AYM çözümler üretmeli
Davutoğlu, A Haber-ATV ortak canlı yayınında gazetecilerin sorularını yanıtladı.
Bugün gelinen noktada ABD ve koalisyondaki İngiltere gibi ülkelerin IŞİD’e yaklaşımının değişip değişmediğinin sorulması üzerine Davutoğlu, şunları söyledi:
"Bir sene öncesinde gündemlerine bile almamaya çalışıyorlardı. Koalisyon fikri kimyasal silah kullanıldıktan sonra ortaya çıktı, sonra ondan da rücu ettiler. Çünkü orada öldürülenler malum sıradan Suriyelilerdi ama son zamanda özellikle son birkaç aydır IŞİD’in ortaya çıkması, Musul’u ele geçirmesinden sonra döndüler. Burada kritik eşik şuydu; kolay gelinmiyor bu yola. Uzun bir süre IŞİD’e karşı operasyonun Irak’ta olmasını arzu ettiler. Hatta bazı ülkeler, Rusya da İngiltere de ’sadece Irak’taki operasyona katılırız’ dediler. Biz ise ısrarla şu tezi savunduk; ’Bir mücadele yürüyecekse istikrar Irak ve Suriye’de birlikte olmalı, yoksa Irak’ta yaptığınız baskı bütün o unsurların Suriye’ye girmesine yol açar. Suriye de doğrudan bizi sınırımıza gelir. Dolayısıyla kaynak hep beraber ele alınmadan çözümler krizi çözmüyor tam tersine daha derinleştiriyor. Bunu anlattık ve sonra bu noktaya gelindi."
Suriye rejiminin işbirliği yapılması gerektiğini savunan ülkelerin de ortaya çıktığına işaret eden Davutoğlu, buna karşı Türkiye’nin, Suriye rejimiyle yapılacak her türlü işbirliğinin IŞİD’i güçlendireceğini belirttiğini anımsattı.
Davutoğlu, Suriye rejimiyle yapılacak her operasyonun bölgedeki 25 milyon Sünni’nin kendilerine karşı bir saldırı olarak algılanacağını bildirdi.
Bunun, Sünnilerin daha da radikalleşmesi anlamına geleceğini kaydeden Davutoğlu, "Bütün IŞİD militanı misliyle artar ve birçok Arap ülkesinde de bunun Sünnilere karşı toplu bir hareket olduğu fikri ortaya çıkar, koalisyon da meşruiyetini kaybeder" ifadesini kullandı.
"Bu söz tamamıyla efsanedir"
Davutoğlu, "Suriye’de olaylar başlandığında Esed’in iki hafta içinde gideceğini söylediği" iddiasının hatırlatılması üzerine ise "Hiç demedim. Bu söz tamamıyla efsanedir" dedi.
Bu sözü 2012 yılının Ekim ayında söylediğini, o dönemde, Esed’in atadığı başbakanın Suriye’den kaçtığını, muhalefetin cumhurbaşkanlığı sarayına kadar yaklaştığını, Halep ve Musul’un da düşme noktasına geldiğini anımsatan Davutoğlu, bu konjonktürde eğer uluslararası destek olsaydı durumun değişeceğini söyledi.
"Bunun sorumlusu kim olacak?"
Davutoğlu, Anayasa Mahkemesi’nin bugünkü 4 iptal ve 2 yürütmeyi durdurma kararına ilişkin ise gerekçeli kararın bütününü okumadan bir hüküm vermek istemediğini ancak yürütmeyi durdurma kararıyla ilgili olarak ilk intibasını açık yüreklilikle paylaşmak istediğini bildirdi.
TİB’in torba yasayla elde ettiği yetkinin iptali hakkında ise Davutoğlu, şunları dile getirdi:
"Hepimizin çok açık yüreklilikle tartışması lazım. Hepimiz fikir özgürlüğünü savunuruz, bunun hiç tartışılır bir tarafı yok. 4 yıl köşe yazmış biri olarak benim için gazeteci özgürdür ki 28 Şubat şartlarında yazdığımız bazı yazılar için rektörün aranıp, ’yazmayı bıraksın’ dendiği durumlar da oldu. Bunları hep savunuruz, iletişim özgürlüğü de önemli. Ama her özgürlüğün bir ahlaki çerçevesi, etik boyutu var. O prensiplere uyulmadığı zaman birileri için özgürlük denilen alan başkalarının güvenliğini de özgürlüğünü de tehdit edebiliyor. Burada TİB’in böyle bir müdahale yetkisi almasına karşı çıkışa ben iki sebeple karşı eleştiri getiririm. Birincisi ya uygulamadaki gecikme başka bir insanın özgürlük alanını yok ederse hatta güvenliğini tehdit ederse bunun sorumlusu kim olacak?"
"Herkesin kendisini benim yerime koymasını rica ediyorum"
"AYM’nin böyle bir durumda benim ve ailemin hakkını nasıl koruyacağını merak ediyorum" diyen Davutoğlu, geçen yıl Gezi Parkı olayları sırasında yaşadığı bir olayı paylaştı.
Davutoğlu, Kuzey Afrika’dayken, eşi ameliyatta, bir kızı yurtdışında, diğeri İstanbul dışında, diğer iki küçük kızının ise evde yalnız olduğu sırada atılan bir tweette, "Şu anda Davutoğlu’nun evine saldırmak üzereyiz, herkesi oraya çağırıyoruz" diyerek evinin adresinin verildiğini anlattı.
Büyük endişeye kapıldıklarını belirten Davutoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Dışişleri bakanı olarak, devlet yetkilisi olarak değil, hiç bu vasıflarla söylemiyorum, herkesin kendisini benim yerime koymasını rica ediyorum. Bir vandallar grubu eve doğru harekete geçmek için Twitter’ı kullanıyor. Peki burada TİB’in böyle bir tweeti görüp bunu durdurması mı insan haklarına daha saygılıdır yoksa ’ben bir mahkemeye gideyim, mahkeme de karar alsın sonra bir bakayım’ demesi mi özgürlüklere saygıdır? Eğer durdurulmamış olsa böyle bir saldırı gerçekleşse ve bir zarar ortaya çıksa bunun hesabını kim verecek? Özgürlükler konusunda kahramanlık yapmak çok kolaydır ama AYM’nin her vatandaşın hukukunu gözetecek çözümler de üretmesi lazım."
"Sayın Haşim Kılıç, dostumuzdur" diyen Davutoğlu, Anayasa Mahkemesi’nin her yıllık toplantısına gidip konuşma yaptığını, ne zaman davet etseler her zaman gittiğini söyledi. Anayasa Mahkemesi’nin Türkiye’nin en saygın kurumu olduğuna işaret eden Davutoğlu, "Çok zor zamanlarda ne kadar doğru tavırlar aldığını da hep teyit etmişiz, takdir etmişiz" dedi.
Twitter’ın, kapatılması üzerine açılan davaya yerel mahkemenin baktığını anlatan Davutoğlu, şöyle devam etti:
"Daha Birinci Mahkeme görürken Anayasa Mahkemesi, karar aldı ve Twitter’ın hakkı yeniyor diye onun lehine karar aldı. Daha Birinci Mahkeme karar sürecini tamamlamadan karar aldı. O zaman Sayın Haşim Kılıç, açıklama yaptı, ’Sınırdayken, birisinin sınır dışı edilmek üzereyken o sırada İdari Mahkeme kararını beklemesi onun hakkını yok edeceği için böyle bir hak ihlalini ortadan kaldırmak için ben bunu erkene alırım.’ Yani, bir misal verdi. Peki, Anayasa Mahkemesi, yürüyen bir dava ile ilgili, onu öne alma yetkisini kendisinde görüyorsa bir hukuku korumak için, insanların can güvenliği söz konusu olduğunda, Sayın Cumhurbaşkanımıza Başbakanken o olaylar esnasında ailesine, kendisine ne kadar ağır hakaretler yapıldığını, ne tehditler savrulduğunu, bizlere, vasıflarımızı unutun, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak benim de Cumhurbaşkanımızın da ailelerinin veya diğer insanların, anamuhalefet partisi liderinin de, başka konularda ayrı düşeriz ama ailesine bir şey olduğunda onun ailesinin namusu bizim namusumuzdur. Onun eşine yapılacak en ufak bir hakaret, bakın az önce Kılıçdaroğlu’nu eleştirdim, buradan söylüyorum Sayın Kılıçdaroğlu’nun muhterem hanımefendilerine yapılacak en ufak bir hakareti kendi hanımıma yapılmış adlederim. Veya diğer liderin, hiç fark etmez, en büyük hasımlarımın... Şimdi, ’el insaf’ denir yani. Bütün bu hakaretleri yapacaklar, ev basmak üzere çağrıda bulunacak... O süreç devam etti, o kişi de bulundu. Bunlar, senaryo değil, bir örnek vermiyorum, yaşadığımız bir olayı söylüyorum."
Davutoğlu, yaşadığı olayı Uluslararası Basın Enstitüsü’nde anlatması üzerine gözlerin açık kaldığını ifade ederek, şunları söyledi:
"Burada özgürlük demek çok kolay. Özgürlüğü gerçek zeminine oturtacak olan şey ve yargının göz önüne alması gereken şey, ertesi gün kimler tarafından övüleceği değil, vatandaşların tek tek hukukunu koruyacak olması. Kendi yaptığı uygulama ile kıyas aldığında nasıl Anayasa Mahkemesi, Twitter konusunda bir uluslararası şirketin çıkarını koruyarak erken tavır almayı insan haklarına gerekli gördü TİB’in de herhangi bir mahkeme kararı beklemeden 4 saat içinde erken bir kararla böyle bir durumu durdurmasını da bu hakkı da vermesi lazım."
"Def-i mefasid celb-i menafiden evladır"
Batı ülkelerinde bir kişinin can tehdidi varsa veya ulusal güvenlik varsa mahkeme kararı beklemeden durdurma yapıldığını dile getiren Davutoğlu, Uluslararası Basın Enstitüsü’nün New York Times’de çıkan haberle ilgili kendisine "Niye bu gazeteci Türkiye’de açıkça eleştirildi?" diye sorduğunu aktardı. Bir basın organında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile kendisinin Hacı Bayram’dan çıkarken çekilmiş bir fotoğrafın "Hacı Bayram’ın etrafında IŞİD elemanları toplanıyor" diye bir haberle birlikte kullanıldığını hatırlatan Davutoğlu, New York Times’ın da haberi o gazeteden aldığını aktardı.
Davutoğlu, şöyle konuştu:
"Peki, siz kendinizi benim yerime koyun, dedim. Ben, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanıyım. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı orada. Bu bahsedilen cami, Anadolu’nun en kutsal mekanlarından birisi. Bütün Türklerin saygı duyduğu bir insan orada metfun. Şimdi, şöyle bir haber olsaydı, New York Times basar mıydı, dedim. Bir sinagog, İsrail Başbakanı çıkıyor o sinagogdan, yanına da aşağıda bir haber, ’Gazze’yi bombalayan katiller, bu sinagog etrafında toplanıyor’ diye bir haber yayınlansaydı, bunu herhangi bir batılı basar mıydı? Ya da bir kilise resmi ile bir terör örgütünü yan yana zikreder miydi? O zaman, ’Haklısınız’ dedi bazıları. ’Haklısınız, yanlış olmuş’, ama o kadar alışılmış ki."
Konunun hala gündemde tutulduğuna işaret eden Davutoğlu, "Çünkü Müslüman’ın canı ucuz diye görüyorlar, Müslüman’a hakaret serbest diye görüyorlar. Eğer Türkiye’de cumhurbaşkanıysanız, başbakansanız, herkes hakaret edebilir diye görüyorlar ama birilerinin, o hakaret edenlerin 4 saatlik hakaret etme özgürlüğünü Anayasa Mahkemesi teminat altına alamaz. Hakaret varsa, tehdit varsa, agresif provokasyon varsa TİB, kamu yararı adına bunu durdurur ama böyle bir durum yoksa da o Torba Yasa öngörüyor ki gider, mahkemeye götürür, kaldırır yine" diye konuştu.
"Def-i mefasid celb-i menafiden evladır" diye bir mecelle kuralı bulunduğunu ve bunun temel hukuk prensibi olduğunu vurgulayan Davutoğlu, bir kötülüğü bertaraf etmenin bir iyiliği celb etmekten önce geldiğini kaydetti.
Davutoğlu, şu değerlendirmeyi yaptı:
"Çünkü bir kötülüğü def etmeden iyiliği celb edemezsiniz, iyiliği alamazsınız. Şimdi, TİB’in yaptığı def-i mefasid. ’Herkese yapacağım’ demiyor, ’4 saat içinde bir hukuk ortadan kalkıyorsa buna çözüm bulacağım’ diyor. Eminim yarın Anayasa Mahkemesi, mutadı veçhile bu tür hakaret eden çevrelerce, bazı çevrelerce özgürlük kahramanı olarak görülebilir ama benim hukukumu koruyamaz. Benim derken Ahmet Davutoğlu’nu demiyorum, Başbakanı. Evde iki çocuğu, bir vandallar grubunun saldırısı için tweet ile çağrı yapılmış bir babanın, bir annenin ve o çocukların hukukunu koruyamaz. Dünyada da böyle bir özgürlük anlayışı yoktur."
"Birisi memur oldu mu dokunamazsınız"
Başbakan Davutoğlu, Türkiye’nin personel rejimi gibi yapısal sorunları bulunduğunu ve bunlara "cesurca neşter atılması" gerektiği kanaatinde olduğunu dile getirerek, "Türkiye’de siyaseti kontrol eden bir bürokrasi kabul edilmiş. Yani siyasiler gelecek Ankara’da siyasetçilik oynayacak, bürokrasi ise yerinde sabit kalacak. Seçilmiş insanların yerinde durma garantisi yoktur Türkiye’de. Darbe olur giderler" dedi.
Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Demirel’in "Ben, Başbakan olduğumda Başbakanlık ofisinde hayaletler dolaşıyordu" dediğini hatırlatan Davutoğlu, şunları söyledi:
"Siyasiler diken üzerinde oturacaklar, anlayış bu. Halk onlara emanet vermiş ama diken üzerinde. Ama personel rejimine göre, 657 sayılı kanuna göre, birisi memur oldu mu dokunamazsınız. Bir yerden, siyasi tercihiniz dolayısıyla değil, ehliyet dolayısıyla bile adamı şuradan alsanız başka bir yere gönderseniz mahkeme, Danıştay hele size karşıysa alır onu eski yerine getirir. Beni halk seçti, ben kendi istediğim adamla çalışmak istiyorum. Bakın, çok acıdır."
Görevden alınan bir büyükelçinin yargı kararı ile geri iade edildiğini anlatan Davutoğlu, şunları söyledi:
"Sonra başka bir mahkeme, iki sene sonra haklı buldu Dışişlerinin icraatını ama o arada, o diplomat, iki yıl daha görev yaptı. Şimdi buna ne hakkı var? Burada o Torba Yasa ile yapılmak istenen şudur; aslına bakarsanız personel rejiminin bütünüyle gözden geçirilip meritokrasi üzerinde, yani ehliyet ve liyakat esasına göre yeniden tanzim edilmesi lazım. Nasıl millet bize verdiği emaneti seçimle geri alabiliyor ben de birini bir göreve getirmişsem, başbakan olarak, beğenmemişsem ya da ben geldiğimde hazır bulduğum birinin performansını beğenmiyorsam o emaneti geri alma hakkına biz sahibiz. Mühür, görünüşte başbakana verilmiş, bakanlara verilmiş ama gerçekte mühür memurun elinde. ’Gitmem’ diyor, ’Ben istifa etmiyorum’ diyor."
HSYK seçimleri
HSYK seçimlerine işaret eden Davutoğlu, şunları kaydetti:
"Bugün bir mücadele yürüyor. Birileri şunu diyor; ’Siz, milletten rey alsanız da buraya gelseniz de biz bürokraside öyle örgütleniriz ki yargıya öyle sızarız ki sizin elinizi kolunuzu bağlarız’. Eskiden bunu Ergenekon, derin devlet, vesaire yapıyordu. Şimdi başka yolla bu mesajlar veriliyor bize. Bize deniyor ki şimdi, yeni Başbakanım, 61. Hükümet, ’Kardeşim, sen memura dokunamazsın’. Ama bu memur kim, biliyor musun? Devlette örgütlenerek halktan almadığı yetkiyi kullanmaya kalkan memur. ’Dokunamazsın’ diyor. Şimdi böyle bir şey olabilir mi? O zaman ne olacak? Bırakalım devleti onlar idare etsin. Bu makamlara gelmek bizim için ideal değildi. Ben, ilim adamıydım, onu yapardım. Bu makamların büyük şerefi var ama bu makama gelmişsem ve millet bu emaneti bana vermişse milletin verdiği emaneti kimseyle paylaşmam, kimseyle. Kimse oturduğu yerden ’O emaneti benimle paylaş’ diyemez. Onun adı o zaman jüristokrasi olur. İşte paralel devlet ile kastedilen, bir kesim bir şeyi kontrol edecek. Bu, şu grup ya da bu grupla ilgili değil, bu tavır. Bugün o grup değil de başka bir grup bunu yapsa ona karşı da tedbir alınmazsa devlet devlet olmaz. Devletin içinde iki otorite olmaz. Yürütme, tek otorite. Bir yanlış yapılıyorsa onun tabi hukuki yolu var ama ’Sen seçilmiş kişi olarak memurunuzun yerini değiştiremezsin’ dediğinizde o zaman başka bir sonuç doğar. O zaman bu demokrasi olma niteliğini yavaş yavaş kaybeder. Zaten mesele de buradan çıkıyor."