rica ediyorum.
Ve altını çizerek söylüyorum, Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısında söylediklerimin a’dan z’ye arkasındayım.
Şimdi bakın, hatırlarsanız 2002 öncesinde gerek yazılı, gerek görsel medyada, en çok da devlet televizyonu TRT’de birtakım haberler olurdu, işte Amerika Birleşik Devletleri’nin bilmem ne kasabasında yayınlanan bir yerel gazetede Türkiye ile ilgili makale yayınlandı, Türkiye övüldü gibi haberler. Tabi Türkiye ile ilgili ayda, yılda bir haber çıktığı için, Türkiye’nin adı çok seyrek zikredildiği için küçük, büyük demeden her haber dikkat çekiyor ve gündeme geliyordu. Çok şükür, AK Parti İktidarıyla birlikte Türkiye bu kompleksten, bu eziklikten kurtuldu. Şu anda dünya’nın tamamında her hafta Türkiye ile ilgili onlarca haber, yorum çıkıyor, makale yayınlanıyor. AK PARTi’yle ilgili, AK PARTi İktidarıyla ilgili haberler yayınlanıyor, yorumlar yayınlanıyor, tezler yayınlanıyor, bu hale geldi. Ama unutmayın, 14 Ağustos 2001’de yola çıktığımızda bunların olacağını o günden işaret etmiştik. Türkiye ekonomideki, demokrasideki, diplomasideki başarılarıyla, gücüyle, etkinliğiyle dünya medyasında geniş şekilde yer alıyor. Kimi zaman Türkiye lehine, kimi zaman Türkiye aleyhine haber ve yorumlar yapılabiliyor. Biz, yoğun mesaimiz içinde açıkçası bu haber trafiğiyle çok da ilgilenmiyor, yoğunluğumuz gereği seçici davranıyoruz.
Şimdi geçtiğimiz hafta sonu bir gazetede Amerikalı bir yazarın, bir edebiyatçının Türkiye’yle ilgili ifadeleri yayınlandı. Normal şartlarda bunlar dikkate alacağımız, üzerinde duracağımız, ciddiyet atfedeceğimiz ifadeler değildi. Belli ki Amerikalı o yazar Türkiye hakkında çok yanlış bilgilendirilmiş, yanlış yönlendirilmiş ve yabancı olduğu bir konuda da haksız bazı yorumlar yapmış. Biz buna güler geçeriz. Ancak, burada gözden kaçırılan, saklanan bir durum var, bu Amerikalı yazarın sözleri CHP Genel Başkanı tarafından cımbızlandı ve bir iç politika malzemesi haline getirildi.
Bir kere şunu herkes iyi bilsin: Bu tartışmayı, bu polemiği başlatan biz değiliz, CHP Genel Başkanı Sayın Kılıçdaroğlu’dur. Tabi bu ifadeler bir iç politika malzemesi haline getirilince biz de bu yazarın ifadelerine dikkat kesildik. O esnada şunu da fark ettik: Türkiye’yi anti-demokratik bir ülke olarak değerlendiren, Türkiye’ye gitmeyeceğini söyleyen o yazar, en son 2010 yılında İsrail’e gitmiş, orada yazarlar konferansına katılmış, İsrail devlet adamlarıyla görüşerek birlikte fotoğraf çektirmiş. Biz bunu hatırlatınca, o yazardan çok anlamlı bir karşılık geldi, İsrail’de tutuklu yazar ve gazeteci yok dedi. Bizim Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanı bu ifadeleri adeta bir papağan gibi Türkiye’de tekrarladı. O da İsrail’de tutuklu gazeteci sayısı kaç? Başbakan önce onu öğrensin dedi.
Önce Sayın Kılıçdaroğlu’nu bu tarihe geçecek ifadelerinden dolayı tebrik ediyorum. Umuyorum ki, bu sözleri bir papağan gibi tekrar ederek birilerinin o çok arzuladığı takdirine, teşekkürüne, hayranlığına mazhar olmuştur. Umuyorum ki İsrail’e arka çıkan bu sözleri ile birilerinin gözüne girmiştir. Hatırlarsanız, Mavi Marmara katliamının ardından bizim İsrail’e yönelik eleştirilerimize de Tel Aviv değil, Sayın Kılıçdaroğlu Keşan’dan cevap vermişti. Ardından, ben olsaydım Mavi Marmara’nın gitmesine izin vermezdim diyerek, Türk siyaset tarihine adını altın harflerle yazdırmıştı; tabi teneke. İşte bu en son ifadeleriyle İsrail’de tutuklu gazeteci sayısı kaç diyerek Sayın Kılıçdaroğlu zirve yaptı. Tabi biz beklerdik ki, Sayın Kılıçdaroğlu kendi cümlelerini kurabilsin, kendisi politika üretebilsin; ama maalesef bu mümkün olmuyor. Bakıyorsunuz, bir gün BDP’nin vagonu oluyor, BDP’nin papağanı oluyor, bir başka gün çıkıyor yabancı yazarlara çanak tutuyor. Şimdi CHP olarak o yazarı da Türkiye’ye davet etmiş. Ben buradan Sayın Kılıçdaroğlu’na bir tavsiyede bulunmak istiyorum. Eğer o yazar CHP’nin davetine icabet eder de buraya gelirse lütfen Türkiye’den sonra birlikte İsrail’e gitsinler. Aksi takdirde bu seyahat eksik kalır. Şöyle Gazze’yi gören bir tepede birlikte piknik yapsınlar. Arkalarına dünyanın en büyük açık hava hapishanesi olan Gazze’yi alarak koro halinde o söylediklerini tekrar etsinler, İsrail’de tutuklu gazeteci ve yazar yok desinler. Bakın değerli kardeşlerim, İsrail’de tutuklu gazeteci ve yazar yok demek en hafif tabiriyle yalancılıktır, cahilliktir, bunu söylemek Gazze’ye haksızlıktır, Batı Şeria’ya haksızlıktır, bunu söylemek bir yardım gemisinde şehit edilen 9 masum insana haksızlıktır. O plajda güneşlenen o yavrucakları öldürenlere haksızlıktır. Filistin davasına, Filistin mücadelesine, Filistin şehitlerine ve sürgünlerine haksızlıktır. Öyle Filistinli yazarlar, öyle şairler var ki sürgünde. Gözleri vatan hasretiyle açık gittiler. Hapishanelere bile razıydılar, yeter ki kendi topraklarını bir kere öpebilsinler. Bakın şu şiiri, 2003 yılında Nazım Hikmet şiir ödülü almış olan Filistinli şair Mahmut Derviş’in şu şiirini Sayın Kılıçdaroğlu iyi dinlesin:
Anam, ey anam, bu satırları kime yazdım, hangi ulak iletir bunları, karada, denizde, ufukta kapatmışlar tüm yolları. Ve sen ey anam, babam, kardeşlerim, yakınlarım, yoldaşlarım, belki hayatısınız, belki öldünüz, belki de benim gibisiniz, adressiz. Yurdu yoksa, bayrağı yoksa nedir kıymeti insanın. Evet, nedir kıymeti insanın adresi yoksa?
İşte bu dizelerin sahibi Mahmut Derviş, adresi olmadan Filistin’i çok uzun süre göremeden gurbette gözlerini hayata yumdu. Onlarca Filistinli şair, yazar, gazeteci Filistin sokaklarında vurulup öldükleri için gerçekten şanslılar. Çünkü Filistin topraklarında şehit oldular. Zira Filistin sokaklarında ölemeyen, İsrail hapishanelerini daha göremeyen, kendi vatan toprağını öpemeyen, sürgünde ölen nice yazar, nice şair, nice gazeteci var, İsrail’de tutuklu gazeteci, yazar yok demek Mahmut Derviş’e, Naci Ali’ye 30 yıl ülkesine gidemeyen Barguti’ye haksızlıktır, insafsızlıktır. Eğer Sayın Kılıçdaroğlu ve o Amerikalı yazar; Filistinlileri insan, Filistinlileri yazar, gazeteci olarak görmüyorlarsa, illa İsrailli arıyorlarsa onun da çok sayıda örneği var. Gitsinler İsrailli gazetecileri, İsrail Askeri Sansür Kurumu’na sorsunlar. Onlar eğer cesaretleri varsa İsrail’deki ifade özgürlüğünü anlatırlar. Şimdi bakın değerli arkadaşlarım, burada son derece art niyetli, sistemli ve kurgulanmış bir senaryo, bir kampanya var. Bazı medya kuruluşlarını, bazı yazarları da yedeğine alan CHP Genel Başkanı, gerek Türkiye içinde, gerek yurt dışında Türkiye’yi karalayarak, Türkiye’yi lekeleyerek son derece çirkin, son derece tehlikeli bir kampanya yürütüyor. Kendi ülkesine zarar vermek, kendi ülkesinin imajını zedelemek adına bu kampanyayı yürütüyor. Asıl önemlisi CHP Genel Başkanı, devam eden bir davayı, Ergenekon davasını önemsiz hale getirmek adına bu taşeronluğu yapıyor. Sayın Kılıçdaroğlu, cebinden gazeteci kimliği çıkan polis katili teröristi savunuyorsun da, Roj TV’yi niye savunmuyorsun? Onu da savun. Git Danimarka’ya Roj TV’yi de savun. Al yanına bazı avukatlarını beraber git. Bakın değerli arkadaşlarım, Batılı gazetecilerin, yazarların, aydınların tecrübe etmedikleri, hiç şahit olmadıkları bir durum var ortada. Batıda gazeteciler darbe planlarının içinde yer almıyorlar, Batıda darbeye zemin hazırlamak için kitaplar yazdırılmıyor, Batıda birilerine kitap yazdırıp, birilerine haber yazdırıp sonra da bunu parti kapatma davalarına delil olarak koymuyorlar. Şimdi bu andan itibaren biz bu kara propagandayla mücadele edeceğiz, devam eden mücadelemizi yoğunlaştıracağız. Allah’ın izniyle, milletimizin desteğiyle Türkiye aleyhine yürütülen, hem de harici odaklardan destek alınarak yürütülen bu kampanyayı da biz boşa çıkaracağız.
Tüm dünyaya Türkiye’de gazetecilerin, yazarların değil, darbe hazırlığı içinde olanların, terör eylemi yapanların yargılandığını tekrar tekrar anlatacağız. Hiç kimsenin Türkiye aleyhine böyle bir kampanya yürütme hakkı yoktur. Hele hele haysiyetli bir Genel Başkan, ülkesine zarar vermek adına böyle kampanyalara ön ayak olamaz. Fransa’daki yasa konusunda Hükümete destek veriyorsunuz, peki Türkiye aleyhine çirkin açıklamalar yapanlara neden çanak tutuyorsunuz? Türkiye’de o kadar ifade özgürlüğü var ki, bak senin yıllardır içine attığın Dersim meselesini bugün sen hariç tüm Türkiye sorguluyor. Bir Dersimli olduğun halde kendi Partin içinde Dersim konusunda konuşmayı yasaklayacaksın, ifade özgürlüğünden yana ya, kendi Partisinin içinde Dersim’le ilgili konuşmayı yasaklayacaksın, Diyarbakır İl Yönetimini görevden alacaksın, sonra yabancı gazetecilere, gazetelere Türkiye’de özgürlük yok diye makale yazacaksın. Açık söylüyorum, bırakın Türkiye’yi, Cumhuriyet Halk Partisi bile böyle bir Genel Başkanı hak etmiyor.
Değerli kardeşlerim, şimdi geliyorum bir başka konuya, dindar nesil, dindar gençlik kavramı üzerinden yürütülen kampanyaya. Şimdi bakın değerli arkadaşlarım, bir kere bu kampanya son derece bayat bir kampanyadır. Bu kampanya o kadar bayattır ki, 13 Nisan 1909’dan beri 31 Mart Vakası’ndan bugüne kadar tam 103 yıldır temcit pilavı gibi bu ülkenin önüne getirilmiştir. 31 Mart Vakası’yla başlayan irtica kampanyaları Türkiye’de periyodik aralıklarla milli iradenin gasp edilmesinde araç olarak kullanıldı. İrtica diyerek partiler kapatıldı, irtica diyerek demokrasi askıya alındı, demokrasi diyerek insanlar idam edildi, irtica diyerek hükümetlerin eli kolu bağlandı, irtica diyerek bu milletin dini değerleri, milli, manevi değerleri ayaklar altına alındı. İstiklal şairimiz bakın ne diyor, şimdi ondan da bir irticayı dinleyelim. “Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem, gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem. Biri ecdadıma saldırdı mı hatta boğarım, boğamazsam da hiç olmazsa yanımdan kovarım. Üçbuçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam; hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam. Doğduğumdan beridir aşığım istiklale, bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale. Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum. Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boynum. Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim, onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim. Adam aldırma da geç git diyemem aldırırım. Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım, zalimin hasmıyım amma, severim mazlumu. İrticanın şu sizin lehçede manası bu mu?”
Evet, işte biz bunları yapıyoruz, Akif’in dediği gibi irticanın şu sizin lehçede manası bu mu? İşte bunlar bize utanmadan, sıkılmadan mülteci yaftası yapıştırmaya kalkıyorlar. Açık söylüyorum, Türkiye hiçbir zaman irticaya pirim vermedi. Ama Türkiye, bu irtica kampanyalarına, bu sanal irtica korkusuna çok ama çok ağır bedeller ödedi. Kimi susturmak istedilerse mülteci dediler, kimi dışlamak istedilerse gerici dediler, kimi aşağılamak istedilerse yobaz dediler. Bugün dindar nesil kavramı üzerinde kopartılan fırtına işte 31 Mart’ta istiklal mahkemeleri öncesinde Menemen Hadisesi’nde 27 Mayıs öncesinde, 28 Şubat’ta AK PARTi’nin kapatılma davası öncesinde yürütülen kampanyanın tıpkısının aynısıdır. Kusura bakmayın, biz bunları yutmayız. Zira biz, siyasi mücadelemiz boyunca bu kampanyaların içinden geçtik, bu kampanyaları aşarak bugünlere ulaştık. Şunu açık açık bir kez daha ifade ediyorum, biz bu yolda elinden irtica bahanesi alındığı için kimlik bunalımı yaşayan o yazarlarla değil, biz milletimizle yürüyoruz farkımız bu. Bize milletimizden başka hiç kimse istikamet çizemez. Televizyonlarda şurada burada çeşitli oturumlarda şu anda veryansın ediyorlar. Sizin veryansınız değil, milletimin veryansını, halkımın veryansını önemlidir, onun da ölçüsü sandıktır sandık. Hem demokrasi diyeceksin, ondan sonra da demokraside bir Başbakan niçin böyle konuşuyor diyeceksin. Ben milletimin diliyle konuşuyorum. Milletimizin dilini yakaladığımız için AK PARTi bugün burada. Ama siz, milletle beraber yürümediniz, milletin dilini anlamadığınız, milletin diliyle konuşmadığınız için de bu ülkede on yıllardır iktidar olamadınız, olamayacaksınız. Söyledim, Anayasa’nın 24. maddesini açın okuyun, bunlar onu da okumuyor. Anayasa’yı kabul etmiyorsunuz, o zaman da bir dindar insanın çağdaş olabileceğini niçin düşünmüyorsunuz, dindar insandan çağdaş olmaz mı, hem dindar hem çağdaş olamaz mı bir insan, bunlar dindarlığı ne zannediyorlar acaba? Ama bunların dindarlık anlayışı da farklı. Bunlar maalesef çağdaşlığı da anlamış değiller.
İşte dün Fatih Projesi’yle biz bunlara yeni bir ders verdik, işte dindarlığı savunan bir Başbakanın ortaya koyduğu kadrosuyla beraber bir Fatih Projesi. İnternet, bilgisayar bunlar yeni mi icat oldu? AK PARTi iktidarından önce bunlar yok muydu? Peki, niçin sizler bunları yapamadınız, niçin okullarımıza, yavrularımızın önüne bunları koyamadınız? Akşam bir televizyon kanalında konuşuyorlar, Anadolu çocuğu yoksul kesim üniversiteye gidemiyor diyorlar. Sen öyle zannediyorsun, işte şimdi o Anadolu’nun yoksul yavrularının eline bu Ipad gibi bu tablet bilgisayarları vereceğiz, bunlarla beraber akılla tahta karşısında yetişen bir nesil üniversitelere giriyor ve girecek. Çıkmış bakıyorsun bir tanesi yine sıkılmadan, utanmadan AK PARTi iktidarı müteahhitler yetiştirmiş diyor. Ne kadar zavallısın sen ya. İşte bunların bakış açısı bu, bütün müteahhitlerin hepsi ortada. Hangi dönemlerde nasıl işler yapmışlar hepsi ortada. Biz işi ehline veririz ve işi ehline verirken de sürekli olarak yeni yeni bu noktalarda da yatırımcıları, girişimcileri ayrıca teşvik ederiz. Belli ellerde sermayenin dolaşmasına da asla müsaade etmeyiz. Bu da bizim işte farklı yaklaşımımızdır. Eğer AK PARTi iktidarı büyümede böyle bir patlamayı gerçekleştirdiyse bunun altında da bu yatmaktadır. Sizler faizle insanı sömürdünüz, sömürülmesine vesile oldunuz. Bizler işte yüzde 63’ten aldığımız faizi indirdik indirdik, şu anda bizim dönemimizin en yükseği sayılabilen yüzde 10’a kadar düşmüş vaziyette ki bunu kabullenmiyoruz, daha da inecek bu, tekrar inecek. Onun da mücadelesini ayrıca vereceğiz. Çünkü yüzde 10 faizi bile yüksek gören bir iktidarız biz. Bu da düşecek. Hiç kimse çokbilmiş edasıyla mürebbiye edasıyla parmağını sallayarak bize istikamet gösteremez, rota belirleyemez, efendilik taslayamaz, bizim rehberimiz millettir. Biz milletin önüne neyle çıktık? Parti programımızla çıktık, tüzüğümüzle çıktık, seçim beyannamemizle çıktık, Hükümet programımızla çıktık. Bizim rotamız, istikametimiz, yöntemlerimiz bellidir. Bu Hükümetin gizli ajandası var, bu Hükümetin gizli niyetleri var, bu Hükümet takiye yapıyor diyerek ensemizde boza pişirilmesine asla ve asla müsaade etmeyiz. Zira bizim iktidarımızda ikna odaları yok Sayın Kılıçdaroğlu. Bu ülkede on yıllar boyunca dindarlara ikinci sınıf muamelesi yapıldı. Namaz kılanlar, oruç tutanlar, sakallılar, başörtülüler, hatta selamün aleyküm diyenler aşağılandı, dışlandı, ötelendi, dini eserler yasaklandı, camiler kapatıldı, Kur’an öğrenmek isteyenlerin, imam hatip okumak isteyenlerin yolları kesildi, orta kısımlar kapatıldı. Bu ülkede on yıllar boyunca tek parti dönemindeki CHP tarafından gençlik için zararlı alışkanlıklar özendirilirken, gençliğin dinini öğrenmesi yasaklandı, engellendi. Gençler kendi değerlerine yabancı hale getirildi. 1940’lardan söz etmiyorum değerli arkadaşlar, 1990’larda, 2000’li yıllarda, ikna odalarında başörtülü kızlara işkence edenler CHP tarafından korundu, desteklendi ve milletvekili yapılarak ödüllendirildi. Çıkmışlar bize elinizde dindarlığı ölçecek alet mi var diye soruyorlar. Biz dindarlık ölçme meraklısı değiliz, böyle bir yetkinin bizde olduğunu iddia edenlerden hiç olmadık, çünkü bizim uluhiyet kavgamız yok, o ancak kadir-i mutlak olan Allah’a aittir, bize değil. Ama merak ediyorum, siz bu ülkede yıllarca laikliği nasıl ölçtünüz, hangi cihazı kullandınız önce bunu bir anlatın. Üniversite kapılarında başörtülü kızların laikliğini nasıl ölçtünüz buna anlatın. İkna odalarında kızlara hangi araçlarla işkence yaptınız bunu anlatın. Başörtüsüyle ilgili düzenlemeyi ey Kılıçdaroğlu, neden Anayasa Mahkemesi’ne götürdünüz? Siz önce millete bunu anlatın. Şimdi dindar bir nesil derken neyi kast ettiğimi anlıyor musunuz? Ey köşelerinde yazanlar, görsel medyada televizyonlara çıkanlar, neden bunu niçin söylediğimi anlıyor musunuz? İmam hatiplerle sorununuz ne, meslek liseleriyle meseleniz ne, katsayı sayısına neden bu kadar takıldınız? Siz önce bunu anlatın.
Bakın aziz milletime sesleniyorum, sadece bize oy verenlere değil, 75 milyon Türkiye Cumhuriyeti vatandaşına sesleniyorum. Biz 9 yıldır hiçbir dayatmanın içinde olmadık, bugün de değiliz, yarın da olmayacağız. Biz birilerinin geçmişte yaptığı gibi öğrenci formatlama gayretinde değiliz. İşte dün eğitimde tarihi bir adım attık az önce söylediğim gibi, örneği olmayan bir uygulamayı başlattık. 17 ilimizde 52 okulda Fatih Projesi başladı. Eylül ayına kadar Türkiye genelindeki liselerin yarısında Fatih Projesi uygulamaya geçecek. 4 yıl içinde Türkiye genelindeki 42 bin okul, 570 bin derslik akıllı tahtaya, hızlı internete, yüksek teknolojili eğitim cihazlarına kavuşacak. Bakın dün biz Karacaören’de, Altındağ ilçesi Karacaören’de oradaki TOKİ bloklarının içinde Sabahattin Zaim Anadolu Lisesi’nde akıllı tahtaları ve bu tabletlerin dağıtımını yaptık. Orada olanların büyük bir çoğunluğu yoksul ailelerin çocukları, bak orada da artık. Ama aynı anda az önce ifade ettiğim gibi Türkiye’nin değişik vilayetlerinde, 17 vilayette bunlar dağıtıldı. Asla istisnası yok, zengin fakir ayrımı asla yok. Bunu bilmeyen proflara da sesleniyorum, bakıyorum önünde koskoca prof. Akşam bunu söylüyor. Yoksullara eğilmedi diyor AK PARTi iktidarı. Vah zavallı vah. Önce bunları öğren, bak bunu biz getirdik.
Değerli kardeşlerim, biz bunun mücadelesini veriyoruz. Tabi her dinleyen de zannediyor ki bunun önünde profesör var her şeyi bilir, her şeyi bilmez, bildiğini bilir. Onun bildiği de ne işte bir Fatih Projesiyle ilgili hangi adımların atıldığından belki de haberi yok. Peyami Safa’yı okumalarını da özellikle tavsiye ederim bu konuda. 9 yılda okullarımıza 1 milyona yakın bilgisayar gönderdik. Haberin var mı Hoca? 1 milyon. 29.812 bilişim teknolojisi sınıfı açtık haberin var mı Hoca? Bilgisayarın, internetin olduğu bir okulda dayatma olabilir mi? İşte onun için bizden önce okullara bilgisayar göndermediler, internet bağlamadılar. Böyle okullarda, böyle sınıflarda olsa olsa bilgisayarları formatlarsınız. Ama zihinleri asla formatlayamazsınız.
Elbette her siyasi partinin bir gelecek tasavvuru vardır, bir nesil tasavvuru vardır. Dini, milli, manevi değerlerle yetişen bir nesil arzulamanın neresi yanlıştır? AK PARTi değil midir modern olanla geleneksel olanı harmanlayan, medeniyet değerlerimizle evrensel değerleri bir arada götürmeye çalışan? İktidara talip olan her partini bir toplum ve bir birey tasavvuru vardır. İnsanlar da ona göre oy verirler. Biz meydanlarda böyle dolaştık, bunları anlattık. Ama hiçbir parti kendi tasavvurunu topluma dayatmaz, dayatamaz. İşte biz bunun idraki içindeyiz. Toplumu zorla devlet marifetiyle dönüştürmeye çalışmaz. Ama sizlerde lütfen köşe yazarları ve konuşmacılar, zorla işi buralara kaydırmaya çalışmayın. Kimseye tercih dikte etmez. Biz toplum mühendisliğine de karşıyız, siyaset mühendisliğine de. Sorun AK PARTi’nin nasıl bir toplum ve siyaset tasavvuruna sahip olduğunda değildir. Sorun, diğer partilerin böyle bir tasavvuru, böyle bir vizyonu olmamasıdır. Bizler, milletimizin rızası istikametinde, Anayasa ve yasalar çerçevesinde 9 yıldır ne yaptıysak onu yapmaya, milletimize daha iyi hizmet üretmeye devam edeceğiz. Engelleri kaldırarak, dayatmaları, yasakları tek tek kaldırarak, yolları açarak gençlerin, ailelerin önüne seçenekler, imkanlar, fırsatlar koyarak bu yolda yürüyeceğiz. Biz devletin zihinleri tek tipleştirmesine, şekillendirmesine de karşıyız. Aynı şekilde çocuğunu ateist olarak yetiştirmek isteyenlerin çocuklarına yaptıkları dayatmaya da karşıyız. Tekrar ediyorum, bu AK PARTi’ye yönelik, AK PARTi Hükümetine yönelik bayat bir kampanyadır. Kimlik bunalımı içindeki modası geçmiş, çağa ayak uyduramayan yazarların 103 yıl önceki modaya uyarak irtica yaygarası çıkarması artık bu ülkede tutmaz. Milletim müsterih olsun. Bize oy verenler kadar vermeyenler de müsterih olsun. Bu Hükümet, 75 milyonun Hükümeti’dir. Bu Hükümet, 75 milyonun tercihlerine saygılı bir Hükümet’tir. Geride bıraktığımız 9 yıl, 75 milyonun tercihlerine nasıl saygı gösterdiğimizin en büyük ispatıdır. Milletimiz bize inansın, milletimiz bize güvenmeye devam etsin. Biz bu yolda milletimizle yürüyecek sadece ve sadece milletin rotasında ilerleyeceğiz.
Değerli kardeşlerim, tabi bu düşüncelerle sözlerime son verirken biliyorum ki bu hafta özellikle Grubumuz için yoğun bir hafta. Özellikle Meclis İç Tüzüğünün kararlı bir şekilde çıkarılacağı, çıkarılması gereken bir hafta. Bunun için arkadaşlarımı gayretli bir şekilde bu Genel Kurul çalışmalarına özellikle devamda hassasiyete davet ediyorum.
Ve sizlere Meclis çalışmalarınızda başarılar, kolaylıklar diliyorum. Allah yolumuzu açık etsin. Allah yar ve yardımcımız olsun diyorum. Tüm misafirlerimize de tekrar hoş geldiniz diyorum. Hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.
