Yükleniyor...

Basbakan Davutoglu’nun, 17 Mart tarihli TBMM Grup Toplantisi konusmasinin tam metni

 

Değerli milletvekillerimiz, dava arkadaşlarım, çok değerli konuklar; hepinize Grup Toplantımıza hoş geldiniz diyor, toplantımızın hayırlara vesile olmasını diliyorum.

Özellikle de bugün işitme engelli kardeşlerimiz de aramızda, onlara da hoş geldiniz diyorum, onlara teşekkür ediyorum ve onları çok seviyoruz, teşekkür ediyorum.

Değerli milletvekillerimiz, bugün Grup Toplantımızda aslıda bu haftanın değerlendirmesini yaparken, aynı zamanda bir yüzyılın da muhasebesini yapma imkanı bulacağız.

Birçok açılardan geçtiğimiz hafta ve bu hafta çok önemli yıldönümlerinin milli hafızamızı ve ortak kaderimizi şekillendiren ve dünyada adalet arayışımızın sembolü olan yıldönümlerini bünyesinde barındırıyor. Onun için öncelikle bu yıldönümlerinden hareketle, AK Parti hareketinin güçlü arka planını sizlerle bir kez daha paylaşmak istiyorum.

Önce Çanakkale, yarın 18 Mart, 100. yılında Çanakkale şehitlerini rahmetle anıyoruz, onların emaneti üzerimizdeki en büyük miras, en büyük sorumluluktur. Bundan 100 yıl önce tam da bir millet artık tarihe terk ediliyor, o milletin kalbi olan Dersaadet, İstanbul müstevliler tarafından işgal edildi, edilecek beklentisi içinde olanlar varken, bir millet Çanakkale’de, Gelibolu’da bir destan yazdı ve bu destanla sadece şu anda ülkemizin her bir köşesinde bulunan vilayetlerimizden gelenler değil, sınırlarımızın dışında kalmış o kutsal mekanlardan, Bağdat’tan, Şam’dan, Kerkük’ten, Musul’dan, Filistin’den ve dahi Rumeli’den, Üsküp’ten, Saraybosna’dan, Kosova’dan ve dahi Kafkaslar’dan ve dahi bu topraklara yürek vermiş, gönül vermiş bütün diyarlardan insanlar fevç fevç omuz omuza Çanakkale’ye yürüdüler ve şahadet şerbeti içmek pahasına bir milletin onurunu, aslında sadece bir milletin onuru değil, insanlık onurunu korumak üzere omuz omuza yürüdüler; Allah onlardan razı olsun. Onlar yürürken dahi insanlık dersi verdiler. Bugün bu insanlık dersinin bir nişanesi olarak 100. yılda o zaman savaştığımız orduların askerlerinin torunlarıyla 24 Nisan’da tekrar biraraya gelecek ve bir savaştan bir kardeşlik destanının nasıl çıktığını, bir dostluk destanın nasıl çıktığını birlikte tekrar hatırlayacağız. İşte o milletin fertleri, omuz omuza Çanakkale’de yürüyenlerin torunları bugün yine omuz omuza bir yeni geleceği, bir istikbale yürüyorlar. Bu yürüyüş kutsaldır, büyüktür ve bu yürüyüş yürüyüşe katılan herkesi bünyesine alacak kadar ulvi değerlere dayanmaktadır.

Ve yine bir yıldönümü daha, 12 Mart 1921’de İstiklal Marşımız kabul edildi. Mehmet Akif Ersoy’u rahmetle anıyoruz. Onun İstiklal Marşını yazarken Taceddin Dergahı’nda ve Ankara’da, evet, bu Ankara’da yaşadığı ruh halini şimdi de biz hissediyoruz ve onun dediğini diyoruz, Allah bir daha bu millete İstiklal Marşı yazdıracak şartlar getirmesin. İşte bir milletin yükselişi, ayağa kalkışı 1915 ila 1921 arasında Çanakkale Savaşı’yla İstiklal Marşı yazıldığı dönemde yaptıkları fedakarlıklar tarihe kazındı, tarihin bütün şerefli sayfalarında yer aldı.

O dönemin çocukları gerek İstiklal Marşı’nı yazmadan önce İstiklal Harbine yürüyenler, gerekse Çanakkale’de şehit düşünlerin çocukları bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin asli ve eşit unsurlarıdır. Rumeli’den gelenler, Kafkasya’dan gelenler, Anadolu’da doğmuş olanlar, Mezopotamya kültürünü bugüne taşıyanlar, hepsi bizim milletimizin asli unsurlarıdır, onlar arasına fitne sokmak isteyenlere hiçbir surette fırsat verilmeyeceğini bir kez daha buradan ifade etmek isterim.

Yine bir yıldönümü, bir kutlama arifesindeyiz, 21 Mart Nevruz. Orta Asya’da ve Mezopotamya’da Türkleri ve Kürtlerin ve bütün kadim kültürlerin kutladığı bir bayram. Rabbimizin gündüzü ve geceyi eşit kıldığı ve dahi bütün baharı müjdeleyerek tabiatın Rabbimizin lütfuyla tekrar şenlendiği bir kutlama. Bu kutlamada şimdi iki taraf olacak, bir kesim bunu sadece Mezopotamya hasretmeye çalışacak ve sadece bir hikayeye dayandıracak. Bir başka kesim sadece Orta Asya’yı hasretmeye çalışacak ve başka bir hikayeye dayandıracak. Ama biz, Çanakkale Savaşında omuz omuza yürüyen bütün yiğitleri torunları olarak bizler bu bayramı da Türk, Kürt, Orta Asya, Mezopotamya halklarının, Anadolu halklarının ortak bayramı olarak kutlayacağız, omuz omuza kutlayacağız.

Nasıl Çanakkale Savaşında omuz omuza yürünmüşse Diyarbakırlı, Konyalı, İzmirli, Üsküplü, Bağdatlı, Kudüslü, nasıl İstiklal Harbinde “ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir” emrine uyarken bütün coğrafyadan gelenler İzmir doğru yürümüşlerse, şimdi de biz AK Parti kadroları olarak, bütün o ecdadın temsilcileri olarak 2023’e, 100. yıla, ey millet, hedefimiz dünyanın ilk 10 ekonomisi olmaktır diye gönülde aşkla ve büyük bir coşkuyla yürüyoruz.

Bu hafta içinde, 11 Mart’ta kültürümüzün çok sembol bir isminin, Dedem Korkut’un Hân’ım Hey kitabının tanıtımına katıldım. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nin çok güzel bir baskıyla kültürümüze kazandırdığı Dedem Korkut’u anarken, aslında kadim kültürümüzün bütün unsurlarını orada yad etme imkanı bulduk. Bir büyük kervanın yürüyüşü, o kervanın yürüyüş esnasında bütün bir geçtiği coğrafyadan halklarla kaynaşması ve ortak bir kültürü Anadolu’ya taşıyarak, önce Akkoyunlu, Karakoyunlu, Selçuklu, Artuklu ve bu çizgiden gelerek cihan devleti Osmanlı’nın ve inşallah küresel güç olacak olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin mayasının karıldığı o güçlü kültür.

Bakın ne der Dedem Korkut duasında:

“Yerli Karadağların yıkılmasın!

Gölgelice yüksek ağacın kesilmesin!

Hep akan suyun kurumasın!

Kanatlarının ucu kırılmasın!

Allah seni namerde muhtaç etmesin!

Koşarken ak-boz atın sürçmesin!

Vuruştuğunda kara çelik öz kılıcın körelmesin!

Allah’ın verdiği umudun kesilmesin!

Ahir sonun ari imandan ayırmasın!

Ak alnında beş kelime dua kıldık kabul olsun!

Derlesin, toplasın, günahınızı,

Adı güzel Muhammed hürmetine bağışlasın!

Hân’ım Hey.”

Tekrar okuyorum…

AK Parti’nin ak kadrolarının ak alnından Dedem Korkut sesleniyor, kimse bu milleti artık namerde muhtaç kılamayacak. AK Parti, Dedem Korkut’un duasının kabul edilmesinin tarihi adıdır. AK Parti, yürüyün bu kervanın öncülerinin adıdır. Bizler gücümüzü Dedem Korkut’tan bir yanıyla, bir yanıyla Ahmed-i Hani’den, diğer yanıyla Mehmet Akif Ersoy’dan alırız. Orta Asya’dan gelen yiğitler kervanın sözcüsüdür Dedem Korkut, diğeri Mezopotamya kültürünün o derin irfanlı sözcüdür Ahmed-i Hani, bir diğeri Rumeli’nin sözcüsüdür Mehmet Akif, işte biz bu çizgiyi bir ve bütün olarak görüyoruz. Milli birlik derken, Orta Asya’dan, Mezopotamya’dan Rumeli’ye doğru giden o köprü irfanın bütün derin izlerini yüreğimizde taşıyarak, yüreğimizde hissederek bütün bir milleti kucaklayarak milli birlik ve beraberlik diyoruz.

Bir olacağız, diri olacağız, iri olacağız Hacıbektaş-ı Veli’nin dediği gibi. Hiçbir zaman aramıza bir olmanın karşılığı olan ikilik girmeyecek, diri olmanın karşılığı olan zayıflık gelmeyecek ve güçlü olmak bizim için bir kader şeklinde inşallah Rabbimizin lütfuyla gerçekleşecek. İşte AK Parti bu büyük kaynakların, bu büyük pınarların şelale haline dönmüş, coşkulu bir şekilde tarihte akmasının adıdır. Onun için biz, Çanakkale Savaşında kahramanlığın, İstiklal Harbinde istiklal aşkının ürünü olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin onurlu fertleriyiz.

Bakınız, Dedem Korkut Allah seni namerde muhtaç etmesin derken, aslında bize izzeti, onuru öğretiyor.

Dün çok özel bir törende, gerçekten hepimizi duygulandıran bir törende Sayın Cumhurbaşkanımızla birlikte, Genelkurmay Başkanımız, Milli Savunma Bakanımız, Türk Silahlı Kuvvetlerimizin komutanlarıyla bir törendeydik, ASELSAN Radar ve Elektronik Harp Teknoloji Merkezi’nde. Bundan bahsetmek isterim ki Dedem Korkut’un duası nasıl yerine gelmiş cümle alem görsün ve bilsin.

ASELSAN’ın 40. yılı. Niçin kuruldu ASELSAN? 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’nda, ki Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhuriyet tarihi boyunca girdiği en geniş kapsamlı askeri harekattır, en kritik anda tam da, elektronik iletişimin olması gerektiği anda Silahlı Kuvvetlerimizin muhaberatı, iletişimi kesildi, birileri bizim Kıbrıs’a gidip oradaki soydaşlarımızı, dindaşlarımızı ve mazlumları korumamızı istemedi. O zaman namerde muhtaçtık. Kimler o iletişimi kesmişlerse aslında bizim tarihimize, bize bir mesaj iletmek istediler, kaderiniz bizim elimizde. Şimdi biz 40 yıl sonra ASELSAN üzerinden elde ettiğimiz elektronik harp teknolojisiyle şunu ilan ediyoruz: Kaderimiz önce Rabbimizin, sonra da milletimizin elindedir. Büyük bir ıstırap duymuştuk, ki bu milletin onuru ve istiklali için çok önemlidir.

Bakınız, insanlık tarihi boyunca milletler beka mücadelesi verdiğinde insan unsuruyla teknolojik unsuru birarada kullandıkları zaman başarılı oldular. Eski meydan muhaberelerinde kahramanlık, civan mertlik çok daha önem taşırdı, çünkü teknolojik aygıtlar, savaş teknolojisi basit aletlere dayanıyordu. Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu deyişi neden çıktı? Çünkü teknoloji değişti, ateşli silahlar devreye girdi. Biz cihan devleti olurken İstanbul’a Urban’ın döktüğü topları Bizans’tan daha iyi kullandığımız için olduk, teknolojiyi Ulubatlı Hasan’ın kahramanlığıyla bütünleştirdik.

Savunma sanayini geliştirmemiş ülkelerin herhangi bir şekilde istiklal iddiaları olamaz. Daha sonra niçin devletimiz küçüldü? Çünkü o teknolojiye intibak edemedik. Çanakkale Savaşında büyük kahramanlık destanları yazdık, Yemen’de yazdık, Sarıkamış’ta yazdık, Galiçya’da, Kanal Harekatında, Kut’ül Amare’de, Birinci Dünya Savaşında büyük destanlar yazdık, ama sonucuna bakıldığında Birinci Dünya Savaşını kaybeden taraftaydık. Bütün bunlar hafızası güçlü milletler için ders mahiyetindedir. Dersimizi aldık ve kahramanlıklarımızı teknolojik üstünlükle bütünleştirme kararı verdik.

Hava kuvvetlerinin kullanımı ve şimdi elektronik harp teknolojisi o kadar önemlidir ki, ASELSAN’ın bu tesislerinde gerçekleşecek çalışmalarla kahraman Mehmetçiklerimizin savaşmasına bile gerek kalmadan savaşı kazanacak caydırıcı güce ulaşacağız. Elektronik harp demek, savaşmadan da savaşı kazanabilecek güçlü bir teknolojiye sahip olmak demek. Yani karıştırıcılarla hava kuvvetlerinizin herhangi bir operasyon esnasında hiçbir direnişle karşılamaması demek, yani uçaklarınız dünya semalarında uçarken sadece sizin bilmeniz, ama hasım güçlerin bilmemesi demek. İşte biz şimdi Türk Silahlı Kuvvetlerimizi ve devletimizi öylesine muktedir bir hale getiriyoruz ki bütün bu çabalarla Dedem Korkut’un duası yerine geliyor. Milliyetçilik, vatanperverlik iddiasında olanlar önce bu duanın gereğini yapan bu iktidara teşekkürü bir borç bilsinler.

15 sene önce, fazla değil, 12-13 sene önce tank modernizasyonu için İsrail’e gidiyor, insansız hava araçları için bizim iktidarımızda bile hep zorlandığımız hususlardan biri başka ülkelere muhtaç olmamızdı. Şimdi bu elektronik harp teknolojisiyle, Altay tankları, yüzde 100 Türk yapımı Altay tanklarında kendi elektronik harp teçhizatımız olacak, Anka insansız hava araçlarında kendi elektronik imkanlarımız olacak, milli muharip uçakta kendi elektronik harp tekniğimiz olacak. Kimseden izin istemeyeceğiz, kimseye hesap vermeyeceğiz, kararı Ankara’da aldık mı onu uygulayacak kudrette bir savunma sanayini kurmuş olacağız; işte aramızdaki fark bu.

AK Parti iktidara geldiğinde daha önceki partiler, iktidarlar, 2005’te ROKETSAN’ın kapatılması planlaması yapmışlardı. ROKETSAN, Dışişleri Bakanı olarak yaptığım ziyarette arkadaşlar anlattılar, 2000’li yıllarda ekonomik krizden sonra yapılan planlamayla ROKETSAN kapatılacaktı onların hesabına göre, ASELSAN’ın kapasitesi düşürülecekti. Savunma sanayimizin yüzde 80’i ithalattı, aynen Kıbrıs Savaşında olduğu gibi ithal ettiğiniz zaman onlardan izne muhtaç kalırsınız. 2001’de ROKETSAN’ı kapatma planlamaları yapanlar zayıf ve namerde muhtaç olanlar bir şeyi hesap edemediler, 2002’de bu milletin temsilcilerinin iktidara geleceğini hesap edemediler, onlar geldi ve millettin kaderini değiştirdi. Şimdi ASELSAN da, ROKETSAN da savunma sanayinde dünyada ilk 100’ün içinde; ASELSAN 67’nci dünyada büyük savunma şirketi.

Bizim dönemimizde şimdi 5 milyar dolar üretim yapıyoruz savunma sanayinde, 1.65 milyar dolar ihracat yapıyoruz, 1 milyar dolar da ar-ge yatırımı yapıyoruz, bu daha da artacak. Bini aşkın şirketimiz var savunma sanayinde, ar-ge’lerimiz var. İnşallah 2023’e geldiğimizde, kendi savaş uçağımızı, kendi tankımızı, kendi savaş gemimizi, kendi elektronik harp teknolojimizi kurmuş, kimseye, hele hele namerde hiç muhtaç olmamış Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin geleceğini inşa etmiş olacağız.

İşte bu kudretli devletin, bu şefkatli milletin onur duyması gereken bir başka husus var ki, çevremizdeki olaylara dönük olarak sergilediğimiz ilkeli, ahlaki tutum.

Bakın, bu hafta yine çok acılı yıldönümlerinin haftası. 16 Mart 1988’de Halepçe’de zalim Saddam oradaki mazlum Kürt kardeşlerimizin üzerine kimyasal silah kullandı, binlercesini şehit etti, 5 bine aşkın, yüz binlercesi Anadolu’ya doğru yürüyüşe geçtiler. Ve Anadolu ve biz, aziz milletimiz Kafkaslar’dan, Balkanlar’dan gelen kardeşlerimize nasıl kucak açmışsak, hiç tereddüt etmeden yüzbinlerce Kürt kardeşimizi ağırladık. Onlara o zaman su veren, ekmek veren, elinden tutan bütün vatandaşlarımıza buradan bir kere daha minnet ve şükranlarımı sunuyorum. Biz bu konuda açık bir tavır alırken, bazıları ikircikli bir tutumla Saddam’la kurdukları irtibat üzerinden Saddam’ı meşrulaştırmaya çalıştılar ve kimyasal silah kullandığı için cezalandırılmayan Saddam 2 sene sonra Kuveyt’e girdi ve Irak’ın o zamandan bu zaman yaklaşık 30 yıldır acılar yaşamasına sebep oldu.

Şimdi benzer bir durum Suriye’de karşı karşıya, Halepçe’de yaşananlar Halep’te yaşanıyor, arada sadece “çe” harfi farkı var, Halepçe neyse Halep de odur. Halepçe’de öldürülen, şehit edilen Kürt kardeşlerimiz neyse, Halep’te şehit edilen Arap, Türkmen kardeşlerimiz de odur. Biz hiçbir zaman ilkesiz davranmadık, hiçbir zaman sessiz kalmadık, Halepçe’den gelenlere kucak açtığımız gibi, Halep’ten, Bayırbucak’tan, Hama’dan, Humus’tan, Kobani’den gelenlere de kucak açtık. Sormadık sen Türkçe mi konuşursun, Kürtçe mi konuşursun, Arapça mı konuşursun diye. Sormadık sen hangi aşirettensin, hangi boydansın diye. Sormadık sen Türkiye’yi sever misin, sevmez misin, nicesin diye. Aldık ve bağrımıza bastık; işte bir taraftan kudretli, bir taraftan şefkatli bir devlet olmanın esası budur. Kudretli olacaksınız ki bağrınıza bastıklarınızı yine namerde muhtaç etmeyesiniz, şefkatli olacaksınız ki birilerinin yaptığı gibi, ölen bizdense şehittir, kutludur, yani HDP’nin sadece Kobani’ye dönük ilgisi, ama diğerlerine hiçbir şekilde, ölen Araplara, Türkmenlere ilgi duymaması gibi ya da başka birilerinin yaptığı gibi, yani CHP’nin, gidip o zalim Esad’ın elini sıkması gibi biz herhangi bir mezhep veya etnisite ayrımı yapmadık. Allah şahittir ki, Anadolu sınırlarına gelen, sınırlarımıza gelen kim olmuşsa aldık, bir tek kişiyi düşüncesi, mezhebi, etnisitesi dolayısıyla dışarıda bırakmadık.

Yine Filistin’de 16 Mart 2003’te bir kahraman hanım, Batılı bir kadın Rachel Corrie şehit edildi, öldürüldü, katledildi ve insaniyet adına, çünkü Filistinlilerin haklarını korumak için İsrail zalimleri tarafından katledildi.

Şimdi bakınız, bütün bunlar yaşanırken, bu haftanın bir önemli olayı da Suriye devriminin 4’üncü yıldönümü olması. 15 Mart 2011’de Suriye halkı, aynen bizim kendi halkımız için talep ettiğimiz, söz verdiğimiz, taahhüt ettiğimiz haklar için barışçıl bir şekilde ayağa kaldı, talep ettiler. Hiçbirisi o dönemde, Mart 2011’de Beşar Esad gitsin bile diye talepte bulunmadı, sadece demokrasi dedi, sadece saygı dedi, sadece insanlık onuru dedi ve herkesin eşit şartlarda katılacağı seçim talep etti. Bu zalim Esad bizim bütün uyarılarımıza rağmen, kardeşçe o zaman tavsiyelerimize rağmen, 10 ay defaatle Şam’a gidip, aman ha bu topraklarda yeni bir kan dökülmesin, kendi halkına karşı ordunu harekete geçirme, ordusuyla halkını karşı karşıya getiren liderler ayakta duramaz, işte Saddam’ın hali diye 10 ay anlatmamıza rağmen, bu tavsiyeleri dinlemedi ve kendi halkının üzerine tankları sürdü, yetmedi Scud füzeleriyle, korkusundan gidip savaşamadığı için Şam’dan attığı Scud füzeleriyle Halep’i vurmaya kalktı, yetmedi hava bombardımanlarıyla o güzelim Halep’i, güzelim Humus’u, Halit Bin Velid’in Türbesini yerle bir etmeye kalktı, yetmedi kimyasal silah kullandı, aynen Saddam, her şeyi yapan Saddam.  

Ve şimdi bazı aykırı sesler duyuyoruz. Aykırı derken, herhangi bir aykırılık değil bu, insanlık vicdanıyla çatışan, insanlık vicdanını isyan ettiren sesler duyuyoruz, Batıdan. Efendim, Esad’la müzakere edilmeliymiş. Bugün bütün bu katliamlardan sonra kırmızı çizgi diye seçtiğiniz kimyasal silahların kullanımına rağmen hiçbir cezalandırma yöntemi kullanmadığınız Esad’ın oturup elini sıkarsanız, o sıktığınız el tarih boyunca insanlık vicdanın hafızasından silinmeyecektir. Ha Hitler’in eli sıkılmış, ha Miloseviç’in eli sıkılmış, ha Radovan Karadzic’in eli sıkılmış, ha Saddam’ın eli sıkılmış, ha Esad’ın eli sıkılmış.

Nasıl Hitler Polonya’ya girildiğinde sesiz kalınması büyük bir zulmün önünü açmışsa, nasıl Saddam Halepçe’ye kimyasal silah kullandığında o zamanki Batılı liderler sessiz kalmışsa ve sonunda Körfez Savaşı, arkasından Amerikan müdahalesi, arkasından mezhep savaşlarının o büyük acıları yaşanmışsa, bugün Esad’ın elini sıkmayı düşünenler bundan sonra Ortadoğu’da olacak her türlü zulmün vebalini omuzlarında taşırlar.

Biz, o kendi halkına zulmetmediği zaman onunla, evet onunla iyi ilişkilerimiz vardı. Kendi halkına zulmetmeyen kimseyle bizim derdimiz olmaz, kimsenin içişlerine karışmayız. Herkes kendi toprağında huzur içinde yaşasın isteriz. Hiç kimsenin toprağında gözümüz yok. Bunu da 12 yıllık AK Parti iktidarlarının her aşamasında gösterdik, ilişkilerimiz iyi olurken de gösterdik. Ama biri zulüm yaparsa, ama biri kendi halkının ve başka halklarının üzerine tanklarla, toplarla, kimyasal silahlarla giderse, işte o zaman dur deriz, gücümüz yettiğince dur deriz. Yetmediği yerde sesimizi yükseltiriz. Ama hiçbir zaman zalimin yanında aynı fotoğrafın içinde yer almadık, almayacağız.

Yine gerçi yalanladılar Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanının ifadesini, John Kerry’nin iki önceki ifadesini, o yalanlamayı memnuniyetle karşılıyoruz. Ama buradan bütün batı kamuoyuna, Avrupa’ya ve Amerika’ya sesleniyorum; Avrupa demokrasi olduğunda, insan hakları söz konusu olduğunda bunu onların doğal hakkı olarak görüp sonra Suriye halkı, Mısır halkı demokrasi istediğinde siz hele bekleyin, Müslümanların demokrasiyle, özgürlükle yaşaması onların hakkı değildir deyip Suriye rejimiyle ya da Mısır’daki dikta rejimiyle işbirliğine kalkarsanız dünyada hiçbir samimiliğiniz kalmaz. Bizim ise ilkemiz açıktır, sözümüz bellidir, alnımız ak ve açıktır. (“… biz oradayız” sesleri) Millet neredeyse biz de oradayız inşallah, teşekkür ederim.

Şimdi bu dışarıdakilerin zilleti. Hani mazur görülmez, ama en azından anlaşılabilir. Washington’da, Brüksel’de, Berlin’de oturup da Suriye halkının acılarına kayıtsız kalmak birileri için anlaşılabilir bir durumdur. Ama Ankara’da, İstanbul’da, Hatay’da, Gaziantep’te, Şanlıurfa’da oturup da Suriye halkının acılarına kayıtsız kalanları tarih affetmez.

Cuma günü Suriye Ulusal Koalisyonu yöneticileriyle biraraya geldik. Hem Suriye devriminin yıldönümü vesilesiyle, hem de Şah Fırat Operasyonu sonrasında kendilerine bildirimde bulunmamız üzerine Suriye topraklarında Süleyman Şah bizim de emanetimizdir diye seslerini yükseltmeleri ve inşallah Suriye özgürlüğüne kavuştuğunda nerede isterse Süleyman Şah’ı orada bağrımıza basarız demeleri dolayısıyla kendilerine teşekkür ettim. Evet, Suriye ulusal koalisyonu, içinde Arapların, Türkmenlerin, Kürtlerin, Sünnilerin, Nusayrilerin, Hristiyanların olduğu Suriye Ulusal Koalisyonu bundan 4 yıl önce ayağa kalkan Humuslu gençlerin, Hamalı gençlerin, Lazkiyeli, Daralı gençlerin, Halepli gençlerin bugünkü temsilcileridir. Biz onlara elimizden geldiği ölçüde yardım edeceğiz. Esad rejiminin zulmü karşısında onları güçlü kılmamız, Suriye halkının bir kıskaca alınmasını engelleyecektir. Bugün Suriye halkı kıskaca alınıyor; bir tarafta Esad rejimi, diğer tarafta DEAŞ terörü. İnsanlık dışı bir rejimle insanlık bir terör örgütünün arasında Suriye halkı kıskaca alınmaya çalışılıyor. Yine bir Batı ülkesinin Başbakanı bizden giden gençler eğer Hollanda’ya dönmelerinde Suriye topraklarında ölüp kalmalarını isteriz diyor; bunlar kabul edilebilir şeyler değil. Gençlerinize sahip çıkın. Hepimiz gelecek nesle sahip çıkmakla yükümlüyüz. DEAŞ terör örgütü karşısında da açık ve net bir tutum sergiledik, Esad rejimi karşısında da. Yol nedir? Yol şudur: Tarihte hep Anadolu’yla iç içe yaşamış, bizimle birlikte kaderini paylaşmış Suriye halkı aslında tarih boyunca hiçbir zaman aşırılığa meyletmemiştir. Suriye tarihinde aşırı akımların etkisini görmezsiniz. Halep, aynen Şanlıurfa gibi İbrahimi geleneğinin sürdüğü, her kültürün iç içe yaşadığı mübarek bir şehirdir. Tarih, şartlar bizi onlardan ayırdı. Ama bizim Şanlıurfa’ya, Gaziantep’e duyduğumuz muhabbeti Halep’e de duymamızı kimse engelleyemez. Çünkü gitsinler Çanakkale şehitlerine baksın, Haleplileri saysınlar, Haleplileri saysınlar, ondan sonra gidip Esad’ın elini sıksınlar. Bakü şehitliğine gitsinler Haleplileri görsünler, Kudüslüleri görsünler. Bütün Batılıların liderlerinin, Avrupalı liderlerin, Amerikalı liderlerinin, kamuoyu önderlerinin Rachel Corrie’nin kahramanlık hikayesinden ders almalarını bekliyoruz. Tek başına bir kadındı, insanlık vicdanı adına İsrail’in tanklarının karşısında dimdik durdu, öldürüldü, ama hakkı ayakta tuttuk. Biz bu ölüm yıldönümünde ona da, ailesine de şükranlarımızı buradan ifade ediyoruz böyle bir evlat yetiştirdikleri için. Bizim için insanlık vicdanı söz konusu olduğunda ırk ayrımı, din ayrımı yoktur. İşte Filistin’de bu hakkı-hukuku savunan Batılı, Amerikalı bir genç hanım, aynı zamanda Kadınlar Gününü kutladığımız bu günlerde dünya kadınlarına da bir güzel mesaj vermiş oldu. Biz Türkiye’yi Çanakkale Savaşı’ndan İstiklal Marşı’nın yazıldığı dönemlere giden süreçte yaşanan acılardan da aldığımız dersle kudretli bir şekilde yeniden inşa ederken, Türkiye’de adaleti nasıl savunmuşsak, dünyanın her yerinde de adaleti savunmaya devam edeceğiz. Bu konuda da hiçbir tereddüt göstermeyeceğiz. Halepçe’ye sahip çıktığımız gibi Halep’e, Bağdat’a sahip çıktığımız gibi Şam’a, Kudüs’e, Saraybosna’ya sahip çıktığımız gibi Bakü’ye, Semerkant’a da aynı aşkla sahip çıkmaya devam edeceğiz. Çünkü bizim destanımız Dedem Korkut’tan beri süren köklü bir destandır.

Şimdi böyle bir kudret ve şefkat döneminin önünde 7 Haziran seçimlerine giderken birileri perde gerisinden birtakım tuzaklarla meşguller. Bu tuzaklarla ulaşmak istedikleri hedef; Türkiye’de bir istikrarsızlık, bir kaos ortamının yaratılması. Baktılar ki normal ve düzgün işleyen demokrasiyle, sandıklarla, seçimlerle AK Parti’den kurtulamıyorlar, baktılar ki AK Parti’nin mayası sadece Türkiye’de değil Balkanlar’da, Ortadoğu’da, Orta Asya’da tutmuştur ve bu maya Allah’ın izniyle analarımızın, ninelerimizin ak sütüyle karılmış bu mayaya hiçbir kirlilik bulaşamayacaktır, bu sefer küresel ekonomik dalgalanmalardan medet umarak Türkiye’de bir kriz havası yaratmaya çalıştılar. Evet, 2008’den bu yana küresel bir ekonomik kriz var. Dünyada bütün ekonomiler küçülüyor, Türkiye ekonomisi ise bütün bu krize rağmen büyümeye devam ediyor. Bunun arkasında milletiyle bütünleşmiş AK Parti hükümetlerinin güçlü iradesi var. Şimdi Kasım ayından bu yana, özellikle Aralık ayından itibaren küresel finansal piyasalardaki dalgalanmalar, özellikle doların Amerikan Merkez Bankası’nın da aldığı tedbirlerle ve diğer Avrupa Merkez Bankası ile Amerika Merkez Bankası arasındaki görüş ayrılıklarından da kaynaklanan bazı sebeplerle yükselişe geçmesi dolayısıyla birileri neredeyse ellerine kına yaptı, Türkiye’de bir kriz doğacak da onlara yeni bir alan açılacak diye ümit beslemeye başladılar. Ana Muhalefet Partisi de bunun içinde, diğer muhalefet partileri de bunun içinde. Ama en önemlisi; hala bu kritik günlerde, Çanakkale Savaşı’nın yıldönümünde Ermeni sözde soykırımı için Türkiye’ye dönük büyük kampanyaların yürütüldüğü bir dönemde haince Batı başkentlerinde kamuoylarını Türkiye aleyhine ayağa kaldırmaya çalışan paralel çetenin de rüyaları bu. Hepsinin rüyası Türkiye’de bir kriz çıksın, bu küresel dalgalanma unutturulsun ve sanki Türkiye’ye has bir kriz varmış gibi bir ortam doğsun ve seçimlere girerken AK Parti Hükümeti yıpransın. (“Avuçlarını yalarlar Sayın Başbakanım” sesleri) Aynen öyle, avuçlarını yaladılar, yalayacaklar. Geçmişte de bunu niyet etmişlerdi. Geçmişte 2002’de iktidara geldiğimizde Irak Savaşı sebebiyle bu hükümet fazla yaşamaz diye fal tutanlar çıkmıştı, biz onları çok iyi biliriz. 2004’te Kıbrıs müzakerelerini biz Burgenstock’ta yaparken Türkiye’de genç subaylar rahatsız diye gazeteleri haberleri yapıp Kıbrıs üzerinden darbe çığırtkanlığı yapanları da görmüştük. 2007 seçimlerine giderken 2006’da adından başka hiçbir şeyi cumhurla özdeşleşmeyen Cumhuriyet mitingleri, Danıştay saldırısı üzerine Cumhuriyet mitingi yaparak milli iradeyi engellemeye çalışanları da gördük. İşte yıldönümüne yaklaşıyoruz, 27 Nisan e-muhtıradan ümit hissedenleri de gördük. E-muhtıra yayınlandığında sesini çıkarmayan Cumhuriyet Halk Partilileri de gördük. Hep beklenti şuydu: Seç im öncesinde biz ilk defa karşılaşmıyoruz, artık aşılı, AK Parti kadroları aşılı, millet aşılı. Biliyor ki her seçim öncesinde mutlaka bir kriz senaryosu devreye girer. Ne oldu 2007 seçimlerinde? Millet onlara gereken dersi verdi.

2008-2009’da küresel ekonomik kriz bütün dünyayı yakarken AK Parti’ye kapatma davası açıldı arkadaşlar, dünya küresel ekonomik krize geçerken. Düşünün, sadece buradaki değerli milletvekillerimize, dava arkadaşlarımıza değil, herkese sorarak, bir an tahayyül etmelerini rica ediyorum, Türkiye’deki iş adamlarının, bazen bu kampanyanın içinde yer alanların, basın mensubu, hepsi bir hayal etsin, eğer 2008’de AK Parti kapatılsaydı yerine yenisini kurar Allah’ın izniyle Cumhurbaşkanımızın o zaman liderliğinde yola devam ederdik bir ama Türkiye’nin hali nice olurdu nice olurdu. O ekonomik kriz iktidardaki partinin kapatıldığı, demokrasinin askıya alındığı bir koalisyon hükümetiyle iç içe olsaydı dünyanın ekonomik krizi Türkiye bugün dün olduğu gibi ASELSAN’da kendi elektronik harp teknolojisini açmaya kalkışırdı, yoksa orta sınıfı bile yok olmuş bir halkın namerde muhtaç olmasına mı görürdü? İzin vermedik. Hem AK Parti kadroları o zaman Sayın Cumhurbaşkanımızın Başbakan ve AK Parti Genel Başkanı olarak gösterdiği dirayetle liderlik, hem milletimizin bu partiye olan bağlılığı bütün bu komploları yerle bir etti.

2011 seçimlerine giderken yine birçok tapeler ve birçok demokrasi ve ahlak dışı oyunlar oynandı. 2013-2014 seçimlerine giderken 2013’de Gezi provokasyonlarıyla uğraştık. Üçüncü Köprüye, Üçüncü Havalimanına sevinemeden onlarla uğraştık. 17-25 Aralık kumpaslarıyla uğraştık, ama 2014’de iki seçimi de atlattık, ekonomik durgunluğa rağmen dünyada biz iki seçimde de büyük başarı sağladık ve halkın seçtiği Cumhurbaşkanını halkın ilk Cumhurbaşkanı olarak o yüce makama getirdik. Hep beraber bütün AK Parti kadroları olarak bir destan yazdık 2014’de. Şimdi de 2015’de seçime giderken hiç şüphesiniz olmasın bununla yetinmeyecekler, başka kumpaslar içine de girecekler, ama biz başımız dik yola devam edeceğiz.

Bakınız Türkiye’deki kur hareketliliğini sanki Türkiye’de kriz varmış gibi yansıtanlara buradan sesleniyorum, çok iyi biliyorlar bu dünyadaki dalgalanmanın Türkiye’ye yansıması doğal yansıması. Türkiye Kasım 2014’den, 12 Mart 2015’e kadar Türk Lirası yüzde 14.2 değer kaybetti doğrudur. Ama euro yüzde 14.6 değer kaybetti. Brezilya reali yüzde 17.9 değer kaybetti, Danimarka kronu yüzde 14.8 değer kaybetti, Kolombiya pezosu yüzde 15.5 değer kaybetti, İsveç kronu yüzde 13, Çek korunası yüzde 13.4, Polonya zlotisi yüzde 13,5, Norveç kronu yüzde 13.3 değer kaybetti. Yani dünyadaki genel trend içinde aslında bizimde Türk Lirasındaki değer kaybı ki bunun da önüne geçecek tedbirler aldık, alıyoruz belli bir ortalamada tutuldu ve herhangi bir şekilde ekonomimizin etkilenmesinin de önüne geçildi. Bu kampanyalar karşısında Amerika Birleşik Devletleri’nde Türkiye’deki gerçekleştirmekte olduğumuz ekonomik dönüşüm programlarını New York’ta anlattıktan sonra gelir gelmez daha uçaktan Cumartesi akşamı iner inmez hem ekonomi bürokrasinin önemli yöneticileriyle Merkez Bankası Başkanıyla, SPK Başkanıyla, Hazine Müsteşarıyla görüştük. Atılabilecek adımlar konusunu istişare ettik. Ertesi gün Sayın Cumhurbaşkanımızla istişare ettik. Pazartesi günü Merkez Bankası ilk adımları attı Pazartesi ve Salı. Salı günü 8 saati aşkın ekonomi değerlendirme toplantısı yaptık. En kötü senaryoda olabilecek konularla ilgili de tedbirler planladık, en iyi senaryoya nasıl gidebiliriz diye de yine tedbirlerimizi netleştirdik. Türkiye’de ekonomi rasyonel bir zeminde hareket etmektedir kimse bizden irrasyonel bir tepki beklemesin. Ama rasyonel zeminde olmak Türkiye’nin iddialarından vazgeçmesi anlamına gelmez ekonomimiz büyüyecektir. Bütün ekonomik parametremiz geçen hafta da vurguladığım gibi son derece sağlamdır, finansal yapımız sağlamdır, bankacılık sektörümüz sağlamdır, bütçe açığımız Maastricht kriterlerinin 3’te 1’i düzeyindedir, OECD’nin 3’te 1’i düzeyindedir. Hiç kimsenin şevk ve şüphesi olmasın ki biz bu çerçevede ekonomimizi en güçlü zeminde yürütmeye kararlıyız. Ekonomi yönetiminde farklı kanaatler varmış gibi kriz senaryosu yapanlar biraz önce arkadaşımızda söylediği gibi avuçlarını yalayacaklar.

Merkez Bankası Başkanımızın, Cumhurbaşkanımıza verdiği brifing sonrasında da tekrar konuları ele aldık. Dün Bakanlar Kurulunda da ekonomik konuda alanda atılacak tedbirleri gözden geçirdik. Dünya piyasaları ne kadar dalgalanırsa dalgalansın bizim yüreğimizdeki millet aşkı dalgalandıkça ekonomimizde, demokrasimizde, dış itibarımızda yerli yerinde olacaktır. Kimse kriz senaryoları üzerine hesap etmesin, hesap eden krize yatırım yapanlar kesinlikle kaybedeceklerdir.

Şimdi yine geçtiğimiz hafta içinde çok önemli bir yıldönümünü yaşadık 14 Mart Tıp Bayramı. Son 12 yıllık iktidarımızda belki de en fazla kamuoyu memnuniyeti gördüğümüz alanlardan biri sağlık sektörü oldu. Yüzde 40’lardaki kamuoyu, halk memnuniyeti yüzde 75’lere çıktı. Ben her şeyden önce bu memnuniyeti sağlamamızda verdikleri emekle, döktükleri alın teriyle büyük katkıda bulunan bütün doktorlarımıza, hemşerilerimize, hasta bakıcılarımıza, sağlık çalışanlarımıza AK Parti Grubu adına, Hükümetlerimiz adına teşekkür etmeyi bir borç bilirim.

İnsanoğlunun varoluşunda belli ilişkiler vardır ki ezelden ebede, batından zahire hep baki kalır. Ben şahsi hayatımda da tecrübe ettiğim bu ilişkiler itibariyle söylüyorum anne baba çocuk ilişkisi, hoca talebe ilişkisi, doktor hasta ilişkisi bunun üçü de rahmetin ve bereketin olduğu ilişkilerdir. Doktorlarımız hastalarımıza merhametle, tebessümle baktıkları her an ulvi bir görev ifade etmektedirler. Gece nöbetlerinde bir hastanın şifa bulması için çaba sarf eden bir doktorun gayretinden daha ulvi bir gayret yoktur. O gece nöbetlerini ben çok iyi bilirim, o gece nöbetlerinde nasıl terler döküldüğünü yakinen yaşamışımdır. Buradan şu anda dahi ameliyat odalarında hastalarının başında neşteri hassas bir şekilde tutan bütün ellere, ona yardım eden bütün hemşire ellerine, hasta bakıcılara minnetlerimizi, şükranlarımızı iletiyorum.

Sağlık, devletli olmak demektir, bize sağlıklı nesiller lazım. Burada sağlıkta yaptığımız büyük devrimin bütün istatistiklerini vermeye kalksam bu grup toplantısını saatleri yaymamız icap eder. Ama sadece birkaç tanesini zikretmek için bizim dönemimizde 2500 sağlık tesisi yapıldı. Şehir hastaneleri projesiyle 50 bin yatak daha inşallah kapasite kazandıracağız. Sağlık çalışanlarımızın toplam sayısı biz geldiğimizde 178 bindi, şimdi 760 bin. Hekim seçme özgürlüğü kazandırdık herkes kendi hekimini seçip tedavi olabiliyor. Aile hekimlerinin sayısı şu anda 21 bin daha da yaygınlaştıracağız. Avrupa’da en büyük medikal kurtarma ekibine biz sahibiz. 112 Acil Servisi kurduk 481 olan acil müdahale sağlık istasyonlarının sayısını 2155’e çıkardık. Bakınız çarpıcı bir rakam, geçtiğimiz ay Sağlık Bakanımızla Tekirdağ’da yeni ambulanslarımızı devreye sokarken bu rakamı gördüğümde gerçekten AK Parti iktidarlarını bir kez daha nasıl bir devrime imza attıklarını halkımızla paylaşmıştım. 2002’de Türkiye’nin bütününde toplam 617 ambulansımız vardı. Sadece Tekirdağ’dan o gün bizim hizmete soktuğumuz ambulans sayısı 798. Mardin’e gittiğimde gördüm bir ambulansları varmış 2002’de, şimdi 100’ü aşkın her yerde. Ve sadece sayısal değil, niteliksel dönüşümde önemli, şefkat ve kudret orada yansıyor. Helikopter ambulanslar, uçak ambulanslar, paletli ambulanslar, teknolojinin her türlüsüyle. Dışişleri Bakanı olduğumda bu tabloyu görme şansı veren bir olay dolayısıyla hem şükretmiş, hem de geleceğe dair ümidim artmıştı. Somali’de bir TİKA mensubumuz yaralandığında bir çatışma esnasında çölün ortasında büyükelçimiz bize haber ettikten hemen sonra helikopterle Mogadişu’ya getirildi ve buradan giden ambulans uçakla, 7-8 saatlik bir şeyle sadece uçuş süresiyle irtibatlı süreyle Ankara’daki en kaliteli hastaneye getirildi ve şifa buldu hamdolsun. İşte böylesine ulvi bir görev yürüten doktorlarımıza, hemşerilerimize yönelik şiddete karşı da bir kampanya başlattık şifa veren ele vefa dedik.  Ve doktorlarımıza, hemşerilerimize, hasta bakıcılarımıza yönelik bu şiddet karşısında alınacak tedbirleri doktorlarımızla paylaştık. Buradan bütün hasta yakınlarına seslenmek istiyorum, şiddet her yerde kötüdür, kadına yönelik şiddeti burada lanetledik. Ama şifa vermek için çabalayan bir doktor aynı anda iki acil hastayla uğraşamıyor da birine yöneliyorsa sizin hastanızı ihmal ediyor demek değildir, aciliyet sıralaması yapıyordur. Saygı gösterin ve emin olun ki doktorlarımız her birine yetişmek için elinden gelen çabayı gösterecektir. Bu şiddet uygulayanlarının çoğunun alkol ve uyuşturucu bağımlı olduğunu da göz önüne alarak hastanelerdeki güvenlik tedbirlerini de artırdık, başka diğer tedbirlerle de bundan sonra da doktorlarımızın güvenliğini sağlamaya devam edeceğiz.  Yine doktorlarımıza ve sağlık çalışanlarımıza bu Tıp Bayramı vesilesiyle müjdelerimizi ilettik nöbet ücretlerine yüzde 50 zam getirerek nöbette alın teri döken kardeşlerimizin hakkını bir nebze olsun karşılamaya gayret ettik. Yine onların döner sermayedeki ikinci emeklilik hakları konusunda imkanlar oluşturduk. Daha fazla çalışmak isteyenler için 70 yaşına kadar çalışma imkanı sağlayacak düzenlemeler yapmayı planlıyoruz. Doktor tazminatları söz konusu olduğunda onların karşılanması içinde ek tedbirler aldık. Birçok meslekte fiili hizmet payı talebi var, bu konuda doktorlarımız, hasta bakıcılarımız, hemşirelerimiz için neler yapabileceğimiz konusunda da çalışmalara hız verdik. Türkiye gerek sağlık alanında, gerek diğer bütün sektörlerde kalkınmasını sürdürecektir.

Şimdi iki konuda biliyorum bugün biraz uzun sürdü grup toplantımız ama tabi Çanakkale Savaşından, İstiklal Marşına, Halepçe’den Halep’e kadar çok geniş ve siyaset anlayışımızı yansıtan yıldönümlerin yaşandığı bir gündeydik. İki konuda iki zihniyet farkını da ortaya koyan bir karşılaştırmayla bugünkü Grubumuzu nihayete erdirmeye düşünüyorum.

Birisi, biz ekonomik alanda bir taraftan krizlerle boğuşurken, bir taraftan dünyaya örnek teşkil edecek hamlelere devam ediyoruz. Geçtiğimiz ay üç katlı tüneli İstanbul’a, Boğaziçi’ne üç katlı tünelin müjdesini İstanbullularla paylaşmış Grubumuzda da sizlerle paylaşmıştım. Bakın geçen hafta ne oldu biliyor musunuz? Dünyada bir ilk olacak olan 6,5 milyon insanın taşınmasını sağlayacak olan İstanbul’daki bütün kara ve metro hatlarını birbirine irtibatlayan bu büyük proje. Hasdal Kavşağıyla, Çamlık Kavşağını Ümraniye’yle, Hasdal’ı 14 dakikaya indiren İncirli ile Söğütlüçeşme’yi 40 dakikaya indiren bu büyük projeyi biz zannettik ki CHP’liler, özellikle de İstanbullu CHP’liler, İstanbullular ne olursa olsun bağrına basar. Geçtiğimiz günlerde bu proje İstanbul Büyükşehir Belediyesine geldi ve tabi beklentilerimizi şaşırtmadılar nasıl Boğaziçi Köprüsüne karşı çıkmışlarsa, nasıl İstanbul’a ve Türkiye’ye bir taş üstüne bir taş konmasına hep karşı çıkmışlarsa CHP Büyükşehir Belediye Meclisinde bu projeye hayır oyu verdi arkadaşlar şaşırdınız mı? Ben şaşırmadım. Evet deselerdi şaşırırdık. Çünkü bunlar yapmaya değil, engellemeye ayarlanmış. Fabrika ayarları engellemeye ayarlı. Fabrika ayarlarında yenilik yok, özgünlük yok, ayar değiştirme yok kurulurken bunlar kurulurken hayırcı hayır anlamında hayra dayalı değil. Hayırlı işlere hep karşı çıktılar, ama hep hayırcı oldular hayır anlamında. Hiçbir zaman hayırlı işe evet demediler, hayırlı her işe hep hayır dediler yakışır CHP’ye yakışır. Şişli Belediyesinde birbirleriyle gayri ahlakilik konusunda yarışanların bizim çağla yarışmamızı anlamalarını mümkün değil ki. Kılıçdaroğlu bunu bir izah etsin bugün bakalım niçin hayır dediler? İstanbulluların trafik çilesi çekmesinden CHP’nin ne menfaati var? Yerin altına trafiği taşıyıp, yerin üstündeki güzelliği, Boğaziçi’ni, tarihi dokuyu koruyarak metro inşa edilmesinden niye rahatsızlar? Nedir İstanbul’dan? Evet evet, Gezi olaylarında İstanbul’u tarumar edenlerin arkasında durdular bunlar. Kendileri çınarlık ağaçları Yalova’da kestiler, 8-10 ağacın yer değiştirmesi işlemi sebebiyle İstanbul’u yaktılar yıktılar. Bunların felsefesi yıkıcılık, bunların felsefesi bölücülük. İzah etsinler, neye karşı çıkıyorlar? Ve buradan İstanbullu hemşerilerime de sesleniyorum. İstanbul aşığı, İstanbul’da hayatını geçirmiş, her bir taşına İstanbul’un başını koymuş birisi olarak söylüyorum; bu zihniyete karşı siz sesinizi yükseltin, sizi trafik çilesine mahkum eden. Şimdi düşünün, o zaman ki CHP’nin düşündüğü gibi veya o zamanki bu zihniyettekilerin, Boğaziçi Köprüsü yapılmasaydı ne olurdu İstanbul’un hali? Daha sonra ikinci köprüye de karşı çıktılar, ne olurdu İstanbul’un hali? Şimdi üçüncü havalimanına karşı çıkıyorlar. 10 sene öncesini değil 10 dakika sonrasını görmek istemiyorlar, görebilecek kapasitede değiller. Dikkat edin, CHP’nin yeni sloganı 4 yıl verin yetermiş. Onlar 4 dakikayı bile göremezler, ama hadi 4 yıl diyelim. Sayın Kılıçdaroğlu, sen yıllarla uğraşırsın, biz asırlarla uğraşırız, asırların planını yaparız. İşte buradan söylüyorum; bize 4 yıl yetmez. Dedem Korkut’tan, Ahmed-i Hani’den, Mehmet Akif Ersoy’dan beslenenlere 4 yıl, gönül olarak beslenenlere, onlardan gıda bulanlara 4 yıl yetmez, 40 yıl yetmez, 400 yıl yetmez, 4 bin yılın hesabını yaparız biz. Çünkü biz mevkii ve makamı kendimizle baki kılmayız. Nasıl Süleyman Şah Halep üzerinden Anadolu’ya yürürken büyük torunlarının cihan sultanı olacağını belki duayla anıyordu, ama bu irrasyonel gelirdi. Biz de bu naçiz ve fani varlığımızla bundan sonraki büyük yürüyüşlerin taşı olmaya, temel taşı olmaya adamışız kendilerimizi. Kılıçdaroğlu niye 4 yıl istiyor? Çünkü bütün siyasi ömrünün 4 yıldan fazla olamayacağını biliyor, biliyor. Bütçe konuşmasında söyledim, 4 yıl istemesi doğal. Neden? Gözleri fal taşı gibi Merkez Bankası’ndaki döviz rezervinde, Hazine’deki fonlarda. Gelecek 4 yıl içinde tarumar edecek, talan edecek, 2001’e Türkiye’yi döndürecek, sonra da aynen Bahçeli’nin 2001’de “bana eyvallah” deyip gitmesi gibi o da Allaha ısmarladık diyecek. Sonra? Yine biz düzeltmeye kalkacağız. Millet bunu bir kez yaşadığı için bu tiyatroyu, ikinci tiyatroya izin vermez, izin vermez. Çünkü işte görülüyor, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bu projesine karşı çıkmanın anlamı ne? İzah etsinler, desinler ki, şunu deseler: Üç katlı tünel yetmez 4 katlı tünel istiyoruz derlerse konuşmaya hazırız. Ama 3 katlı tünel Boğaziçi’ni rahatlatacak, bunu hiç istemiyoruz derlerse, varın gidin siz kendi Şişli oyuncağınızla oynayın deriz yolumuza devam ederiz.

Yine sınav haftası, yani dün öğrencilerimiz sınava girdi, evvelsi gün, hepsine Allah muvaffakiyetler nasip etsin, haklarında hayırlısını nasip etsin. Ama şimdi büyük demokrasi sınavı bugünlerde Meclis’te. Geçen hafta çağrıda bulunmuştuk bu kürsüden ve demiştik ki parti kapatılmasından kaygılısınız MHP, CHP, HDP, işte hodri meydan demiştik. Meydanı gördük, hodri meydanı da gördük, ama yiğit göremedik bir hafta içinde, yiğit göremedik. Anayasa Komisyonuna gitti, Komisyon çalışmaları tamamlandı ve geçti. Ama nasıl İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde Mecliste üç katlı tünele karşı çıkıp ekonomik kalkınmaya karşı çıkmışlarsa ve zihniyetleri buna müsaitse, şimdi de komisyonda Anayasa değişikliği paketine karşı çıktılar. Bizim Komisyon üyelerimiz mertçe yiğitçe oradaydılar ve şunu söyledik: Bundan sonra parti kapatılmasını külliyen tarihe gömecek her türlü çalışmaya varız. 2010 referandumunda reddedilen maddeyi özellikle getirdik ki hatadan bir dönüş olsun diye. Ama parti kapatılmasını arkadaşlarımızla daha ilk gün görüştüğümüzde, bu yönde talimat vermiştik, külliyen kaldıran bir düzenleme varsa ona da varız, her şeye varız özgürlük yolunda, demokrasi yolunda, milli irade yolunda, adalet, şefkat, kudret yolunda her şeye varız. Ama zillet yolunda, kısıtlayıcılık yolunda, baskı-zulüm yolunda kimseyle 1 metre bile yol almayız, kimsenin yanında da durmayız. Bu bizim şiarımızdır. İşte iki sınavı da şu ana kadar kaybettiler, ama düzeltme şansları var. Bu anayasa değişikliği inşallah yakında Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu’na inecek. Hatta bu değişikliği gençlerimize seslenerek söylüyorum; seçme-seçilme hakkını 18 yaş şeklinde düzenleyecek şekilde taçlandırırız. Diğer konularda da gerekli adımları atmaya hazırız. Her türlü özgürlükçü adıma biz varız. Ama kısıtlayıcılığa ve antidemokratik uygulamalara karşı her zaman dimdik durduk, durmaya kararlıyız.

Değerli dava arkadaşlarım; Dedem Korkut’la başlamıştık, onunla bitirelim. Güzel bir deyişi vardır, tam da uzun yolculuklara başkoymuş, uzun yolculuklarda gönül kervanına katılmış olanlara söylenen bir söz. Diyor ki Dedem Korkut: Ata binmeyince yol alınmaz. Yani yol alma niyeti olanın önce ata binmesi lazım. O zamanki sembol attı, bugün başka semboller. Ama AK Parti yolcuları tarihi yürüyüşte ata bindiler menzile doğru yürüyorlar, yol alıyorlar. Onlar arkamızda ise nal toplamaya devam edecekler. Biz ata bindik yürüyoruz. Menzilimiz hayır olsun, yolumuz hayır olsun, 7 Haziran durağımız şimdiden mübarek olsun.

Teşekkür ederim.

join us icon
SEN DE ARAMIZA KATIL Gücümüze Güç Katalım.