Basbakan Davutoglu’nun, 11 Kasim tarihli TBMM Grup Toplantisi konusmasinin tam metni
Değerli dava arkadaşlarım, saygıdeğer misafirler; çok yoğun bir haftadan sonra tekrar hepinizi saygıyla, muhabbetle selamlıyorum.
Yoğun bir hafta dedim, çünkü gerçekten birçok açıdan hepimiz için gündemi son derece önemli olan hamlelerle bu haftayı doldurduk.
Öncelikle ekonomiden başlamak istiyorum. Bildiğiniz gibi geçen hafta içinde yapısal dönüşüm stratejimizi açıkladık. Türkiye son 12 yıl içinde olağanüstü bir ekonomik performans sergiledi. Bu performansı yeni Türkiye anlayışıyla reel sektör odaklı olarak güçlendirme kararlılığındayız. Bu çerçevede daha Hükümetimizin kurulmasının ilk günlerinde ilgili arkadaşlara reel sektörü canlandıracak ve Türk ekonomisinde gelecek perspektifini somut eylem planlarıyla tanımlayacak geniş kapsamlı bir reform paketinin hazırlanması talimatı vermiştik. Bu çerçevede gerçekten iş dünyasında da büyük kabul gören 25 sektörel alanda yapısal dönüşüm programımızı ilan ettik. Bunun ilk 9 adımını, ilk 9 sektörünü reel sektör ağırlıklı olarak ve 457 eylem planıyla birlikte kamuoyumuzla paylaştık.
Buradaki temel amaç, Türkiye’nin ekonomik kalkınmasında ana odağı oluşturacak olan üretim kapasitesinin artmasını sağlamak, ar-ge ve inovasyon programlarıyla Türkiye’deki emek yoğun sektörlerde, teknoloji yoğun sektöre geçiş çalışmasını yürütmek ve öncelikli programlar çerçevesinde Türkiye’nin ekonomisindeki altyapı gücünü daha da kuvvetlendirmek. Bu öncelikli dönüşüm programları ithalata olan bağımlılığın azaltılması programı, öncelikli teknoloji alanlarında ticarileştirme programı, kamu alımları yoluyla teknoloji geliştirme ve yerli üretim programı, yerli kaynaklara dayalı enerji üretim programı, enerji verimliliğinin geliştirilmesi programı, tarımda su kullanımının etkinleştirilmesi programı, sağlık endüstrilerinde yapısal dönüşüm programı, sağlık turizminin geliştirilmesi programı ve taşımacılıktan lojistiğe dönüşüm programı. Enerji, sağlık, havacılık, uzay, otomotiv, raylı sistemler gibi çok değişik alanlarda ciddi bir hamle dönemini başlatmış oluyoruz.
12 yıldır ülkemizin ekonomik alanda kat ettiği mesafe ve başarı hikayesi herkesçe malumdur. Şimdi buna reel sektörü canlandıran bu hamleyle yeni boyutlar kazandırıyoruz. G-20 Zirvesinden sonra döndüğümüzde inşallah makroekonomik dönüşüm programlarından ibaret olan 8 sektörel dönüşüm programını ve sosyal boyut ağırlıklı ayrıca 8 sektörel dönüşüm programıyla aslında bu paketin bir bütünlük içinde 2023 Türkiye’sine gidişin ana unsurlarını tespit etmiş olacağız. Bu, G-20 ülkeleri arasında daha önce alınmış kararlar çerçevesinde gerçekleştirilen ilk örnek, yapısal dönüşüm stratejisi olmak bakımından da bütün dünyanın dikkatini çekmiş görünüyor.
Bu hafta içinde Bursa’da Bursa Sanayi ve Ticaret Odası üyeleriyle bir araya geldik, orada başarılı iş adamlarımızı ödüllendirdik, ayrıca Cumartesi günü de Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu’nun yeni Yönetim Kurulu ve üyeleriyle bir araya geldik. Dolayısıyla, açıkladığımız programı iş adamlarımızla da kapsamlı bir şekilde paylaşma imkanı bulduk. İş adamlarımızın gerek Bursa gibi gerçekten sanayi alanında öncü şehirlerinden birisi olması hasebiyle Bursa gibi bu program açısından önemli ilimizde gördüğümüz canlılık ve bu programları sahiplenme, gerekse Dış Ekonomik Kurulun bir bütün olarak bu programı benimsemesi beni ziyadesiyle memnun etti.
Özellikle Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu’nda yaptığım konuşmada da vurguladığım gibi, bir ülkenin, devletin ve hükümetin makro stratejik planlamasıyla şirketlerin kendi şirketlerine özel planlamaları arasında bir bütünlük olduğunda bu hamleler başarıyla gerçekleşir. Ama devletin makro stratejik, makroekonomik programlarıyla şirketlerin yapıları arasında bir uyumsuzluk olduğunda, Ankara’da alınan kararların hayata geçirilmesi imkanı kalmaz. Küresel ekonomik krizden sonra bütün dünyada şu anda bir taraftan son derece dikkatli bir süreç takibi var, diğer taraftan da Türkiye gibi vizyon sahibi ülkeler kriz sonrasına hazırlanma çabası içindeler. Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu bildiğimiz gibi geçtiğimiz aylarda yeniden yapılandırıldı ve bu yeniden yapılandırma çerçevesinde makroekonomik, stratejik hedeflerimiz konusunda da bir istişare imkanı bulduk.
Kendilerine de zikrettiğim gibi, Türkiye’nin önümüzdeki dönemde dış ekonomik ilişkilerinde 3 ana boyutta çok ciddi bir sıçrama yapması zarureti var.
Birincisi; Avrupa Birliği sathında özellikle Avrupa’da yaşanan kriz sonrasında ortaya çıkan yeni tabloyu değerlendirerek, Avrupa Birliği’yle ekonomik ilişkilerimize çok boyutlu bir nitelik kazandırmak durumundayız. Şirketlerimizin Avrupa’daki her bir gelişmeyi takip ederek orada bir etkin bir rol üstlenmeleri hepimiz için önemlidir.
Yine yakın havzalarda, ki geçmişte özel sektörümüzün, girişimcilerimizin ciddi iş potansiyeli bulduğu alanlardaki siyasi sarsıntıları da istişarelerde değerlendirdik. Bu siyasi sarsıntıların ötesinde bütün girişimcilerimize, iş dünyamıza buradan bir kez daha sesleniyorum, Türkiye’deki yeni üretim hamlesinin en önemli pazarları yakın havzalardır. Bu siyasi sarsıntıların istikrara kavuşması durumunda ortaya çıkacak yeni konjonktürü de en iyi değerlendirecek olan Türk girişim dünyasıdır. Bu çerçevede kendilerine de söylediğim gibi, çevre havzalarda, Ortadoğu’da, Balkanlar’da, Kafkasya’da, Orta Asya’da siyasi istikrarsızlıklar ne boyutta olursa olsun buradaki ekonomik çıkarlarımızı koruyacak bir perspektifi sürdürecek ve buralarda kesinlikle Türk ekonomisiyle bu havzaların bütünleşmesi yönündeki çabalarımızı güçlendireceğiz.
Bu çerçevede Irak’a bir ziyaret düşünüyorum bu ayın sonunda ve önümüzdeki ay veya 2-3 ay içinde de Irak’la yüksek düzeyli stratejik işbirliği konseyini tekrar canlandırmak üzere Irak Başbakanı Haydar El İbadi de Türkiye’yi ziyaret edecek.
Yine Aralık başında Yunanistan’la Atina’da yüksek düzeyli stratejik işbirliği konseyi toplantısı gerçekleştireceğiz ve son dönemde ilişkilerimizde kazanılan ivmenin ekonomik boyutlarda daha da güçlenmesi için çalışmalarda bulunacağız.
Aynı şekilde Rusya Devlet Başkanı Sayın Putin de Aralık başında Türkiye’ye gelecek.
Zaten Azerbaycan’la olan yakın ilişkilerimizin TANAP projesi çerçevesinde ne derece güçlü bir eksene oturduğu herkesin malumudur.
Çevremiz siyasi istikrarsızlıklar içinde ciddi sıkıntılarla karşı karşıya kalmış olabilir, ama bu çevre ülkelerin halkları bizim kardeş halklarımızdır ve onların ekonomik alanda ihtiyaçların karşılama gücüne de, kudretine de sahip olan yegane devlet Türkiye Cumhuriyeti Devletidir.
Burada önemli olan, Türkiye’deki siyasi istikrarın muhafazasıdır. İş adamlarımızla, özel sektörle geçtiğimiz hafta gerek ikili bazda, gerekse Bursa’da ve İstanbul’da yürüttüğüm temaslarda kendilerine bir hususu bir kez daha vurguladım, Türkiye son derece kritik 2 seçim süreci yaşadı, önümüzde de 2015 seçim var. Ama girişimcilerimize buradan bir kez daha ifade ediyorum, Türkiye’deki siyasi istikrarı bozmaya kimsenin gücü yetmeyecektir.
30 Mart seçimleri öncesinde acaba Türkiye bir türbülansa girer mi diyerek frene basan yabancı yatırımcılar ya da Türkiye’de iş dünyasındaki belki bazı kaygılarla ortaya çıkan tereddütlere mahal yoktur, Türkiye demokratik istikrarı sağlamış bir ülkedir, bu çok önemli. İstikrar eğer otoriter yapılarla sağlanırsa ekonomi orada hayat alanı bulamaz, önemli olan istikrarın demokrasiyle sağlanmış olmasıdır. Ve gerek 30 Mart mahalli seçimleri, gerekse 10 Ağustos Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve daha sonra yaşadığımız 2-3 aylık gelişmeler gösterdi ki, Türkiye’de demokrasi kökleşmiştir ve demokratik istikrar sağlam temellere oturmuştur ve bu demokratik istikrarın da garantörü AK Parti’dir. Çünkü AK Parti’nin denklemli olduğu bir Türk siyasi hayatının istikrara kavuşması mümkün değil. Biraz sonra tek tek diğer partilerin düştükleri içler acı hali ele alacağız.
Ama özellikle siyasi istikrar ile ekonomik kalkınma arasındaki yakın ilişkiyi bir kez daha vurgulamak istiyorum. İş dünyamızın bütün temsilcilerine zikrettiğim gibi, 2015 seçimlerine giderken biz kısa dönemli popülist ekonomik uygulamalar içinde olmayacağız. Zaten gerek 62. Hükümetin programı, gerekse orta vadeli programı açıklamamız, şimdi 25 sektörel dönüşüm programını açıklamamız açık bir şekilde gösterir ki, AK Parti hiçbir zaman kısa dönemli hesap yapmamıştır, hiçbir zaman seçim kazancı üzerine ekonomik politika yürütmemiştir, hep perspektifi uzun dönemli ve uzun vadeli olmuştur. Bütün programlarımızda, hatta şehir bazında, kent ekonomileri bazında geliştirdiğimiz projelerde de hep 2019’u, 2023’ü, 2053’ü, 2071’i görerek o perspektifte değerlendirmeler yapıyoruz.
Nitekim DEİK’te iş adamlarımızla görüşürken kendilerine vurguladığımız gibi, biz 3’üncü alan olarak, yani Avrupa Birliği, komşu havzalar dışında 3’üncü alan olarak seçtiğimiz Afrika, Latin Avrupa, Doğu Asya açılımlarını orada büyükelçilerimiz yeni iş alanları bulsun diye yapmadık. Aksine Afrika açılımımız, özellikle sadece onu vurgulayarak burada özetle geçeyim, Afrika açılımız daralan Avrupa piyasasını, sıkıntılar içine girmiş Ortadoğu ve yakın havzadaki piyasaların getirdiği problemleri aşmak için son derece öngörülü bir şekilde yeni bir ekonomik açılım havzası olarak tanımladık ve kesinlikle Afrika’da geçici değiliz, kalıcı olacağız. Latin Amerika’daki ilişkilerimiz geçici değil, kalıcı olacaktır. Doğu Asya’daki ekonomik ilişkiler; ki Avustralya ziyaretinden sonra Filipinler’e geçeceğim, onlar da kalıcı olacaktır.
Biz Hükümet olarak iş dünyamızın önünü açmaya çalışıyoruz, önlerindeki tabiri caizse vize gibi, ticaret kısıtlamaları gibi, gümrük kısıtlamaları gibi mayınları temizleyerek çok güvendiğimiz, dinamizmini Türkiye’nin dinamizmi olarak gördüğümüz İş dünyamızın küresel ekonomik alana daha rahat bir şekilde girmesi çabası içindeyiz.
Bu şekilde aktif ve hepimizi gururlandıran performansıyla gerek ihracatçılarımızı, gerek sanayicilerimizi bir kez daha tebrik ediyorum.
Geçtiğimiz hafta ihracatçılarımızın güzel haberlerini paylaşmıştık, bu hafta da sanayi üretim endeksi geçen Eylül ayına göre bu Eylül ayında yüzde 2.2 büyüdü, son 3 aylık çeyrekte de yüzde 3.6 oranında büyüme gösterdi. Bu da ekonomimizin çarklarının çok daha güçlü bir şekilde dönmeye başladığını ve üretim kapasitemizin artmakta olduğunu gösteren çok açık bir gösterge.
Buradan huzurunuzdan bu yöndeki gayretleri dolayısıyla bütün ihracatçılarımıza ve sanayicilerimize bir kez daha teşekkür ediyorum.
Onların dinamizmi Türkiye’nin dinamizmidir, onların meselelerini çözmek bizim en önemli siyasi amacımızdır.
Sadece bununla kalmadık, bu hafta içinde Bursa’da 720 milyon Türk Lirası değerinde 21 yeni eseri halkımızın hizmetine sunduk.
İstanbul’da son derece önemli bir metro bağlantısını, Aksaray-Yenikapı metro hattının açılışını yaptık. İstanbul’u yakından bilenler İstanbul’un ulaşım konusunda çektiği sıkıntıları da bilirler. Aksaray-Yenikapı arasındaki bu bağlantıyla 3 kanat, İstanbul’daki 3 ulaşım koridoru, ulaşım kanadı birbirine bağlanmış oluyor, Kartal, Kadıköy, Üsküdar, Yenikapı hattı, Taksim hattına bir taraftan, bir taraftan da otogar, hava alanı, Bağcılar, Esenler, Başakşehir, Olimpiyat Stadı’na kadar gidecek hatla bütünleşmiş oluyor. Dolayısıyla, hep Avrupa’ya gidip de bizde birbirine entegre metro hatları yoktur diyenler, bugün İstanbul’un metro hattına baktığında çok planlı ve başarılı bir takip ile nasıl bir yeni İstanbul’u yeraltından birbirine bağladığımızı görürler. Sadece Marmaray değil, onunla irtibatlı bütün ulaşım hatlarıyla İstanbul sadece yerüstünde değil, yeraltında da Avrupa’yla Asya’yı birbirine bağlamış, semtlerimiz arasındaki uzaklıklar son derece kısa zaman aralıklarıyla geçilir hale gelmiştir, bundan gurur duyuyoruz. Bizim dönemimizde İstanbul’da 141 kilometre metro hattı yapıldı, raylı sistem hattı yapıldı, 2019’a kadar 466 kilometreye çıkacak bu, 2023’e kadar 779 kilometreye çıkacak, yani İstanbul’un bütünü ulaşım hattına kavuşacak.
Bunun bir önemli tarafı da değerli milletvekilleri, İstanbul’da da zikrettiğim gibi, İstanbul bize tarihin en büyük emanetidir ve en büyük hazinemizdir, İstanbul’da tarihin korunması, kadim İstanbul’un, eski İstanbul’un muhafaza edilmesi, ama aynı zamanda küresel bir nitelikte İstanbul’un dünya merkezi, dünya başkenti haline gelmesi için bu ulaşım projelerine büyük ihtiyaç var. Alttan geçen her ulaşım hattı yerin üstündeki mimariyi koruyor, çünkü açılan her yol, özellikle Cumhuriyetin ilk çeyreğinde yaşanan o geniş yollarla, açılan yollara yüzlerce mescidin, hamamın, tarihi eserin nasıl yok olduğunu biliyoruz. Nüfus artıyorsa, tarihi korumanın en kolay yolu, en doğrudan yolu ulaşımı yeraltına çekmektir. Hem tarihi koruyoruz, hem vatandaşlarımızın seri şekilde ulaşım imkanına kavuşmasını sağlamış oluyoruz. Bu çalışmalar bundan sonra da kararlı bir şekilde devam edecek. Bu hizmetlerimizi önümüzdeki günlerde gittiğimiz her vilayette sürdürmeye kararlıyız.
Yarın önemli bir açıklamada daha bulunacağız, bu da iş güvenliği paketini kamuoyumuzla paylaşacağız, hem iş güvenliği paketi, hem de son madenlerimizde yaşanan gelişmelerle ilgili alacağımız tedbirleri kamuoyumuzla paylaşacağız. Bu, daha Hükümetimizin ilk günlerde yaşadığımız asansör faciasından sonra verdiğimiz bir talimattı, bütün bakanlıklarımız yoğun bir tempoda çalıştılar, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığımız defaatle sektör temsilcileriyle istişare toplantıları yaptı ve bugün bu paketi açıklama imkanına kavuştuk.
Ekonomi alanında son olarak sizlerle G-20 Dönem Başkanlığı konusundaki gelişmeleri paylaşmak istiyorum.
İnşallah yarın bakan arkadaşlarımızla, ekibimizle birlikte Avustralya’ya gideceğiz ve G-20 Liderler Zirvesine katılacağız. G-20, dünyanın en gelişmiş ekonomilerini bir araya getiren bir platform, hem ekonomik, hem siyasi istişarelere önemli bir zemin teşkil ediyor.
Türkiye 1 Aralık’tan itibaren G-20 Dönem Başkanlığını üstlenecek, yani önümüzdeki 1 yıl dünya ekonomisinin direksiyonu Türkiye’nin elinde olacak. Biz iktidara geldiğimizde Türkiye dünya ekonomi liginde 26’ncı sıradaydı, şimdi 16’ncı büyük ekonomik gücü, Avrupa’nın da 6’ncı büyük ekonomik gücü. Dolayısıyla, şimdiden geçtiğimiz hafta ilgili arkadaşlarımızla çok detaylı değerlendirmeler yapıp G-20 gündemini belirledik, Türkiye’nin G-20’deki hedeflerini de Avustralya’da paylaşacağız, özellikle Dönem Başkanlığı süresince.
Burada dikkatinizi çekmek istediğim bir husus var; Türkiye bir taraftan G-20 Dönem Başkanlığını üstleniyor önümüzdeki yıl, bir taraftan da en gelişmiş ülkeler koordinatör ülkesi Birleşmiş Milletler adına önümüzdeki 10 yıl içinde. 5 yıllık değerlendirme toplantısında yine 2015 ve 2016’da yapılacak. Bu şu demek: Türkiye hem dünyanın en büyük ekonomileri arasında, ama aynı zamanda dünyada en az gelişmiş ülkeler, 47 ülkenin de bir anlamda yardımcısı, koordinatörü ve problemlerini çözmek için başvurdukları ülke konumunda.
Bu şu demektir: Biz sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada adaletin, vicdanın sesiyiz, ekonomik eşitsizliklere karşı G-20 Dönemi Başkanlığımızda en gelişmiş ülkelerle G-20 ülkeleri arasındaki diyalog zeminini güçlendireceğiz, diyalog kapılarını açacağız. KOBİ’leri özellikle gündeme getireceğiz ve reel sektörün dünya ekonomisindeki etkisi konusuna da bütün diğer ülkelerin dikkatlerini çekeceğiz.
Avustralya’dan dönerken Filipinler’e uğrayacağım, bu aslında bizim uzun zamandır takip ettiğimiz önemli bir barış sürecinin son adımını teşkil ediyor. Filipinler’de bildiğiniz gibi yaklaşık 400 yıldır süren Bangsamoro Müslümanlarıyla Filipin Hükümeti arasındaki ihtilaflarda, Filipinler Hükümeti modern dönemde başlar, ama ondan önceki dönemlerde ve diğer İspanyol ve Amerikan sömürge dönemlerinde Bangsamoro Adası’ndaki yaşayan Müslüman ahaliyle verdiği bir mücadele vardı. Son dönemde Filipinler Hükümetinin ve Bangsamoro temsilcilerinin, MILF’in ortak yaklaşımıyla Türkiye iki taraf arasındaki arabulucular heyetinin öncü ülkesi konumuna geldi. Hem Filipinler Hükümetinin bize duyduğu güven, hem orada yaşayan Moro halkının duyduğu güvenle bu barış süreci son derece önemli bir aşamaya geldi, anlaşma sağlandı karşılıklı olarak ve bağımsız silah bırakma organın başkanlığına da bir Türk diplomatı getirildi Sayın Haydar Berk eski NATO Daimi Temsilcimiz. Yani iki taraf arasında barış sürecinin son aşamasını yönetmek de Türkiye’nin elinde.
Ben Dışişleri Başkanlığım döneminde hem Filipinler Hükümetiyle, hem Moro halkının temsilcileriyle defaatle görüşerek bu konuda elimizden gelen yardımı yapmaya çalıştık, Malezya’yla birlikte, diğer ülkelerle birlikte bu çalışmalara öncülük ettik. Bu çalışmaların bu seviyeye gelmesi vesilesiyle Filipinler Hükümetinin davetlisi olarak Manila’ya gideceğim ve orada taraflarla da görüşerek bu barış sürecinde sağlanan başarı ve bundan sonra atılacak adımlar konusunda istişarelerde bulunacağım.
Türkiye hem kendi içinde olabilecek gerilimleri çözmeye çalışmakta, hem de dünyanın her yerinde varsa bir barış umudu, o umudu gerçeğe dönüştürmek için çaba sarf etmektedir. Ülkemizden 10 binlerce kilometre uzakta bir ülkede eğer taraflar Türkiye’ye güveniyorlarsa, eğer taraflar aramızı ancak Türkiye bulur ve nihai adımı Türkiye’yle atarız diyorlarsa, bu gurur duyulacak bir tablodur.
Değerli arkadaşlar, bu hafta içinde çok anlamlı 2 ziyarette bulundum.
Birisi, zikrettiğim gibi Bursa ziyaretimiz. Sadece ekonomik gündemi bakımından değil, Bursa’da halkımızla buluşma, onlarla kaynaşma açısından gerçekten hiçbir zaman zihnimizden çıkmayacak çok güzel tablolar yaşadık. Geçtiğimiz dönemde birçok il ziyaretimizde gördüğümüz güzel karşılamayı, misafirperverliği Bursa’da da Ulu Cami’de Cuma Namazından sonra, neredeyse 1 saati aşkın bir süre aldı Cuma Namazından çıkışımız ve halkımızla teker teker kucaklaşmamız.
Bursa’da gördüğümüz yakın ilgi dolayısıyla, muhabbet dolayısıyla bütün Bursalı kardeşlerime, vatandaşlarıma, hemşerilerime teşekkürü bir borç biliyorum.
Bursa bizim model şehrimizdir, ulu şehrimizdir Bursa’da yaptığım konuşmada 2 sene önce vurguladığım gibi. Ulu Cami’nin, Uludağ’ın, ulu erenlerin, Emir Sultan başta olmak üzere, ulu sultanların, Osman Gazi başta olmak üzere şehri, ama aynı zamanda Cumhuriyetimizin de öncü şehri.
Bakınız, ekonomide nereden nereye geldiğimizin çarpıcı bir göstergesi, Bursa’da geçene sene 12,5 milyar dolar ihracat yapıldı 2013. Bu şu demek: 2002’de Türkiye’de emaneti AK Parti devraldığında Türkiye’nin toplam ihracatı 36 milyar dolardı, 2013’te, 10 yıl sonra sadece Bursa’nın ihracatı 10 yıl önceki Türkiye’nin toplam ihracatının 3’te 1’i bir şehrin ihracatı. İşte büyümek bu, işte iddialı olmak ve ülkeyle birlikte şehirlerin de büyümesi perspektifi bu. Kararlığımız hiç eksilmeden devam edecek.
Yine son derece anlamlı bir ziyareti Hacıbektaş’a gerçekleştirdim. Hepinizin takip ettiği gibi, Hacı Bektaş-ı Veli’nin huzuruna giderek, orada da zikrettiğim gibi, bu ağır sorumluluğu aldıktan sonra bu sorumluluğu tarihi miras bakımından bize devreden bütün ulu erenleri ziyaret ettiğim gibi Hacı Bektaş-ı Veli’yi de ziyaret ettim, orada aşure gününe katıldı, ikrar vermeye, destur almaya gittim.
Bu topraklar çok köklü geleneklere şahittir, beşiklik etmiştir. Bu açıdan Türkiye’de Hazreti Mevlana, Hacı Bektaş-ı Veli, Ahi Evran, ki hepsinin mekanını Başbakanlık görevimden sonra ziyaret ettim, Emir Sultan, Ebu Eyyub El-Ensari, Ertuğrul Gazi, Şeyh Edebali, Seyit Burhanettin Veli, hepsi ortak bir mirası bize taşıyan erenlerdir, Horasan erenleridir.
Ve biz o ortak miras içinde herhangi bir mezhep ve meşrep ayrımını esas alan bir politikayı temelden ret ederiz. Bu 2 ay içinde ziyaret ettiğim her mekanda, aslında tarihten beslenen bu güçlü mesajı o mekanlarda duymak, hissetmek bana büyük bir azim ve kararlılık verdi. Tarih de, millet de şahit olsun ki, bu topraklarda bu iman tohumunu eken, bu medeniyet tohumunu eken bütün bu erenlerin mirasına sahip çıkmak en ulvi görevimizdir.
Bu vesileyle, Hacıbektaş ilçemizdeki, Nevşehir’imizdeki bütün vatandaşlarımıza, kardeşlerimize de, dostlara, canlara, erenlere de buradan bir kez daha selam ediyorum beni bağırlarına bastıkları için.
Bizim için Hacı Bektaş-ı Veli’yle Hazreti Mevlana arasında bir fark yoktur, ikisi aynı güzel kaynaktan beslenen muhabbet pınarlarıdır. Hazreti Mevlana’ya Konya’da gösterdiğimiz muhabbetle Hacı Bektaş-ı Veli’ye Hacıbektaş’ta gösterdiğimiz muhabbet aynı hissiyatın ürünüdür. Ve ilk defa bir aşure günü vesilesiyle Hacıbektaş-ı Veli’yi ziyaret eden ilk Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olmak da bana büyük bir gurur vermiştir.
Şimdi şu hususu bir kez daha buradan vurgulamak istiyorum: Bizim AK Parti olarak takip ettiğimiz 12 yıllık siyasetin temeli, bütün vatandaşlarımız arasındaki muhabbet bağlarını güçlendirmek, devletimiz ile vatandaşlarımız arasındaki aidiyet bağını tahkim etmektir.
Bir devlet 2 şeyle kaim olur; vatandaşları arasındaki ortak kültür bağı, manevi bağ, tarihdaşlık ve vatandaşlarının bütünüyle devlet arasındaki ortak vatandaşlık, eşit vatandaşlık bilincidir. Bu aidiyetler zayıfladı mı ülkeler çözülmeye, dağılmaya başlarlar, işte Irak, işte Suriye. Biz bir taraftan çözüm sürecini bir barış projesi, bir daimi, kalıcı kardeşlik projesi olarak hakim kılmaya çalışırken, diğer taraftan, Sünni-Alevi ayrımı üzerine hesap yapanların da hesaplarını bozmaya kararlıyız. Hiç kimsenin bu topraklarda etnik ve mezhep temelli bir ayrımı körüklemesine izin vermeyeceğiz.
Bu çerçevede baktığımızda, gerek Hacı Bektaş-ı Veli’yi ziyaretim esnasında orada gördüğüm muhabbet, gerekse daha sonra bu ziyaret çerçevesinde yapılan tartışmalarla ilgili hususu da burada bir kez daha ele almak istiyorum.
Her şeyden önce, Alevi-Bektaşi geleneğinin 2 ana damarı vardır ve her yerde bu dama atıfla kültürel gelenek sürdürülür.
Bir; 12 imam geleneği ve Hazreti Peygambere kadar giden o köklü mübarek silsile, bu en önemli referans noktasıdır. Hacı Bektaş-ı Veli’de de, diğer birçok Alevi-Bektaşi, Horasan ereninde de bu atfı görürsünüz.
İkinci kaynak da; Horasan erenleriyle ta Hoca Ahmet Yesevi’ye kadar giden kaynaktır ki, bu iki kaynak Anadolu’da birleşmiş ve İslam kültürünün Anadolu’daki bir rengi, bir güzel çeşnisi olarak kökleşmiş, yerleşmiştir.
Şimdi bizim bütün Alevi vatandaşlarımızın hem eşit vatandaşlık haklarından istifade etme konusunda onlara yardımcı olacağız, hem de Aleviliğin bu özgün karakterinin korunması için ne gerekiyorsa onlara destekte bulunmaya devam edeceğiz.
Bu çerçevede Hacı Bektaş-ı Veli’yi ziyaretim öncesinde Bakanlar Kurulunda aldığımız kararla, hem Hacı Bektaş-ı Veli’nin, hem de Hazreti Mevlana’nın türbelerinde artık ücret alınmayacak. Oraya ziyaretle oranın feyzinden istifa etmek isteyenlerden ücret alınması zaten yanlış bir uygulamaydı, bunları tümüyle düzenleyeceğiz ve Hazreti Mevlana’yı, Hacı Bektaş-ı Veli’yi ziyaret ederek onların feyzinden istifade etmek isteyenler dünyevi bir hesap ile o mekanlara gitmeyecekler, sadece huşuyla, edep ile, erkan ile o mekanlara gidecekler ve o mekanlardan feyz alacaklar.
Şimdi bizim bu ziyaretimiz ve orada Alevi vatandaşlarımızla kucaklaşmamız, verdiğimiz mesajlar bazı partilerde rahatsızlığa sebebiyet verdi.
Öncelikle Cumhuriyet Halk Partisi, benim ziyaretimden bir gün önce bir Alevi paketi açıklaması ihtiyacı hissettiler; eğer ziyaretim olmasaydı açıklarlar mıydı bilemiyorum. Ama dikkat ediniz, o pakette hep AK Parti hükümetleri döneminde yapılan çalıştaylara atıf var. Bizim iktidarımıza gelene kadar Alevi meselesi ve Alevi vatandaşlarımızın sorunları hiçbir zaman açık yüreklilikle tartışılmadı. Bunu ilk defa açık yüreklilikle tartışan AK Parti iktidarı döneminde o zaman Sayın Başbakanımızın verdiği talimatla AK Partili bakanların yürüttüğü çalışmalarla gerçekleşti. Ve bu çalıştaylarda hem değişik Alevi kesimin temsilcileriyle bir iletişim imkanı oldu, hem de neler yapılacağı açık bir şekilde ele alındı.
Ama Cumhuriyet Halk Partisi’nin açıkladığı bu pakete baktığınızda, hep istemezük şeyini görürsünüz, din dersi kalksın, din ibaresi kalksın. Benim Hacı Bektaş-ı Veli’de gördüğüm, bütün o ulu erenlerde gördüğüm temel hususiyet, İslam kültür ve medeniyeti sembolleriyle olan irtibattır. Beni karşılarken Ali mihman diyerek karşıladılar, mihman Ali diyerek karşılardılar, her gelen misafiri Hazreti Ali gibi gören bir gelenekten bahsediyoruz. Atıf yaptıkları şahıslar dediğim gibi Hazreti Peygamberin torunlarıdır, evlatlarıdır, Hazreti Ali’dir, Hazreti Hasan’dır, Hazreti Hüseyin’dir, Hazreti Zeynel Abidin’dir, Hazreti Cafer-i Sadık’tır, İmam El-Askeri’dir, Musa Kazım’dır, İmam El-Naki’dir, İmam Muhammed Mehdi’dir, bütün bu seyit silsilesine bakınız, hepsi bugün Aleviliği temsil ettiğini ve Aleviliğin İslam dışı bir gelenek olduğunu ispat etmeye çalışanların kullandıkları ibarelerin tam tersidir, hepsi seyittir, hepsi imamdır, hepsi Peygamber torunudur. Bu nasıl bir anlayıştır ki, hem 12 imam diyeceksiniz, hem de Alevi-Bektaşi geleneği, bütün bu çizgi içinde gelişmiş olan geleneği İslam’la irtibatı olmayan bir gelenek gibi takdim edeceksiniz. Eminim bütün Alevi vatandaşlarımız, samimiyetle Aleviliği benimseyen kardeşlerimiz bu tartışmaları kendi içlerinde özgün bir şekilde yaparlar ve katıldığım her Alevi orucunda, Muharrem orucunda tekbirlerle, salavatlarla sürdürülen o geleneği bozmak isteyenlere karşı cevabı en iyi onlar verirler.
Demek istedikleri şey şu: Öyle bir Alevilik olsun ki bu toprakların ortak değerlerinden uzaklaştırılsın. Peki, 12 İmam böyle de, Horasan ereni farklı mı? Ben Alevi vatandaşlarıma, bütün Alevi aydınlarına bu yılı, önümüzdeki ayları Hacı Bektaş-i Veli’nin Makalat’ını okuma ayları olarak ilan etmeye davet ediyorum. Gerçek Alevi-Bektaşi geleneği hangi değerlere dayanıyor onu görmek için. Gülbank, bütün tasavvuf geleneğinde aynı güzel sözlerle başlar. Vakitler hayrola, hayırlar fetrola, şerler defola, 12 İmam himmeti üzerimize hazıru nazır ola. 10 asır, buradan Osmanlı askeri geleneğine de Bektaşilik üzerinden girmiş olan bu güzel ifadeler, vakit hayır, şerlerin defolması, hayırların fetrolması, buradaki hangi tabir Sünni gelenekte yok ya da Sünni gelenekte olan hangi tabir Alevi gelenekte yok. Neden bir karşıtlık üzerine yeni bir Alevilik inşa etmeye çalışıyoruz. Neden modern din dışı ideolojiler çerçevesinde Aleviliği kökünden koparmaya çalışıyoruz. AK Parti hareketi Alevi-Bektaşi geleneğine saygılıdır ve onun kökünü, klasiklerini muhafaza edilmesi konusunda da her türlü desteği vermeye hazırdır, onun için Alevi-Bektaşi klasiklerini bastık. Onlarca Alevi-Bektaşi klasiğini bastık. Niye biliyor musunuz? Yeni yetişen Alevi kökenli gençler o geleneğin klasiklerini okusunlar ve bu geleneğin Hazreti Peygamberden, Hazreti Ali’den, onun getirdiği çizgiden, Hoca Ahmet Yesevi’den uzak olmadığını görsünler. Kahramanmaraş ziyaretim esnasında bir Alevi dedesi kalabalığın içinden ben dedeyim diye seslendiğinde otobüse aldım ve ilk sözü şu oldu: “Hakk, Muhammed, Ali yardımcınız olsun.” Şimdi içeriden ve dışarıdan yeni ideolojik çerçeveler, dogmalarla yeni bir Alevilik çıkarma çabalarına karşı eminim önce Alevi-Bektaşi geleneğinin öncü şahsiyetleri, dedeleri ve bu geleneği sürdüren bütün 12 hizmet erbabı öncüler karşı çıkacaklardır.
Şimdi CHP ne diyor? Din dersini kaldıralım diyor, Alevi paketinin içine koyduğu şey din dersini kaldıralım, din ibaresini kaldıralım. Çünkü CHP’nin kafasında, zihninde hep dinle bir şekilde mücadele etmek var, hiç bundan kurtulamadılar. Orada da zikrettim, eğer din kültürü ve ahlak derslerinde herhangi bir mezhep tahkir ediliyorsa, herhangi bir din sadece Alevilik gibi İslam kültürü içinde gelişmiş ve bu kavramlarla ortaya çıkmış bir mezhep ve meşrep değil. Başka bir din, hatta İbrahimi gelenek dışında, yani Hristiyanlık ve Musevilik dışında Budizm ve diğerleri tahkir ediliyorsa, onlara karşı bir nefret dili kullanılıyorsa ona önce ben karşı çıkarım, önce AK Parti karşı çıkar, bizim anlayışımızda nefret dili hiçbir zaman olmamıştır. Ama böyle bir tahkir yoksa, her bir mezhep anlatılıyorsa, her bir din anlatılıyorsa, yeni yetişen nesiller bu dinleri tanıma imkanı buluyorsa bunda ne zarar var. Nedir sizin bu mücadele anlayışınız.
Üç alternatif var. Bakınız arkasını göstermek için din kültürü dersleri etrafındaki tartışmanın. Bir; o dersi tümüyle kaldıralım, bir alternatif bu CHP’nin teklif ettiği. Peki, bunu kaldırdığımızda eğitim içinde ki bugün IŞİD radikalizmi başta olmak üzere bu tür radikal eğilimlerin toplumda yer almasını nasıl engelleyeceğiz, yeni yetişen gençler, Sünni gençler, Alevi gençler yükselen bazı yanlış dini anlayışlara karşı gerçek dini anlayış hakkında nasıl bir kültür sahibi olacaklar? Din kültürü dersi olmadığı zaman bu ihtiyacı karşılamak üzere nasıl son derece yanlış kanaatlerin ortaya çıkacağını görmüyorlar mı? Onlar yasakladılar, tek parti döneminde yasaklandı, ne oldu? Maalesef yeni yetişen nesil 32 farzı bile sayamayacak hale geldi o dönemlerde. En fazla ıstırap veren şeyler bizden önceki nesiller için buydu. Ne zararı var din kültürüyle ilgili bilgi sahibi olunmasının.
İkinci alternatif şu: Sünni gençler Sünniliği, Alevi gençler Aleviliği okusun seçmeli dersler şeklinde. Peki burada ayrı iki paradigma varmış gibi bir karşıtlık üzerinden bir dini kültür anlayışını yaymak nasıl bir zarar verir, bunu düşünebilir misiniz? Nasıl bir karşıtlık ortaya çıkar. Sünniler Sünni İslam’ı okuyacaklar ve sadece onu bilecekler, Hacı Bektaş-i Veli’yi mesela tanıyamayacaklar. Alevi gençler de Sünni geleneği bilmeyecekler ve zannedecekler ki okudukça bu iki gelenek birbirine karşı. Bugün eğer Alevi ve Sünni geleneği birbirine karşıt iki inanç gibi takdim etmek isteyen varsa o bir tarih cahilidir, kültür cahilidir, Alevilik cahilidir, Sünnilik cahilidir. Ben Hacı Bektaş-i Veli’nin huzuruna vardığımda hiçbir yabancılık hissetmedim, hiçbir Sünni de hissetmez. Bir Alevi kardeşimiz Konya’ya Hazreti Mevlana’ya ve Bursa Emir Sultan’a geldiğinde de hissetmez. Bizim meselemiz, bunların ortak zeminde güçlendirilmesi.
Üçüncü alternatif ise, bizim savunduğumuz alternatif; din kültürü ve ahlak dersleri. En geniş müfredatla bütün mezhepleri, meşrepleri, dini anlayışları içeriden ve içselleştirici bir anlatımla yeni nesillere öğretmek üzere okutulmalıdır. Dediğim gibi, tekrar vurgulayarak söylüyorum; hiçbir şekilde bu derslerde bir dinin, mezhebin tahkir edilmesi söz konusu olamaz, aşağılanması, ötelenmesi bir meslek mensubunun incinmesine biz izin vermeyiz.
Yine Cumhuriyet Halk Partisi’nin bu Alevi meselesi konusundaki en önemli ikilemlerinden birisi; Dersim meselesindeki ikircikli tutumudur. Bakınız Sayın Cumhurbaşkanımız Başbakanlığı döneminde Dersim konusunda net bir tavır sergiledi ve devlet adına da işlenmiş olursa olsun yapılan her türlü zulme karşıyız dedi ve Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olarak bu olaylar dolayısıyla özür diledi. Şimdi CHP’den ve MHP’den bu çerçevede son günlerde MHP’den de gelen tepkilere geleceğim, bir karşı tavır alış söz konusu oldu. Cumhuriyet Halk Partisi Dersim konusunda hala bir açıklamada bulunmadı. Neden bulunamıyor biliyor musunuz? Çünkü korkuyor, çünkü zihnindeki adalet terazisiyle partisinin yapısı uygun değil. Dersim’i eleştirirsem ulusalcılar kopar diye korkuyor, parti bölünür diye korkuyor. Ama AK Parti böyle bir şeyden korkmaz. Çünkü AK Parti’nin ortak vicdanı, her türlü zulme ve yanlışlığa karşı ayakta durma vicdanıdır. Cumhurbaşkanımız Alevi öncülerini, dedelerini Cumhurbaşkanlığına davet ederek yemek veriyor, onları haram yemekle suçluyor Kılıçdaroğlu. Kılıçdaroğlu, Alevi gelenekte düşkün ilan etmek vardır ama, o senin haddin değil, sen kimseyi haram yemekle itham edemezsin. Oraya gelen Alevi dedeleri, Alevi öncüleri edebin, erkanın temsilcileridir ve hepsi eline, beline, diline de sahip çıkan insanlardır. Onlar bilir kimi ziyaret edeceğini, kimi ziyaret etmeyeceğini. Onlar edep erkan bilirler. Bir ülkenin Cumhurbaşkanı davet ettiğinde onurla, vakarla o daveti kabul ederler ve giderler, bundan rahatsız olma. Bu Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanının ne kadar kucaklayıcı olduğunun işaretidir ve Türkiye’deki Alevi toplumunun temsilcilerinin devlete olan saygılarının ifadesidir. Ben o yemeğe katılan bütün Alevi toplum temsilcilerine bir kez daha buradan teşekkürlerimi sunuyorum.
Ama Kılıçdaroğlu sesini yükseltemez, çünkü yarası var, çünkü arkasına güvenemiyor. Bakınız son 1 hafta içinde, 10 gün içinde bir milletvekili ağır ithamlarla istifa etti. Başka bir milletvekili ihraç talebiyle disipline sevk edildi. Üçüncü bir milletvekili ve birkaç milletvekili de günlerdir Kılıçdaroğlu istifa etsin diye çağrıda bulunuyorlar. Şöyle bir takım düşünün: Herkes ayağına topu almış kendi oyununu oynuyor, birisi de kendini antrenör zannedip ortalıkta dolaşıyor. Her gün bir açıklamasıyla birini memnun etmeye çalışıyor, bakıyor bir gün ulusalcılar rahatsız oldu bir açıklama yapıyor öbürkülerini kırıyor, öbürkülerinin rahatsız olduğu bir açıklama yapıyor onları kırıyor, bir türlü iki yakası biraraya gelemedi bu CHP’nin. Gelemez, çünkü milletin gönlüyle buluşamayanların yakaları biraraya gelemez. Küstahça çıkıp Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı makamı, Başbakanlık makamı boş diyor. Sen onlarla kaygılanma, millet biliyor bu makamların dolu olduğunu. Anadolu’da gösterilen muhabbetten biliyor. Sen kendi küçük sandalyenin derdine düş, bırak büyük makamları. Biz o makamların nasıl doldurulacağını gayet iyi biliriz ve o makamları hakkıyla doldurduğumuz için millet emaneti tekrar tekrar biz veriyor ve vermeye devam edecek.
Şimdi buradan çağrıda bulunuyorum, onların geleneğiyle başladığı için çağrıda bulunuyorum Kılıçdaroğlu’na; bakın Dersim’de biz vicdanın sesi olduğumuz için onlar sessiz kaldılar. Seyit Rıza’nın oğlu Hüseyin 17 yaşındaydı, idam edilecek yaşta değildi, yaşı 21’e yükseltildi idam edildi. Aynı şey 12 Eylül’de Erdal Eren için yapıldı, yaşı büyütüldü idam edildi. Ben hep merak ederdim, bu yaş büyüterek idam etme geleneği nereden geliyor, 12 Eylül’cüler nereden öğrendi bunu. Şimdi fark ediyorum, CHP’den öğrendiler, CHP’den öğrendiler. Dersim’de yapılanları İhsan Sabri Çağlayangil’den bir dinlesin Kılıçdaroğlu. O günlere şahitlik yapanlardan ve çıksın. Bunun bir zulüm olduğunu açık yüreklilikle söylesin ya da Tunceli’ye gitmesin. Açık yüreklilikle söylesin. Ve eğer devlet adına birisi yanlışlık yapmışsa, o yanlış devletin yanlışı değildir, o yanlış o yapanların üzerinde kalır.
Şimdi buradan Bahçeli’ye geçmek istiyorum. Nedense biz Dersim konusunda konuştuk diye ben bekliyordum ki CHP rahatsız olsun, CHP’den önce Bahçeli’nin sesi yükseldi. Ben Hacı Bektaş-i Veli’de Alevi erenlerimizle, dostlarımızla, canlarımızla kucaklaştım diye rahatsız oldu. İki saat sonra kim yetiştirdiyse bir açıklamayla beni özür dilemeye davet etti. Neden özür dileyecekmişim? Dersim’de yapılanların yanlış olduğunu, zulüm olduğunu söylemem dolayısıyla. Onun üzerine ertesi gün kendisine bazı sorular yönelttim. Bugün de yaptığı grup konuşmasında yine polemik yapıyor, yine benim hiç söylemediğim şeyleri söylemiş gibi yansıtarak güya beni itham etmeye kalkışıyor.
Sayın Bahçeli, açık yüreklilikle söylüyorum; Dersim’de yapılan yanlıştı, zulümdü. Aynen 3 Mayıs 1944’te Alparslan Türkeş’e, Fethi Tevetoğlu’na, Reha Oğuz Türkkan’a yapılanların zulüm olduğu gibi. Bahçeli’yle aramızdaki devlet anlayışı farkı şu: Bahçeli devlet adına yanlış yapanlara bile sahip çıkmayı devlete sahip çıkmak zannediyor. O yüzden de devlete en büyük tahribatı veriyor. Biz ise kim ne adı altında yaparsa yapsın yanlışa yanlış, doğruya doğru diyoruz ve bu yolla halkımızın bütününü kucaklıyoruz.
Madem ki tek parti döneminde ayağa kalkanların hepsi isyana kalkışmışlardı, yine söylüyorum; Kazım Alöç 3 Mayıs 1944 MHP’nin ideolojik öncülerinin ki bir kısmı gerçekten önemli bilim adamlarıdır Fethi Tevetoğlu gibi rahmetle de anıyorum, Türk diline büyük katkıları olan, Türk düşüncesine katkıları olan isimlerdir, onları itham ederken şöyle diyor, bakınız hafızama kazınmış satırlardır: Bunların vatan hainleri tescil olunmuştur, bunlara zulmettiğimizi iddia edenlere söylüyorum diyor. Bunları herhalde Pera Palas’ta ağırlayacak değildik. Bunlara her nevi zulüm yapılmıştır ve yapılmaya devam edilecektir. Bu, tek parti döneminin Savcısının Alparslan Türkeş’le ilgili ifadeleridir. Ve Dersim olayından birkaç sene sonra yaşanmıştır. Şimdi burada başka bir şey, yine 12 Eylül de buradan besleniyor dikkat ederseniz, hani bunları idam etmeyecektik de besleyecek miydik diyen zihniyetle Pera Palas’ta mı yatıracaktık diyen zihniyet aynı çizginin devamı. Peki, bu ithamlardan sonra, vatan hainliği ithamından sonra verilen bu cezalar eğer sadece bu sebeple haklı görülüyorsa, tabutlukları mazur görebilir miyiz? Diyelim ki suçlular, o suçluyu adalet önünde yargılamak yerine yargısız infazla insanları öldürmek bir suç değil midir? 76 yaşındaki bir yaşlının yaşını 54’e indirip idam etmek için, oğlunun yaşını 17’den 21’e çıkarıp sonra da yalvararak dönüp cellatlarına, ne olur oğlumu benden sonra asın diyen o yaşlı adama, hayır senden önce asacağız, onun öldüğünü de göreceksin diye bağırmak adalet midir? İsyana karşı mücadele böyle mi verilir? Seyit Rıza ile oğlu Hüseyin’in hikayesi. Bunlar mıdır devleti büyüten? O zaman gelsin Çorum’da da, İç Anadolu’da da Sayın Bahçeli kendisine yakınlık hisseden kitlelere dönsün desin ki; İskilipli Atıf Efendi de hani idam hükmü neredeyse daha sonra verilen, Ulucanlar Cezaevinde onurla idam sehpasına yürüyen o büyük Hocaya da yapılan zulüm devlet adına yapılmışsa doğrudur diyebilecek mi? Ya da kendisini tekbirle karşılayan ülkücü gençlere dönüp, tek parti döneminde bu tekbir yasaktı, bu tekbir sebebiyle sadece Allah-u ekber dediği için, Ezanı Muhammediyi aslına uygun okuduğu için ne çileler çeken o Anadolu insanına dönüp, o çileler devlete karşı görülen bir eylem olduğu için çekilmesi müstahak çilelerdi diyebilecek mi? Mustafa Pehlivanoğlu’nu idam edenler, devlete isyan etti diye idam edenler haklı bir gerekçe olarak bunu takdim edebilirler mi 12 Eylül’de? Sayın Bahçeli polemik yapmasın. Tek partiyi savunacaksa çıksın mertçe savunsun, ama polemik yapmaya kalkmasın.
Biz ise kim ne zaman, ne gerekçeyle yapmış olursa olsun her türlü zulme karşı çıkmaya devam edeceğiz.
Dersim’e dönük eleştirel tutumumuz da sürecek, 3 Mayıs 1944’te yapılanlara dönük eleştirel tutumumuz da, İskilipli Atıf Hocaya yapılan zulüm de, tek parti döneminde yapılan her bir zulme karşı çıkacağız, demokratik Cumhuriyeti inşa etmeye de kararlıyız.
Bugünkü konuşmasında beni Türk milletini Yezit’e benzetmekle itham ediyor. Nasıl bir Türkçeyle benim söylediğimden bunu çıkarmış anlayamadım, hangi Türkçeyle bu yorumu yapmış onu da anlayamadım. Ben böyle bir ithamı kendisine iade ederim; bir. Aziz Türk milletini de Dersim cinayetiyle özdeşleştirmeyi de şiddetle reddederim; iki. Bizim milletimiz bu tür cinayetlerden, bu tür katliamlardan, bu tür yanlış uygulamalardan beridir, beri olmaya devam edecektir. Birileri zulüm yapmışsa, onun karşısında da bu zulmü dile getirmekten de hiç çekinmeyiz. Aramızdaki devlet anlayışı farkı bu. O diyor ki devlet adına birisi cinayet işlemişse dokunmayın ona. Biz de diyoruz ki; devletin bekası, devletin vatandaşlarıyla, vatandaşlarının bütün kesimleriyle buluşması ve aidiyet ilişkisi kurmasıyla irtibatlıdır, devlet ancak böyle baki olur. Şu veya bu toplum kesimini, şu veya bu mezhebi öne çıkararak değil. Şeyh Edebali’nin o yüce mesajı, “insanı yaşat ki devlet yaşasın” mesajı kulaklarımızdadır. Bakın Şeyh Edebali, Kayı boyunu yaşat ki devlet yaşasın demiyor. Şeyh Edebali, Oğuz boylarını yaşatın ki -ben de Oğuz boylarındanım- devlet yaşasın demiyor. Türkleri yaşatın ki devlet yaşasın demiyor. Sünnileri yaşatın ki devlet yaşasın demiyor. Alevileri yaşatın ki devlet yaşasın demiyor. İnsanı yaşat ki devlet yaşasın diyor. İnsan, insan…
Biz gerek bu toprakların çocuğu olarak, gerekse bu sorumluluğu üzerine almış bir siyasetçi, Başbakan olarak bir vatandaşımızı gördüğümüzde önce insanı görürüz. Onun arkasındaki kimliği araştırmadan önce bağrımıza basarız muhabbetle onu kucaklar ve sadece o aşkla, o muhabbetle onunla ilişki kurarız. Devletimizin bekası da 77 milyonu yaşatmakla mümkün olacaktır. Devletimizin bekası da bu vatandaşlarımızın her bir kesimiyle çağdaş, demokratik, insan haklarına uygun bir vatandaşlık aidiyet bağı kurmakla olacaktır.
Sayın Bahçeli, hiç merak etmesin Türkiye Cumhuriyeti Devleti çok köklü geleneğiyle bütün bu farklılıkları bünyesinde korumaya devam edecek. Her bir farklılığa saygı gösterecek ve istikbale doğru da 77 milyonu tek bir vücut gibi geleceğe taşıyacak. Şimdi buradaki ortak özellikle ne biliyor musunuz? Zulümde seçicilik. Gerek Kılıçdaroğlu, gerek Bahçeli, gerekse Demirtaş ve HDP hep zulümde seçicilik yapıyorlar. Hep bize yakın olanların zulmü, zulümde olsa sessizlikle karşılanmalı diyorlar bize yakın olanlar mazlumsa onlara sahip çıkalım diyorlar. Bakın şimdi bir başka sınav halinde bu liderlerin hepsi. Kobani konusunda hepimiz hassasiyet gösterdik ve ben bu kürsüden ve kamuoyumuza birçok vesileyle Suriye’de, Halep’te, Dara’da, Şam’da yapılan zulme nasıl karşı çıkmışsak, Kobani’deki zulmede karşı çıkacağımızı vurguladık ve bu konuda da elimizden gelen her türlü desteği verdik. Peki, bir haftadır Esad’ın uçakları Halep’i bombalıyor, Halep’te büyük bir kıyım yaşanıyor ve bütün çabamızla Halep’teki kardeşlerimize bir yardımcı olmaya çalışıyoruz. Kılıçdaroğlu’ndan bir ses duydunuz mu? Hani Kobani’ye Suriye’de bir şehir diyen Kılıçdaroğlu’na şimdi Halep’i de sorsalar, Halep nerede deseler o da Suriye’de bir şehirdir diyecek başka bilgisini gördünüz mü? Halep’te yaşayanlar insan değil mi? Halep’i bombalayan ve sivilleri katleden Esad aynen Kobani’yi topa tutan veya Kobani’ye saldıran IŞİD kadar zalim değil mi? Ama sesi çıkmaz Kılıçdaroğlu’nun, ona dönüp bir şey söylemez. Çünkü her zaman söylüyorum, Esad Arap BAAS’ıdır, CHP Türk BAAS’ıdır bu yüzden akrabalar birbirlerine laf edemiyorlar. Şimdi aynı şekilde Devlet Bahçeli’den güçlü bir ses duydunuz mu? Hani her yerde Türkmenlerin haklarını savunduğunu iddia ederken, Bayır Bucak’ta, Halep’te Türkmenler bu baskılarla karşı karşıya kaldığında gür bir sesle Halep’e dönük bir sedada bulunduğunu duydunuz mu, Halep’te yardım edelim diye çağrıda bulunduğunu duydunuz mu?
Ya da HDP Kobani için Türkiye’yi yakmaya kalkışan bu Vandallar Halep’teki Kürtler için çünkü Halep’te Arap’ta var, Türkmen’de var, Kürt’te var hepsi bu saldırıya maruz kalıyor. Halep’teki Kürtler için sesini yükselttiğini duydunuz mu? Çünkü onlar zalimle, mazlum arasında seçici bir tavır sergilerler. Biz ise zalime zalim deriz, mazlumunda yanında dururuz hiçbir fark göz etmeden.
Yine Kudüs’te Mescid-i Aksa da son 1 hafta içinde yaşanan zulme karşı Mescid-i Aksa’yı kirleten İsrail askerine karşı en yüksek gür seda Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinden çıktı ve çıkmaya devam edecek. Buradan bir kez daha İsrail’e ve onların o İsrail’in zalim yöneticilerine sesleniyorum, sakin ola ki Suriye’de bir zalim kendi halkına zulüm ediyor diye ya da İslam dünyasında iç karışıklıklar, gerilimler sebebiyle birtakım problemler yaşanıyor diye bunu bir fırsat bilip Kudüs’e ve Mescid-i Aksa’ya yönelttiğin bu saldırıları devam ettirmeyi düşünme. Herkes sussa Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti sessiz kalmayacaktır.
Nitekim Kudüs’e ve Mescid-i Aksa’ya yönelik bu menfur saldırı söz konusu olduğunda Birleşmiş Milletler’de gerekli girişimlerde bulunduk, bütün dünyada dış temsilciliklerimiz ülkeler nezdinde girişimlerde bulundular. TİKA Başkanımız olayların hemen sonrasında süratle Mescid-i Aksa’ya intikal etti orada yapılan tahribatı nasıl giderebileceğimiz hususunda çalışmalara derhal başladık. Ve gerek Sayın Cumhurbaşkanımız, gerek ben Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas’la ve Hamas Lideri Halid Meşal’le görüşmeler gerçekleştirdik, bundan sonra da bu meselenin takipçisi olacağız. Her şeyden önce şunu bir kez daha vurgularım ki: Mescid-i Aksa da, Kudüs de bize tarihin emanetidir. Hazreti Ömer’in Kudüs’ü o güzel duvarlarla çevreleyen Kanuni Sultan Süleyman’ın, Kudüs’e fetih eden Yavuz Sultan Selim’in Kudüs ve Filistin için gerekirse alırken ödediğimiz bedeli ödemeye hazırız diyen Sultan Abdülhamit’in bize emanetidir ve bu emanete sahip çıkmaya devam edeceğiz.
Şimdi bir taraftan ülke ekonomisiyle ilgili bu çalışmaları yaparken, diğer taraftan uluslararası gündemi takip ederken ve tabi Bursa ve Hacı Bektaş’a bu güzel ziyaretleri gerçekleştirirken bu hafta ilçe kongrelerimizi de başlatmanın coşkusunu yaşadık. Ben İstanbul’da Küçükçekmece, Ankara’da da Altındağ ve Mamak Kongrelerine katıldım. Bu coşkulu kongrelerde dava arkadaşlarımla buluştum, kucaklaştım. Her şeyden önce Küçükçekmece’de, Altındağ’da ve Mamak’ta gördüğüm coşku dolayısıyla bütün dava arkadaşlarımı, teşkilat mensuplarımı tebrik ediyorum.
Bakınız diğer partiler iç gerilimlerle uğraşırken, biz hem partimiz içindeki yapılanmayı tamamladık, hem Hükümetimiz yepyeni bir perspektifle 2023 yolunda programlarını açıkladı, hem de kongrelerimizi başlattık, şu ana kadar 200’e yakın ilçede kongremizi tamamladık. Uyum içinde, coşku içinde, her yerde bir demokrasi şöleni var. Sanki iki seçimi yeni tamamlamış bir teşkilat değil, yeni bir seçime doğru kararlı bir şekilde yürüyen bir teşkilat var karşımızda ve bu 2015 seçimlerine mutlaka yansıyacaktır.
Türkiye’nin her köşesinde önümüzdeki aylarda AK Parti coşkusu yaşanacak, kongrelerimiz yapılacak, daha sonra da seçim startı vereceğiz ve ülkemizin bütün meydanlarına demokrasi şölenini yayacağız. Bende bütün kongrelerimizde elimden geldiğim kadar il kongrelerimize ve mümkün olan ilçe kongrelerimize katılacağım. Bu ay içinde Tunceli, Tatvan, Patnos ve Erzincan’a giderek oradaki kongrelere katılacağım ve oradaki kardeşlerimle bir kez daha kucaklaşma imkanı bulacağım bu kararlılığımız sürecek.
Burada bir hususu da konuşmamın sonunda tekrar vurgulamak istiyorum. Başta söylediğim gibi Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bekası vatandaşlarının aidiyet bağıyla kaimdir. Onun için çözüm süreci bizim açımızdan bir milli kardeşlik projesidir, kararlılıkla sürdürülecektir. Son zamanlarda çözüm sürecine yönelik provokasyonlara karşı da dik durmaya devam edeceğiz. Bir kez daha söylüyorum, çözüm süreciyle kamu düzeni birbirine alternatif değildir. Kamu düzenini sağlamak için gereken her türlü tedbiri aldık, almaya devam edeceğiz hiç kimsenin bundan tereddüdü olmasın. Kimse çözüm sürecini bahane ederek Türkiye’de kamu düzeninde bir asayiş problemi çıkarmaya kalkmasın.
HDP’ye de buradan bir kez daha sesleniyorum, çözüm sürecinin bütün taraflarına sesleniyorum, eğer çözüm sürecini kararlılıkla devam ettirmek hususunda iyi niyetliyseniz bu iyi niyetinizi gösterin. Çıkın ve çözüm sürecini sabote eden bu şiddet sarmalına, Vandalizm’e karşı olduğunuzu açık yüreklilikle ifade edin, hiç maskelerin arkasına saklanmayın. Siz bu açık yürekli ifade de bulunmanız halinde çözüm süreciyle ilgili diğer adımlar atılmaya devam edilecektir. Ama bir taraftan çözüm sürecini savunuyormuş gibi yapıp, diğer taraftan çözüm sürecinin olmazsa olmaz şartı olan kamu düzeni konusunda sürekli provokasyonlarda bulunmaya devam ederseniz bizde hak ettiğiniz mukabeleyi gösteririz.
Çözüm sürecini biz konjonktürel bir hesapla başlatmadık. Başlatırken de kimin hangi adımı atacağını en başından belirleyerek başladık. Bir taraftan çözüm sürecini devam ettirirken, diğer taraftan silahları bırakma konusunda hiçbir adım atmamanın tutarlı bir tarafı yoktur. Geçen sene 2013 Mayıs’ında ülkeyi terk etmesi gerekenler artık terk etmeye başlamalıdır, silahları bırakmaya başlamalıdır. Silahları bırakmadan sürekli çözüm sürecinden bahsederek, silahları Demokles’in Kılıcı gibi Doğu ve Güneydoğu’daki kardeşlerimiz üzerinde tutmaya devam ederseniz bunu çözüm süreciyle izah etmek mümkün olmaz. Çözüm süreci bizim için milli bir projedir, yerli bir projedir, özgün bir projedir ve mutlaka başarıya ulaştırılacaktır.
Bunun için önümüzdeki aylarda değerli milletvekilleri, değerli dava arkadaşlarım; her birimiz aziz vatan topraklarının her bir köşesine yayılacağız. Yasama çalışmaları bittikten sonra hafta sonlarında bütün arkadaşlarımın kongrelerde olmasını rica ediyorum. Kongrelerde bulunmakla hem teşkilatımıza destek vereceksiniz, hem de kongremizin gerçekleştirdiği ilçe ve illerde halkımızla buluşacaksınız. Bizim yegane güç kaynağımız halkımızdır, hiçbir ayrım gözetmeden 77 milyonun ta kendisidir ve bu halkımız bize bu gücü verdikçe kınayanın kınamasından çekinmeyeceğiz, saldıranın saldırılarından herhangi bir şekilde tereddüde düşmeyeceğiz, tuzak kuranların tuzaklarını başlarında parçalayacağız inşallah.
Kongrelerimiz, teşkilatlarımızla buluşma ve halkımızla kucaklaşma fırsatlarıdır. Bu kongrelerin aynı coşkuyla devam etmesini diliyorum.
Hepinizi saygıyla, muhabbetle selamlıyorum.