AK SİTELER AK SİTELER
Diğer Resmi Ak Siteleri
Kadın Kolları

Kadın Kolları

Kadınlarımızla yarınlar daha aydınlık olacak.

WEB SİTESİNE GİT
Gençlik Kolları

Gençlik Kolları

AK Gençlik, kökü mazide, gözü istikbalde olan gençliktir.

WEB SİTESİNE GİT
AK Parti İletişim Merkezi (AKİM)

AK Parti İletişim Merkezi (AKİM)

Görüşleriniz bizim için önemli.

WEB SİTESİNE GİT
AK İcraatlar

AK İcraatlar

Birlikte başardık!

WEB SİTESİNE GİT
Yaşlılar Koordinasyon Merkezi

Yaşlılar Koordinasyon Merkezi

Yaşlılar toplumun kutup yıldızıdır.

WEB SİTESİNE GİT
Engelli Koordinasyon Merkezi

Engelli Koordinasyon Merkezi

Yeter ki gönüller engelli olmasın. İnşallah her engel aşılır.

WEB SİTESİNE GİT
TBMM Grup Başkanlığı

TBMM Grup Başkanlığı

WEB SİTESİNE GİT
AK Kütüphane

AK Kütüphane

AK Kütüphane

WEB SİTESİNE GİT
Türkiye Bülteni

Türkiye Bülteni

Türkiye Bülteni

WEB SİTESİNE GİT
Siyaset Akademisi

Siyaset Akademisi

Siyaset Akademisi

WEB SİTESİNE GİT
02-10-2019 21:38:29

"AB mülteci meselesinde sınıfta kalmıştır"

Parti Sözcüsü Ömer Çelik, genel merkezde, Merkez Yürütme Kurulu (MYK) toplantısı devam ederken, gazetecilere açıklamalarda bulundu, soruları yanıtladı.

Çelik, şunları söyledi:

Genel Merkez organları katılacak, milletvekillerimiz katılacak, parti kurucularımız katılacaklar, kurucu tabi üyeler, yani kurucu milletvekilleri katılacaklar, Kadın Kolları MKYK, Gençlik Kolları MKYK’sı, bakan yardımcıları, birim başkan yardımcıları katılacaklar, böylece asli katılımcı olarak 561 civarında katılımcımız olacak. Ailelerle birlikte 1500 civarında katılımcıyla birlikte geleneksel istişare toplantımızı gerçekleştireceğiz.

Toplantının başında her zaman olduğu gibi Sayın Genel Başkanımızın Cumhurbaşkanımızın hitapları olacak, kapsamlı değerlendirmeleri olacak. Yine gün içerisinde gerek Genel Merkezimizin, gerekse ilgili bakan arkadaşlarımızın sunumları olacak, kapsamlı değerlendirmeler yapılacak, iç politika, dış politikayla ilgili, kültürel konular, ekonomik konular, illerin değerlendirilmesiyle ilgili kapsamlı değerlendirmeler yapılacak.

Tabi bir de genel bir değerlendirme yapıyoruz biliyorsunuz, hep beraber herkesin soruları, cevaplarıyla birlikte hep birlikte olduğumuz bir ortamda Genel Başkanımızın Cumhurbaşkanımızın Başkanlık ettiği bir toplantıyla, en sonunda da kendilerinin hitabıyla kampımızı Pazar günü finale erdirmiş olacağız.

Tabi her kamp süreci kapsamlı değerlendirme yapmak için politikaların üzerinden geçmek, bir önceki kamptan buraya kadar olan süreci değerlendirmek için önemli bir fırsat oluyor.

Yüce Meclis açıldı, bununla birlikte artık siyasetin önünde iyi değerlendirilmesi gereken bir dönem var, bu bir yıl var. Önümüzdeki bu yasama dönemi ve aynı şekilde sürecek dönem, bütün bunlar kapsamlı bir şekilde grup başkanvekillerimizin, Grup Başkanımızın Meclis gündemiyle ilgili de değerlendirilmeyle ilgili paylaşılmış olacak.

Değerli arkadaşlar, Diyarbakır’da evlatları için nöbet tutan annelerin vicdani isyanı dünyanın her tarafından duyuluyor. Burada Sayın Cumhurbaşkanımızla Amerika Birleşik Devletleri’ne Birleşmiş Milletler Genel Kurulu marjında yaptığımız ziyaret esnasında da vatandaşlarımızın oradan bu annelerimizin vicdani isyanını yakın bir şekilde takip ettiğini gördük. Toplumumuzun geniş kesimlerinde yankı bulan bu çağrı, teröre karşı evlatlarına sahip çıkma çağrısı dünyanın her tarafından duyulmuş, her tarafından sahiplenilmiş gözüküyor. Toplumumuz içerisinde de her geçen gün artan bir sahiplenme duygusuyla annelerimizle birlik, beraberlik içerisinde, bir olma duygusu içerisinde pek çok vatandaşımız onlara destek vermeye devam ediyor.

Bir kere daha evlatlarının hasretiyle bu vicdani isyanı ortaya koyan, teröre karşı bu duruşu ortaya koyan, en asli çağrı olan evlatlarına sahip çıkma çağrısını ortaya koyan bu annelerimize buradan bir kere daha selamlarımızı iletiyoruz, yüreğimiz, önlümüz, duamız her zaman onlarla beraber.

Sayın Cumhurbaşkanımızın bu seneki New York ziyaretinde kapsamlı temasları oldu, biliyorsunuz bu temaslar bu 74. Genel Kurul çerçevesinde gerçekleşti. İklim Zirvesiyle birlikte sürdürülebilir kalkınma amaçlarının hayata geçirilmesini etkileyen mega trendler başlıklı liderler diyaloğuna Sayın Cumhurbaşkanımız hitap ettiler. Ayrıca Genel Kurulun açılışında dünyada ve Türkiye’de çok yankılanan bir konuşma yaptılar. Oradaki liderlerin çoğunun konuşmalarını imkan el verdiği ölçüde izliyoruz, çünkü zaten Cumhurbaşkanımızın programları Birleşmiş Milletler binasında gerçekleşiyor. Bunları izlerken tabi diğer liderlerin konuşmalarını da dinleyebiliyoruz. Herkes kendisi açısından belli parçalara değinirken, dünyadaki küresel gidişatla ilgili, temel sorun alanlarıyla ilgili en kapsamlı ve bu sorun alanlarından hiç birini atlamayan bir konuşma sadece Cumhurbaşkanımız tarafından gerçekleştirilmiştir.

Nitekim giderek dünyadaki birtakım kuralların esnediği, uluslararası sistemin gerek hukuk kurallarının, gerek prensiplerini yaşatan ve kuran kuralların giderek aşındığı bir dönemde dünyaya vicdani açıdan ve bu ilkeleri hatırlatma açısından çağrı yapmak giderek daha önemli hale geliyor. Artık güvenlik-özgürlük dengesi meselesinin de dışına çıkmış bir hal var, tamamen her türlü prensibin aşındığı bir dünya tablosuyla karşı karşıyayız. Burada Cumhurbaşkanımızın getirdiği öneriler hem bir prensiplerin yeniden hatırlatılması, önümüzdeki dönemde bu prensiplerin yaşayabilmesi için kurumlarda reform yapılması ve dünyanın temel problemlerine karşı sesi duyulmayanların sözcüsü olmak bakımından son derece kıymetli mesajlar içermektedir.

Yine çok önemli toplantılardan bir tanesi Pakistan Başbakanı İmran Han’la birlikte gerçekleştirdiği ve başka ülkelerin de katılımıyla gerçekleşen nefret söylemiyle mücadele toplantısıdır. Bu nefret söylemiyle mücadele önümüzdeki dönemin en büyük gündemlerinden birisi olacak. Artık nefret söylemi çeşitli dinleri istismar ederek, çeşitli sembolleri ve duyarlılıkları istismar ederek dünyanın her tarafını kuşatmaya devam ediyor.

Nitekim kapsamlı görüşmeleri içerisinde Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Müslüman toplum temsilcilerle biraraya geldi, vatandaşlarımızla birlikte onlara hitap etti. Yahudi kuruluş temsilcileri ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarıyla New York civarında yaşayan Musevi toplum temsilcileriyle bir araya geldi Cumhurbaşkanımız. Amerika Rum Ortodoks Kilisesi Başpiskoposuyla biraraya geldiler.

Bu temaslarla ilgili tabi hemen bir tanesini öne çıkarıp böyle sanki ilk defa oluyormuş gibisinden garip komplo teorilerini içeren birtakım yorumlar zaman zaman görüyorum. Halbuki bütün bu temaslar kapsamlı bir şekilde Cumhurbaşkanımızın Amerika ziyaretlerinde gerçekleştirdiği, farklı kimliklere saygıyı ve farklı kimlerle diyaloğu önemseyen diyalogların bir parçasıdır.

… Enstitü’de ayrıca Cumhurbaşkanımız Türk dış politikasına dair dış politika uzmanlarının, analistlerinin sorularını cevaplayan kapsamlı bir değerlendirme yaptı.

Türken Vakfı’nın toplantısında yabancı öğrenciler, Türk öğrencilerle birlikte eğitim hayatıyla ilgili, o çocukların gelecek hayalleriyle ilgili sorularına cevap vererek onlarla bir bakıma eğitim üzerine, onların hayatları üzerine, gelecek idealleri üzerine çok güzel bir sohbet gerçekleştirdiler.

Nitekim New York ziyaretleri kapsamında pek çok ikili görüşme zaten takip ettiniz, şahit oldunuz kapsamlı bir şekilde.

Bir de tabi Amerika Birleşik Devletleri’yle 100 milyar dolarlık ticaret yatırım hedefi, ticaret hacmine ulaşabilmek için, bu hedefe ulaşabilmek için yapılan çeşitli istişare toplantıları var.

Türk-Amerikan İş Konseyinin 10. Türkiye Yatırım Konferansı gala yemeğinde de Sayın Cumhurbaşkanımız yatırımcılığa hitap ettiler, Türkiye’deki imkanları, Türkiye’nin potansiyellerini yatırımcılarla ilk elden paylaşan çok verimli bir konuşma oldu, verimli bir diyalog oldu.

Netice itibariyle bu Genel Kurul marjında hem dünyanın gidişatına dair Kudüs’ten Arakan’a kadar, Suriye’den diğer meselelere kadar mazlum coğrafyaların sesini duyuran, hem kurumlara dönük reform çağrısını gündeme getiren, hem de ülkelerin ve prensiplerin aşılmasına karşı ilkeleri ve prensipleri hatırlatan ve bunların hangi kurumsal reformlarla yaşayacağını gösteren kapsamlı bir konuşma söz konusu oldu.

Değerli arkadaşlar, tabi Sayın Cumhurbaşkanımızın konuşmasında birinci yıl dönümü olan merhum Gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın katledilmesine dönük dünyanın gösterdiği sessizliğe de güçlü bir tepki vardı. İlk andan itibaren biliyorsunuz bu olay ilk gerçekleştiği zaman yine bir kamp programındaydık ve siz değerli gazeteci arkadaşlarımız tarafından Cumhurbaşkanımıza sorulmuştu, bu konuda nasıl bir tavır takip edeceksiniz diye. Kendisi de o kamp programında konuşmasını yapmış çıkıyordu, her ne olursa olsun bizzat Devlet Başkanı olarak bu süreci takip edeceğim ve bu cinayetin aydınlatılması için elimden gelen gayreti göstereceğim demişti. O günden bugüne bu konuda en ilkeli tavrı Türkiye Cumhuriyeti’nin gösterdiği açıktır. Herkes çeşitli gerekçelerle, çıkar hesaplarıyla burada yan çizmeye çalışırken, Türkiye doğrudan vicdan, ahlak esasında katledilmiş birinin katillerinin ortaya çıkarılması, adaletin tahakkuku için son derece ilkeli bir süreç yürütmüştür. Cumhurbaşkanımız her türlü riski göze alarak, bazılarının çıkar hesaplarını kendi elinin tersiyle iterek bu konuyu gündemde tutmuş ve en son Birleşmiş Milletler konuşmasında da buna değinmiştir.

Biliyorsunuz yeni bir gelişme olarak Suudi Arabistan Prensi verdiği röportajda bu cinayetin sorumluluğunu üstlendiğini, ama emri kendisinin vermediğini söyledi, ama emrindeki kişiler yaptığı için bunu üstleniyorum dedi.

Tabi şimdiye kadar yürütülen soruşturmanın herhangi bir şekilde hukuk prensiplerine uygun bir soruşturma olduğunu söylemek mümkün değil. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği tarafından Haziran ayında açıklanan 101 sayfalık raporda, Cemal Kaşıkçı’nın Suudi yetkilerinin, kimse bu yetkililer, emriyle taammüden ve kasten öldürüldüğü açık bir şekilde söyleniyor. Burada sorumlu tutulan kişiler var. Bu rapor üst düzey kişilerin soruşturulması için güvenilir kanıtlar olduğuna işaret etmişti. Ayrıca, tamamlayıcı bir kriminal soruşturma için Birleşmiş Milletler Genel Sekreterini göreve çağırmıştı. Yani Suudi Arabistan’daki soruşturmanın tamamen yetersiz olduğunu ifade ederek tamamlayıcı bir soruşturma için Genel Sekreteri göreve çağırmıştı.

Cumhurbaşkanımız yıldönümünde bu olayın Washington Post Gazetesine bir yazı yazarak 21. yüzyılın en tartışmalı olayı olduğunu ifade etti ve maalesef dünyanın sessizliği bu konuda halen devam etmektedir.

Türkiye elindeki kanıtları Suudi Arabistan’la paylaştı biliyorsunuz, Amerika Birleşik Devletleri’yle, Rusya Federasyonu’yla, Almanya, Fransa ve Birleşik Krallık’ın aralarında bulunduğu ülkelerle paylaştı. Birleşmiş Milletler Özel Raportörünün yürüttüğü soruşturmaya Türkiye en güçlü katkıyı verdi.

Dolayısıyla Cumhurbaşkanımızın makalesine de belirttiği gibi, uluslararası toplumun kurallara dayalı olarak işlemesi hassasiyetimizin bir devamı olarak bu meseleye sahip çıkmaya devam ediyoruz.

Ayrıca, bu bizim ülkemizde gerçekleştirilerek bu katliam ülkemize karşı da bir saygısızlık yapılmıştır, dolayısıyla bunu takip etmemizden daha doğal bir mesele olamaz.

Baştan beri söylediğimiz şudur: Bu meseleyi birileri Türkiye ve Suudi Arabistan arasında ikili bir mesele haline getirmeye çalışıyorlar. Bu, ikili bir mesele değildir, kesinlikle söz konusu değildir, Krala ve Suudi Arabistan halkına, Suudi Arabistan Devletine yönelik bir tavır değildir. Suudi Arabistan’ı yöneten Kral ve tabi ki Suudi Arabistan halkı bütün bu tartışmaların dışındadır. Suudi Arabistan dost ve müttefik bir ülkedir, dostluğumuza ve müttefikliğimize son derece önem veriyoruz.

Ama Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğunda katledilmesi karşısında bir gazetecinin, devletin içine yuvalanmış bu çetenin ortaya çıkarılması, bu emri kim vermiştir, bu katliamı gerçekleştirenler kimdir, bütün bunlar son derece önemlidir ve muhakkak surette açığa çıkması gerekir. Şimdiye kadar süreç şeffaflıktan uzak bir şekilde yürütüldü, duruşmalar kapalı kapılar ardında yapıldı, hatta suçlanan bazı kişilerin illegal olarak serbest bırakıldığına dair çeşitli duyumlar alındı. Dolayısıyla hem Suudi Arabistan’la dostluk ve müttefiklik açısından ilişkimize verdiğimiz önemin bir neticesi olarak, ayrıca ülkemiz topraklarında gerçekleşen bu eyleme karşı duyarlılığımızın bir göstergesi olarak, ayrıca bir gazetecinin öldürülmesine karşı duruşumuzun bir göstergesi olarak tüm bu süreci yakından takip ediyoruz. Suç İstanbul’da işlendiği için uluslararası gözlemcilerin gözetiminde İstanbul’da bir yargılama yapılması gerektiğini, uluslararası kriterlere uygun bir yargılıma yapılması gerektiğini tekrar ifade ediyoruz. Fakat şu ana kadar Suudi Arabistan yetkilileri bu çağrılarımıza cevap vermemiştir. Dost ve müttefik Suudi Arabistan’ın bu süreçten dolayı yara almasını da istemiyoruz. Bu süreçten dolayı ortaya çıkan eleştirilerin ve yıpratıcı süreçlerin dışında kalmasını arzu ediyoruz. Bunun en iyi yolu, bu bahsettiğimiz soruşturmanın bu dediğimiz kriterlere uygun olarak İstanbul’da gerçekleştirilmesidir.

Bu olayın sorumluları kimdir, emir verenler kimdir, bu katliamı yapanlar kimlerdir, bunların yargılanması hem Suudi Arabistan için en iyi sonucu doğuracaktır, hem uluslararası toplumu tatmin edecektir, hem de merhum gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın aziz hatırasına karşı saygının ve gazetecilik mesleğini icra eden arkadaşlarımızın mesleklerine karşı saygımızın bir gereği olarak ortaya çıkacaktır. Birleşmiş Milletler tarafından yürütülen soruşturma sürecini de bu çerçevede destekliyoruz.

Bir kere daha bugün de işte tören yapıldı, oraya bir anıt dikildi. Merhuma Allah’tan rahmet diliyoruz. Ve bu süreci hem vicdani, hem siyasi sebeplerle sonuna kadar takip edeceğimizi belirtiyoruz.

Bugünlerde arkadaşlar, Cumhurbaşkanımızın Avrupa Birliği’ne mülteciler konusundaki mükellefiyetlerini yerine getirmemeleri sebebiyle, biz burada bu yükü tek başımıza taşımak durumunda değiliz, buradaki taahhütlerinize uymuyorsunuz ve bunun gereğini yaparız açıklamasından sonra Avrupa’dan pek çok açıklama geldi.

Tabi şunu açık bir şekilde söylemek gerekir: Avrupa Birliği tamamen göçmen meselesini yönetmek konusunda, mülteci meselesini yönetmek konusunda sınırları kapayan, duvarları ören bir tutumla hiçbir yönetim modeli ortaya koyamadan sınıfta kalmıştır. Türkiye ise dünyadaki standartları yükselten bir şekilde bu meseleyi yönetmektedir. İçişleri Bakanlığımız büyük bir gayret sarf ediyor bu meselenin yönetilmesi için. Ama daha önemlisi şudur: İçişleri Bakanlığımızın bu meseleyi yönetmekle ilgili ortaya koyduğu kriterler, açık bir şekilde iddia ediyorum, Avrupa Birliği’nin kriterlerinin çok üstündedir, dünyada bu meseleyle ilgili geliştirilmiş uluslararası kurumların kriterlerinin çok üstündedir. Tabi sadece bu kriterlerin olması da yetmiyor, yine İçişleri Bakanlığımız tarafından sahada konulan uygulamalar dünyada benzeri olmayan insani temelli ve göçmen meselesine dönük bütün müktesebatı aşan çok daha yüksek standartlara sahip uygulamalardır.

Bakın çok basit bir örnek, mülteciler için dünya genelinde ilkokullarda okullaşma oranı yüzde 61’ken, Türkiye’de yüzde 96,3’tür. Mülteci çocuklarına eğitim verilmemesinin sonuç olarak bu çocukların terör örgütünün insan deposu olarak kullanılması gibi çok vahim sonuçlar doğurduğunu, daha pek çok insani drama yol açtığını biliyoruz. Dolayısıyla bu okullaşma oranı aslında Türkiye’nin sadece bunları misafir etmekle kalmadığını, bir gün ülkelerine döndüklerinde ülkeleri için iyi birer yurttaş olarak görev yapabilecek kapasiteyle donatılmalarını da içermektedir. İçişleri Bakanlığımız tarafından koyulan bu uygulamalar dünyadaki standartların çok üstünde olduğu gibi, ki bunu yabancılar da geldiği zaman ifade ediyorlar, aynı zamanda sahadaki uygulamalar bakımından da dünyada örnek alınması gereken, artık buradaki referans sistemini değiştiren uygulamalardır.

Fakat esas mesele şudur: Biz geri göndermeme temelinde bu politikaya yaklaşırken, esas mesele biz Avrupa’daki bazı ülkelerin nüfusunun yarısı kadar mültecinin yükünü tek başımıza çekiyoruz. Burada bu geri göndermeme ilkesine insani sebeplerle bağlıyız, ama netice olarak bu yükü sonsuza kadar çekmek gibi bir kapasiteye sahip değiliz. Dolayısıyla ölümden kaçan bu insanların, yokluktan, yoksulluktan kaçan, zulümden kaçan bu insanların kendi ülkelerine sağ salim ve güvenli bir şekilde dönebilmeleri için, çözüm burada güvenli bölgenin kurulmasıdır. Nitekim Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekatlarıyla ortaya koyduğumuz sonuçlar, 354 bin Suriyelinin gönüllü olarak ülkelerine dönmelerini sağlamıştır. Demek ki güvenlik sağlandığı zaman bu insanların dönmesi mümkün olmaktadır. Bu, hem Türkiye’nin üzerindeki yükü alacaktır, hem Avrupa Birliği’ne ve diğer ülkeleri göç baskısından kurtaracaktır. En önemlisi de, Akdeniz’de rastladığımız insani faciaların ortaya çıkmasını engelleyecektir. Akdeniz’deki ölümleri durduracaktır. Dolayısıyla güvenli bölge uygulamasının hayata geçirilmesi için herkesin elini taşın sokması gerekir.

Şimdi Cumhurbaşkanımız bunu ifade ettikten sonra, hemen Avrupa Birliği’ndeki bazı odaklar Türkiye’nin bu meseleyi gündeme getirerek oradaki demografik yapıyı değiştirmek istediği gibi bir yaklaşım içerisine giriyorlar.

Birincisi, bu baştan aşağı yalandır. Olayın başlangıcından itibaren bakıldığı zaman oradaki demografik yapıyı değiştiren unsurlar; bir rejimin saldırıları, iki PYD-YPG terör örgütünün saldırıları, üç DEAŞ’ın saldırıları gibi uygulamalardır, asıl demografik yapıyı değiştirenler bunlardır. Örneğin YPG’nin olduğu bölgelerde doğrudan Arap, Türkmen nüfuslarının olduğu yerlerde nüfuslarının göç ettirilmesine dönük bir gayret söz konusu olduğu gibi, kendilerinden olmayan Kürtlerin de o bölgelerden sürülmesine dönük bir gayret söz konusudur, Hıristiyanların o bölgelerden uzaklaştırılmasına dönük bir gayret söz konusudur. Yani terör örgütleri, YPG-PYD başta olmak üzere asıl demografik yapıyı değiştiren unsurlardır, demografik yapıya karşı mütecaviz davranan unsurlardır ve orada homojenleştirmek, için terör devletçiği kurmak için bu uygulamalara imza atıyor.

Türkiye’nin bu güvenli bölgeyle ilgili ve orada yerleşim birimleri kurmakla ilgili önerisi gündeme geldiğinde bu bir demografiyi değiştirme çabasıdır Türkiye’nin diyenler, asıl rejimin, PYD terör örgütünün, YPG’nin ve DEAŞ terör örgütünün oradaki demografik yapıyı değiştirme gayretlerine örtülü bir destek verdiklerini iyi düşünmelidirler. Bu uzun vadeli ve kalıcı bir orada istikrarsızlığa yol açabilecek bir durumdur. Dolayısıyla güvenli bölgenin herkes hangi bölgede oturuyorsa o bölgenin asıl sahiplerine teslim edilmek suretiyle kurulması en önemli meseledir.

Diğer bir konu tabi, bu konu Cumhurbaşkanımız tarafından gündeme getirir getirilmez hemen çıktılar birtakım Avrupa Birliği yetkilileri, Türkiye konusunda her konuda eleştirel olanlar, Türkiye’ye mali yardımın arttırılması gerektiğini ifade ediyorlar. Mali yardımın arttırılması Avrupa Birliği’ndeki ülkelerin bir lütfu değildir, Türkiye’ye yaptıkları bir jest değildir, Türkiye’ye verdikleri sözü tutmalarının bir gereğidir. Sözlerini tutmadıkları gibi, tutmadıkları sözün ortaya çıkardığı tablonun sonuçlarından kaçmak için Türkiye’ye ek mali yardımdan bahsediyorlar. Bu tabi bir rüşvet siyasetidir, son derece yakışıksız bir durumdur. Türkiye herhangi bir ülkenin ya da bölgenin mülteci kampı değildir, insan deposu değildir. Türkiye insani sebeplerle, tarihten getirdiği kadim değerler etrafında insani ve siyasi hassasiyetlerle bu insanlara sahip çıkıyor. Ama birileri Türkiye’nin bu sahip çıkmasını, Türkiye’yi kendimizden mültecileri uzak tutmak için bir mülteci kampı gibi kullanabiliriz siyasetine çevirmek istiyorsa, buna karşı da en güçlü tepkiyi vereceğimizi bilmedirler.

Zaten bu anlaşmaya uymayanlar, yani Türkiye’yi birileri işte göçmen anlaşmasına uymaya çağırıyor, esasen söz verip de tutmamak bir Avrupa Birliği teamülüne dönüşmüş durumdadır, esas anlaşmaya uymayan Avrupa Birliği tarafıdır. Mesele sadece mali yardım değildi ki, göçmen anlaşmasına baktığınız zaman fasılların açılmasından üst düzey diyaloglarının ortaya konulmasına kadar bir sürü paket içeriyordu, vize serbestisini içeriyordu. Bu konulardaki hiçbir sözünü yerine getirmediği gibi, yani anlaşmanın zaten 10’da 9’unu ihlal ediyorlar, kalan 10’a 1 konusunda da Türkiye’ye karşı bir rüşvet siyaseti gütmeyi gerekiyorlar. İnsani açıdan büyük bir sınıfta kalmadır bu. Bu rüşvet siyasetine de, diğer siyasetlere de kapalı olduğumuzu ve en güçlü tepki vereceğimizi bilmelerini isteriz. Göçmen anlaşması bu haliyle işlemiyor, bunu işletmeyen taraf da Avrupa Birliği tarafıdır, Türkiye tabi ki bununla ilgili tedbirlerini alacaktır.

Avrupa Birliği mükellefiyetlerini yerine getirmemekten doğan insani ve siyasi açığı Türkiye’ye daha çok para teklif ederek gidermek gibi bir yola giriyor, bu bir kere başlı başlına yanlış bir yaklaşımdır. Zaten bu paralarla yapmanız gerekenleri yapmadınız, zaten daha fazlasını yapmanız gerekiyor.

Gelinen noktada göç baskısını azaltacak, göç krizini yönetebilecek formül, Cumhurbaşkanımızın teklif ettiği Suriye içerisinde güvenli bölgenin kurulmasıdır ve güvenli bölge gerçekleştikten sonra da orada bu konutların yapılarak insanların kendi ülkelerine dönmesinin güvenli bir şekilde sağlanmasıdır. O sebeple Avrupa Birliği’ndeki karar vericilerin esas bu mesele odaklanmasının meseleyi kökten çözümü ve birtakım tartışmaları geride bırakması açısından anlamlı olacağını düşünüyoruz.

Cumhuriyet Halk Partisi arkadaşlar bir Suriye konferansı yaptı. Daha önce biliyorsunuz Cumhuriyet Halk Partisi sözcülerinin çok oryantalist bir yaklaşımı vardı, Ortadoğu meselelerini Ortadoğulular çözsünler gibi ilkel bir şarkiyatçılık, ilkel bir oryantalizm içerisindeydiler. Şimdi Ortadoğu meselelerini Ortadoğulular çözsün gibisinden bir oryantalizmin dışına çıkmaları bakımından sevindiricidir, bir meseleyi ele alıp bir konferans düzenlemeleri. Tabi buraya Türkiye’nin kuracağı güvenli bölgenin soykırım koridoru olduğunu ifade eden bir kişiyi de çağırmışlar. Bu bilerek mi yapılmış, bilmeyerek mi yapılmış biz bilmiyoruz, çünkü Cumhuriyet Halk Partisi çıkan haberlere rağmen bununla ilgili bir açıklama yapmıyor. Ayrıca Cumhuriyet Halk Partisinde dışişlerinde görev yapmış ya da bu konularla ilgili pek çok kişi var, şimdiye kadar bu konuda sessiz kalmalarını da not ediyoruz ve bunun altını çiziyoruz. Türkiye’nin kuracağı güvenli bölgeye soykırım koridoru diyen birisinin konferansa davet edilmesi ve arkasından bunların sessiz kalması tabi ibretlik bir durumdur.

Tabi esas mesele şu: Ne yapmalıyız başlığı altında gerçekten şaşırtıcı birtakım tekliflerde bulunuyorlar. Cumhuriyet Halk Partisinin insanları şaşırtma kapasitesinde yükseklik, bu yüksek kapasite gerçekten hayranlık verici. Zaten yapılan işleri tek tek sayaraktan ne yapmalıyız diye birtakım önerilerde bulunmuşlar.

Bunlardan bir tanesi diyor ki, Suriye’nin geleceğine Suriye halkının karar vermesi. Bu zaten en başından beri Hükümetimizin yaptığı vurgu, Cumhurbaşkanımızın konuşmalarında defalarca geçen bir mesele, Astana ve Cenevre süreçlerinde bunu vurguluyoruz. Bu süreçleri pekiştiren anayasa komitesinin oluşumundaki vurgumuz yine bunun üzerindedir. Ayrıca, rejim dışında muhalefetin katılımını sağlamaya dönük çabamız da bunun içindir, yani Suriye’nin geleceğine Suriyeliler karar versin, dar bir grup karar vermesin diye. Zaten Suriye’nin toprak bütünlüğünü başından beri savunuyoruz. Ama tam tersine yine bu konferans Cumhuriyet Halk Partisi için faydalı olmuştur, daha önce muhalefeti aşağılayan ve sadece Esad’a itibar pastasından dilim ayıran bir siyaset, bugün daha kucaklayıcı bir Suriye tablosuna vurgu yapan bir noktaya gelmiştir.

Yine diplomasiyi daha çok kullanmalıyız diyorlar. Tabi bu konuyu hiç mi takip etmiyorlar, yoksa bunları yazarken nasıl bir zihin dünyası içerisindeler, doğrusu gerçekten hayret ediyoruz. İran-Rusya’yla üçlü zirve, Almanya-Fransa’yla dörtlü zirve, Türkiye gerçekleştiriyor bunları. Astana ve Cenevre süreçleri, Soçi’de varılan mutabakat, Suriye sorununu insani diplomasi açısından bakmak, diplomasiyi güçlü kılmak bakımından en temel referans alanlarıdır ve Türkiye bütün bu süreçlerde, bu üçlü zirvelerde, dörtlü zirvelerde, Astana ve Cenevre süreçlerinde başat aktördür.

Tabi sığınmacıların geri dönüşünün sağlanması lazım diyorlar. Zaten güvenlik operasyonlarına güçlü bir şekilde destek verseler bugün bu cümleyi söylemek durumunda kalmayacaktı. Ortaya koyulan Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı operasyonları bunun için yapılmıştır. Nitekim güvenli bölge konusundaki ısrarımız da bunun içindir, güvenli dönüşün sağlanması içindir.

Netice itibarıyla, Suriye sorununu ve gerçekliğini anlaması bakımından bu konferans Cumhuriyet Halk Partisine faydalı olmuştur. Memleket için bir faydası var mı? Yok, zaten memleketin tamamı bunu biliyor, bilmeyen sadece Cumhuriyet Halk Partisiydi, Cumhuriyet Halk Partisi için faydalı bir konferans olmuştur diye düşünüyorum.

Arkadaşlar, bu İstanbul’daki deprem meselesiyle ilgili olarak çeşitli polemikler yürütülüyor. Her türlü taraf ve her türlü kesim toplantılara davet ediliyor. Bugün burada yapılan toplantıda yarın da burada olacağız denildikten sonra herkesim oradayken gelenler bellidir, gelmeyen bellidir, bunun üzerinden günlerdir saçma sapan bir polemik yürütülmeye çalışılıyor. Esas mesele, vatandaşımızın ihtiyacına odaklanmaktır. Esas mesele, karşı karşıya bulunduğumuz deprem tehlikesi karşısında vatandaşımızın mal ve can güvenliğinin sağlanması için yapılması gerekenleri yapmaktır. Ama iş ürütmek yerine kişisel konularla gündeme gelmek gibi bir tutum içerisinde olanların tabi bu süreç içerisinde herhangi bir fayda üretmeleri beklenmiyor.

Arzumuz şudur: Bütün taraflar, bütün kesimler ellerini taşın altına koysunlar, hep beraber bu yükü göğüsleyelim, bu tehlikeye karşı vatandaşımızın can ve mal güvenliğini sağlayacak bütün tedbirlerin şimdiye kadar alınmışların üstüne yenilerini de koyarak daha hızlı bir şekilde yerine getirilmesini sağlayalım.

Bugün itibarıyla sizle paylaşacaklarım bunlar arkadaşlar, sorunuz varsa sorularınıza cevap vereyim.

Buyurunuz.

SORU- Efendim, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu bugün partisinin Grup Toplantısında İstanbul depremine değindi. İstanbul’daki olası bir deprem için toplanan paralar nerede diye sordu. Bu konudaki değerlendirmeniz nedir efendim?

Teşekkürler.

AK PARTİ SÖZCÜSÜ ÖMER ÇELİK- Şimdi geçen gün bunu Sözcüleri de gündeme getirdi. Deprem olduğundan beri deprem meselesiyle ilgili açıklama yapmaktan çok, deprem paralarıyla ilgili açıklama yapıyorlar. Fakat enteresandır, hangi cevabı verirseniz verin, hangi rakamı verirseniz verin paralel bir evrende yaşıyorlar ve o evrende söylediğiniz hiçbir şeyi duymuyorlar, yani itiraz da edemiyorlar, böyle bir durum var.

Şimdi yine geçen günlerden beri gündeme geldiği için, yani deprem hadisesi gerçekleştiğinde beri gündeme geldiği için bunlara baktım nedir durum diye, söyledikleri rakamın çok çok üstünde bir harcama. Şimdiye kadar bu sıfırdan yapılan yapılar, depreme dayanaklı yapıların yapılması, tedbirlerin alınması, depreme dayanaklı olmayanların güçlendirilmesi, altyapı ve üstyapının güçlendirilmesi bakımından son 17 yılda toplam 1 trilyon 215 milyar lira harcama yapılmıştır arkadaşlar. Ve bunun içerisinde yenilerin yapılması, mevcutların güçlendirilmesi gibi pek çok proje vardır.

Aynı şekilde, depreme dayanaklı okulların yapılması, hastanelerin yapılması, adalet saraylarının, kamu binalarının ve vatandaşlarımızın güvenli bir şekilde oturacakları konutlar inşa edilmesi, bir kısmının da güçlendirilmesi bu harcamanın içerisindedir. Bütün ulaştırma altyapısı depreme dayanaklılık açısından gözden geçirilmesidir. Şehir altyapılarının depreme dayanaklı hale gelmesi için projeler yürürlüktedir.

Nitekim okul binaları başta olmak üzere sadece eğitim alanında 2003-2019 yılları arasında toplam 2019 yılı fiyatlarıyla 221 milyar tutarında bir yatırım yapılmıştır.

Aynı dönemde benzer şekilde yeni yaptığımız ve güçlendirdiğimiz hastaneler başta olmak üzere 105 milyar lira tutarında sağlık için yatırım yapılmıştır.

Depreme dayanaklı bir ulaşım altyapısı en önemli meselelerden bir tanesidir. Allah korusun, bir deprem gerçekleştiğinde ilgili yerlere ulaşabilmek, ulaşım altyapısının çökmemesi, geçmiş depremlerde rastladığımız yolların yırtılması gibi hadiselerin olmaması için bu son derece önemli. Bu çerçevede toplam 488 milyar yatırımla depreme dayanaklı ve güvenli bir ulaşım ağı oluşturulmuştur.

Diğer tarafından TOKİ vasıtasıyla tamamı depreme dayanaklı 641 bin konut yapılmıştır ve yaklaşık 96 milyar liralık yatırım gerçekleştirilmiştir. Yani bırakın onların dün CHP Sözcüsünün, bugün Genel Başkanın Grup konuşmasında söylediği, bahsettiği rakamlar bunların yanında çok küçük rakamlardır, burada katbekat fazlası. Sanki depremden toplanan vergiler başka yere harcanmış gibisinden bir hava oluşturmaya çalışıyorlar, bu konuda Cumhuriyet hükümetlerinin neredeyse yapamadığı, yapmadığı şeyler AK Parti Hükümetleri tarafından gerçekleştirilmiştir.

Yine afet ve acil yardım kapsamında bugüne dek toplamda 20 milyar lira harcama yapılmıştır. 49 bin 515 afet konutu, 25 adet lojistik depo, 50 adet cep depo, 773 arama-kurtarma aracı, 1056 deprem istasyonu yatırımı yapılırken, 12 milyon kişiye de afet eğitimi verilmesini sağladık, yani vatandaşlarımızı bilinçlendiren programlar da bu şekilde devam ediyor. Ve 50 bin 921 kişiye de yaklaşık 267 milyon liralık acil durum ödemesi yapılmıştır.

Bir de biliyorsunuz arkadaşlar, çeşitli illerde bu 17 yıllık dönem içerisinde çeşitli depremler meydana geldi. Örneğin deprem sonrası Van’da 25 bin 742 konut, 3194 ahır ve 428 iş yeri yapılmasını sağladık. Yapılan yatırımlarla deprem bölgesi olan Van’dan 47 kilometre uzaklıktaki Şamran kaynağından 50 yıllık içme suyu ihtiyacı karşılanmaktadır. Mesela Van’a dönük olarak ortaya koyulan performans dünya standartlarına girecek bir performanstır. Bırakın yıkılan yapıların yapılmasını, güçlendirilmesini, neredeyse şehir baştan yapılmıştır ve bu 6 ay gibi bir süre içerisinde gerçekleşmiştir. Daha önceki depremlerde hatırlıyorsunuz Yalova’da, Düzce’de devlet 6 ay kendine gelememişti. Burada ise ilk günden itibaren hükümetlerimiz gereken tedbiri almış, hemen inisiyatif ortaya koymuş ve bunları gerçekleştirmiştir.

Yine deprem sonrası Kütahya’da 1050 konut, 14 iş yeri, 1 adet cami ve 1 adet ticaret merkezi, ayrıca eğitim yardımlarımız kapsamında Kütahya’da 3 adet ilköğretim okulu, 2 adet Anadolu lisesi, 1 adet meslek lisesi, bunların hepsi hizmete girdi.

Deprem sonrası Elazığ’da 821 konut, 2 işyeri, 1077 ahır yapılması, Bingöl’de ise 9 bin 189 konut, 136 iş yeri ve diğer ihtiyaçların karşılanmasıyla ilgili yapılanlar var.

Dolayısıyla burada AK Parti hükümetleri gerek olaylara süratli müdahale etme açısından, gerek kapsamlı çözüm üretme açısından son derecede yüksek bir kapasiteyle buna yaklaşmıştır. Bahsettikleri rakamların çok çok ötesinde harcamalar yapılmıştır, nihayetinde vatandaşımızın can ve mal güvenliği söz konusudur. İki gündür deprem olduğundan beri işi gücü bırakmışlar bunları sorguluyorlar. Bu rakamlara çok kolay ulaşabilirler, sorguladıklarının üstünde çok çok fazla yatırımlar yapılmıştır.

Allah tabi bu afetlerden korusun, gereken tedbirleri almak durumdayız. Bu tedbirlere rağmen ortaya bir hasar çıktığında da, tabi ki bu hasara dönük olarak en hızlı müdahale, en kapsamlı müdahale nasıl yapılacak, vatandaşın yaraları nasıl sarılacak, bununla da ilgili konular var.

Şu anda sahada hangi çalışmalar yapılıyor, AFAD’ın kurulmasıyla birlikte diğer genel müdürlükler kapatılarak o günden bugüne ne kadar çalışma yapıldı, bu özel bir basın toplantısı gerektirir. Yani burada uluslararası sertifikaya sahip kurumlar oluşturuldu, timler oluşturuldu, ulusal sertifikaya sahip müdahale birimleri oluşturuldu. Tabi bütün bunlar bütün bu afetlere karşı hazırlık için yapılan şeyler. Elden gelen büyük performansla yapılmaya çalışılıyor, şimdiye kadar bahsedilen çok üstünde harcamalar buraya harcandı, bundan sonrası da yapılacak. Devletin sahibi vatandaştır, devletin imkanları tabi ki vatandaşımızındır, saklanan, gizlenen bir şey yoktur, tam tersi bütün imkanlar vatandaşımız için vardır. Saklama, gizleme geleneği bizim siyasetimiz değil arkadaşlar.

Başka sorusu olan var mı arkadaşlar? Buyurunuz.

SORU - Eski bakanlardan Faruk Çelik’in bir açıklaması olmuştu, yüzde 50+1 Cumhurbaşkanlığı seçiminde Türkiye’yi yorar, ilk turda yüzde 40+1’le seçilsin önerisinde bulunmuştu. Dün de Sayın Cumhurbaşkanının değerlendirmesi olmuştu, Meclisi işaret edip anayasa değişikliği gerekir demişti. Muhalefetten böyle bir öneri gelmesi durumunda, böyle bir teklif gelmesi durumunda AK Parti Grubunun buna bakışı nasıl olur, sizin değerlendirmeniz nedir?

AK PARTİ SÖZCÜSÜ ÖMER ÇELİK- Arkadaşlar, AK Partinin gündeminde böyle bir mesele yok, bunu size çok açık ve net bir şekilde ifade edebilirim.

Faruk Çelik değerli bir arkadaşımız, beraber siyaset yaptık, halen beraberiz, kendi kişisel görüşünü söylemiş ve bunun üzerine bir tartışma ortaya çıktı. Zaten biliyorsunuz cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin bir yıllık performansı değerlendirilirken herkes görüşlerini söylesin demiştik, çeşitli kesimler görüşleri söylediler, bunların bir kısmı kişisel görüşler, bir kısmı birtakım partilerin ya da sivil toplum örgütlerinin görüşleri olarak ortaya çıktı. AK Partinin böyle bir görüşü yok.

Burada temel mesele şudur: Temel mesele, bir; referanduma götürülmüş bir sistem değişikliği var, vatandaşımız bu sistem değişikliğine güçlü bir şekilde destek vermiş. Dolayısıyla bu bir yap-boz tahtası değil. AK Parti millet iradesine, halkın iradesine saygıyı en üste tutan bir siyasi partidir, varlık sebebimiz budur. O sebeple, vatandaşımızın onayından geçmiş bir şeyi bu kadar kısa zamanda herhangi bir toplumsal talep, herhangi bir ihtiyaç söz konusu değilken tekrar değiştirmek gibi bir tasarrufun içerisinde olmayız.

İkincisi; cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde en çok önemsediğimiz şey şudur: Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi… Şimdi biz bu sisteme geçerken diyorlardı ki, cumhurbaşkanı kendi kişisel gücünü artırmak için bu sistemi istiyor. Biz de diyorduk ki, parlamenter sistemde kalsaydık zaten bu kadar yüksek bir oya ihtiyaç olmayacaktı, daha rahat bir şekilde iktidarı elde edecektik. Şimdi baraj yüzde 50 oldu, daha önce yüzde 34’le, yüzde 40’la rahatlıkla iktidarı alabiliyorsunuz. Zaten daha önce rahatlıkla iktidarı alabildiğimiz rakamlar önümüzde dururken, sadece gücümüzü artırmak için böyle bir sisteme niye geçiş yapalım? Zaten önceki sistemde o bakımdan bakarsanız, eğer vatandaşı düşünmüyorsanız, memleketin geleceğini düşünmüyorsanız gücünüzü tahkim edecek daha düşük oy oranlarıyla bunu yapabilirsiniz gücünüzü tahkim etmek için. Ama tam tersine AK Parti neredeyse siyasi çıtayı en tepeye yükselterek burada yapmak istediği şeyi ortaya koydu.

O da şu: Birincisi; Türkiye’de farklı kimliklerden vatandaşlarımız var. En çok sıkıntı çektiğimiz konu nedir? Belli kimliklerin iktidara geldiği zaman başka kimliklere baskı yapması ya da kimlikler arasında çatışma çıkması. Dolayısıyla sosyolojik istikrarı bozan bir durum var. Ama şimdi siz yüzde 50 barajı getirdiğiniz zaman, 50 neyi getiriyor?  Çok sayıda kimliği, çok sayıda vatandaşımızı biraraya getirecek bir siyaset profili sunmak zorundasınız, bu da aşırı uç siyasetleri törpüleyecek, daha kapsamlı siyasetlerin ortaya çıkmasını sağlayacak bir meseledir.

İkincisi; vatandaş oyunu verdiği gün hükümetin nasıl kurulacağı belli, herhangi bir şekilde sürecin uzamasına gerek yok.

Bir sistem değişikliğinin doğru olup-olmadığının en önemli göstergesi şudur: Vatandaşı siyasal özne olarak daha çok güçlendiriyor mu, güçlendirmiyor mu? Bu bahsettiğim sistem değişikliği vatandaşımızı siyasal özne olarak, memleketin gerçek sahibi olarak daha güçlendirmiştir. Daha önce yüzde 30’la, yüzde 35’le, 40’la iktidar kurarken, şimdi vatandaşımızın yüzde 50’sinin sayısal meşruiyetine ihtiyacınız var. Tabi yüzde 50’lik bir sayısal meşruiyet elde etmek için de çok fazla kimlikleri, çok farklı toplumsal grupları ve toplumsal dinamikleri kucaklamanız gerekiyor, bu da kendiliğinden siyasal meşruiyeti yükselten, hükümetin kurulmasına dönük rızayı yükselten bir şey, dolayısıyla sivil siyaseti güçlendiren bir şey. AK Parti bu zaviyeden baktığı için herhangi bir şekilde bu tekliften yana değildir. Yani yüzde 40’a indirmek ya da yüzde 50’den daha aşağısına indirmek ne manaya gelecek? Biz bu sistemi vatandaşımız için değil, kendimiz için istiyoruz manasına gelecek. Böyle bir şey yok, biz bu sistemi vatandaş için istedik ve yüzde 50 doğru bir yaklaşımdır, AK Partinin bundan geriye gidişle ilgili herhangi bir ajandası yoktur.

Fakat komedi şurada: Sanki bu teklif AK Partinin resmi kurumları tarafından, AK Partinin resmi sözcüleri tarafından gündeme getirilmiş gibi veya böyle bir açıklama, böyle bir şeye ihtiyaç duyduğumuz sanki Genel Başkanımız tarafından ya da yetkili kıldığı sözcüler tarafından açıklanmış gibi, bizi böyle bir arayış içerisinde olmakla itham etmeye çalışıyorlar.

Saadet Partisi Genel Başkanı çıkmış, yüzde 40’a indiriyorlar, yarın da baraja takılmamak için yüzde 10’a ihtiyaç duyacaklar gibisinden bir şey söylemiş. Saadet Partisi Genel Başkanı artık herhangi bir şekilde siyasi açıklama yapmıyor, bütün açıklamalarını şaka olarak değerlendiriyoruz, kötü espriler yapıyor. Yani bizden gelmeyen bir açıklamayı bize mal edip, ondan sonra da onun üzerine argüman kuruyor. Kendi partisiyle uğraşmasında daha büyük bir fayda olduğunu değerlendiriyoruz.

Daha sonra Cumhuriyet Halk Partisi bunun üzerine atlıyor, hemen hemen neredeyse bütün aktörleri buradan yola çıkarak tekrar vesayet sistemini yeniden kurmak için eski sisteme dönelim gibisinden bir şey yapıyorlar.

Şimdi burada herkesin gündemine şunu sokmak lazım: Parlamenter sistemimizle ilgili büyük bir birikimimiz, kazanımımız var deniyordu. Halbuki parlamenter sistemimiz çok partili hayata geçtiğimizden beri defalarca müdahaleyle kesintiye uğradı. Kesintiye uğramadığı zamanlarda da siyasal uzlaşma üretilemediği için koalisyonlar ülkemizi sürekli olarak geriye çekti. AK Parti hükümetleri döneminde koalisyon olmadı, bu AK Partinin performansı sayesinde oldu, ama yine de bu tehlike, bu siyasal zaaf, sistemin zaafa düşmesi durumu düzenlemeler içerisinde vardı, işte bunu aşmak için bu getirildi. Nitekim o zaman parlamenter sistemin o kötü işleyen haline bile Cumhuriyet Halk Partisi tek parti rejiminin vesayetçi gözüyle bakıyordu, şimdi cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçtikten sonra birden bire Cumhuriyet Halk Partisi çağdaş parlamenter sistemi savunan bir parti haline geldi. Parlamenter sistem varken yargı vesayeti ve askeri vesayetin arkasına saklananlar, cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçtikten sonra çağdaş parlamenter sistem savunucusu haline geldi. Dolayısıyla bakın, cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin öyle bir demokratikleştirici etkisi var ki, Cumhuriyet Halk Partisi vesayetçi tek parti rejimini savunmaktan çağdaş bir parlamenter sistemi savunmaya getirecek kadar güçlü bir etki üretti. Bu bakımdan da bir faydası olduğunu değerlendirebiliriz, yine çünkü Sözcülerinin yaptığı tek açıklama, gelin sistemi değiştirelim diyor. 

Şimdi ben bu konuyla ilgili arkadaşlara sosyal medya analizi çıkarın demiştim, yani kim ne söylemiş diye. Arkadaşlar, çok vahim bir şeyle karşılaştım, bu vesileyle onu da belirteyim. Emekli bir amiral seçim barajını diyor yüzde 10’a çıkaran Kenan Evren’le bugün seçilme barajını yüzde 40’a düşürmeye kalkan kişi arasında hiçbir fark yoktur, sonları da benzeyebilir. Atila Kıyat, bakın bu şahıs amirallik yapmış, kendi ülkesinin devlet başkanını belli bir sonla tehdit edecek kadar şuurunu kaybetmiş. Yani bir siyasi tartışma yapıldığı zaman, bunlar nasıl zihniyetlerdir ki hemen siyasi cellatlığa soyunuyorlar? Yani şimdi birisi çıkıp, kendisini Türk Ordusunun bir mensubu olduğunu unutup birtakım Nazi subaylarına benzetmeye kalksa bu ne kadar yakışı kalırsa, kendisinin bu yaptığı açıklama Türkiye Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanına ve Devlet Başkanına karşı yaptığı açıklama bu kadar yakışı kalır. Tutmuş siyasi cellatlık yapmaya çalışıyor, Cumhurbaşkanına bir son biçmeye çalışıyor. O son biçmeye çalışanların karşılığını bu millet 15 Temmuz’da verdi. Bu kadar ahlaksız, bu kadar izandan yoksun, bu gayri insani bir şey olabilir mi? Türk Silahlı Kuvvetleri bütün subaylarıyla, bütün komuta kademesiyle, bütün unsurlarıyla, Mehmetçiğiyle demokrasiye bağlı bir kurumdur, demokrasi dışında herhangi bir düşünce içerisinde kimsenin olması düşünülemez. Maalesef bu şahısların bu zihniyetle bu rütbelerde görev yapmış olması tabi ki Türk Silahlı Kuvvetlerini bağlamak, fakat kendi Devlet Başkanına karşı bir zamanlar amirallik görevi yapmış birisinin bu derece bir siyasi cellatlık içerisine girmesi de son derece vahim bir durumdur. Kendisine bahsettiğim yakıştırma ne kadar yakışıyorsa, bu da o kadar kendisinin üslubuna yakışan bir iş olmuş.

Yani herhangi bir meseleyi tartışırken makul bir şekilde tartışamayacak mıyız? Bir Devlet Başkanını, bir Cumhurbaşkanını böyle siyasi cellat üslubuyla tehdit etmek ne demektir? Bu kadar ahlaksız, bu kadar izansız bir yaklaşım olabilir mi? Memlekette seçim var, memlekette demokrasi var, memleketin vatandaştır. Hala birileri kendilerini milletin üstünde görme, vatandaşın üstünde görme, demokrasinin üstünde görme hastalığından kurtaramadılar.

Sonuç olarak, Türkiye Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı millet tarafından onay verilmiş bir referandumun neticesinde kurulmuş bir sistemle yüksek bir meşruiyetle seçilmiştir. Meşruiyet hem yüksek bir sayısal meşruiyete sahiptir, hem yüksek bir siyasal meşruiyete sahiptir, millet adına görev yapmaktadır. Millete saygısı olan, millet iradesine saygısı olan, demokrasinin alfabesine saygısı olan herkesin bu daire içerisinde kalması gerekir. Siyasi eleştiri tabi ki olacaktır, siyasi rekabet tabi ki olacaktır, ama siyasi rekabeti işi siyasi cellatlığa götürecek kadar siyasi husumete çevirmek ahlaksızlıktır.

Arkadaşlar, teşekkür ediyorum, sağ olun, hepinize iyi hafta sonları diliyorum.

Kızılcahamam’a bekliyoruz, çay-kahve hazır, ben de sizi ziyaret edeceğim, beraber sohbet edeceğiz.

Görüşmek üzere, sağ olun.