Yükleniyor...

Basbakan Davutoglu’nun 24 Ekim tarihli Il Baskanlari Toplantisi konusmasinin tam metni

 

Barış, rahmet, bereket getiren aziz dava arkadaşlarım; hepinizi saygıyla, muhabbetle selamlıyorum.

1 aylık gelişmelerle ilgili bir muhasebe yapacağız. Ama ondan önce ben üç yıldönümünü hatırlatmak ve bu üç yıldönümü etrafında Partimizin, davamızın, hareketimizin siyaset felsefesi üzerinde bir giriş yapmak istiyorum.

Birincisi; dün Van depreminin üçüncü yıldönümüyle, 23 Ekim 2011’de Van’da deprem oldu. Aslında deprem Van’da değil bütün Türkiye’de oldu ve bütün vatandaşlarımızın kalbinde, ruhunda oldu. Öylesine bir milli beraberlik destanı yazdık ki herkes Van’a aktı, herkes Van’a döndü. Güneş doğudan doğar ilhamı gibi milli birliğimizin de doğduğu güneş olarak Van’a doğru aktı Türkiye; Edirne’den, Muğla’dan, İzmir’den, Konya’dan, Kayseri’den, Trabzon’dan, Rize’den o depremin gecesi hem dualarla, hem de acaba yarın ne yaparım düşüncesiyle bütün bir millet Van’a yöneldi. Ve daha önce yaşanan depremlerde aciz kalan devlet bütün birimleriyle Sayın Cumhurbaşkanımızın Başbakanlığı liderliğinde bütün birimleriyle tek bir vücut gibi çalışarak Van’a döndü. Van’a dönmek, Van’ı inşa etmek içindi. Bir depremden bir büyük rahmet rüzgarı doğdu. Öylesine bir başarı hikayesiydi ki bu, bir taraftan ruhumuzu imar ettik Van’da, diğer taraftan şehrimizi yeniden imar ettik. 300 günde dünyada çok az devletin yapabileceği şekilde 17849 konut inşa edildi ve bir yıl geçmeden Vanlılar yepyeni bir şehirde yepyeni bir hayata doğdular, başladılar. İşte Partimizin imar ve inşa felsefesi budur. Hem şehirleri yıkıldığı yerden inşa ederiz, hem ruhları birbirine yakınlaştırarak bir milli birliği ihya ederiz, ruhları kardeş kılarız; işte AK Parti’nin felsefesi bu.

Biz bunu yaparken birileri geçen ay içinde sizinle son buluşmamızda ve Kurban Bayramı kutlamalarıyla mutluluk içinde herkes evine, yurduna, iline döndüğü günlerde bir başkaları da Van’ı ve Van’ın komşusu olan bütün o güzel vilayetleri yıkmak için, talan etmek için planlar yaptılar. İşte iki farklı siyasi akım. Bir siyaset felsefesi diyor ki; bir şehir yıkıldığında ister doğal afetle, ister başka şekilde bizim görevimiz o şehri inşa etmektir. O şehrin insanlarıyla diğer şehrin insanlarını kardeş kılacak hamleler yapmaktır. Diğeri ise şunu diyor: Depremin yıkamadığı yerler varsa gelir biz yıkarız diyor, aramızdaki siyaset felsefe anlayışı bu. HDP bunu diyor, CHP bu yıkıma tweet’lerle destek oluyor. İşte iki siyaset felsefesi.

Türkiye’de çok siyasi parti olabilir, ama iki siyasi akım vardır; inşa edenler ve tahrip edenler, yapanlar ve yıkanlar. Arkadaşlar, biz hep inşa edenlerin, ihya edenlerin, yapanların yanında olduk, önünde olduk, bundan sonra da öyle olacağız. Yıkanların, tahrip edenlerin, sadece şehirleri değil kardeşi kardeşe düşman ederek milli birliği tahrip edenlerin karşısında olduk, kale gibi durduk, kale gibi durmaya devam edeceğiz.

Dün Doğu ve Güneydoğu’dan il başkanlarımızla beraberdik, o yiğit insanlarla, mert insanlarla. Sizlerin aranızda oturan şu anda demokrasi kahramanlarıyla. O yıkımlar sonrasında belediye başkanlarımızla biraraya geldik. Yıkımların hemen akabinde onlara şu sözü vermiştik Hükümet olarak, aynen Van depremi sonrasında verdiğimiz söz gibi: Yıkılan her yerde yepyeni bir şehir kuracağız sözü gibi biz de söz vermiştik, yangın yerinde gül yetiştireceğiz diye. O günden bugüne şu kısa süre içinde 41 milyon Türk Liralık yardım ve hasar tahrip analizlerine göre vatandaşlarımıza verilen yardım yerlerine ulaştı. Hepsini tek tek, eskisinden daha güzel inşa edeceğiz. Ta ki Vanlılar, ta ki Diyarbakırlılar, Siirtliler, Batmanlılar, Şırnaklılar, Hakkarililer, Bingöllüler, Bitlisliler, Urfalılar, Karslılar görsünler ki yıkılan yerlerde gül yetiştiren bir iktidar, bir siyaset felsefesi var. Ama bunun yanında yeni bir kanuni düzenlemeyle tespit ettiğimiz her vandaldan yıktıkları yerin tazminatını alacağız. İşte Van depreminin yıldönümünde her birimiz bu iki siyaset felsefesinin farkını halkımıza anlatmak durumundayız, her yerde anlatmak durumundayız; Van’da da, Edirne’de de, Muğla’da da, Rize’de de, her yerde anlatacağız. Yeni Türkiye inşa edenlerin Türkiye’si olacak. Bu yeni Türkiye’yi eski Türkiye’ye döndürmek isteyenler kesinlikle tarihin çöplüğüne atılacaklar.

Şimdi ikinci önemli yıldönümü, yarın Hicri yılbaşımız, 1 Muharrem. Yeni Hicri yılbaşı bütün milletimize ve İslam dünyasına hayırlı, mübarek olsun. Acılarla giriyoruz Hicri yılbaşına İslam dünyasının her yerinden gelen haberlerle. Ama işte tam da bizim siyaset felsefemiz ve takip ettiğimiz dış siyaseti, insanlık siyasetini anlamak için Hicret’i anlamak lazım. Hicret, bir insanlık sınavıydı. Bir grup garip başlarında bir Ulu Peygamber, yurtlarından yerlerinden sürüldüler. Geride her şeylerini bıraktılar, bir tek imanlarını yüreğinde taşıyarak bir bilinmeze doğru yürüdüler, Medine’ye doğru yürüdüler. Onurları için, özgürlükleri için ve sonradan gelecek nesillere bir vahiy emaneti bırakmak için yürüdüler. Allah rahmet eylesin onlara, selam olsun onlara ki bize o özgürlük ve onur davasını tevdi etsinler. Ve bir grup insan ilahilerle, büyük bir rahmet ve merhamet duasıyla yollarda gözleri onları beklediler. Hicret edenler, ulaşacakları yerdeki kardeşlerinden emindiler. Onları karşılayan ensar yapacakları vazifenin bilincindeydiler. Ve tarihin gördüğü en kutsal buluşma gerçekleşti. Mekke ile Medine’nin buluşması arkadaşlar, iki şehrin buluşması değil, muhacirlerle ensarın buluşması iki grup insanın buluşması değil, insanlık vicdanının buluşmasıydı, hepimize örnek olan insanlık vicdanının. Onun için yılbaşı o Hicri yılbaşı olarak kabul edildi. Ve Ulu Peygamber bir eve misafir oldu, Ebu Eyyüb El-ensari’nin evine. Ki o Ebu Eyyüb El-ensari, İstanbul’un manevi fatihi ve bütün diyarların ruhi mimarıdır.

Şimdi biz bu topraklarda yaşayanlar, İstanbullular, ama bütün İstanbul’u kendisine tarihi bir yön olarak gören bütün vatandaşlarımız için bizim felsefemiz Ebu Eyyüb El-ensari’nin felsefesi. Nedir bu? Eğer bir garip bize doğru yürürse, eğer bir yetim bize doğru yürürse, eğer eşi öldürülmüş bir mazlum kadın bize doğru yürürse, bütün dünya karşımızda dursa, herkes bize düşman kesilse Allah ve millet şahit olsun biz o kapıyı ona kapatmayız, aynen ensarın muhacire kapıyı kapatmadığı gibi. Ama onlar bunu anlayamazlar. Yine iki siyaset felsefesi var, iki insanlık felsefesi var. Hicreti anlayanlar, ensarı bilenler, muhaciri bilenler, yani sizler, yani bizler, bizim siyasetimiz farklı olur. Bizim siyasetimizde Ahi Evran’dan gelen elini, kapını ve yüreğini herkese açık tut ilkesiyle hareket eder ve açık tuttuk. 1,5 milyon Suriyeli kardeşimizi bağrımıza bastık. Hiçbir şey beklemeden, aynı ensarın muhacirden bir şey beklememesi gibi. Bunu bir emanet sayarak açık tuttuk. Yetimlerin gittik başlarını okşadık. Gazianteplileri, Kilislileri, Hataylıları, Urfalıları, Mardinlileri, Adanalıları, Osmaniyelileri, Mersinlileri, Kahramanmaraşlıları, bağrında bu kardeşlerimizin kamplarını barındıran, yüreğinde bu kardeşlerimize muhabbet besleyen ülkemin bütün vatandaşlarımı Ebu Eyyüb El-ensari adına selamlıyorum, Allah sizden razı olsun.

Ve diğerleri, şöyle diyenler: Hani birisi, bu bilince sahip olmayan Ana Muhalefet Partisi Lideri geçen hafta ne dedi? 1,5 milyon Suriyeliye sınırlarımızı açmak Türkiye’ye ihanettir dedi. Şimdi soruyorum, sizin şahsınızda bütün Türkiye’ye soruyorum, Ensar bilincine sahip olanlara soruyorum, bu kardeşlerimize kapımızı açmak Ensar’ın emanetine sahip çıkmak mı, Türkiye’ye ihanet etmek mi? Kapımızı kapatmış olsaydık ey Kılıçdaroğlu, Ebu Eyyüb El-ensari’nin huzuruna varamazdık, insanlığa ihanet etmiş olurduk, insanlığa.

Onlar anlamazlar, onlar bilmezler, çünkü Kağıthane’ye gidip Kağıttepe diyen Kılıçdaroğlu Eyüp semtini bilmez, Eyüp semtinin ruhuna sinmiş olan yetimlere, mazlumlara sahip çıkma bilincini bilmez, anlamaz, kalbi de mühürlenmiştir, merhameti de mühürlenmiştir; ama biz biliriz.

Yine bu sefer bir başka parti, HDP, biz Esad’ın zulmünden kaçan Araplara, Türkmenlere, Kürtlere, IŞİD’in zulmünden kaçan Araplara, Kürtlere, Türkmenlere hiçbir ayrım yapmadan kapımızı açarken 3 yıldır, bizi eleştiren HDP’liler, hani hep barış ve demokrasiden bahseden, insanlıktan bahseden ama, bunlardan nasibi olmamış olanlar, onlar da şunu diyorlar: Kapımızı açalım ama, sadece bizimkilere açalım, diğerlerine kapatalım, bırakalım diğerleri ölsün. 3 yıldır ölüyordu insanlar, size tabi olmayan Kürtler ölüyordu, Araplar ölüyordur, Türkmenler ölüyordu, neredeydiniz, neredeydiniz?

Onlar şunu diyorlar: Eğer bizim klanımız gelecekse, bize tabi olanlar… Sakın ha, bunu Kürtler olarak anlamasın kimse, çünkü bize gelen ilk Kürt mülteci grubu Suriye’den geçen sene geldi ve PYD’nin zulmünden kaçarak geldi Haseke’den. Bir kısmı bize, bir kısmı Kuzey Irak’a sığındılar. Onların da dediği şu: Benim partimse, benim ideolojimdense yardım edelim, kapıları açalım, ama benim ideolojimden değilse, benim örgütümden değilse ne olursa olsun. İşte aramızdaki fark bu, hicreti bilenlerle bilmeyenler arasındaki fark bu. Tarihi bilincine sahip olanlarla olmayanlar arasındaki fark bu. AK Parti’yle diğerleriyle arasındaki fark bu, bunu anlatacağız Türkiye’nin her yerinde, dünyanın her yerinde.

Ve bazıları şunu tartışma konusu yaptılar: Niye 4,5 milyar lira bunlara harcadık, niye bunları yapıyoruz? Onlara da şunu demek isterim: Muhacir Medine’ye yürüdüğünde Medine Yesrib’di, küçük bir şehirdi. Ama sonra bütün İslam şehirlerine adını veren ve Medinetü’l Münevvere olma şerefine nail olan bir şehir oldu. Hala milyonlarca insan Medine’nin kokusunu alabilmek için oraya yürüyor. Eğer Yesrib Peygambere ve Muhacirlere kapısını açmasaydı Medine olamazdı, milyonlarca insan oraya yürüyemezdi. Küçük hesaplar yapsalardı ve deselerdi ki, benim aşım zaten sadece bana yeter, Muhacirle paylaşamam, benim odam sadece bana yeter, odamı paylaşmam deselerdi, Yesrib, Yesrib kalırdı. Medine olduysa merhameti sebebiyle olduysa, o merhametin getirdiği bereket sebebiyle oldu. Emin olunuz, Türkiye eğer bölgesel bir güç olmaktan küresel bir güç olmaya yürüyecekse, bu merhamet ve vicdanla yürüyecek, yoksa ekonomik kalkınmayla sadece değil. O merhamet ve vicdan olmadan ekonomik güç olursa, o ekonomik güç Karunlaşır, zalimleşir. Ama biz vicdanla eğer insanlara yüreğimizi açarsak, aşımızı paylaşırsak, Rabbimiz de o sofrayı bereketlendirir, ülkemiz de bütün dünya ülkelerinden farklı bir konuma gelir. Biz hep merhametin yolcuları olacağız.

Hicri yılbaşında bir kez daha ahitleşerek gür bir sesle diyoruz, hicret nasıl bir ruh hali gerektiriyorsa, hicret nasıl bir ahlak gerektiriyorsa, ne pahasına olursa olsun bu ahlakı ve ruhu koruyacağız, Medine’nin ruhunu ebediyete kadar koruyacağız.

Üçüncü yıldönümü 10 Muharrem geliyor, Kerbela. Yine insanlık onuru için bu kez Medine’den Kerbela’ya doğru yürüyen bir ulu yiğit, bir ulu önder Hazreti Hüseyin. O gün eğer birileri Hazreti Hüseyin’e baksaydı şunu derdi… Hani bugün bir realist olalım, şunu yapalım, eğer bir güç varsa, hakka, adalete değil de güçlü olana bakalım diyenler, Hazreti Hüseyin’e herhalde şöyle bakarlardı uzaktan uzaktan: Ya ne kadar realist olmayan bir iş yapıyor. Küçük bir insan topluluğuyla çok büyük bir orduya karşı yürüyor, hiç mi aklı yok, hiç mi hesap etmiyor? Hani şimdi birileri bize diyor ya, hak ve adalet söz konusu olduğunda susun ve güçlülerin yanında olun diyenler var ya, onlar eğer Hazreti Hüseyin’i görselerdi Kerbela’da, hiç mi aklı yok derlerdi. Hazreti Hüseyin’in aklını dahi ölçmeye kalkarlardı. Ama Hazreti Hüseyin vicdanıyla, merhametiyle, onuruyla yürüdü, küçük hesaplarla yürümedi. Aynen bizim şimdi vicdanımızla, onurumuzla dünyanın her yerinde mazlumlara sahip çıkmamız gibi.

Hazreti Hüseyin hem Hazreti Peygamberin torunuydu, hem de insanlık vicdanının sembolüydü, ebediyete kadar sembolü olacak, çünkü o hesap yapmadan yürüdü zalime karşı, çünkü o sonunda şahadet olduğunu bile bile yürüdü hak adına, adalet adına, kardeşlik ve insanlığa verilecek mesaj adına.

Hani bizi yalnızlıkla suçlayanlara buradan sesleniyorum; biz Hazreti Hüseyin’in yolcusu olmaya devam edeceğiz. Bütün dünya karşımızda olsa, eğer bir zalim varsa, zalime zalim, mazluma mazlum demeye devam edeceğiz ve zalimin karşısında, mazlumun yanında olmaya bütün dünya karşımızda olsa devam edeceğiz.

Burada da 2 tavır var; bir bizim tavrımız Hüseyni tavır, bir de diğerlerinin tavrı, hesapçı tavır. Zalimle mazlum söz konusu olduğunda, zalimin zulmüne, mazlumun çektiği ıstıraba bakmadan, acaba zalim bizim yanımızda mı, bizim akrabamız mı, bizden mi diye bakıp ona göre zalime zalim diyenler ya da demeyenler.

Şimdi bakın, CHP 3,5 yıldır Esad’ın yanında yer alıyor. O Esad, o BAAS rejimi ki, aynen Kerbela’da olduğu gibi insanları aç ve susuz bırakarak hapishanelerde bir deri, bir kemik ölüme terk ettiler; o resimleri gördünüz, 50 bin fotoğraf. Bizzat o resmi çeken fotoğrafçı kaçtı hapishaneden ve dünya basında da yer aldı. Gördünüz, bir deri, bir kemik kalmış aç ve susuz bırakılarak öldürülmüşler aynı Kerbela gibi; ama CHP Lideri sessiz kaldı o resimlere, HDP sessiz kaldı. Hatta bugün Suriye’ye karşı harekete geçmek için dünyayı çağıranlar o resimler karşısında sessiz kaldı. Televizyonlara neredeyse talimat verdiler bunları göstermeyin, çünkü dünya kamuoyu bize karşı niye harekete geçmiyorsunuz diye seslenir diye şey yaptılar. O resimlerin ilk gösterildiği dışişleri bakanları toplantısında ben vardım, dünyanın en önemli 11-12 dışişleri bakanı birlikte o resimler bize gösterildi daha çıkmadan önce. Herkes bunlar kabul edilemez dedi, bunlara karşı tavır almak lazım dedi, Holokost görüntüleri dedi, ama başkentlerine gittiklerinde sustular, biz hariç.

O zalim Esad aynen Kerbela’da olduğu gibi insanların üzerine kimyasallar silahlarla saldırıp binlerce insanı gazla öldürdü, 300 bin kişi öldü. Ki o Esad halkına zulmetmediği dönemlerde iyi ilişkilerimiz olan biriydi, işte kriter burada. Şimdi soruyorlar, eskiden görüşüyorsunuz, sonra nasıl düşman oldunuz? Çünkü bilmiyorlar, zalimin farkını bilmiyorlar. O halkına zulmetmezken komşumuzdu, iyi ilişkiler kurduk. Ama bir kez halkına zulmetmeye başlamışsa, biz kez Yezidleşmişse, biz Hazreti Hüseyin adına en yakın dostumuzun bile karşısında gür bir sesle dururuz, sessiz kalmayız. Ama CHP ne yaptı? Zalim karşısında, Esad’ın karşısında sustu. Niye sustu biliyor musunuz? Çünkü ideolojik mahallesinin bir parçası. Söyledim, söylemeye devam edeceğim, Türkiye’nin BAAS partisi CHP’dir.

Haddini bilmeden dün ve bugün yaptığı açıklamalarda, Türkiye’de partiyle devlet iç içe geçiyor diyor bizim AK Parti dönemini kastederek bugünleri. Türk tarihini bilmiyorsun, insanlık tarihini bilmiyorsun, Kerbela tarihini bilmiyorsun, bari CHP tarihini bil. 1936’da İçişleri Bakanı CHP Genel Sekreteri oldu bu memlekette, devletle partiyi özdeşleştiren tek parti var, o da CHP. Tek parti dönemini bari oku, Şükrü Kaya’yı oku, hem İçişleri Bakanı 1936’da, hem de CHP Genel Sekreteri, valiler il başkanı. Kendi tarihini oku Kılıçdaroğlu, ondan sonra çık konuş karşımızda. Cahillerle konuşmak zor oluyor arkadaşlar, önce öğretmek gerekiyor, önce karşımıza alıp ders vermek gerekiyor. İnsan dengiyle şey bulur, yani rakibinin de denk olmasını ister. Söylediği her söz… Kobani nerede dersin, Suriye’de bir şehir der. Ama yine de şaşırdım, Alaska’da ya da Pasifikler’de bir ada diyebilirdi, yani şaşırttı politik anlamda. Suriye’de bir şehir olduğunu canlı yayında keşfediyor. Peki neresinde deseniz, emin olun biraz daha düşünür, hani Kağıttepe demesi gibi veya Akşehir’e gidip Kırşehir demesi gibi bir yer bulurdu; yazık.

Hani diyor ya Türkiye’de koltuk boş gibi iddialarda bulunuyor, herkes biliyor hangi koltuğu kimin nasıl doldurduğunu. Türkiye’de Ana Muhalefet Partisi koltuğu boş, biz Ana Muhalefet Partisi arıyoruz, Ana Muhalefet Partisi, karşımıza çıkacak, tartışacak kalibrede lider arıyoruz; yok.

Kerbela’yı anlamak için emekli müftüyle bir başka Kerbela’yı bildiğini düşündüğü bir siyasetçiyi aldı ama, olmuyor, onlar da öğretemiyorlar.

Şimdi zalim eğer benim ideolojik mahallemdense, BAAS’çıysa susayım, ama gün geldi, siyasi rant var, Kobani’ye askeri gönderelim diye tezkere talep edeyim demek, coğrafya bilgisinden, tarih bilgisinden yoksun olmak demektir.

HDP, hani iki kelimede bir barış diyen, her türlü saldırıyı, baskıyı, zulmü yapıp, HDP ve arkasındaki örgüt, onlar da şunu diyor: Eğer zalim bana dokunmuyorsa bin yaşasın. Emin olun eğer IŞİD Kobani’ye saldırmasaydı, IŞİD’le yan yana güzel güzel yaşamaya devam ederdi bunlar. Esad’dan destek aldılar, Esad’la iç içe geçtiler. Hangi vicdanla Esad’la işbirliği yaptınız siz, şimdi insanlık vicdanından bahsediyorsunuz?

Bizi suçluyorlar, işte burada tekrar açıklıyorum, ne zaman Kobani, Haseke, Afrin bizden yardım istemişse, Halep’e, Azaz’a, Bayırbucak’a yaptığımız gibi oraya da yardım yaptık. Ama Haseke’ye yardım talep ettiklerinde Kamışlı kapısından gönderelim dediğimizde, oradan yapamayız dediler, çünkü Kamışlı’da Suriye rejimi askeri vardı. Siz, Suriye rejimi o insanları etnik ve mezhebi kimliğine bakmadan tümüyle katlederken ona susarsanız, dönüp bize Kobani konusunda ders veremezsiniz, konuşamazsınız. Ama biz Bayırbucak’tan kaçan Türkmenleri Yayladağı’nda karşıladığımız gibi, Akçakale’den kaçan Sünni Araplara, Telabyad’dan kaçanlara Akçakale’de kucak açtığımız gibi, Kobani’den kaçanlara da Suruç’ta kucak açtık, Kürt kardeşlerimize de kucak açtık. Sizin hatırınıza değil, o kardeşlerimizle tarihi kardeşliğimizin hatırına. Onlar bize tarihin emanetidir, Kobani’deki kardeşlerimiz de tarihin emanetidir bütün Suriyeliler gibi. İşte bizim farkımız bu, biz zalim ve mazlum söz konusu olduğunda dinine, kimliğine, etnisitesine bakmayız. Buna herkes şahit, garip, mazlum söz konusu olduğunda bakmayız, Arakan şahittir buna, Somali şahittir, Suriye şahittir, Irak şahittir, Libya şahittir, her yer şahittir. Hatta, deprem sonrasında inen ilk uçağın Türk Hava Yolları, Türkiye’nin gönderdiği uçak olduğu, coğrafyamızın binlerce, on binlerce kilometre ötesindeki Haiti şahittir, Filipinler şahittir. Biz insanlık adına yardım ederiz, ister mağdur olsun bir deprem sonrasında, isterse mazlum olsun bir zalimin karşısında. Bu tür liderler öne çıkarlar. Mandela, başka bir dine mensup olmakla birlikte Hazreti Hüseyin’in felsefesiyle hareket etti onlarca yıl beyaz ırkçılığına karşı. Gandi, sömürgeciliğe karşı aynı bilinçle hareket etti. Hüseyni tavrı gerektiğinde o tavrı gösterenler de, o tavra muhatap olanlar da insanlık vicdanıyla hareket ederler. Ama bizim çakma Gandi, Gandi nerede deseniz onu da bilmez, ne zaman yaşadı deseniz bilmez.

İşte bu 3 yıldönümü aramızdaki farkı da ortaya koyuyor; Van’da inşa edenlerle yıkanlar, hicretin mantığını, felsefesini, ahlakını benimseyenlerle bundan uzak olanlar, Kerbela’yı bilenler, yaşayanla, her gün Ehli Beyt’e dua edenlerle onun en temel ahlaki felsefesini anlamamış olanlar. Onun için, AK Parti eğer bu yıldönümleriyle anılacaksa hicretin ruhunu temsil eden partidir, Muharrem’in, Kerbela’nın ruhunu temsil eden partidir, Ebu Eyyüb El-ensari’nin, Hazreti Hüseyin’in ahlakını temsil eden partidir. Onun için AK Parti’nin 12 yıl içinde yaptıkları sadece bu ülkede bütün vatandaşlarımız tarafından benimsenmekle kalmıyor, dünyada da yepyeni bir siyasi çığır açıyor.

Keşke seçim öncelerinde, zor günlerde bize gelen mesajların tümünü sizinle paylaşabilsek, inşallah bunları paylaşırız. Arakan’dan dua mesajı gönderip, Allah sizleri bulunduğunuz yerde güçlü kılsın, çünkü bizim sizin merhametimize ihtiyacımız var diyenler. Tayland’dan, Filipinler’den, dünyanın her bir köşesinden bizim Türkiye’ye ihtiyacımız var deyip dualarla yanımızda olanlar. Onun için bugün bizim siyasetimiz Türkiye sınırlarını aşmıştır.

Onun için değerli il başkanları, belediye başkanları; sizin temsil ettiğiniz dava da artık Türkiye’nin sınırlarını aşmış bir davadır, onunla gurur duymalısınız ve onu her yerde hangi şartta olursa olsun savunmaya devam etmelisiniz. Şantaj da olsa, baskı da olsa, tehdit de olsa Kerbela’yı ve hicreti hatırlayıp, rahmetle, bereketle gelecek günlerin inancıyla direncinizi kaybetmeyeceksiniz, özgüveninizi kaybetmeyeceksiniz. Onun için, size saldırmalarının sebebi bundan, bize dönük yıllarca devam eden saldırıların sebebi bundan, çünkü birileri vicdanın sesi sussun diyorlar.  Enerji hesaplarını, petrol hesaplarını daha rahat yapabilsinler diye, kardeşi kardeşe daha rahat kırdırılabilsinler diye çözüm süreci dursun diyorlar. Bölgede etnik ve mezhebi çatışma tırmansın diyorlar. Biz onlara karşı, inadına kardeşlik diyeceğiz, inadına kardeşlik diyeceğiz, inadına kardeşlik diyeceğiz.

Onun için size bir haberim var, MYK’da arkadaşlarla konuştuk ve şöyle bir karar aldık: Bundan sonra genişletilmiş il başkanları toplantısı Ankara’da yapılmayacak. Genişletilmiş il başkanları toplantısı her ay dönüşümlü olarak Türkiye’nin batısında, doğusunda, kuzeyinde, güneyinde, ortasında yapılacak. Ve göstereceğiz ki, AK Parti Edirne’nin de partisidir, Hakkari’nin de, Rize’nin de, Muğla’nın da. Ve oraya gittiğimizde omuz omuza, Şırnaklıyla Aydınlı, Hakkariliyle Edirneli, Muğlalıyla Bitlisli il başkanları kol kola girecekler, bir Edirne sokağında görülecekler, bir İzmir sokağında, bir Mardin sokağında, bir Van sokağında. Dost ve düşman görecek ki, bu kardeşliği kimse bozamaz, kimse çözemez, dağıtamaz.

Şimdi diğer partilere çağrıda bulunuyorum, yürekleri yetiyorsa, halk desteğine güveniyorlarsa onlar da aynısını yapsınlar, o da barışa katkı olur. Yani CHP bayraksız gittiği Hakkari’ye bir kere de Türk bayrağıyla gitsin. MHP, Ankara’da milli birlik adına nutuklar atmak kolay, kendi ideolojik mahallelerinde çok cazibeli alkışlar eşliğinde bayrağa, vatana sadakat nutukları atmak kolay, MHP il başkanları Doğu’da Güneydoğu Anadolu’da toplansın. Türkiye demokratik hukuk devleti, herkes her yerde toplanabilir, ama acaba teşkilatları var mı? Acaba CHP’nin teşkilatı var mı Doğu’da, Güneydoğu Anadolu’da? Toplandıklarında kaç kişi bir araya gelecekler? Türkiye’nin bir bölgesinin ruhundan kopanlar bütün bölgelerinin ruhundan kopmuş olurlar. HDP gelsin Trabzon’da, Konya’da, Edirne’de toplansın. Her yerde bu toplantıları yapabilelim, biz bunu istiyoruz, ama onlar kendi ideolojik mahallelerine çekilip orada nutuk atmayı severler. HDP’li gidip İç Anadolu’da mesaj veremez. MHP gidip Doğu, Güneydoğu Anadolu’da mesaj veremez. CHP İç Anadolu’da da birçok seçimlerde, mitinglerde gördü, miting yapamadı.

Ama size söylüyorum, genişletilmiş il başkanları toplantısını Türkiye’nin her yerinde toplayarak omuz omuza olduğumuzu, Türkiye’nin bütün bölgelerinden temsili olan, her yerde bulunan, her bölgenin ruhuna nüfuz edebilen tek partinin AK Parti olduğunu dünyaya, aleme göstereceğiz. O zaman bizim Tekirdağ İl Başkanımız, Edirne İl Başkanımız, Şırnak, Mardin il başkanımızın bu vandalların baskıları altında çektiğini daha yakın anlayacak, aynı şeyi hissedeceğiz, aynı ruhla hareket edeceğiz; işte bizim siyaset anlayışımız bu. Türkiye’nin her yeri Türkiye’dir, her yeri aynı ruhu, aynı bilinci barındırır. Birileri parçalamaya, bölmeye, zihinlerinde bölmeye başlamışlarsa, hani birisi bölücülük yapıyor, doğru, ama diğerleri de zihinlerinde bölüyorlar. Şu bölgede siyaset yapılamaz gibi bir kanaati yaygınlaştırıyorlar. Onun için dikkat ediniz, olaylar olur olmaz Doğu, Güneydoğu Anadolu’ya gitti. Teşkilat Başkanımız, Yerel Yönetimler Başkanımız bölgede dolaştı. Bizler hem belediye başkanlarını, hem il başkanlarını topladık. Neden? Çünkü Kobani bahane edilerek yapılan bu saldırılarda devleti hedef kıldılar, kamu binalarına saldırarak kamu düzenini aslında sadece devleti değil. İş yerlerine saldırdılar, iş yerlerine saldırarak da milletin, bölge insanının çözüm süreciyle birlikte gelen ekonomik kalkınma ve aktiviteden ümitlerini kesmelerini hedef ettiler, bir de AK Parti binalarına saldırdılar bölgedeki başka bazı siyasi parti binalarıyla birlikte.

Demeye çalıştıkları şey şu, bize mesaj: Devlete meydan okuruz, kamu düzenini yok ederiz. Yok edemeyeceksiniz. Devlet nerede diye bir soru yöneldiğinde, devletin Türkiye’nin her yerinde olduğunu göstereceğiz.

İş yerlerine yönelik mesajlar itibariyle de, o vandallar, o teröristler kendilerine yakın olmayan iş yerlerini bombalayarak burada sadece bize haraç verenler yaşıyor demek istediler. Hayır, en iyi bölgedeki kardeşlerimiz bilirler ve takdir ederler ki çözüm sürecinin getirdiği huzur ortamındaki ekonomik kalkınma devam edecek, öyle-böyle devam edecek. Onlar inadına yıkarken biz inadına inşa edeceğiz. Onlar inadına talan ederken, biz inadına bölgenin her yerinde, Mezopotamya’nın, Doğu Anadolu’nun o köklü tarihini, o köklü şehirlerini kurmaya çalışacağız.

Sonra AK Parti’ye dönük mesajlar açısından da en güzel mesajı bizim il başkanlarımız, belediye başkanlarımız verdi. Ve dediler ki; biz bu toprakların çocuklarıyız. Bu toprakların çocukları olarak da dışarıdan bir takım hesaplarla bu ülkeyi bölmek isteyenlere karşı önce biz başı dik bir şekilde duracağız. Onlara en güzel cevabı aslında Diyarbakır anneleri verdi. Diyarbakır’ın güzel ismiyle anılan Diyarbakır anneleri verdi. Hepsini saygıyla, muhabbetle buradan bir kere daha selamlıyorum. Çocuklarını savunan, evlatlarını savunan o yiğit anneleri selamlıyorum.

Şimdi bu anlamda kamu düzenini bozma yönünde Kobani’yi bahane ederek, halbuki Kobani’den 200 bin kardeşimizi biz aldık ve öylesine bir merhamet yaklaşımıyla aldık ki bakın arka planı belki bilinmez, ama siz gittiğiniz yerlerde anlatırsınız diye söylüyorum. Kobani’den gruplar halinde kardeşlerimiz gelmeye başladığında Faruk Bey Urfa Milletvekili olarak Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanımız Şanlıurfa’daydı Suruç’a geçti. Gecenin bir vakti beni aradı, dedi ki; Sayın Başbakanım, karşıdan gruplar geliyor, içeri alıyoruz. Zaten talimat verilmişti, alınıyor. Ama dedi bu sefer arabalarıyla geliyor, arabalarını o tarafta bırakmalarını mı söyleyelim, alalım mı? Yok dedim, onlar acaba hangi emekle o arabayı aldılar, ne kadar zor şartlarda, hepsini alın. Ve bir yere park etsinler, inşallah bir gün Kobani’de barış sağlandığında arabalarını alırlar, giderler. Bir şey daha söyledi, ama yanlarında mallarıyla, koyunlarıyla, kuzularıyla geliyorlar. Tabii onları almak, bir taraftan da hayvan sağlığı bakımından zorluk barındırıyordu. Önce onları alamayız, içeride de tedbir karantina olması lazım diye düşündüm. 5 dakika sonra içim rahat etmedi, tekrar aradım, dedim ki; Faruk Bey, onları da alalım. Ve her bir kardeşimizin girişi esnasında kaç hayvanı olduğunu tespit edelim, rayiç fiyatla, kesinlikle aşağı değil, rayiç fiyat veya üstünde satın alalım, bedellerini kendilerine ödeyelim, Türkiye’deki bulundukları sırada onları değerlendirebilirler. Hayvanları da satın aldıktan sonra -Kurban Bayramı öncesiydi- hepsini keserek oradaki mülteci kardeşlerimize ikram edelim. Ve bu Kurban Bayramından 2-3 gün önce oluyor. Bizim vicdanımıza bakın, onların ithamlarına bakın. Ama bilirler, hepsi biliyorlar; bizim Kobani’ye ne yaptığımızı, kamuoyuna söylediğimiz ve söylemediğimiz ne yardımlar yaptığımızı o tweet atan HDP’liler, halkı sokağa çağıran HDP’liler çok iyi biliyorlar. Biz bu yardımları yapmaya devam edeceğiz, çünkü biz merhametli bir milletiz, bütün etnik ve mezhebi kesimleriyle merhametli bir millet. Çünkü biz Hicret’ten ve Muharrem’den almışız dersimizi, bunlardan alacak değiliz.

Onun için şimdi tam da bu olaylar sonrasında takip ettiğiniz gibi birçok faaliyete hız verdik. Açıkçası bir kez daha buradan tekrar etmek istiyorum; Türkiye iki şeyi aynı anda yürütmeye kararlıdır Hükümet olarak, Parti olarak, teşkilatlarımız olarak. Hem çözüm sürecini devam ettireceğiz, hem de kamu düzenini bu topraklarda egemen kılacağız, egemen kılacağız. Çözüm sürecini devam ettirmek anlamındaki temel yaklaşımımızı geçen hafta Akil İnsanlar Heyetiyle yaptığımız toplantıda zaten kamuoyumuzla paylaştım. Çözüm süreci aziz kardeşlerim, doğuya-batıya, kuzeye-güneye, İç Anadolu’ya, her yere, Trakya’ya anlatmalıyız. Çözüm süreci millidir, çünkü bütün Türkiye’nin kardeşliğini hedef edinmektedir. Çözüm süreci yereldir, çünkü bizim tarafımızdan yürütülüyor, Türkiye’deki aktörler, Türkiye’deki muhataplar tarafından. Çözüm süreci özgündür, başkalarıyla karşılaştırılmaz, çünkü biz çözüm süreciyle birlikte kendi enerjimizi, dinamizmimizi tarih sahnesine çıkartmak istiyoruz. Malazgirt’te başlayan bir kardeşlik, İdris-i Bitlisi’de, Ahmed-i Hani’de, Feqiye Teyran’da, Hazreti Mevlana’da, Yunus Emre’de onların güzel Türkçesi ve güzel Kürtçesiyle tebarüz eden bu kardeşliği 21. Yüzyıla taşıma projesidir çözüm süreci.

Birileri çözüm sürecini İç Anadolu’da, Karadeniz’de, Marmara’da, batıda tahkir etmeye, eleştirmeye çalışabilir. Geçsinler onlar o eleştirileri yapacaklarına ne çözüm üretiyorlar onu söylesinler, neyi teklif ediyorlar? Ve bunları sadece Ankara’da değil, diğer şehirlerde değil Diyarbakır’da söylesinler, Mardin’de söylesinler, ondan sonra onların söylediklerine önem veririz. Ama konforlu odalarda ahkam kesenler, milli birliği temin edecek zihniyeti de, politikalarda geliştiremezler, gerçek anlamda bu topraklara ait olma anlamında da vatanperverliği, milliyetçiliği temsil edemezler. Çözüm süreci bu anlamda 1. Dünya Savaşından sonra parçalanan Ortadoğu coğrafyasındaki tek güzel haberdir. Ortadoğu coğrafyasında açılan yaraları kapatma çabasıdır, Misak-i Milli’dir. Bir tren yolu geçti diye parçalanan şehirleri tekrar birleştirme projesidir. Parçalanan köyleri, parçalanan aşiretleri, parçalanan aileleri birleştirme projesidir. Önce biz Türkiye’de birleştireceğiz gönülleri, sonra Suriye’deki Araplarda, Kürtlerde, Türkmenlerde birbirlerine daha yakın kardeş olacaklar. Türkiye’ye bakacaklar ve görecekler ki Hatay’da Arap, Kürt, Türkmen ya da Urfa’da ya da Mardin’de kardeş olduğunu görecekler ki Suriyeliler ve Iraklılarda bunun parçası olsunlar. Önce biz bunu gerçekleştireceğiz kesinlikle Irak’ta veya Suriye olduğu gibi ülkemizin şehirlerini şu şehir bu etnik kimliğe, şu şehir bu mezhebi kimliğe aittir diye bölünmesine izin vermeyeceğiz. Onun için ateş çemberinin ortasındayız, ama ateş çemberinin ortasında bir umut ışığı olmaya devam edeceğiz. Etrafımızdaki ülkeler büyük problemlerle karşı karşıya, parçalanmalarla, çatışmalarla yüz yüzeler Türkiye istikrarın, demokrasinin, özgürlüklerin adası olarak tek bir ümit ışığı olarak duruyor. Bu ümit ışığını yok etmeye çalışanlara karşı omuz omuza vereceğiz. Omuz omuza vermemiz esnasında da tekrar vurguluyorum, kamu düzenini inşa etmede kararlıyız herkes bunu bilmelidir. Hangi şehre geri dönecek olursanız olur bütün şehirlerimizde de mesajımız budur çözüm süreci kararlılıkla devam edecek, kamu düzeni de sağlanacak. Onun için bu hafta hepinizin takip ettiği gibi grup konuşmamızda özgürlüklerin korunması ve iç güvenli reformunu açıkladık. Şunu bekliyorlardı ve kendilerine onu hazırlamışlardı 1 hafta, 2 hafta Türkiye polis devleti olmaya gidiyor, Türkiye otoriterleşiyor. Hatta dışarıda bazı basın, yayın organları bu yönde makalelerini bile hazırlamışlardı bizim konuşmamızdan önce ve Türkiye’yi şikayet edeceklerdi bakın gözaltı süresi 24 saate çıkıyor, Türkiye otoriterleşiyor. Bakın molotof kokteyllerine ceza verilecek Türkiye otoriterleşiyor. Hayır, Türkiye özgürlükleri korumaya kararlıdır iktidarımız ve genişletmeye de kararlıdır sadece korumaya değil. Ama özgürlükler ancak güvenin ve huzurun olduğu yerde olur.

Mesela, Kobani olayları esnasında Diyarbakır’da, Mardin’de, Kızıltepe’de bir şehirlerimizde Siirt’te, Batman’da bu olaylar sürerken tam bir kargaşa, kaos ortamı yaratılmaya çalışılırken bu gruptan, bu örgütten farklı görüşe sahip olan birileri toplantı ve gösteri yapma hakkını kullanabilirler miydi? Kullanamazlardı. Ama kamu düzeni varsa, güvenlik varsa bir sokakta onlar konuşur, bir başka türlü düşünenler konuşur, ama onların niyeti o değil, onlar her yerde biz konuşalım diyorlar yok öyle yağma. Bu topraklar size ait değil, bu topraklar 77 milyon vatandaşımızın her birine ait ve her vatandaşımız, her yerde konuşur, her yerde hukuk düzeni içinde görüşünü ifade eder. Şimdi biz bunu teminat altına alıyoruz. Şaşırdılar, ne diyeceklerini bilemedikleri için bu sefer Kılıçdaroğlu çıktı bizde molotof kokteyline, şiddete karşıyız dedi. Peki, bunu Kobani olayları olurken niye söylemedin Kılıçdaroğlu niye söylemedin? Senin Genel Başkan Yardımcın sokaklara çıkın diye çağrı yaptığında, Türkiye’yi karıştırmak için mesajlar yolladığında sen neredeydin? Her zaman olduğu gibi kış uykusundaydı herhalde haberi yok. Şimdi baktı ki millette bir tepki var, o tepkiyi kaçırmamak için bizde şiddet eylemlerine karşıyız diyor, karşıysan çık söyle.

Şimdi bu paketle ve onun için ısrarla söylüyorum bu güvenlik tedbir paketi değildir arkadaşlar. Özgürlüklerin korunması ve iç güvenlik reformu paketidir. Özgürlüklerin korunmasıdır çünkü, zaten o gün sıraladım sizlerde bunları alın, bilgi notlarınızla, çalışmalarınızla birlikte bulunduğunuz şehirlerde, illerde, köylerde, kasabalarda anlatın. Bundan sonra isminden, soy isminden memnun olmayanlar gidip de mahkeme kapılarında sürünmeyecekler. Bir dilekçe yazacaklar ben şu isimi istiyorum, şu soy ismi istiyorum. Vaktinde Soy ismi Kanunu çıktığında köyleri dolaşanlar öylesine soy isim vermişlerdir ki bir kısım benim akrabalarımda da var memnun değiller soy isimden burada ifade etmek istemiyorum. Birçok tanınmış ismin dahi soy isimlerinden memnun olmadıklarını biliyorum. Çamur diyor soy isim olarak, ama değiştirmek için mahkeme kapılarında uğraşıyorsunuz. Şimdi diyecek ki o vatandaşımız ben şu ismi ve soy ismi istiyorum deyip nüfus idaresine bildirecek nüfus idaresi de öyle kaydedecek. Ben kendim biliyorum, bizim Soyadı Kanunu geldiğinde soyadımız Kalkanmış benim hala ilk nüfus cüzdanımda Kalkan yazar 59’da. Neden? O zaman oğlu soyadı koymak yasakmış hani aileleri atfetmesin diye. Kanun değişince babam gitmiş değiştirmiş nüfus cüzdanındaki Kalkan’ı silmişler Davutoğlu yazmışlar. Davutlar sülalesi diye bilinen bir aile on yıllarca başka bir soyadı, şimdi ise yine mahkeme gerekiyor bundan sonra serbest. İsim sahibi olmak herkesin zati hakkıdır, kendisinin hakkıdır, başka kimse karışamaz o isim Kürtçe mi, Arapça mı, Türkçe mi ilgilendirmez seni. İsim o kişiyi tanımlıyorsa onun zati hakkıdır. Zaten bu kültürün içinden isimler konacak, şimdi bu hak değil mi, bu özgürlük değil mi?

Ehliyetler, pasaportlar için eskiden emniyete gidiyordunuz. Bir polis şeyiyle polisimize saygımız sonsuz ama araba kullanmak ve pasaport sahibi olmak sivil bir konudur, emniyetle ilgili bir konu değil. Sanki potansiyel suçlu gibi hepimiz emniyete gidip pasaport şey yaparken yurt dışına kaçacak adam muamelesi görüyor muşuz gibi hissediyorduk emniyet o tedbiri alır. Bundan sonra ehliyet alanlarda, pasaport alanlarda nüfus işlerine gidecek çünkü, pasaport bir kimliktir, suçla da alakası yoktur. Emniyet ayrıca suçlu varsa takip eder, şimdi bu otoriterleşme mi, polisiye tedbir mi? Hayır, olması gerekeni yapıyoruz. Doğum, ölüm hallerinde, boşanma hallerinde doğum ve ölümde özellikle gidip de bildirimde bulunmak gibi bir böyle bir telaşa kimse girmeyecek artık. Ölüm bilirim ben herkes yas içinde ölümden sonra bir araya gelir aileler kendi aralarında bölüşür. Sen nüfusa git bildirim yap, orada şey yap, sen bunu yap, ölüm için bile bürokrasi yaratılmış. Herkes acı içindeyken yakın akrabalara o acıyı hissetmesin diye gider bir de kapı kapı beklenirler. Hayır, benim yakınım öldü, hastane raporu da var e-devletle bildirimini yapacak, ama kendi taziyesini yaşayacak, bir de devlet kapısında bekletmeyecek. Eskiden eski Türkiye buydu, devlet mutlaka kendini gösterirdi ben buradayım diye bir huzuruma gelsin şu vatandaş, bir hesap sorayım bakayım gerçekten doğdu mu, öldü mü, boşandı mı, ne yapıyor? Yeni devlet halkının hizmetinde ve emrindeki devlettir, vatandaşın devletidir. Yeni Türkiye bu.

Kongre konuşmasında söylemiştim, artık devlet amir, vatandaş memur değil. Vatandaş amir, devlet o amire tabi memurdur. İnsanı yaşat ki devlet yaşasın felsefesinin de esası budur bu felsefeyi hakim kılma projesidir bu.

Yine jandarmamızı ki her birine tekrar teşekkürlerimi ifade ediyorum, yanlışta anlaşılmasını istemem kesinlikle Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde jandarmamız büyük hizmetler vermiştir, ama epeydir çalıştığımız bir reform olarak jandarmamız İçişleri Bakanlığına askeri hizmetler bağlamında ve askeri hiyerarşi gerektiren türbe, rütbe eğitim ve diğer bağlamlarda silahlı kuvvetlerin parçasıdır, ama performans, görev dağıtımı ve sicil ve diğer konularda da İçişleri Bakanlığına zaten bağlıydı, bütün işlemleri İçişleri Bakanlığında yapılacak. Bu da bir demokratikleşme, sivilleşme paketidir. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ihtiyaçları da ki bu dönemde savunma sanayi üzerinden ne kadar büyük hamleler yaptığımızı herkes biliyor. Türk Silahlı Kuvvetlerimizi de en güçlü şekilde tahkim ve teçhiz etmeye devam edeceğiz. Jandarmamız kendi kıyafetiyle halkımızla daha yakın, daha iç içe çalışma ve görevini yapma kararını sürdürecek.

İş güvenliği yasası çıkartıyoruz burada, iş güvenliği yine güvenlik meselesi, bir reform. Kişisel verilerin korunması kanununu çıkartıyoruz, herkes bundan sonra sizinle ilgili bir veriyi kimse öyle depolayıp, işleyip bu paralel yapının geçmişte yaptığı gibi hala önümüze utanç verici dinleme şeyleri geliyor. Kimler nasıl dinlenmiş? Dün İçişleri Bakanımız bir şey daha getirdi önüme. Hiç kimse başka bir vatandaşın veya herhangi bir vatandaşın kişisel bilgilerini işleyip, depolama hakkına sahip değildir. Bizde tecessüs dahi haramdır, yani merak. Acaba şunun aile hayatı nasıl? Hazreti Ömer’in bir eve bakmasının sebebiyle o ev sahibinin gösterdiği tepki ona gösterdiği tepkiyi hepimiz böyle ailelerimiz, babalarımız anlatırdı bize, dedelerimiz anlatırdı, aman hiçbir evin içine merakla bakmayın. Bu ahlaken de, inancımızca da yanlış bir davranıştır. Suç işliyorsun o takip ayrı bir şey, bundan sonra kimse başkasının özel hayatıyla ilgili herhangi bir kişisel veriyi barındıramayacak, işleyemeyecek, depolayamayacak. Bunları biz bir özgürlük, vatandaşımıza, insanımıza saygının bir gereği olarak yapıyoruz.

Tabi bu çerçevede son tecrübeler ışığında güvenlik tedbirlerini de arttıracağız reform anlamında. Suç işlemeye niyeti olmayanların telaş etmesine de mahal yoktur, ama niyeti olanlar bilsinler ki bundan sonra molotof kokteyliyle bir yere yaklaşan ateşli silahla yaklaşmış muamelesi görece şimdiden uyarıyorum. Toplantı, gösteri yürüyüşü yapacağım diye izin alıp, birtakım teröristler eğer ellerinde molotof kokteyliyle ambulansa yaklaşırlarsa, ellerinde molotof kokteyliyle işyerlerine yaklaşırlarsa, ellerinde molotof kokteyliyle içinde insan olan, genç bir kızımızı kaybettiğimiz belediye otobüslerine yaklaşırlarsa terörist muamelesi görecekler ve durdurulacaklar. Kimse şikayet etmesin sonra. O saldırganın canı ne kadar kıymetliyse, o mağdur genç kızımızın canı da öylesine kıymetli. O ambulansta giden yaralının da, yüzü yanan polisinde canı kıymetli. Hırsızın elinin serbest kaldığı, vatandaşın elinin bağlı olduğu bir dönem yok, bu özgürlükte değil. Ve okudum Genel Kurul’da şimdi tekrar sizlerin vaktinizi almak istemem. Amerika’da, Avrupa’da molotof kokteylinin nasıl bir muamele gördüğünü, müebbet hapse kadar giden cezaları var. Çünkü, nihayet basit gibi görünse de yapımı kolay elde edilebilir olması onun öldürücü niteliğini yok etmiyor. Bir anda öyle bir panik oluşturuyor ki 5 tane molotof kokteyli dumanlar yükseliyor yangın yeri gibi biz bu paniği engelleyeceğiz önce. Onlar panik çıkartmak istiyorlar millet arasında bizde buradan söylüyoruz paniğe izin vermeyeceğiz, bu toplumda panik havası yaratmanıza, terör havası yaratmanıza izin vermeyeceğiz. Türkiye’nin her köşesinde kimse molotof kokteylini eline almaya cesaret etmesin uyarıyorum ve sonra şu yaştaydı, şu gençteydi değil o zaman bizi dönüp suçlamasın kimse.

Yine aynı şekilde maske takıyor öyle resimler var ki elimizde bütünüyle yüzünü, yer yerini kapatmış. Şimdi maske taşıyarak toplantı, gösteri yürüyüşü yapılır mı? Ben Amasya’da konuşma yaptığımızda oradaki değerli kardeşlerime hitap ederken söyledim hiç birinizin yüzünde şey görmüyorum yüzü kapatan çünkü siz toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkını kullanmak için buradasınız. 1 Mayıs’ta toplanan ideolojik olarak bize ne kadar karşı olursa olsun, en uç ve ekstrem noktadaki vatandaşın, siyasi görüş farkı olan vatandaşın özgürlükleri de bizim özgürlüğümüz kadar kıymetlidir, özgürlüklerini istedikleri kullanabilirler, bizi istedikleri gibi eleştirebilir hiçbir sınır yok bunu da ilan ediyorum, hiçbir sınır yok. Ama şiddet yapamazlar, terör yapamazlar, toplantı ve gösteri yapıyorum görüntüsü altında halkı paniğe sevk edecek eylemlerde bulunamazlar. Onun içinde maskeyle birisi herhangi bir yere doğru yürüyorsa toplantı ve gösteri yürüyüşü yapmıyordur, bir suç işlemeye hazırım diyor o görüntüsüyle. O suç işlemeye hazırsa, biz de suçu engellemeye hazırız. Hiçbir şekilde bunlara taviz vermeyeceğiz.

Gözaltı süreleri, şimdi her yerden, benim gittiğim her vilayette şunu söylüyorlar: Bu olaylarda da polis görüyor… Bunlar bilinsin ve iyice anlatın değerli il başkanları, her yerde anlatın ki milletimiz bunu doğru anlasın. Polis görüyor molotof kokteyli atan birisi, alıyor topluyor götürüyor, savcıya sevk edecek, ama gözaltına alma hakkı yok. Hasbelkader o anda savcı orada değilse ya da ola ki savcı şu veya bu kanaatle, şu veya bu önyargıyla ki savcılarımıza, hakimlerimize de saygımız, ama elimizde delil yok, bir şey yok deyip bıraktığı anda işte tam bu vandallara en büyük hizmeti yapmış oluyorlar, çünkü bir kapıdan giriyor diğer kapıdan çıkıyor, tekrar molotof kokteyliyle saldırıyor. Ve etrafındakilere de şunu diyor: Bakın ben bu suçu işledim hala aranızdayım, dolayısıyla suç işlemekten korkmayın. Bundan sonra söyle olmayacak. Bu tür problem çıkaranlar 24 saat gözaltında tutulup daha sonra savcıya teslim edilecek, 4 gün içinde de hakim karşısına çıkartılacak. Hiçbir şekilde insan haklarına aykırı bir durum yok. Yine Grupta tek tek ülkelerin şeylerini verdim, Avrupa’da en az gözaltı 24 saattir ve polis tarafındandır, savcı tarafından gözaltı olan tek yer biziz. Polisin bizde gözaltına alma hakkı yok. Biz bunu tabii çok önemli bir, Avrupa’yı da aşan demokratik değişiklik olarak yapmıştık yıllar önce. Ama şartlar ve çevremizdeki konjonktür öylesine değişti ki bizim bu tedbirleri almamız iktiza ediyor. Bunlar istismar edilmeseydi yine olmazdı. Sıradan vatandaşımızın hayatını olumsuz şekilde etkileyecek, özgürlükleri kısıtlayacak tek bir madde dahi bu pakette yoktur. Ama suçluların özgürlüklerini, suç özgürlüğünü kısıtlamak devletin asli görevidir, o da özgürlük değildir zaten.

Yine bu çerçevede ola ki Emniyet görevlilerimiz bir hata yaptı, yanlış uygulamalara girdi. Bazı art niyetliler ola ki sızmış olabilir ki bu da söyleniyor bize, şu veya bu işte paralel yapı vesaire, art niyetliler bunu istismar eder mi? Onun da denetimini getiriyoruz, kolluk gözetim ve denetim şeyini çıkarıp kolluk gözetim mekanizması kuruyoruz.

İstihbari dinleme, bu konu da çok şeye geldi, istihbari dinlemeyle ilgili herhangi bir istismar olursa bu istismar önce kendi birimlerinde tetkik edilecek. Önce derken hepsi kademeli olarak. Sonra Bakanlıkta, Başbakanlık Teftiş Kurulunca tetkik edilip bütün istihbari dinlemeler her partinin temsil edildiği Meclis’teki 17 kişilik bir komisyon tarafından da takip edilecek. Yani kimse artık bundan sonra bir partinin genel başkan yardımcıları üzerinden siyasi operasyon yapmaya kalkışanlar, biliyorsunuz 2011 seçimleri öncesinde ya da başka bir partinin genel başkanını yerinden edip onun yerine bir genel başkan getirmek için yatak odasına girenlere kesinlikle izin de verilmeyecek, böyle bir uygulama yapan en büyük suçlu olarak cezalandırılacak. Tecessüs de, müdahale de, şantaj da en büyük insanlık suçudur, bunlar yapılacak. Ama suç işleyen birisi, yani uyuşturucu önünden geçerken arabayı arayamıyorsa polis, o sırada savcıya ulaşamadığı için gecikiyorsa ya da bir istihbari dinlemede bunu fark etmişken bu dinlemeyi yapamıyorsa o uyuşturucu gidip gençlerimizin canını, aklını ve neslimizi yok etmek için harekete geçiyor. Buna biz gözümüzün önünden gitmesine izin mi vereceğiz? Devlet kadim kültürden ve bizim inancımızca da beş şeyi korumak için zorunludur; can, akıl, inanç, buna düşünce de diyebilirsiniz, iman, din ve düşünce, mal, nesil. Neslimizi korumak için de bu pakete uyuşturucuyla mücadele suçlarını artıran okul çevresinde işlenirse iki misline çıkaran, yüzde 50 artıran umdeler koyduk. Yani bu çalışmaların hepsi vatandaşımızın, barışsever, hukuka saygılı vatandaşımızın özgürlük alanını genişletiyor, suç ve diğer terör örgütlerinin suç işleme alanını da daraltıyor, daralacak, o alanı daraltacağız.

Geçtiğimiz ayda sadece bu konularla ilgili çalışmalar yapmadık. Kısaca konuşmamın sonunda geçtiğimiz ayda yaptığımız diğer faaliyetlerle ilgili de bilgi arz etmek istiyorum.

Geçtiğimiz ay Kırşehir, Samsun, Malatya, Amasya ziyaretleri yaptım. Ben bütün bu illerimize, il teşkilatımıza, belediyemize ve bütün vatandaşlarımıza, her birisini hemşerim kabul ettiğim için hemşerilerimize teşekkür ediyorum. Çok büyük bir muhabbetle bizleri bağırlarına bastılar, Allah razı olsun, misafirperverliklerini gösterdiler. Yüzlerce eserin açılışını yaptık. Yüzmilyonlarca, milyarlarca aslında toplamda liralık açılışlara her alanda öncülük ettik. Yarın da inşallah Kayseri ve Kahramanmaraş’a gideceğiz. Kayseri’ye yarın, yarından sonra da Kahramanmaraş’a. Bu yurt ziyaretlerini sürdüreceğim.

Birçok vilayetimizden, sizler üzerinden bu mesajın da iletilmesini rica ediyorum; birçok vilayetimizden bize ne zaman geleceksiniz diye sorular geliyor. Teşkilatlanma Başkanımızla, MYK’da da diğer arkadaşlarımızla planlamalar yaptık, şu taahhüdü size veriyorum: Kongre ve seçim sürecinde gitmediğim vilayet kalmayacak, kongrelerde ve seçim sürecinde mutlaka geleceğim. İmkan buldukça her ikisinde de bazı vilayetlerimize geleceğim. İmkan bulamadığım yerde birinden birine mutlaka geleceğim, büyük ilçelerimizi de ziyaret etmeye çalışacağım. Çünkü 2015 seçimleri değerli arkadaşlar, bizim yeni bir hamle seçimimiz olacak. Geçmiş birikimler üzerinde, şimdi bizi geçen sene bütün bu üç seçimi göz önüne alıp bu AK Parti’yi eğer 2013’te durduramazsak, 2014 mahalli seçimlerinde ve Cumhurbaşkanlığında istediğimiz siyaseti dizayn edemeyiz diyenler önce Gezi’yi çıkardılar, gezi olayları ağacı bahane ederek. Ağaç kutsaldır ve bu kutsallığa en büyük katkıyı da Cumhuriyet tarihi boyunca bizim yaptığımızı herkes bilir. Orada başarılı olamadılar, sonra 17 Aralık, 25 Aralık komplolarını yaptılar. Bir paralel devletvari bir yapılanma kendisine haraç toplarken, diğeri de bürokrasi içine sızarak kamu düzenini bozmaya gayret ettiler. Siyasi otoriteyi, halkın seçtiği Başbakanı neredeyse suçlu konumuna oturtmak istediler. Ve hep hesapları kendi istedikleri bir cumhurbaşkanı acaba olabilir mi diye. Olmadı, 30 Mart’ta halk bu oyunu bozdu. Sonra çatı aday çıkardılar. Halk dedi ki; çatıyı matıyı boş verin, bu milletin temeli var dedi temeli ve bu temeli temsil eden kimse ben onu Cumhurbaşkanı yaparım dedi. Onlar çatıdan başlar, biz temelden başlarız. Biz temelden başlar, her şeyi temelden inşa ederiz. Cumhurbaşkanlığı seçimi suhuletle tamamlanıp milletimiz Sayın Cumhurbaşkanımızı tam bir onur ve vakar ile tarihimizin ilk halkla seçilmiş devlet başkanı, Cumhurbaşkanı olarak makamına oturtturduktan sonra hesapları şu oldu: Acaba AK Parti karışır mı? Acaba AK Parti içinde görüşler ortaya çıkar mı; şucular-bucular, şöyle düşünenler-böyle düşünenler. Hep hesaplarında gördükleri rüya neydi biliyor musunuz? Özal sonrası ANAP, Demirel sonrası Doğru Yol, hep onu hesap ettiler. Ama biz ne ANAP’ız, ne Doğru Yol’uz, biz AK Parti’yiz AK Parti. Ve biz konjonktürel bir siyasi hareket değiliz. Her bir konuşmamızda, gittiğimiz şehirlerde yaptığımız her bir hitapta o şehrin ruhundan hareket edip bu siyaset felsefesini yapıyoruz, bu siyaset anlayışını geliştiriyoruz. O ruh bu topraklarda daim oldukça AK Parti de bu topraklarda hâkim ve egemen olacaktır. Milletimizin bize izin verdikçe AK Parti’nin seçim kazanmasına kimse engel olamayacak; telaşları oradan. Bu sefer Kobani’yi organize ettiler, bizi sınamaya kalktılar. Biz ne sınavlardan geçip bugünlere gelmişiz. Ayrıca, tarihte bu milletin ne sınavlardan geçip ne zorlukları nasıl aştığını bilerek gelmişiz. Allah’ın izniyle bu kadro, AK Parti kadroları bütün bu sınavları geçmişte olduğu gibi gelecekte de aşa aşa bu kutlu davayı hak ettiği yere getirecektir. Yine bu dönemde milletvekillerimizle istişare şeyimizi tamamladık, 7 bölge esasında bütün milletvekillerimizle görüşmeler yaptım, son olarak dün Akdeniz Bölgesi’yle tamamladık. Bu istişarelerde her bir bölgenin bir Türkiye’nin genel siyasetiyle ilgili istişareler, her bir bölgenin, hatta her bir ilin sıkıntılarını, oradaki meseleleri, yapmamız gerekenleri saatlerce konuştuk ve notlar aldık, raporlar hazırladık. Bakanlıklarla ilgili brifinglerim devam ediyor. Daha önce Çalışma Sosyal, Milli Eğitim, Maliye yapmıştık, bu ay içinde de Adalet Bakanlığı, Enerji Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı’ndan brifingler aldım. Her birinde de bu dönemde yapacaklarımızı, reformları, yapısal reformları gözden geçirdik.

Enerji Bakanlığı’mızda ki madencilerimizin olduğu illerdeki arkadaşları özellikle söylüyorum; madencilerimizle ayrıca görüşüp firmalarla ve madencilerimizin son torba yasadaki düzenlemelerden sonra ortaya çıkan bazı yeni durumları göz önüne alan sıkıntılarını da aşmak üzere tedbiri alacağız. Bunu da bu önümüzdeki dönemde yasalaştıracağız. Enerji alanında çok ciddi yeni stratejik açılımların, TANAP’ın boru ihalesi törenini de yine bu dönemde gerçekleştirdik.

Adalet Bakanlığı’mızda adaletin yargı sisteminin reforme edilmesini konuştuk. Bu arada bir kez daha HSYK seçimlerinde kendi iradelerinin sandığa yansıtan ve HSYK’da tek bir grubun, bir paralel yapının hâkim olmasına çalışan ve dolayısıyla yargı sistemini ipotek almaya çalışanlara ders veren hâkimlerimizi ve savcılarımızı da tebrik ediyorum. Biz kesinlikle yargı-yürütme-yasama ilişkisinde bir hegemonya kurmak niyetinde olmadığımız gibi herhangi bir hegemonyayı da kabul etmeyiz. Güçler ayrılığı prensibine saygılıyız. Ama milletin seçtikleri üzerinde bir jüristokrasi kurmaya çalışanlara da izin vermeyeceğimizi baştan söylemiştik, bundan sonra da söylemeye devam ederiz. HSYK’nın yeni üyelerinin hepsinin bu bilinç içinde ve Türkiye’de yargının kaybettiği Danıştay, Yargıtay başkanlarımızla, Sayıştay başkanlarımızla görüştüğümde de ifade ettim; yargı maalesef kamuoyu anketlerinde en az güvenilen konular arasına indi. Yargı en üst olmalı, hatta yargıya güven yüzde 70, 80, 90 bile değil yüzde 100 olmalı. Çünkü adalet varsa devlet vardır. Adaletin olmadığı yerde devlet zaaf gösterir. Adaleti egemen kılmak için ne gerekiyorsa biz üzerimize düşeni yapacağız ve Türkiye’de yargının hak ettiği yere gelmesine çalışacağız.

Ayrıca Diyanet İşleri Başkanlığımız ve Yüksek Öğretim Kurulu Başkanlığımızı da ziyaret edip oralarda da brifingler aldım. Bu vesileyle geçtiğimiz ay içinde haclarını ifa eden vatandaşlarımızın haclarını tekrar tebrik ediyorum, Allah dualarını makbul eylesin.

Uyuşturucu İle Mücadele Yüksek Kurulunu topladık, önümüzdeki ayda, Kasım ayının sonunda ilk uyuşturucuyla mücadele şûrasını toplayacağız, bizzat benim de katılacağım bir toplantıyla bu büyük belaya karşı alacağımız tedbirleri de gözden geçireceğiz.

Belediye başkanlarımızla istişare süreci başlattık. Amasya’da il belediye başkanlarımızı, yani büyükşehir olmayan il belediye başkanlarımız, 29 belediye başkanımız Amasya’ya geldi. Orada çok kapsamlı istişareler yaptık, tek tek illerimizin dertleriyle ilgilendik. Bu arada şunu da zikredeyim: Büyükşehir olan yerlerde ilçe belediye başkanlıkları bizde olan yerlerde il başkanlarımızın özellikle o ilçelerle ilgilenmelerini önemli bir vazife olarak burada sizlere vermek isterim. O ilçelerimizin taleplerinin sözcüsü, takipçisi de siz olacaksınız. İnşallah 7-8 Kasım’da Bursa’da büyükşehir belediyeleriyle bir araya geleceğiz. Ve bizim bu topraklardaki ilk büyük başkentimiz, daha önce Yenişehir, Söğüt var ama, ilk başkent anlamında Osmanlı’nın başkenti Selçuklu’dan sonra, Konya’dan sonra tabii Osmanlı’nın ilk başkenti Bursa’da bir şehir efsanesi olan, bir anlamda şehir destanı olan ve şehir ruhunun sindiği güzel Bursa’da inşallah bu toplantıyı gerçekleştireceğiz ve ihtiyaçlarımıza tek tek bakacağız, tek tek değerlendireceğiz.

Gördüğünüz gibi bir taraftan Hükümet içinde, bir taraftan Grubumuzda milletvekillerimizle, diğer taraftan teşkilatlarımızda kongrelerimizle ve belediye başkanlarımızla dört kanaldan yoğun ve tempolu bir çalışma içindeyiz. Niyetimiz ve hedefimiz bu millete hizmettir. Allah bu millete hizmet edenleri yalnız bırakmaz, buna inanıyoruz. Allah sizlere de bulunduğunuz yerlerde her zaman milletimize hizmet etme onuru nasip eylesin. Yolculuğumuzu hayır eylesin. Allah’a emanet olun.

join us icon
SEN DE ARAMIZA KATIL Gücümüze Güç Katalım.