Yükleniyor...

Basbakan Davutoglu’nun Kutlu Dogum Haftasi etkinliginde yaptigi konusmanin tam metni

 

İslam dünyası olarak zor günlerden geçtiğimiz bir dönemde son derece anlamlı bir temayla Kutlu Doğum Haftasını kutluyoruz, anıyoruz alemlere rahmet olanı; tevhit ve vahdet. 

Bu zor günler içinde ruhumuzun daraldığı bir dönemde geçtiğimiz bir hafta içinde öylesine mekanlarda bulunma imkanına sahip oldum ki tam da bu temayla uygun düşüyordu. 

Geçtiğimiz Cuma günü beşinci kutsal mekan olarak bilinen; Mekke, Medine, Mescid-i Aksa ve Şam’da Emevi Camiinden sonra beşinci kutsal mekanımız olarak bilinen Diyarbakır’da Ulu Cami’deydim. Müslümanları biraraya getiren vahdetin sembolü olan Cuma namazından sonra acılar çeken Sur’daki kardeşlerimiz hep beraber cami önünde tek bir yürekten tevhidin sesini, simgesini, sembolü olan Allah’u ekber nidalarıyla beni karşıladılar. Allah, tevhidin sembolü olan Allah’u ekber nidasını bu semalardan hiç eksik etmesin. Hiçbir planlama olmadan bizi bağırlarına bastılar, hasretle bastılar. Şiddete, teröre, baskıya, zulme inat tevhidin etrafında kucaklaştı, birbirimize yüreğimizi açtık. Orada, sahabeler şehrindeydik. Hazreti Süleyman’ın huzurunda ve her bir adımında Hazreti Peygamberin bir dostunun, bir ashabının olduğu o mekanda Türk’ü, Kürt’ü hep beraber buluşmak için omuz-omuza idik. Allah bu beraberliğimizi bozmasın. Tam da bu temaya uygun düşen, eğer görüşmüş olsaydık tevhit ve vahdeti sembolize eden bir eserle Diyarbakır’dan belki de onu sembol haline getirebilirdik; Dört Ayaklı Minare. İslam’ın dört mezhebini temsil eden dört ayak üzerine oturtulmuş, ama dört ayak üzerinde göğe doğru tek bir sesini, tek bir nidasını yükselten dört ayaklı minare aslında tevhit ile vahdeti birleştiren bir sembol. Farklı mezheplerde olabiliriz, ama hep beraber tevhidin ayaklarını temsil ediyoruz. Tevhidin zeminini temsil ediyoruz ve bizim üzerimizden, o ayakların üzerinden semaya bir minare yükseliyor, tek bir sedasını göklere iletmek için. 

Dün ise İstanbul’daydık, muhterem Diyanet İşleri Başkanımızla Sultanahmet Camiinde Cumayı idrak ettik. Ulu Cami’de gördüğümüz atmosferi Sultanahmet Camiinde de gördük. Ve namaz sonrasında musafaha yaparken bütün milletime, ekranda bizi izleyen bütün milletime de teşekkür ederek ifade etmek istiyorum; önümüzden muhtemelen 20’yi aşkın, 30’a yakın farklı milletten kardeşimiz geçti. Ben Cezayirliyim dedi geçen biri, sarıldı. Biri, ben Yemenliyim dedi sarıldı, biri ve birçoğu biz Suriyeliyiz dediler sarıldılar. Iraklıyız, Myanmarlıyız, Afganistanlıyız, Doğu Türkistanlıyız diye birer birer, sanki kendimizi Kabe’yi Muazzamda hissedermişiz gibi önümüzden geçtiler. Muhtemelen 20 sene, 30 sene önce bizim gençliğimizde Sultanahmet’te böylesine bir tabloyu göremezdik. Ve her biri şunu söylediler: Allah sizden razı olsun, bize kucak açtınız, sığınacak bir diyar olarak İstanbul’a geldik; işte vahdet bu. 

Gözleriyle teşekkür ettiler, kimisi Arapça, kimisi Türkçe yürekleriyle, dilleriyle teşekkür ettiler. Yanımda Bosna Hersek Başbakanı vardı, o bizimle birlikte tebrikleri kabul etti. Allah şahit olsun, bu diyarı hep bütün gönül coğrafyamızın vahdet diyarı yapacağız. Kimin başı sıkışırsa, kimin derde diyar olacak bir diyar arayışı varsa, bu topraklar onlara kendi öz evleri gibi olacak, muhacirlere ensar olmaya devam edeceğiz. 

Ve oradan hep birlikte Ayasofya’ya yürüdük. Ayasofya, Peygamber aşkıyla yola çıkan ve İstanbul ile birlikte kendisine kavuşmak için İstanbul önlerinde şehit düşen büyük ashabın Ebu Eyyub El-Ensari’nin diyarı İstanbul’un mübarek mekanı. Ve dahi o alemlere rahmet olan büyük insanın muştusuna ermek için yola çıkan genç bir Sultanın nihai kıblegahı. İşte orada Hilye-i Şerif, Hazreti Peygamber aşkına kalemin kağıda en güzel şekilde dokunuşuyla yazılmış eserlerin sergisini açtık. Hat dediğimizde sanat olarak, ister Kelamı Kadimi, isterse Hazreti Peygamberi üzerine nakşetmiş olsunlar, hep güzel bir iz bırakmak için nakşettiler. Şunu düşünürüm: Kelam, kalem ve kemal. Kelam, Ayasofya’nın her bir duvarında asırlarca nakış nakış işlenmiş Kelam bir kalem ile en güzel şekilde kağıda döküldüğünde hat oluyor ve oradan da Kelam ile kalem buluştuğunda kemale doğru bir yürüyüş başlıyor. Allah bizi ne Kelamdan, ne kalemden ayırsın, kemal yolculuğunda da bize yardım eylesin. Her biri birbirinden güzel eser, her biri birbirinden güzel eserlerle Hilye-i Şerifleri temaşa ederken bu milletin, bu aziz peygambere, alemlere rahmet olan Peygambere duyduğu muhabbeti, sevgiyi de temaşa ettik. O eserler ancak elle değil, ancak gönülle yazılır, gönülden gelen bir muhabbetle yazılır.  Başka hiçbir şey, hiçbir eğitim o eserlere o güzelliği veremez. Allah onun muhabbetini bizden de ona hasretle buluşmayı isteyenlerden de ayırmasın. 

Sonra bugün öğleden önce Süleymaniye Camiindeydik, Mimar Sinan’ın huzurunda. Bir başka Peygamber aşığının, bir başka tevhit yolcusunun huzurundaydık Mimar Sinan Günü dolayısıyla. Bütün bir İslam coğrafyasına, yedi iklime her bir yerde tevhidi nakşetmek için taşı taş üstüne koyup o güzel taşlardan dünyanın en güzel tevhit sedalarının yükseldiği minareleri inşa eden Mimar Sinan’dan. Hangi göz Selimiye’ye baktığında kendisini Selimiye’den ayırmak ister. İstanbul’u bilen birisi Süleymaniye’yi hissetmeden İstanbul’u sevebilir mi? Ve bizim mimarimizi, bizim sanatımızı anlamak isteyen, bizdeki tevhit aşkını, bizdeki Hazreti Muhammed muhabbetini bilmek isteyen birisi Mimar Sinan’ı anlamadan bunu anlayabilir mi? Ve o dönemin hep büyük şahsiyetleri onu anlattılar Baki, Fuzuli, Ebussuud Efendi, hepsi. Bir zirveler yüzyılında bugün zihnimiz seyrüsefer ederken akşam burada sizlerle buluşmanın heyecanı içinde, ama Süleymaniye’nin o güzel atmosferinde tekrar Rabbime niyaz ettim, Allah Diyarbakır Ulu Camiini Bursa Ulu Camiinden, Süleymaniye’yi Mardin Ulu Camiinden ayırmasın.

Biz işte bugün bu kritik dönemde insanları parçalayanlar varken, şehirlerimizi, güzel Bağdat’ımızı, güzel Şam’ımızı, Halep’imizi sokak-sokak lime-lime ayıranlar varken, bu acıyı, bu ıstırabı Diyarbakır sokaklarına getirmek isteyenler varken Hazreti Peygamber aşkına, tevhit aşkına hiçbir kimse bir diğerine etnik kökenini, mezhebini sormasın ve sadece “Esselamü Aleyküm” desin, Hazreti Peygamberin selamını birbirine iletsin; çağrımız bu, Kutlu Doğum’da çağrımız bu. 

Şimdi müsaade ederseniz tevhit ve vahdet üzerine biraz daha, özellikle de benim bu meseleleri nasıl idrak ettiğim hususu üzerinden acizane fikirlerimi de paylaşmak istiyorum. 

Tevhit, muhterem Diyanet İşleri Başkanımızın ifade ettiği gibi, her şeyin başlangıcı. Hazreti Peygamber Aleyhissalatu Vesselamı hayatını bir medeniyetler tarihi perspektifinden incelediğimizde inanmayanların dahi kabul etmek zorunda oldukları bir gerçek vardır. O da, bir dünya görüşünden, bir inançtan bir Medine’ye ve bir dünya düzenine geçiş bir insanın elinde sadece Hazreti Peygamber tarafından gerçekleştirilmiştir. Dünyada iddialı yola çıkanlar oldu, büyük yine öncüler, nebiler tevhit aşkıyla yola çıktılar. Ama dikkat ediniz, her birisine, Hazreti Peygambere inandığımız gibi inandığım bu nebilerin hayat serencamlarına baktığımızda her biri hayatın bir parçasını kuşattı. Hazreti İbrahim, milleti İbrahim adını verdiğimiz inancımızla birlikte yola çıktığında, ailesiyle birlikte zorlu bir seferden ve putperestlerle meydan okuya okuya yürüttüğü bir mücadeleden Nemrut’ta büyük bir seferle seyretti. Ama kendi şehri, Medine’si olmadı Hazreti İbrahim’in. Hazreti Yusuf, başka bir sistemin içinde tevhidi haykırdı, ama kendi kavmiyle birlikte bağımsız bir hayat anlayışını egemen kılacak imkanı bulamadı. Hazreti Musa, kavmiyle birlikte yola çıktı, Kudüs’e ulaşamadan Sina’da vaat edilen topraklara doğru yürürken büyük sınavlar yaşadı. Hazreti Davut, Hazreti Süleyman, inancı ellerinde ve gönüllerinde kurarak bir devlet inşa ettiler. Hazreti İsa, merhamet Peygamberi olarak gönüllere nakşedildi. Her birine salat ve selam olsun. Her biri Hazreti Peygamberi müjdelediler. Seküler tarih öncülerine bakın, büyük felsefe üretmiş olanlara. Eflatun, ideal bir devlet tasavvuruyla yola çıktı, ama bir kez denedi başarısız oldu. Ya da yakın dönemde birçok ütopya yazarları, Marx da dahil ideal bir ütopya tahayyül ettiler, ama başaramadılar. İnsanlık tarihi boyunca bir inancı kendi idrakiyle yeniden inşa edip kendi inkılabını kendi yüreğinde gerçekleştirip, kendi zihninde gerçekleştirip sonra o inkılap ile etrafında kendisi gibi inkılabı gerçekleştirmiş bir toplulukla büyük zorlukları, zulmü görerek birlikte tek bir cemaat oluşturmuş, sonra onlarla birlikte bir şehirden çıkıp başka bir şehre girerek kendi Medine’sini kurmuş, kendi pazarını kurmuş, sonra o şehirden hareketle kendi idealini tarihe bir nakış gibi işlemiş tek bir insan var, o da Hazreti Muhammed Mustafa Aleyhissalatu Vesselam. Onun insanlık tarihindeki farkı budur. Medine’yi kuranlar inancın içinden kendileri devraldıkları bir inancı sürdürmüşlerdi. Bazen de inancı inşa edenler Medine’ye ulaşamamışlardı. Hazreti Peygamberin hayatında hepsi var, önce tevhit var, önce tevhit. Eğer o tevhit ile kendi inkılabını gerçekleştirmemiş olsaydı, Yesrib şehirlerden bir şehir olmaya devam eder, ama asla Medine olamazdı. Neydi o, Hazreti Peygamberi farklılaştıran o inanç neydi? Ondan sonraki bütün insanları, ona aşkla bağlananları diğer insanlardan farklı kılan neydi? Hira Mağarasına Muhammed bin Abdullah olarak girdi, Hira Mağarasından bir Kadir Gecesi bütün bir ümmet, bütün bir insanlık adına hitap edebilecek bir alemlere rahmet olarak gelen bir ulu önder olarak çıktı. 

Hayatta benim zihniyetimi, düşüncemi, ruhumu dokuyan çok anlar oldu. Ama üç gece var ki hiçbir zaman onun o gecelerin yerini ikame edecek bir tecrübe, bir büyük şeref nasip olmadı. Birisi, 1989’da ilk umremi yaptığımda bir gece yatsıyı müteakip Hira Mağarasına çıktım bir dostumla birlikte ve sabah namazına kadar kaldım. Sadece onun ayak bastığı yere ayak basayım, secde ettiği yere secde edeyim ve sadece onu hissedeyim diye. Ve o gece onu bütünüyle hissettiğimde tevhidin farkını da hissettim. Tevhidi ancak yalnız başına idrak edersiniz. Tek başınaysanız ve tek başınıza Allah’a iman edip tevhit ile şereflenmişseniz anlayabilirsiniz. Her şey topluca olabilir, topluca ekonomik faaliyet yaparsınız, sefer yaparsınız, ziyaret yaparsınız, siyaset yaparsınız, ama değerli dostlar tevhit tek başına olur. Tek başına Allah indinde kulluğunun farkına varamamış bir zihnin sonra vahdeti oluşturması çok zor. 

İkinci bir gece, 83’te Mescid-i Aksa’yı Zeytindağı’ndan hiç gözümü ayırmadan seyrettiğim bir geceydi. Daha sonra da 2007’de bir Kadir Gecesi bütün bir gece Mescid-i Aksa’da kaldığımda. O zaman da Miracı düşündüm. Hazreti Peygamberin Hira’da tevhidi idrak edişi bütün bir insanlık adına idrak edişti, tek başına değil bütün bir insanlığı külliyen ve kamilen yaşayarak ve yaşatarak onu idrak etti, Miraca yükselişi de şahsi bir yükseliş değil bütün insanlık adına bir yükselişti, dönüşü de bütün insanlığı vahdette buluşturmak için döndü. Hira’ya tevhit için yürüdü, Hira’dan Mekke’ye vahdet için indi. Miraca tevhit için yürüdü, Miraçtan yeryüzüne insanları birleştirmek için, vahdet için geri geldi. Onun tevhit ve vahdet birbirinin mütemmim cüzü ve ayrılmaz parçasıdır.

Yine bir başka gecede, 88’de Tur Sina’ya çıkıp bir gece kaldığımda, Hazreti Musa’nın ve onun, bütün peygamberlerin bir dağda, bir zirvede nasıl, neyi idrak etmek için bulunduklarını yakından hissetme imkanı buldum.

Dolayısıyla tevhit, tek başınıza insan olma şerefini Rabbinizin huzurunda büyük bir onurla yaşamanın adıdır. Siz bir kez bunu yaşarsanız, sonra dönüp her bir insana aynı şerefi layık görürsünüz. Çünkü onlar da sizin beşeriyet kardeşinizdir, aynı atadan biraz önce söylendiği gibi gelmişsinizdir. Siz o şerefi bir kez hissettirmişseniz, istersiniz ki herkes hissetsin, herkes yaşasın. Ve ondan sonra sizin ağzınızdan başka bir insana dönük nefret, öfke, hakaret çıkamaz. Çıkarsa, o tevhit anlayışını benimsememişsiniz anlamına gelir. O zaman iki uç noktada gider geliriz. Tebrik ederim, hazırlayanlar çok güzel, insan doğasını çok güzel tasvir etmişler sinevizyonda. Ahsen-i takvim, esfel-i safilin. Hepimiz bir seyrüsefer ve bu arayış içinde gidip geliyoruz. Tevhit bizi ahseni takvime çağırıyor. Eşrefi mahlukat olmanın hissini yaşıyoruz. Ama esfel-i safilin olmak da, sefiller sefili olmak da aynen o derece bize yakın ve o tehlike bizi her an çevirebilir. İşte Şam’ı, Bağdat’ı, Kudüs’ü, Medine’yi inşa eden ahseni takvim, eşrefi mahlukat, bugün oralarda o mübarek mekanları yıkanlar ise sefiller sefili insanlar. İşte tevhit ile Hira’da Hazreti Peygamber’in ulaştığı mertebe aslında hepimiz içinde bir kemal ölçüsüdür. Ama buna ancak ve ancak sadece mahviyet ile varılır. Tevhidin nihai idraki, Esma-ül Hüsna’nın idrakiyle olur. Esma-ül Hüsna’yı idrak etmeyen bir zihin, tevhidi de, tevhidin hayat üzerindeki etkisini de anlayamaz. 

Sadece esmadan üç isimle bu anlamda bizim ahlak ve davranışlarımızın şekillenmesine misal vermek isterim. Eğer insanı evrenin, kainatın merkezi yapıp onu nihai noktada bir kibir ile, tekebbür ile inşa edecek bir yol, bir ideoloji oluşursa, bir müddet sonra o ahseni takvimden bir kibir, bir tekebbür hali doğar. Eğer insanı eşrefi mahlukat olduğu unutulursa sıradan bir varlık haline dönüşür. Ama özellikle Esma-ül Hüsna’yı anlamış zihinler için, düşününüz kudret sahibi olduğuna inanan bir devlet reisi için eğer esmayı idrak etmişse Kadir-i Mutlak karşısında kendi kudretinin bir hiç olduğunu anlamak icap eder. Onu anlamayan birisi zanneder ki ebediyen o kudrete sahip olacağı ve işte bazı rejimlerde kendi halkını katleden zalimler, diktatörler bu tevhit anlayışından kopuk zihinlerden çıkar; ister Hitler’i alın, ister Esad’ı, ister başkalarını. Evet, devlet reisi kudret sahibi olmak durumundadır, aksi takdirde insanlara güven ve huzur veremez. Ama aynı devlet reisi, devlet başkanı, başbakan veya herhangi bir memur –kendimize hitaben söylüyorum- eğer Kadir-i Mutlak olanın Allah olduğu idrakini benimsemişse, o zaman işte o vakar ile mahviyet arasında bir denge kurulur ve tevhit tevazuu getirir, tevhit haddini bilmeyi getirir, tevhit muhabbeti getirir. İlim adamları için, ilmiyle övünenler için, ilmi üzerinden tekebbür yapanlar için eğer bu yolla hareket ederlerse, bu sefer de bir ilim adamı olarak söylüyorum, bir devlet adamı olarak bir az önce kendi nefsimi muhasebe anlamında zikrettim, o ilimden nice diğer insanlara zulmeden, tekebbür eden ideolojiler çıkar. Ama mutlak ilmin ancak Allah’a ait olduğunu “Alim” ismiyle bilen birisi için, ilminin eriştiği düzey ne olursa olsun tevazu ve mahviyet beraberinde gelir. Haddini bilmek kendini bilmektir. Ve bir anlamda bizim ruhumuzu terbiye eden her şey tevhit üzere terbiye edilmiştir. Diğer varlıklardan farkımızı bileceğiz, ama Allah nezdindeki güçsüzlüğümüzü, zaafımızı da. 

Ve mülküyle, sahip olduğu malla, sermayeyle, güçle kendisini mutlak mülkün sahibi gibi gören birisi, helal olan bir malın ve mülkün sınırını başka insanlara zulmedecek şekilde genişletebilir. Halbuki, malik olanın ancak Allah olduğunu “Malik” ismiyle bildiği zaman, sahip olduğu mülkün de, Yunus Emre’nin diliyle, geçici olduğunu idrak ettiğinde, hani bunun ilk sahibi der ya, ilk sahibinin olmadığı bir mülkün bizi köleleştirmesine izin vermemeliyiz. İşte tevhit inancı bizi özgürleştiren inançtır, çünkü bütün bu hırslara karşı bizi ancak o yolla ruhumuz terbiye edilir. İşte bu aynı zamanda bizim mahviyet ile ahseni takvim arasında kurduğumuz ilişkidir.

Şimdi tevhidi bu şekilde idrak ettiğinizde, insanlara zulmetmek, öfke duymak, onları nefretle karşılamak yerine, onların, evet, düzenini, sükununu, ilmini, mülkünü korumayabilmek basiretle karar vermek, ama aynı zamanda da mahviyetli davranmak icap eder. Böyle bir tevhit anlayışı Hazreti Peygamber’in hayatında önce kendi nefsinde gerçekleştirdiği inkılabın, sonra da onun peşinden yürüyen adil devlet adamlarında, hikmet sahibi ilim adamlarında ve hayır sahibi mülk sahiplerinde tecelli eden bir anlayışı beraberinde getirir. Buradan vahdete geçilir, çünkü Hira’dan indikten sonra ya da Miraçtan geldikten sonra o tevhidi idrak edip bütün bir insanlığın temsilcisi olarak gidip rehberi olarak döndükten sonra vahdetin yolu açılır. Biraz önce değerli Diyanet İşleri Başkanımızın Hazreti Selman-ı Farasi’yi hatırlatması tam da yerindedir. Döner ve Selam ile Bilal’i birbirine kardeş kılar. Birisi Acemden gelir, birisi Habeş’ten. Ve onları Kureyş’in ulularıyla, kendi asabiyesiyle övünen o asil Kureyşlilerle aynı safta buluşturur, artık ondan sonra işte vahdet başlar.  

Asabiyetin, etnik bağnazlığın, bu etnik bağnazlığa dayalı ayrımcılığın karşısında sadece ayni tevhidi inancı benimseyen, vahdet … bulunan insan kardeşleri yeni bir medeniyet inşa ederler. Biz o medeniyetin takipçileriyiz. Biz insanları bölen, ayıran, saflaştıran, kutuplaştıran bir anlayışın değil, aşk-ı İlahi’den aşk-ı Muhammed’iye geçip, oradan da aşk-ı insana, her bir insana muhabbet duyan bir anlayışın temsilcileriyiz. 

Bakınız, Hazreti Peygamber’den önce insanların doğası gereği eşit oldukları fikri yoktu. Bunu Hazreti İsa da anlatmıştı, bütün peygamberler, ama bunları ittiba edilmemişti. Doğası gereği insanların farklı olduğuna inanılırdı yaratılışlarınca. Kast sistemini düşünün Hindistan’da, hiçbir fikir, felsefe, hukuk kast sistemini birbirine eşit kılamazdı. Ruhban sınıfının üstünlüklerini düşünün daha sonra kilise hukukuna da geçecek olan, ruhbanlar ayrı, yarı melek, diğerleri ayrı bir insan grubu. Kadın ile erkeğin doğa olarak, varoluş olarak farklı oldukları inancını besleyen yanlış inançları düşünün, hepsi bir kalemde yerle bir edildi, ayakları altına aldı Hazreti Peygamber bütün bu cahiliye adetlerini. Ve Arap’ın Acem’e üstünlüğü yoktur derken iki ırkı kastetmedi, varoluşsal olarak, yaratılış icabı hiç kimse diğerine üstün değildir, çünkü herkes tevhit anlamında Allah’ın huzurunda bir ve eşittir, Allah huzurunda tek başına iman edenler ise biraraya geldiklerinde aralarında hiçbir sınıf, zümre farkı olmadan eşittirler, kardeştirler dedi ve böylece özgürleşti insanlar, kız çocukları diri diri gömülmekten böyle kurtuldu. İnsanları kul, köle edenlere karşı Rabbimin dışında başka hiç kimsenin önünde secde etmem diyen Hazreti Cafer ve onun geleneği böyle kuruldu. Biz de aynı şeyi söylüyoruz, dünyada yeni kullar, yeni köleler çıkartmak isteyenlere karşı, Allah’ın huzurunda tevhit ile eğilen başımız başka hiçbir otoritenin karşısında eğilmedi, eğilmeyecek diyoruz.

İslam’ın en önemli farkı, yine güzel hatlarda gösterilen “ah teslimiyet.” Biz bir kez Allah’a tevhit ile teslim olmuş olanlar, başka hiçbir şeye teslim olmayız. 

Şimdi bugün İslam’ı DEAŞ’la aynı safta görmek isteyenler ya da bugün İslam’ı kadınları tahkir eden bir din gibi görmek isteyenler açsınlar tarihe baksınlar, hiçbir dini gelenek içinde dahi Hazreti Hatice’ye, Hazreti Aişe’ye duyulan İslam’a kadar yoktur, olmamıştır. Açsınlar tarihe baksınlar, kadınların nasıl ruhları var mı diye, bakınız tarihe değil, hatta modern döneme baksınlar, 19. yüzyıla kadar Batı felsefesinde kadınların ruhu var mı, yok mu tartışması yapılır ve şeytanın nüfuz ettiği kadın vücudundan şeytanın çıkarılması için yakılma törenleri yapılırdı. Biz ise Peygamber’e duyduğumuz muhabbeti onun annesine, Amine Hatuna duyan bir mevlit geleneğinden parçasından geliyoruz. Onun eşlerine analarımız olarak bakan, her birini bütün bir insanlığın annesi olarak gören ve bütün erkeklerden, bu anlamda bir ayrım yapmak anlamında söylemiyorum ama, daha şerefli addeden bir muhabbetle onlara bağlıyız. Selman-ı Rüşdi’yi okuyanlar bizi anlayamazlar, bizi Hazreti Hatice’ye, Hazreti Aişe’ye muhabbetle bakanlar anlar. 

Ve biz ondan öğrendik eşlerimize nasıl muamele edilmesi gerektiğini. Ve biz ondan öğrendik çocuklarımızın başlarını okşarken aynı çağdaki yetimlerin de başlarının okşanması gerektiğini. Ve biz ondan öğrendik her bir kadının, her bir erkeğin, her bir insanın eşit ve Allah huzurunda eşrefi mahlukat olduğunu. Bizim aramıza DEAŞ zihniyeti de giremez, bizim aramıza bu muhabbeti yok etmek isteyen hiçbir tefrika da giremez; işte buradadır farkımız, vahdet burada. Tevhidi idrak edenin nihai durağı vahdettir. Ve bu tevhit nasıl Allah’a muhabbetle başlar, Allah’tan korkmak dahi Allah’a muhabbettendir,  gerçek korku cehennem korkusundan daha çok Allah’ın huzurunda cemalini görmemekten duyulacak korkudur, muhabbetimizin geldiği nihai noktası budur. Hazreti Peygamber’e duyduğumuz muhabbet onunla birlikte bütün bir insanlığa duyduğumuz muhabbettir. 

Eğer gün gelmiş gerektiğinde cihat etmek zorunda kalınmışsa, o da insanlık orununu korumak için, aynen Çanakkale’de, Sarıkamış’ta, Yemen’de, Kut’ül Ammara’da korumak için de Mehmetçiğin Peygamber ocağı vasfıyla o temiz kanını toprağa vermesi de yine Hazreti Muhammed aşkınadır, Allah aşkınadır. 

Bugün etrafımızın ateş çemberiyle sarıldığı bir dönemde, bu ateş çemberinin ülkemizin içini de yakmasını isteyen hainlerin, fitne odakların olduğu bir dönemde değerli kardeşlerim, değerli Hazreti Peygamber aşıkları; hepimizin sığınmamız gereken temel kavram gerçekten tevhittir ve vahdettir. 

Gelin birlik olalım, ne güzel bir çağrı, evet, gelin birlik olalım. Gelin, Diyarbakır’ı Bursa’dan ayırmak isteyenlere, Hakkari’yi Edirne’den koparmak isteyenlere karşı birlik olalım. Gelin, Diyarbakır’da Ulu Camii’nde saf saf duranlarla Bursa Ulu Camii’ni ayırmak isteyenlere karşı birlik olalım. Gelin, birbirimize selam verirken yine o güzel nakilde olduğu gibi, mezhebin nedir, senin geçmişin nedir diye sormadan birbirimizin gözünün içine sadece insan olduğumuz için muhabbetle bakalım ve düşüncesi, siyaseti, zihniyeti ne olursa olsun insana saygı gösterelim, çünkü her bir insanda eşrefi mahlukat olmanın yansıması vardır. Bizimle en zıt düşüncede olsa, dün bize karşı savaşmış bile olsa her bir insanda biz Allah’ın yaratılış mucizesini ve esmasını görerek saygı duymak durumundayız hakkını vererek, muhabbetle. İşte bizde kan davası olmaması gerekir, bizde asabiye kavgası olmaması gerekir, onun için selamımızı verirken de, insanlara bakarken de sadece aşk-ı Muhammediyle bakalım. Öne ülkemizi, hatta ondan önce ailemizi birleştirelim, bütünleştirelim, sonra mahallelerimizi birleştirelim. 

Bir seferinde çağrıda bulunmuştum, herkes kendi mahallesinden çıksın diye, çünkü son dönemde bu ülkeyi kutuplaştırmak isteyenler, bu ülkenin halkını dedeleri aynı safta savaşmış olanların torunlarını birbirinden koparmak isteyenler herkesin kendi mahallesine dönmesini aruz ediyorlar. Buradan çağrıda bulunuyorum 78 milyon kardeşime, vatandaşıma, herkes sığındığı mahallelerden çıksın ve birbiriyle tanışsın, birbiriyle selamlaşsın, ta ki görüş ayrılıklarımız, etnik köken farklılıklarımız, mezhebi ayrımlarımız bizim ortak bir kaderi paylaştığımız inancımızı yok edemez. 

Sonra şehirlerimizi birleştirelim. Bakınız, Halep parçalandı, yüreğimiz parçalandı. Humus, Halid Bin Velid’in mübarek diyarı parçalandı, yüreğimiz parçalandı. Şam parçalandı, Muhyiddin Arabi’nin, Selahaddin Eyyubi’nin diyarı Şam, parçalandı Şam-ı şerif, yüreğimiz parçalandı. Bütün şehirlerde yaşayan kardeşlerime sesleniyorum, şehirlerinizi barikatlarla, çukurlarla parçalamak isteyenlere karşı, o çukurlar ve barikatların karşısında bizim yüreğimiz birdir diyerek o çukurları, o barikatları önüne geçerek durdurun. Yürükleri parçalayanlara karşı yürekleri birleştirenlerden olun. Bizim şehirlerimizi Bağdat’a çeviremeyeceksiniz, o güzelim Bağdat’a diye haykırın. Bizimi şehirlerimizi Halep’e, Humus’a, Hama’ya, çeviremeyeceksiniz diye haykırın. Gelin birlik olalım, şehirlerimizi koruyalım. Gelin birlik olalım, bu ülkeyi koruyalım.

Arkadaşlar, bu ülke artık sadece 78 milyon vatandaşın ait olduğu bir ulus devletten ibaret değildir. Bakınız, İstiklal Harbi’ne istiklal orduları yürürken Muhammet İkbal Lahor’da dualar ediyordu, Cezayir’de dualar ediliyordu, hatmi şerifler iniyordu ordunun zaferi için, çünkü herkes biliyordu ki, bu ordu mazlum milletlerin son ordusudur. O dualarla İstiklal Harbi kazanıldı, bu ülkenin tohumları o dualarla atıldı. Biz, neticesi ne olursa olsun sonuna kadar mücadele ederiz, mazlum milletlerin son kalesinin düşmesine asla izin vermeyiz, vahdetimiz budur, tevhitten anladığımız budur. 

O zaman bu ülke, işte dün Sultanahmet’te önümden geçen o fakir Suriyelilerin, buraya sığınmış o Myanmarlıların, Arakanlıların, bir nefes özgürlük havası almak için buraya gelmiş o Mısırlıların ülkesidir. 

Nasıl bugün şehitliğimize gittiğinizde, yurt dışındaki hangi şehitliğe, Yemen’e giderseniz ya da Bakü’ye giderseniz, Bakü şehitliğine giden olursa baksın ve okusun, Kudüs’ten şehit var Bakü’de, Üsküp’ten şehit var Bakü’de, Trablus’tan şehit var Bakü’de. Bugün biri Lübnan’da Trablus, biri işgal altında Kudüs, biri Balkanlarda Makedonya, ama hepsi Bakü’de Kafkas İslam Ordularının saffındaydılar. 

Buradan da son günlerde hayatını o aziz topraklar için kaybeden Azerbaycanlı kardeşlerimize de Allah’tan rahmet diliyorum. İnşallah özgür olacakları günler yakındır diyorum.  

Şimdi bizim için vatan toprakları Edirne’yle Hakkari’den, Artvin’le Muğla’nın arasındaki coğrafyadan ibaret olabilir, ama Birinci Dünya Savaşı’nda Kut’ül Ammara’da bu al bayrak ve sancak- şerif için şehit olanların arasında Türkler de vardı, Araplar da vardı, Kürtler de vardı, Sünniler de, Şiiler de vardı 29 Nisan’da 100. yılını anacağımız Kut’ül Ammara’da, Bağdat’ın hemen yakınında, o zaman oralar da vatan toprağının bir parçasıydı. 

Şimdi önce bu ülkeyi vahdetle buluşturacağız, şehirlerimizi birlikle buluşturacağız, gelin bir olalım diyeceğiz, sonra da bu ülke, mazlum milletlerin birlik dergahı olan bu ülke etrafına adalet vermek, adalet sunmak için gayret sarf edecek ve bütün gönül coğrafyamızın birliği, beraberliği için. Nerede olursa olsun yönünü Anadolu’ya, yönünü İstanbul’a dönmüş olan milletlerin birliği ve beraberliği için gayret sarf edeceğiz, durmayacağız. İnşallah şehirlerimizi, ülkemizi bir ve beraber kıldıktan sonra, mazlum milletleri arkamızda bir ve beraber kıldıktan sonra bütün beşeriyet için, hangi dine mensup olursa olsun, hangi etnik kökene mensup olursa olsun, hangi kıtaya mensup olursa olsun, sadece eşrefi mahlukat oldukları için bütün insanlığa muhabbet duyacağız ve onlara adalet çağrısında, hak, hukuk çağrısında bulunacağız.

Gururla ifade ediyorum, Haiti, deprem olduğunda Haiti’ye inen ilk uçak Türk Hava Yolları uçağıydı yardımlarla birlikte Anadolu’dan. Belki Haitililer bilmiyordu Anadolu coğrafyasının nereden geldiğini. Ama biz Allah’ın arzı geniştir ve bu arzda bize yardım eden kimse yok mu diye yükselen bir ses varsa, biz o sesin Arap mı, Acem mi, Türk mü, Kürt mü, Afrikalı mı, Latin Amerikalı mı olduğuna bakmaksızın gider ve yardımımızı ona eriştiririz, çünkü bizim için her biri en güzel şekilde yaratılmış, ahseni takvim üzere yaratılmış, tevhit inancıyla kardeşimiz bildiğimiz beşeriyet kardeşimizdir. Filipinler’de tsunami olduğunda da inen ilk uçak bizim uçağımızdı, Nepal’da olduğunda da. 

İşte o zaman hep beraber bu üçaylarda, bu mübarek günlerde tek bir duayla dua etmemiz gerekir, Allah bu devlete ve millete zeval vermesin. ("Amin" sesleri) Allah tevhit aşkıyla yola çıkan, vahdet için gayret sarf eden yüreklere güç, dizlere takat ve derman versin. Allah aşk-ı Nebi’den, aşk-ı Muhammedi’den bizi ayırmasın. 

Kutlu Doğum Haftanız hayırlı, mübarek olsun.

join us icon
SEN DE ARAMIZA KATIL Gücümüze Güç Katalım.