40-50 yil sonra ‘Gezi’ ve ‘17 Aralik’ hatirlanmayacak
Davutoğlu, MÜSİAD tarafından dernek binasında düzenlenen "Küresel ve Bölgesel Yeniden Yapılanma Sürecinde Güçlü Dış Politika" başlıklı toplantıda konuştu.
MÜSİAD ile ilişkisinin, kuruluş aşamasına kadar gittiğini dile getiren Davutoğlu, "Bu toplantı, bizim hem bir yılın muhasebesini yapmamıza imkan sağlıyor, hem de siyaset ile iş dünyası arasındaki irtibatların daha köklü kurulmasına, ortak hedeflerimize ulaşmak için kurduğumuz mekanizmaların nasıl işlediğiyle ilgili karşılıklı görüş alış verişine imkan sağlıyor" diye konuştu.
Davutoğlu, 2013 yılının bir taraftan zirvelerin yaşandığı, bir taraftan da bazı krizlerle karşı karşıya kaldıkları, yüzleştikleri bir yıl olduğunu belirtti. Ülkelerin tarih içinde yürüyüşlerini sürdürürken, yokuşlarla, inişlerle, daha zor dönemlerle karşılaşabileceğini dile getiren Davutoğlu, önemli olanının istikametin sabit olması, hedeflerin, prensiplerin sapmaması olduğunu söyledi.
Geçen yıla bakıldığında, bardağın boş tarafını görmek isteyenlerin, "kriz" görmek isteyenlerin değerlendirmelerinde, Gezi olaylarından ve 17 Aralık olaylarından bahsedeceğini, ancak 20 yıl sonra 2013 yılı değerlendirilirken bu olayların hatırlanmayacağını dile getiren Davutoğlu, şöyle devam etti:
"Ben şundan eminim, istikametimiz değişmez, özgüvenimiz sarsılmaz ve yolumuza ilk çıktığımız andaki ilkelerimiz, yine yolumuzu yenilenerek aydınlatmaya devam ederse, 40-50 yıl sonra bütün bu Gezi olayları, 17 Aralık falan hatırlanmayacak. En fazla iki şey hatırlanacak; birisi on yıllarca süren kardeş kavgası niteliğinde, birçok canımıza, yüreğimizden kopan birçok parçaya sebebiyet veren bir sorunun çözülmesi ve çözüm süreciyle bu topraklardaki ebedi kardeşliğin ihya edilmesi olarak hatırlanacak. Bir yıl boyu hiç bir eve şehit acısı da düşmedi, şu veya bu şekilde aldanmış ve dağa çıkmış gençlerin evlat acısı da evlere düşmedi. 30 yılı aşkın bir süre her yıl acıyla anılan yılların sonrasında denilecek ki, ’2013 yılında Türkiye’deki siyasi iktidar çok cesur adımlar attı ve büyük yaranın kapanmasına sebebiyet verdi. Ondan sonra bu ülke, kardeşlerin omuz omuza vermesiyle, hiç bir etnik ve mezhebi parçalanmaya izin vermeyen bir yükselişi daha da hızlandırarak sürdürdü. İkinci hatırlanacak şey de 14 Mayıs 2013’tür. 14 Mayıs, tabii tevafuk ama güzel bir tarih. Çünkü 1950’nin 14 Mayıs’ta ’Yeter söz milletindir’ diyen bir gür ses, tek parti zulmünü, bürokratik zulmü sona erdirmişti. Adnan Menderes... Ondan 63 yıl sonra bu sefer 14 Mayıs 2013’te IMF’ye olan borçlar sıfırlandı. Bu devletin uluslararası kurumlardan ve ülkelerden almış olduğu borcun bu anlamda sıfırlanmış olması, Osmanlı’dan bu yana ilk defa yaşadığımız bir olay. Başı dik olmanın şartı borçlu olmamaktır. Ne psikolojik olarak, ne siyasi olarak, ne de ekonomik olarak... Ülkeler, eğer her taksit dönemi geldiğinde ’Acaba bunu nereden alıp da nereye vereceğim’ diye düşünüyorsa, bu ülkelerin dış politikalarının, siyasetçilerin başının dik olması mümkün değil. Ülkelerin liderlerinin uluslararası alanda seslerinin güçlü çıkması mümkün değildir. Bu defter kapandı. Bu dönemden itibaren inşallah Türkler’in dünyada başı daha dik olacak. Diğer olaylar hep unutulacak ama bu iki olay unutulmayacak."
"Bugün bizi bir kriz sarmalına sokmak isteyenler, bu gerçeği örtmeye çalışıyorlar"
Davutoğlu, Türkiye Cumhuriyeti’nin de aslında Osmanlı’dan beri yaşadığı değişik kriz dönemlerinde ve uluslar arası kriz dönemlerinde restorasyon ihtiyacını hep hissettiğini belirterek, bu ihtiyacı doğru cevapladıkları zaman tekrar toparlanıldığını ve devletin de milletin de geleceğe yeni bir ufukla bakmaya başladığını ifade etti.
Dışişleri Bakanı Davutoğlu, "Yok bunu yapamamışsak, 90’lı yıllarda olduğu gibi, dünya ekonomisinin geliştiği, herkesin önüne büyük hedefler koyduğu ve yükseldiği dönemlerde, siz siyasi istikrarsızlıklarla, ekonomik kirizlerle terörle iç bunalımla uğraşır kalırsınız. 2000’li yıllarda Avrupa kıtasının bile sarsıntı geçirdiği dönemlerde, biz güç biriktirdik. Sürekli iç bunalımlarla, gücümüzden kayıplar yaşarken, 2002’den itibaren büyük bir güç birikmesine yöneldik" diyerek, şöyle devam etti:
"Modern dönemde, Tanzimat’tan bu yana 19. ve 20. Yüzyılda hiç bir on yıl yoktur ki, ülkemiz bu son on yılda geliştiğinden daha fazla gelişmiş olsun, uluslararası etkinliği daha artmış olsun, ekonomisi daha fazla güçlenmiş olsun. Osmanlı’yı da katarak söylüyorum, hiç bir on yıl yoktur. Bugün bizi bir kriz sarmalına sokmak isteyenler bu gerçeği örtmeye çalışıyorlar. Öylesine bencilce yapıyorlar ki bunu, gerekirse ülke batsın, gerekirse hepimiz tekrar zarar görelim ama yeter ki, Sayın Başbakan, ekibi, hükümet, AK Parti itibar kaybetsin. Biz, Elhamdülillah günlük siyasette itibar kaybı hiç yaşamadık. Ancak itibar kaybının esas ölçüsü Allah indinde, millet ve tarih indindedir. Yüz yıl sonra bile bu tarihi yazacak olanlar 2002 ile 2014...Nereye kadar gideceğini hep birlikte göreceğiz, bizim milletimizin yükseliş, toparlanma dönemi olarak yazacaklar."
Davutoğlu, dış politikanın bölgede barış odaklı olmaması halinde, içeride çözüm süreci yürütmenin de zor olduğunu, tam tersi olarak içte sıkıntı varsa, dış politikanın da zor olacağını ifade ederek, "Demokrasi esas itibariyle tek bir insana verdiği değer dolayısıyla ve o insanın siyasete yansıttığı güç dolayısıyla önemlidir. Güçlü demokrasi, ben tek tek vatandaşlarımdan oluşan ortak aklın doğruyu bulacağına inanıyorum. Kendi insanına saygı duymayan bir sistemin, dünyada insana saygıyı öne çıkarması mümkün değil" dedi.
Bir kaç büyük şehirde yoğunlaşan elitlerin, her zaman kendi tercihlerinin, milletin total tercihlerinden daha önemli olduğunu düşündüğünü dile getiren Davutoğlu, "O sebeple de restorasyonlarımız hep yarım kaldı. Rahmetli Menderes denedi, bir yerde durdurdular. Rahmetli Özal denedi, bir yerde durdurdular. Rahmetli Erbakan denedi, bir yerde durdurdular. Şimdi de durdurmaya, mümkünse bu kazanımlarımızdan geri gitmeye veya bulunduğumuz mevzileri terk etmeye bizi zorlamaya çalışıyorlar. Çünkü son dönemde etki alanımız öylesine genişledi ki ve bu etki alanımızın doğurduğu güç potansiyeli öylesine büyüdüğü ki, Türkiye uluslararası ekonomipolitiğe, uluslararası diplomasiye, bölgemizdeki siyasete güçlü bir aktör olarak geri dönmüştür. Bunun arkasındaki temel faktör de milletimize olan inançtır, insanımıza duyduğu saygıdır" diyerek sözlerini sürdürdü.
Suriye’de kaçırılan Milliyet gazetesi fotomuhabiri Bünyamin Aygün’ün kurtarıldıktan sonra kendisiyle konuşurken, "Bulunduğum yerde haber izlememe izin verildi, sizin açıklamanızı gördüm. O zaman dedim ki ’Eğer hükümetimiz böyle diyorsa, beni buradan alır.’ Fakat ’Onların binlerce derdi var. Ben bir kişiyim. Her gün beni mi düşünecekler?’ diye bir şüphe de düştü içime" diye konuştuğunu anlatan Davutoğlu, "O zaman ona, ’Bünyamin, bizim için bir kişi 75 milyon, 75 milyon da bir kişi demektir’ dedim" şeklinde konuştu.
Davutoğlu, birçok ülkenin Orta Doğu çatışmalarında veya başka yerlerde yüzlerce vatandaşı kaybolsa belki haberi bile olmayacağını, ancak kaçırılan iki Türk pilotu için ne kadar uykusuz gece geçirdiklerini, Allah ve onların ailelerinin bileceğini, nerede bir Türk vatandaşı varsa, eğer ona saygı duyuluyorsa, onun dünyasıyla ilgileniyorsa, meseleleri takip ediliyorsa işte devletin, ’’o devlet" olduğunu ifade etti.
MÜSİAD tarafından, dernek binasında düzenlenen "Küresel ve Bölgesel Yeniden Yapılanma Sürecinde Güçlü Dış Politika" başlıklı toplantıda konuşan Davutoğlu, bugün kendilerini eleştirenlerin dahi, Suriyeliler’e giden tırları durduranların, yurt dışında bulunduklarında, on yıl içinde onurla dolaştıklarını belirterek, "Başları dik dolaştılar. Ne zaman dertleri olduysa bütün imkanlarımızla yanlarında olduk. Bir tek örnek gösteremezler ’bize sahip çıkılmadı’ demiş olsunlar. Bizim için vatandaşlarımız söz konusu olduğunda, aidiyetimizin esası vatandaşlık kimliğidir" dedi.
Kimsenin mezhebine, meşrebine, hangi bölgeden, hangi etnik kökenden olduğuna bakmadıklarını, vatandaşın onurunun, devletin onuru olduğunu ifade eden Davutoğlu, böyle davranmalarının arkasında güçlü bir tarih bilinci, millete olan derin inançları ile on yıl içinde sürekli tekrar eden testlerden geçerek devletin ve milletin kendilerine verdiği onayın ve iradenin izi olduğunu, en küçük parçadan, devletin zirvesine kadar hiç terk edilmeyecek öylesine bir öz güven aşılandığını, artık ülkede hiç bir zaman fedakarlık ve feragat edilmeyeceğini, edilirse de milletin karşısına çıkılamayacağını, bunun sarsılmaya çok uğraşıldığını söyledi.
Davutoğlu, 2013’te karşılaştıkları şeylerle ilk defa karşılaşmadıklarını belirterek, "2004 mahalli seçimleri vardı. Biz Türkiye’nin yarım asırlık büyük derdi Kıbrıs sorununun çözümü ve Kıbrıs Türkleri’nin de haklarını koruyan, Türkiye’nin de ufkunu açacak bir diploması yürütüyorduk. O günlerde açın gazeteleri okuyun, mahalli seçimler yapılıyordu. Biz sınava girdik, 1,5 yıllık bir iktidar olarak ama o günlerde yürüttüğümüz Kıbrıs diplomasisi sebebiyle ’Yeni subaylar rahatsız’ diye gazeteler manşet atıyordu ve sanki Türkiye’nin çıkarları satılıyor gibi, öylesine manşetlerle, daha sonra ortaya çıkan bazı darbe teşebbüslerin arkasında Kıbrıs diplomasisinin olduğu hep söylendi. Büyük sancılarla 2004 seçimlere gidildi. Hemen seçimlerden önce bir kampanya başlatıldı ki, yıpratılsın. Halbuki Kıbrıs davası bugün 10 yıl önce olduğundan daha güçlüyse, daha sağlam temeller üzerinde yürüyorsa bunda Bürgenstock’ta yürütülen müzakerelerin büyük bir payı var. Referandumdan sonra dünyada hiç bir zaman, 10 yıllık süre içerisinde Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti suçlanamadı. Bu iradeyi orada koyduğumuz için Kıbrıs’ta parametreler değişti ve yine onurlu bir Kıbrıs politikasının takibi açısından söylüyorum, Kıbrıs’ta da milli gelir 4 misli attı ve Kıbrıs Rum kesiminin karşısında başı daha dik durabilen bir Kıbrıs Türk toplumu ortaya çıktı" diye konuştu.
"Milleti ve bizi kimse durduramaz"
O zamanda meselenin Kıbrıs meselesi olmadığını, mahalli seçimler olduğunu, iktidarın yıpratılmak için yapıldığını, arkasından gelen 2007 seçimleri ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerine gidilirken, yıpratma hazırlıklarının 2006’da başladığını dile getiren Davutoğlu, şöyle devam etti:
"Cumhuriyet mitingleri diye Cumhuriyetle adının özdeşleştirilmesinin mümkün olmayan çalışmalar, çabalar... Bu gösteriler sürürken biz Avrupa Birliği ile müzakerelerin ilk faslını açtık. 2006 yazından 2007 yazına kadar ne tür komplolarla karşılaştığımızı hepiniz biliyorsunuz. Nasıl Anayasayla oylamalarla oynandığını, ne tür suni hukuki yorumlar yapıldığını, sırf bu milletin idealine uygun bir cumhurbaşkanı seçilmesin diye. Sırf görünüşte demokrasi, gerçekte bir tür bürokratik oligarşi sürsün diye. Hangi Cumhurbaşkanının makamı, 2007’den bu yana geçmiş dönemlerle kıyasladığınız zaman son 30-40 yıl içinde bu kadar saygın olan? Biz ne krizler aştık. Bunlar çok küçük tepeler. Arkamızda artık bir başarı hikayesi var. Kimsenin inkar edemeyeceği bir başarı hikayesi var. O yıllar, o başarı hikayesi henüz yerleşmemişti. Şimdi millet karşılaştırabilir son 10 yıllık başarıyla ondan önceki dönemlerin zilletini. Fakat dimdik ayakta duruldu. 27 Nisan bildirisini hatırlayacaksınız. 27 Nisan, 7 Şubat, 17 Aralık... Biz ne tarihler gördük. 27 Mayıs’ı atlatmış bir millet bunlara boyun eğer mi?"
Davutoğlu, 2009 mahalli seçimlerinde önce de 2008’deki parti kapatma davasıyla yeni bir hamle yapıldığını, hazırlıkların hep bir yıl önce başladığını ifade ederek, o süreçte partinin kapatılması durumunda bile yürüyüşün devam edeceğini, kesintiye uğramayacağını, milleti ve kendilerini kimsenin durduramayacağını kaydetti.
"Artık hattı diplomasi yoktur, sathı diploması vardır, satıh ise bütün dünyadır"
Davutoğlu, "Fetrete izin verilmez. Osmanlı Devleti’nde yaşanan bir fetretin neye yol açtığını herkes biliyor. Bütün bu on yıl için hep beklediler ki bir fetret dönemine girilsin. 27 Nisan bildirisini yazanlar da hep bir fetret arayışı içerisindeydi, biz Kıbrıs müzakerelerini yürütürken burada ’Genç subaylar rahatsız’ diye başlık atanlar da bir fetret arayışı içerisindeydi. Daha sonra bu sene içerisinde de çalışmalar yürütenler hep bir fetret arayışı içerisindeler. 2011 seçimlerine gidiliyordu, kasetler çıkarıldı ortalara. Şimdi de 2014 ve 2015’te üç seçim var. Herkes biliyor ki; bu seçimler yine siyasi iktidarın gücünü artıracak, milli iradeyi güçlendirecek şekilde sonuçlanırsa, önümüzdeki 10-20 yıl bu istikrar sürer ve Türkiye’nin yükselen trendi sürer. Fakat bir zaaf olursa, emin olun bu zaafa sebebiyet verenler dahi büyük bir çarkın içinde ezilirler. Türkiye öyle bir coğrafyada yaşıyor ki, bu coğrafya zayıf insanları, devletleri kaldırmaz. İradesi çökmüş milletleri tarihe gömer. Bu coğrafyada yaşayanlar için zaaf demek yok olmak, tereddüt demek kaybolmak demektir. İrade zaafı ortaya koyarlarsa yaşayamazlar. Ayakta dursalar bile başkalarından 70 cent isteyerek dururlar. Ondan sonra da iradeli duramazlar. Başları dik dolaşamazlar. Tercih bu kadar net ve açık" diye konuştu.
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Türkiye’deki sıkıntılardan birinin de muhalefetin alternatif üretememesi olduğunu dile getirerek, "Bu kadar resimler yayınlandı, bütün dünyanın vicdanı ayağa kalktı, bizim anamuhalefet partisinden 3 gün ses çıkmadı. O resimleri görüp de bir insanın susması mümkün mü? Uyuması, rahat yemek yiyebilmesi mümkün mü?" dedi.
Adana’da yapılan büyükelçiler toplantısına gittiklerinde, Harran’da bir mülteci kampını ziyaret ettiklerini ve orada yeni doğan Nur isimli bir bebeği sevdiklerini anlatan Davutoğlu, şunları kaydetti:
"Nereye doğduğunu bilmiyor. Kampın çocuğu. Onun için o ahlaksızca bizi suçlamaya kalkan rejimin dışişleri bakanına, Cenevre’de hepiniz takip etmişsinizdir; ’Bizde 8 bin 500 terörist bebek doğdu’ dedim. Eğer muhalefetin dediğini yapmış olsaydık, mültecileri almamış olsaydık, o Nur ya hiç doğmayacaktı ya da doğduktan bir müddet sonra ölmüş olacaktı. Bunu göremiyorlar. Tarihe kara bir lekeyle geçecektik. Onlara yardım götüren bir tırı durdurmayı siyasi mücadelenin bir parçası haline getirenler nasıl bunu hesabını manen verebilirler? Oraya giden her ekmek Yermuk’ta ölmekte olan birine ulaşabilecekse ulaşacak. Ulaşamayacaksa kuşatmalar sebebiyle Humus’a gidecek. Oraya ulaşamazsa Halep’e gidecek. Bu millet öylesine güç ve kudrete kavuştu ki, 2.5 milyar doları aştı yardımlarımız. Bizden memnun olmayanlar demokrasi dışı yöntemleri tercih ediyor. Çünkü muhalefetten ümitleri yok."
Başbakan Erdoğan’ın Avrupa Birliği ziyaretinin birçok krizle anılmasının istendiğini ifade eden Davutoğlu, ilk olarak 2002 yılının Aralık ayında gittikleri Avrupa Birliği ziyaretinden bugüne kadar hiç bir zaman Türkiye’nin sorgulanma makamında olmadığını, buna izin vermeyeceklerini dile getirdi.
Davutoğlu, "Artık hattı diplomasi yoktur, sathı diploması vardır. Satıh ise bütün dünyadır. Her yerde inşallah teşebbüs birikiminizle yapacağız işler, diplomasimize, demokrasimize güç katacak" diyerek sözlerini tamamladı.