Yükleniyor...

Basbakan Davutoglu’nun 26 Eylül tarihli Il Baskanlari Toplantisi konusmasinin tam metni

 

Hepinizi ve hepinizi şahsında 81 vilayetimizi saygıyla, muhabbetle selamlıyorum.

Bu benim Genel Başkan olarak Genişletilmiş İl Başkanları Toplantımıza ilk hitabım. Allah’ın ismiyle hamdele ve salveleyle başlıyorum, Allah istişarelerimizi hayırlara vesile kılsın. 

Son Genişletilmiş İl Başkanları Toplantımız çok sembolik bir tarihte, 14 Ağustos’ta kuruluşumuzun 13’üncü yılında yapılmıştı. Bu solanda hepimiz çok duygusal anlar yaşadık. Hepimiz Sayın Cumhurbaşkanımızın o gün seçilmiş Cumhurbaşkanı olarak bize hitap eden Sayın Cumhurbaşkanımızın, kurucu Genel Bakanımızın, Liderimizin hitabını dinlerken 13 yıllık bir muhasebe yaptık. 13 yılın bizlerde nasıl büyük bir azim, şevk, kararlılık biriktirdiğini ve geleceğe ne kadar büyük bir ümitle baktığımızı hep beraber görmekten büyük bir onur duyduk.

Duygusal bir konuşmaydı, duygusal bir andı, çünkü bu kürsüden hep sizlere hitap etmiş olan kurucu Genel Başkanımız bu sıfatıyla son konuşmasını yapıyordu. Tabi şu anda manen ve birikimiyle, hizmetiyle, bıraktığı mirasla hep bugün de aramızda ve hep aramızda olacak. Sizler adına bir kez daha geçmişteki büyük hizmetleri dolayısıyla, karamsarlık içinde kıvranan bir ülkeyi özgüvenle yeni bir geleceğe hazırlayan çabaları dolayısıyla Sayın Cumhurbaşkanımıza şükran ve minnetlerimizi buradan ifade etmek istiyorum ve yolu açık olsun diyorum.

Aslında ileride, 14 Ağustos’tan bugün 26 Eylül’e kadar geçen yaklaşık 42 günde yaşananlar bir siyaset dersi olarak okutulduğunda, bir kadronun ne kadar büyük bir vakar, diğergamlık, mahviyet içinde kendisini geleceğe hazırladığının işareti olarak anılacaktır.

14 Ağustos’ta bu salonda bizler bir aradayken, biz ne kadar kenetlenmişsek, ne kadar vakarla geleceğe bakıyor idiysek, dışarıda birileri bambaşka hesaplar içindeydiler. Gezi operasyonlarıyla bu kadronun birliğini bozamayanlar, o zaman Sayın Başbakanımızı, şu anki Cumhurbaşkanımızı bir şekilde izole ederek siyaset sisteminin dışına itemeyenler, 17-25 Aralık operasyonlarıyla AK Parti’nin bu ülkeyi 12 yıl içinde getirmiş olduğu o yeni konumu tehdit etmeye çalışanlar, 30 Mart seçimleriyle ve 10 Ağustos seçimleriyle milletimizden büyük bir darbe yemişlerdi. Ama hesapları bitmemişti, 10 Ağustos’tan hemen sonra başlatılan tartışmalar, yürütülen bazı temaslar, gizli-açık ifadelerle hep beklentileri şuydu: AK Parti kadroları acaba kendi içinde bir ihtilaf yaşarlar mı? Bizi başka partilerle karıştırıyorlardı, olağanüstü kongre yapmayı artık olağan kongrelerden daha geleneksel hale getirmiş olan başka partilerle karıştırıyorlardı. Şimdi bütün bu 42 günlük ahlak ve diğergamlık sınavından sonra gururla ve iftiharla söylüyoruz ki, bizde her şey olağan bir şekilde seyretti. Olağanüstü olan tek şey kongremizdi, çünkü çok büyük iftiharla olağanüstü olarak diyoruz, çünkü kurucu Genel Başkanımızı Cumhurbaşkanlığına taşımıştık ve emaneti bir başka kardeşimizin alması gerekiyordu, başka hiçbir şey olağanüstü seyretmedi. Bir de kongre salonundaki sıcak olağanüstüydü, o sıcaklık da aslında bizim gönüllerimizdeki sıcaklığın bir işaretiydi.

O gün acaba AK Parti’de ne olacak diye düşünenler, acaba AK Parti kongresinde farklı görüşler, farklı gelecek beklentileriyle bir ihtilaf doğar mı diye beklenti içinde olanlar yanıldılar. Çok büyük bir vakarla 42 gün içinde aslında hepimiz bir sınavdan geçtik, dışarıdakiler de sınavdan geçti, AK Parti kadroları da. Ama fark şuydu: AK Parti kadroları ilk defa geçmiyorlardı sınavdan, ilk defa diğergamlık sınavı, ilk defa ahlak sınavı vermiyorlardı, aksine daha önce birçok sınavdan geçmişlerdi ve tabiri caizse sınavlara aşılıydılar. Ve nihayet 42 gün sonra bugün gururla sizler adına ifade etmek isterim ki, biz bu dönemde gerçek anlamda bir ahlak, erdem, siyaset, basiret, insanlık ve strateji dersi verdik. Bu derste hepinizin büyük katkıları var. Ve daha önce birtakım planların planları, plan yaptıkları kapalı kapılar ardında kaldı, hayata geçemedi.

Şimdi birer birer ele almakta fayda var; nasıl bir ahlak ve erdem dersi verdik?

Bakınız, Türk siyasetinde genel başkan, başbakan değişimleri hiçbir zaman kolay olmamıştır, cumhurbaşkanlığı değişimleri ise hiç yaşanmamıştır neredeyse. Ama biz 14 Ağustos’ta, yani sizinle son bir araya geldiğimiz günden bugüne öylesine bir ahlak ve erdem sınavı verdik ve bir anlamda da diğer partilere ve siyasilere ders olacak mahiyetinde öylesine bir süreç yönetimi gerçekleştirdik ki, siyasetin temel ahlaki değerler üzerine oturduğunu bir kez daha ispat ettik. İstişare dersi verdik, istişarenin nasıl yapılacağını bütün kademelerimizde göstere göstere bir sonuca ulaştık.

Ben tekrar başta Sayın Cumhurbaşkanımıza, istişareye katılan milletvekillerimize, MKYK üyelerimize, il başkanlarımıza, gençlik, kadın kollarımıza ve bütün kademelerimize teşekkür ediyorum.

Burada bu salonda 21 Ağustos’ta o zaman adım sizler adına ilan edildiğinde omuzlarıma yüklenen o ağır sorumluluğu hala hissediyorum. Bu kadroya liderlik etmek, öncülük etmek büyük bir onurdur. Böylesine tarihi bir dönemde aziz bir milletin sorumluluğunu üstlenmek olabilecek şereflerin en yücesidir. Ama hepiniz de takdir ederseniz ki, bu aynı zamanda bir tek ferdin taşıyabileceği çok ağır bir sorumluluktur, biz bunu ancak kolektif bir şekilde hep beraber taşıyabiliriz.

İstişarenin nasıl olacağını gösterdik, farklı görüşlere sahip olmakla birlikte bütün kademelerle nasıl bir istişare gerçekleşeceğini gösterdik ve buna bağlı olarak, bununla birlikte vefanın nasıl olacağını gösterdik. Sayın Cumhurbaşkanımızı bir törenle, bir şölenle, bir toyla Cumhurbaşkanlığı makamına uğurlarken, aynı şölenle, toy havasında kongremizi gerçekleştirdik. Hatırlarsanız, bu bir veda konuşması demişti Sayın Cumhurbaşkanımız, ben de hitaben kongre konuşmamda, hayır, veda değil, vefa konuşması.

Bizler bu yolda küçük bir taşı bile bir kenara alıp koyan, küçük bir çakılı temel taşı olarak bu inşaat faaliyetinin içine koyan her bir neferimize teşekkür ederiz, onları vefayla anarız. 14 Ağustos 2001’den bu yana AK Parti yolunda, bu kutlu yürüyüşte ter döken her bir kardeşimin terini buradan alnından öperek o terle buluşuyoruz, rahmete kavuşanları rahmetle anıyoruz, emek verenlerin emeğini en yüce emek olarak görüyoruz.

Bir vefa kongresi gerçekleştirdik ve bir ahitleşme yaptık. Bizler daha doğmadan önce Kalu Bela’da yapılan bir ahitle var oluşun başladığına inanlar bizler, haşra kadar sürecek bir ahitle kendimizi bağlanmış hissederiz. Dünyadaki her ahit en baştaki ahdimizin devamıdır ve en sonra gerçekleşecek olan ahit ve hesaplaşmanın hazırlığıdır. Onun için, hiçbir makam ve mevki bizim gözümüzde büyük değildir, hiçbir makam veya mevki veya hiçbir menfaat bizim için o ilk ahitle son hesap arasındaki kutlu yürüyüşten daha önemli değildir. Onun için, kongrede hem siyasi bakımdan bir ders niteliğinde bir süreç yaşandı, hem de bu ilk ve son ahitleşmenin arasındaki insani ahitleşmemizin temel izlerini görmekten büyük onur duyduk.

Onun içindir ki, ilk ahde ve son hesaba bağlı kaldığımız içindir ki, herkesin kriz beklediği, herkesin bunalım beklediği bir dönemde biz, sadece Türkiye Cumhuriyeti tarihinde değil, bütün tarihimizde ilk defa bir Cumhurbaşkanının onurla bir başka Cumhurbaşkanına devir-teslim yaptığı o büyük töreni gerçekleştirdik. Böyle bir tören daha önce olmamıştı, daha önce hiçbir cumhurbaşkanı daha sonrasına, halefine bunu böylesine devretmemişti. Bu sefer farklıydı, çünkü bu sefer her iki Cumhurbaşkanı da aynı kadronun mensuplarıydı ve aynı davanın yolcularıydılar. O törende bulunmak benim için büyük bir onurdu. Bütün milletimiz televizyonlardan seyrettiler ve 95 uluslararası örgüt ve devlet temsilcisinin huzurunda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bu tören vesilesiyle dahi nasıl büyük bir küresel güç haline dönüşmüş olduğunu izlediler.

Biz, 11. Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül’e de, 12. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a da teşekkürlerimizi ve minnetlerimizi bir kez daha buradan ifade ediyoruz bu onuru milletimize yaşattıkları için.

İhtilaf bekleyenler bekledikleriyle baş başa kaldılar, bizler ise ideallerimizle, değerlerimizle yolumuza yürümeye devam ediyoruz.

Yine demokrasi tarihimizde hiçbir parti genel başkan ve başbakanlık değişimini, bayrak devir-teslimini bizim gibi suhuletle, sağlıklı bir şekilde ve onurlu bir törenle gerçekleştirmemiştir. Daha önce iktidar olan partilerin yaşadıkları zorlu süreçleri hepimiz hatırlarız; rahmetli Özal vefat ettikten sonra ANAP’ın nasıl bir girdap içine girdiğini, Süleyman Demirel’in Cumhurbaşkanı olduktan sonraki Doğru Yol Partisi kongresinin nelere şahit olduğunu hepimiz biliriz. Ama bu öylesine bir törendi ki, herhalde her bir AK Parti neferinin, AK Parti üyesinin bu devir-teslimle aldığı bir ders vardı, bizde makamlar ve mevkiler üzerine oturulduğunda kalkılması gereken yerler değildir. Aksine, oturulan makam ve mevki öylesine ateşten bir sınav yeridir ki, hep duamız oradan kalktığımızda Rabbimiz ve milletimiz önünde alnımızın açık, hesabımızın verilir olmasıdır.

Bir süreç yönetimi yaptık, Sayın Cumhurbaşkanımız seçilmiş Cumhurbaşkanı olarak dakik dakik işlettiği bir süreç yönetiminin başında bulundu ve sonra Olağanüstü kongrede de bunu bizlere tevdi etti. Delegelerimizin onanıyla da ve desteğiyle de; ki burada her birine teşekkür borçluyum, tam bir mutabakatla bana bu emaneti tevdi ettiniz. Allah bu emaneti taşıma ve gelecek nesillere, bizden sonrakilere iletme onurunu bize de yaşatsın. Yine böyle bir şölenle inşallah bir gün biz de Sayın Cumhurbaşkanımızın bana tevdi ettiği bu görevi bir başka kardeşimize tevdi ederiz. Çünkü her zaman söylediğimiz gibi, bizler hepimiz faniyiz, baki olan Rabbimiz ve davamızdır.

Şimdi bir ders dedim, gerçekten bu bir dersti. Çünkü iki süreci karşılaştırın, Ana Muhalefet Partisi de bu dönemde bir yenilgi psikoloji içinde, Cumhurbaşkanlığı seçimindeki tattıkları yenilgiden sonra bir iç girdaba girdi. Oradaki davranışlarla, aziz milletimize sesleniyorum, sadece size değil, bizdeki davranışlar karşılaştırılsın, oradaki vefasızlıkla bizdeki vefa örneği karşılaştırılsın.

Bir lider düşününüz ki, 944 imzayla aday gösteriliyor, seçim yapılıyor, 740 delegenin onayını almış. Ya o 944 delege zorla, baskıyla, tıpış tıpış imza attılar ve aday gösterdiler ya da 204 kişi bir şekilde liderlerine vefasızlığı siyasetin bir gereği olarak gördüler. Doğrusu ben Kılıçdaroğlu’nun yerinde olmayı istemezdim, acaba kongreye gittiğinde veya gördüğü her delegede bu bana imza verdi de sonra oy vermedi mi diye bir şüphe taşımaktansa, liderlik makamını terk ederim. Liderlik öyle bir yerdir ki, öyle bir konumdur ki, arkanızdaki insanlara güveneceksiniz, yürüyeceğiz dediğinizde yürüyeceğinizden emin olacaksınız. Ve arkanızdaki insanlar, o neferler, o her kademedeki insanlar da liderlerine güvenecekler, liderlerine söz verdiğinde gereğini yapacaklar. Şimdi CHP kadrolarında acaba nasıl bir şüphe hali vardır? Kim, kime niçin oy vermedi, hangi mahalle baskısıyla o imzalar atıldı da gereği yapılmadı diye bir şüphe halindedirler.

Bunu yaşayan Kılıçdaroğlu ve o ekip aynı dönemlerde bir başka açıkçası zillete de imza attılar. Bütün dünya Türkiye Cumhurbaşkanlığı törenini, değiş-tokuşunu hayranlıkla, gıptayla izlerken, milletimiz bir coşku içinde bunu takip ederken, Mecliste, Türkiye Büyük Millet Meclisi ki İstiklal Savaşını yapan Meclistir, birçok kere şu veya bu darbeyle kapatılmakla birlikte tekrar millet iradesiyle açılan Meclistir, o Mecliste milletin yüzde 52 oyuyla seçilmiş Cumhurbaşkanına saygısızlık etme cüretini gösterdiler. Sadece Cumhurbaşkanımıza değildi saygısızlık, sadece onu seçen, onun Başkanlığını AK Parti Grubuna değildi, aslında onu seçen her bir vatandaşımıza yapılan bir saygısızlıktı. Ve hatta, ona oy vermeyen vatandaşlarımıza da yapılan bir saygısızlıktı, çünkü o seçim objektif bir şeklide, adil ve şeffaf şekilde yapıldığına dair hiçbir şüphe yoktu.

Bu saygısızlık da tarihe geçti. Bizler o saygısızlığa aynı şekilde mukabele etmeyiz, çünkü bizim siyasetimizde edep ya hu diyerek odalarımızda asılan, gönüllerimize işlenen bir geleneğin devamı olarak vardır. O kitabı fırlatan milletvekiline dahi dönüp baktığınızda biz sadece onu görmeyiz, ona oy veren vatandaşlarımızı da görürüz, ona oy veren vatandaşlarımıza saygımız dolayısıyla ona da medeni şekilde saygılı davranırız. Çünkü bizim zihnimizde vatandaşlarımız tek bir organizmanın parçalarıdır, bize oy versinler, vermesinler hepsi azizdir, hepsinin hukuku Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin teminatı altındadır.

Buradan başka partilere şu veya bu tercihle oy vermiş vatandaşlarımıza da sesleniyorum ve sizlere de bir ilk talimat olarak burada ifade etmek istiyorum; bizim için vatandaşlarımız siyaseten 2’ye ayrılır, bugün AK Parti’ye destek ve oy vermiş olanlar, yarın verebilecek olanlar, yani AK Partililer ve potansiyel AK Partililer, 3’üncü bir kategori yok. Bizim hasmımız yok, bizim rakibimiz yok, muhalefet partilerin yaptığı her kongreden bile biz galip çıkıyoruz, nihayetinde o kongreler bile bize yarıyor, çünkü yolumuz hak bir yol

Size de talimatım şu değerli il başkanlarımız ve bütün teşkilat mensuplarımız: Hiçbir vatandaşımıza başka partiye oy veriyor diye ötekileştirme veya farklı bakma hakkına sahip değiliz. Her birine gideceksiniz, 2015 seçimlerine kadar tekrar tekrar anlatacaksınız. Kapısını bize 100 kere kapatmış olsa 101’inci kere çalacağız. Çünkü biliyoruz ki, onların şu veya bu şekilde yanlış anlamaları dolayısıyla AK Parti oy vermemiş olmaları gönül kapılarının bize kapalı olduğu anlamına gelmez. Bizim girmeyeceğimiz hiçbir il, bizim konuşmayacağımız hiçbir şehir, bizim içine nüfuz edip konuşmayacağımız hiçbir mahalle, sem, çalmayacağımız hiçbir kapı kalmayacak. Hiçbir yer şu veya bu partinin kalesidir, dolayısıyla AK Parti orada yeterince oy alamaz diye düşünmeyeceksiniz, muhabbetle, sevgiyle ve güzel dil ve üslup ile bütün partililerin kapısını çalacağız.

Bizim seçime saygımız, sandığa saygımız, vatandaşımıza saygımızın doğal bir sonucudur. Onların ise Cumhurbaşkanımıza ve Cumhurbaşkanlığı seçimine yaptıkları saygısızlık, aslında vatandaşımıza, seçim sandığına, demokrasiye yapılan bir saygısızlıktır. Bu saygısızlığı yapanlara haddini bildiririz, ama o saygısızlık üzerinden hiçbir başka partili mensubunu ve oy vereni de dışlamayız, her birine bu farkı göstermek bizim sorumluluğumuz, her birine bu farkı göstereceğiz. Biz gönülleri açanın Ya Fettah olduğunu biliriz, biliriz, anlatırız anlatırız, bıkmadan, usanmadan anlatırız ve sonunda anlayacağına dair olan inancımızı da hiçbir zaman kaybetmeyiz. İşte ahlak ve erdeme dayalı siyaset budur, gönülleri açmaktır, gönül diliyle konuşmaktır.

Yine ikinci olarak bir siyaset dersi verdik; nasıl bir siyaset dersi verdik? Bakınız, herkesin muhtemel kriz senaryoları yazdığı, bu geçiş nasıl olacak diye alternatif birçok ihtilaflı senaryoyu sahneye sokmaya çalıştığı bir dönemde, biz 42 günde son derece suhuletli, sağlam bir geçiş süreci yaşadık ve yeniden yapılanma süreci yaşadık. Türk siyasi tarihinde çok az bir örnektir, 3 gün içinde Hükümetimizin, partimizin ve grup yapımızın yeniden yapılanma süreci tamamlandı 3 gün içinde. 27 Ağustos’ta kongremiz yapıldı, 28 Ağustos’ta Cumhurbaşkanlığı devir-teslim töreni, 28 Ağustos gece 10’da, 11’de törenden sonra Sayın Cumhurbaşkanımız ilk iş olarak bendenizi Hükümeti kurmakla görevlendirdi, 29 Ağustos’ta saat 11’de ben yeni Hükümeti, kabineyi sundum yaklaşık 11-12 sat sonra, aynı gün kabine onandı, akşam MKYK’yı topladık 29 Ağustos, bu arada da 30 Ağustos Zafer Bayramı törenleri dolayısıyla birçok resmi törene katıldık ve 29 Ağustos akşamı olduğunda, yani kongreden 2 gün sonra yeni Hükümetimiz kurulmuştu, MYK’da yeni görevlendirmelerimiz yapılmıştı, grup başkanvekillerimizde yeni görevlendirmeler yapılmıştı.

Ben burada yine bir ahlak ve erdem sınavı veren bütün dava arkadaşlarıma, kardeşlerime teşekkürü bir borç biliyorum.

Görev değişimi esnasında hiçbir arkadaşımız herhangi bir gönül kırıklığı içinde ya da sitemle yüzüme bakmadı, herhangi bir söz sarf etmedi. Aksine, biz bu yolun, bu davanın neferleriyiz, ne görev verirse gereğini yaparız dediler. 3 gün sonra partide sadece Genel Başkan değişimi olmamış oldu, yeni bir Başbakan göreve başlamamış oldu, aynı zamanda Hükümet yeniden yapılandı, MYK yeniden yapılandı, grup başkanvekilliklerindeki değişiklik de yapılandı ve herkes görevini bildi. Vakit kaybetmeye bizim tahammülümüz yok, uzun uzun kulisler yapmaya, lobiler yapmaya zaten bizim siyaset kültürümüzde hiç yer yok. Aynı dönem eğer başka bir partide olmuş olsaydı, hele hele kongre partisi niteliğindeki Ana Muhalefet Partisinde, eminim ne kutuplaşmalar olurdu, ne mücadeleler yaşanırdı. Çünkü biz iktidar partisiyiz, biz Türkiye partisiyiz, biz kongre partisi değiliz. Kongreden kongreye güç mücadelelerinin yapıldığı, enerjisini içeride tüketen bir parti değiliz, bütün enerjisini Türkiye için harcayan bir kadro hareketiyiz ve bunun da gereğini her zaman yaptık.

3 gün içinde bu yapılanma tamamlandı, 5 gün içinde de Hükümet hem programını sundu, hem güvenoyu aldı. 5 gün sürmesinin sebebi de anayasal zorunluluk dolayısıyla 2 gün beklemekten, yoksa aynı gün içinde hepsini bitirmiştik. Çünkü olağanüstü kongrede bana emanet tevdi edildiğinde daha o gün akşam biz Hükümet programını yazmaya başladık arkadaşlarımızla ve Hükümet programını hepiniz gürdünüz, bütün 12 yıllık birikim üzerine 2023 vizyonu üreten bir programdır. Hükümet programını 1 Eylül’de okuduk, aynı gün 1 Eylül’de hem ilk Bakanlar Kurulu Toplantısını yaptık, ilk Grup Toplantısını yaptık ve ilk MYK toplantısını yaptık.

Hükümet programı üzerinde beklentiler farklıydı, hep acaba 8 aylık bir program mı çıkacak gibi beklentiler vardı. Hükümet programını yazan arkadaşlara şu talimatı vererek yazdık, hep beraber bunu şekillendirdik: Bu Hükümet 2023 Hükümet programı olacak. Biz yeni bir iktidar değiliz, yeni bir parti değiliz, nevzuhur bir parti hiç değiliz. Nevzuhur olmayan birinin de ufku 8 aylık olmaz, 12 yıllık birikime dayanan bir partinin ufku en azından bir 12 yılı daha şekillendirir. Onun için, 2023 hedefleri doğrultusunda kapsamlı bir Hükümet programı yaptık ve 6 Eylül’de bu Hükümet programıyla birlikte güvenoyu aldık.

Yani bütün o süreç, belki başka bir dönemde değişik gönül kırıklıklarıyla geçebilecek süreç, bizim partimizin ve arkadaşlarımızın olgunluğu, vakarı, çalışkanlığı sayesinde çok kısa bir sürede aşıldı.

Hemen Bakanlar Kurulunu topladık, Bakanlar Kurulunun toplanmasıyla birlikte bazı kararlar aldık ve ilk olarak; ki Hükümet programı güvenoyu aldıktan hemen ertesi gün maalesef müessif bir kaza yaşadık, asansör kazası, ilk Bakanlar Kurulunda aldığımız kararlardan biri, bizzat bütün bakanlıkları tek tek gezerek brifing almak ve devletin 12 yıllık birikimle birlikte bir resmini çekmek. İlk çalışmamızı da Çalışma Sosyal Güvenlik Bakanlığı’yla yaptık, orada öğleden önce onlarla toplandıktan sonra, öğleden sonra bütün işveren ve işçi sendikalarıyla buluştuk ve yeni iş güvenliği eylem planını hazırladık, Bakanlar Kuruluna da ilk sunuş yapıldı. Bunu da önümüzdeki dönemde hiçbir emekçi kardeşimizin bir daha bu şekilde kazalara muhatap olmaması için inşallah çok kapsamlı bir eylem çalışmasını tamamlamak üzeriyiz, kamuoyumuzla bunu da paylaşacağız.

İkinci Bakanlar Kurulunda odaklanmış bir şekilde yine AB sürecini ele aldık. AB süreciyle birlikte Türkiye’deki reformları kapsamlı bir şekilde masaya yatırdık ve AB süreci bağlamında 2014 sonuna kadar, 2015 seçimlerine ve 2015-2019 yıllarına sari 3 aşamalı bir yeni eylem planını ve bunun adımlarını tartıştık.

Yine bununla birlikte, ikinci bakanlık ziyaretimizi Milli Eğitim Bakanlığımıza eğitim yılı başlaması dolayısıyla yaptık ve Milli Eğitim Bakanlığımızla, özellikle de Çalışma Sosyal Güvenlik Bakanlığımızdaki çalışmaya mütemmim bir cüz olarak bu kez mesleki eğitimin ve mesleki eğitimde yeni bir yapılanma, mesleki yeterlilik kurumuyla Milli Eğitim Bakanlığı arasında daha organik bir ilişki çerçevesinde önemli yeniden yapılandırma programlarını işledik.

Ve bu hafta aldığımız güzel müjdeyi de orada ilk olarak tartıştık, artık ortaöğretimde ve lise de başörtüsü tamamıyla özgürdür. Aslında bazıları bunu işte gençlere baskı vesaire gibi, bunu özgürlüklere, gençlerin seçme hakkına, seçme hakkı sadece seçimlerdeki hakkı değil, kıyafetlerini seçme özgürlüğü, düşüncelerini, okuyacağı kitapları seçme özgürlüğüne herkesin saygı duyması lazım. Aslında biz bu yolla bütün gençlerimize saygımızı gösterdik, isteyen başını örter, isteyen açar, isteyen şu kitabı, isteyen bu kitabı okur, kimse kimseye baskı yapmaz. 10 sene önce, hatta 5-6 sene önce, eğer başörtüsüne özgürlük verilirse üniversitelerde bir baskı aracı oluşur diyenler şimdi gitsinler üniversitelerimize baksınlar, başörtülü ve başı açık kardeşlerimizin, gençlerimizin yan yana ne güzel bir tablo oluşturduklarını görsünler.

Ben öğretim üyesi olarak hicap duymuştum 28 Şubat döneminde, öğrencisine baktığında sadece öğrenci gören biri olarak, bir grup öğrencimizin nasıl mağdur edildiğini, nasıl onurlarıyla oynandığını görmekten hicap duymamıştım.

Efendim, kamuya bu girerse kamuda ihtilaf çıkar diyenler, kamuya girdi başörtü, memurlarımız başı açık, başörtülü yan yana çalışıyorlar, hiçbir ihtilaf da çıkmıyor.

Meclise girerse olay olur diyenler, hani dışarı dışarı diye bağıran zihniyetin bugünkü uzantıları, Mecliste de başörtülü kardeşlerimiz, başı açık kardeşlerimiz de onurlu bir şekilde milleti temsil etmeye devam ediyorlar.

Neden biliyor musunuz? İhtilaf bizim milletimizin arasında değil, fitne bizim milletimizin arasında değil, ihtilaf ve fitne bu zihniyetin kafasında kafasında. Öyle aileler var ki, başı açık, başı örtülü kardeşler yan yana. Sokaklarda ayrılmayanlar, pazarda yan yana dolaşanlar, niçin okullarda yan yana oturmasınlar?

Biraz da şuradan güvensizlik: Lise öğrencisi kendi kararını veremez. Hayır, bu milletin lise öğrencisi dahi artık sizden daha özgür kararlar veriyorlar, sizin gibi tıpış tıpış gidip oy kullanacaksınız demiyor lise öğrencisi. Ben o lise öğrencilerine güveniyorum. Ve gerçek şahsiyet, özgürlük fikri orta eğitimde oluşur. Bir eğitimci olarak söylüyorum, en kritik dönem orta öğretim dönemidir, biyolojik ve psikolojik olarak gençlerimizin değişim yaşadığı dönem o dönemdir. O dönemde gençlere kendi kıyafetini, kendi düşüncesini seçme hakkı vermezseniz, daha sonraki dönemlerde hep başkalarından talimat bekleyen nesiller yetiştirirsiniz. Aslında bu bizim kendimize güvendiğimizin bir işaretidir, gençlerimize güvendiğimizin bir işaretidir; biz o gençlere güveniyoruz.

İnşallah, Sayın Cumhurbaşkanımızın bu kürsüden giderken söylediği gibi, 18 yaşında da onlara seçme ve seçilme hakkını tanıyacağız. Biz gelecek nesilleri çok daha büyük sorumluluklara hazırlamak için AK Parti’yi kurduk. Yoksa, yanına, sağına, soluna, o da bir profesör, bir eğitimci ama, gençleri alıp da bunlar mı ülkeyi idare edecek diyenlerin zihniyetiyle Türkiye 2023’e, 2053’e, 2071’e yürüyemez. Gençlerimiz daha erken olgunlaşacaklar, daha erken karar almanın sorumluluğunu hissedecekler.

Bu kararımızın da eminim milletimiz nezdinde büyük bir coşku oluşturduğu bu hafta içinde aldığımız tebriklerden, teşekkürlerden bunu anlıyoruz.

İnşallah gençlerimizle yan yana, kardeşçe, omuz omuza, farklı siyasi görüşlere sahip olsalar bile aynı ülke vatandaşı olmanın bilinciyle ve gelecekte b ülkenin sorumluluğunu birlikte üstlenecek olmanın bilinciyle okullarımızda, Meclisimizde, kamuda, hep beraber çalışacaklar.

Yine geçtiğimiz hafta önemli bir başka alanda reform, büyük bir devrim mahiyetinde adım attık, bu da, uyuşturucuyla mücadele eylem stratejisinin belirlenmesi. Geçen sene, 2013 uyuşturucu eylem planını çıkarmıştık 2013 Ekim’de, bunlar gözden geçirilerek ve 7 bakanlığımızın ve Komisyon Başkanımızın sunuşuyla geçen hafta Bakanlar Kuruluna sunuldu, daha sonra ben Sağlık Bakanlığı’na giderek brifing aldım bütün sağlık meseleleriyle ilgili olarak ve öğleden sonra da bu konuda çok aktif bilim adamlarımız ve STK’larla buluştuk. Burada detaylarına girmemiz vaktimizi alır, daha önce de bunları açıkladık, önümüzdeki dönemde de açıklayacağız, çok kapsamlı bir uyuşturucuyla mücadele stratejisinin ana parametrelerini belirledik. İnşallah Kasım ayı gibi uyuşturucuyla mücadele şûrası toplayacağız ve bu belayı bu ülke topraklarından, şehirlerimizden ve gençlerimizin önünden kaldırana kadar da uyuşturucu tacirlerine terörist muamelesi yapacağız, çünkü onlar gelecekleri nesilleri karartıyorlar, aileleri yok ediyorlar, her türlü tedbir alınacak.

Annelerimize, babalarımıza buradan sesleniyorum, lütfen siz de çocuklarınıza muhabbetle sarılın. Onlar bir hata yapmış olsa dahi onları bu hatadan kurtaracak olan şey asayiş tedbirleri değildir, sizin muhabbetinizdir. Hiçbir güç anne yüreğinden daha güçlü değildir. Ola ki bir evladını böyle bir belaya duçar olmuşsa, onu ayıplamak ya da onu dışlamak yerine bağrınıza basın, öylesine basın ki uyuşturucu tacirleri sizinle onun arasına giremesin. Onun için annelerin de devrede olduğu ve bizzat benim katılacağım uyuşturucuyla mücadele şûrası sonrasında oluşturulacak uyuşturucuyla mücadele takip izleme komitesi, arkasına bir başbakan yardımcımızın başkanlığında oluşturulacak uyuşturucuyla ilgili bakanlıklar arası koordinasyon komitesi ve her vilayetteki yapılanmayla bu meselenin üzerine tam bir seferberlik halinde gideceğiz.

Yine dün de Maliye Bakanlığımızı ziyaret ettim ve Maliye Bakanlığımızda hem 2015 yılı bütçesiyle ilgili yapılan hazırlıkları, hem de Maliye Bakanlığımız içinde yapılması gereken bazı reformları, bazı çalışmaları birlikte ele aldık, burada da özellikle kayıt dışı ekonomiyle ilgili bir stratejik eylem planı geliştireceğiz. Ayrıca, devletin şans oyunları alanından tümüyle çekilmesi ve devletin böyle bir sorumluluğu üstlenmemesi konusunda da kararlı adımlar atacağız, devlet şans oyunlarının içine giremez.

Hükümet olarak, dikkat ediniz, bir taraftan kurul, bir taraftan da hemen bu adımları atarken, Genel Merkezde de, ben genellikle öğleden sonra 3’e, 4’e kadar Başbakanlıkta, akşam da dün gece olduğu gibi gece 2’ye kadar Genel Merkezde çalıştık. Bütün birimlerimizle toplandık, yani Genel Merkezdeki ve il başkanlarımızın kendi yönetim kurulundaki görev dağılımlarına dayalı bütün, siyasi hukuk işleri, medya tanıtım, teşkilatlanma, sosyal ilişkiler, seçim işleri, hepsiyle, yerel yönetimler, idari ve mali işler, dış ilişkiler, bütün birimlerle tek tek toplandık, saatlerce arkadaşlar brifing aldım.

Ve şunu ifade etmekten burada sizlerin de bilmesini istediğim için gurur duyuyorum:  Her bir birimde gördüğüm heyecan beni daha da heyecanlandır, hiçbir birim yaptığı işi rutin bir iş olarak almıyordu. Tabi bazı tekliflerimiz, bazı şeylerimiz oldu, karşılıklı fikir alış verişimiz, bundan sonra da bu çalışmalar devam edecek. Birimlerimizin toplum sathına tümüyle yayılarak bu faaliyetleri devam ettirmesine büyük önem veriyoruz.

Yine bu çerçevede 2 yeni mekanizma oluşturduk Bakanlar Kurulu ve Hükümet çalışmalarında.

Birisi, ulusal güvenlik mekanizması, 15 günde bir benim Başkanlığımda toplanacak, özellikle çevre ülkelerde yaşanan bazı sıkıntıların sınır güvenliği, hudut güvenliği ve ulusal güvenlik bağlamında değerlendirmelerini yapacak.

İkincisi de, çözüm süreci. Arkadaşlar, çözüm süreci bizim ciddiyetle sahiplenmemiz ve nihai sonuca ulaşması için gece-gündüz çalışmamız gereken bir süreçtir. Çözüm süreciyle ilgili olarak AK Parti kadrolarının iradesi sağlamdır ve sonuna kadar da bu meselenin takipçisi olacağız. İnşallah bir daha bu topraklarda kardeşin kardeşe kıymasına yol açacak provokasyonlara izin vermeyeceğiz.

Bu vesileyle, 15 günde bir toplanan bu çözüm süreci komitelerinde yaptığımız ilk planlamalarda, geçen Haziran ayında çıkarmış olduğumuz terörün sona erdirilmesi ve çözüm süreciyle ilgili yasal düzenleme sonrasında atılacak adımları ele aldık, bütün idari, adli, güvenlik tedbirleriyle ilgili atılacak adımlar planlandı.

Ve bir hususa burada dikkatlerinizi çekmek istiyorum; çözüm süreci şu anda etnik ve mezhebi çatışmaların, gerilimlerin olduğu Ortadoğu bölgesindeki tek başarı hikayesidir, tek başarı hikayesidir. Başka ülkeler etnik ve mezhebi temelde ayrışırken, problemler, girdaplar içine düşerken, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti bizim öncülüğümüzde, AK Parti kadrolarının öncülüğünde bu meseleyi ebediyen çözmek için büyük bir çaba içindedir.

Ama bütün taraflara buradan sesleniyorum, çözüm süreci ile kamu düzeni birbirine alternatif değildir. İlk çözüm süreci toplantısında İçişleri Bakanımıza, güvenlik birimlerimize de bu talimatı verdim, kim çözüm sürecini bahane ederek ya da istismar ederek Türkiye’de kamu düzeniyle ilgili olarak bir şüphe uyandırmaya kalkarsa devletin güçlü eli onun üzerinde olur. Hiçbir şekilde şehirlerimizde, şehirlerimizin çevrelerinde çözüm süreci istismar edilerek farklı yapılanmalara gidilmesine izin vermeyiz. Eğer iyi niyet varsa, ki olduğuna inanıyoruz ve bu şekilde yürümeye kararlıyız, çözüm süreci herkesin katkılarıyla başarıya ulaşacaktır, ama istismar edenler ya da provoke edenler olursa, onlara da kamu düzenini korumak adına gerekli cevaplar verilecektir.

Çözüm süreci başladığında yaptığım bir metaforla tekrar sizlerle paylaşmak istiyorum, çok hızla akan bir nehirde karşıdan karşıya geçerken elhamdülillah yarı yolu geçtik, artık geriye dönmenin maliyeti karşıya ulaşmanın maliyetinden daha yüksektir, bu herkes için böyledir. Onun için inşallah bu meseleyi en kısa zamanda çözmek için kararlı şekilde adımlarımızı sürdüreceğiz.

Üçüncü ders, yani ahlak, erdem dersi, siyaset dersinden sonra, üçüncü ders insanlık dersidir.

Bir taraftan bu süreci yaşarken, yönetirken ve partimizin, Hükümetimizin bu süreçte herhangi bir zarar görmeden ülkemizin geçmesi için yoğun sarf ederken, bir taraftan da Suriye ve Irak’tan gelen yoğun mülteci akınlarıyla uğraştık. Hem Hükümeti yeniden yapılandırdık, hem partimizi, grubumuzu, bu projeleri hayata geçirdik, ama aynı anda da gerek Irak’tan gelen Yezidilerle, gerekse Suriye’den gelen, son dönemde Kobani’den gelen Kürt kardeşlerimizle, komşularımızla, akrabalarımızla ilgili olarak dünyada hiçbir ülkenin atamayacağı adımları attık.

Geçen hafta 3 gün içinde 138 bin 211 kardeşimiz Suriye’den ülkemize girdi. Bu, bütün Avrupa ülkelerinde son 3 yılda girenden daha fazla bir sayı. Sınırlarımızı açtık, her şeyimizi paylaşmaya hazır olduğumuzu bir kez daha gösterdik. Bu giren kardeşlerimizle birlikte mültecilerin Türkiye’deki sayısı 1,5 milyonu aştı. Ama bu topraklar, bu ana kucağı olan topraklar ve bu topraklar üzerindeki aziz milletimiz o kadar müşfiktir ki ve tarihte bu tür sınavları o kadar başarıyla vermiştir ki, kapısına gelen sınırına gelen herhangi bir insana onun etnik ve mezhebi kökenini araştırarak bakmaz, sadece insan olarak bakarak.

Son günlerde Suruç’ta buradan hareketle provokasyon yapanlara da buradan seslenmek istiyorum; daha önce Suriye’den gelen Arap ve Türkmen kardeşlerimiz akın akın geldiklerinde niye kapıyı açıyorsunuz diyenlerin şimdi orada gösteri yapmaya hakları yoktur. Bizim için düşünün birçok gensoru verildi ben Dışişleri Bakanıyken, orada gösteri yapanlar sınırları açarak daha önce mültecilerin gelişine muhalefet ediyorlardı, şimdi sınırlarımızı Kürt kardeşlerimize de açtık hiçbir ayrım gözetmeden, hala bu sefer de başka niyetlerle provokasyona kalkışıyorlar.

Bir kere şunu öğrenmeleri lazım: Bir insanlık meselesi söz konusu olduğunda bizim için, Arap, Türk, Türkmen, Kürt, Sünni, Şii, Müslüman, Hıristiyan, Yezidi yoktur, sadece insan vardır ve insana insani bir şekilde muamele etmek vardır. Akrabalık ilişkileri ise, daha önce de sınırlarımızın karşısında Bayır Bucak Türkmenlerinin Hatay’da Türkmen akrabaları vardı, Halep’ten gelen Arap kardeşlerimizin Urfa’da Arap kökenli akrabaları vardı, şimdi de Kobani’den gelen kardeşlerimizin sınırımızın bu yakasında Kürt akrabaları var, bizim için bunlar arasında hiçbir fark yoktur ve olmayacaktır, hepsi bizim akrabamızdır, hepsi bizim kardeşimizdir. Dolayısıyla, bu konuda herhangi bir istismara izin vermeyiz.

Şu an itibariyle Kobani’den gelenlerin sayısı 160.335. Hangi ülke bir anda buna kucak açabilir? Ve düşünün, bu haberi ben aldığımda Bakü’deydim, bir taraftan da rehinelerimizin kurtarılması süreciyle ilgileniyordum, bu haber Numan Bey tarafından bana iletildiğinde; derhal kapıları açın… Ayrıca Başbakan Yardımcımız Sayın Kurtulmuş, İçişleri Bakanımız Sayın Efkan Ala ve Diyarbakır Milletvekilimiz ve tarım Bakanımız Mehdi Eker’in derhal oraya gitmesini istedim. Gittiler, ama bazıları onları taşlarla karşıladılar. Ve askerimize taş atan o milletvekiline de sesleniyorum; biz sizlere gül atmaya devam edeceğiz, gerekirse muhabbet göstermeye. Ama o attığınız taşlar aslında bu milletin vicdanına, en çok da Türkiye’deki Kürt kökenli vatandaşlarımızın vicdanına atılmış taşlardır. Çünkü onlar çok iyi biliyorlar, 160 bin kardeşimizi aldık. Burada 3 sene bize saldırmanıza rağmen ve mülteciler politikamızı eleştirmenize rağmen bunları aldık, almaya da devam edeceğiz.

Bunu söylerken bir taraftan dünyaya da sesleniyorum Sayın Cumhurbaşkanımızın Birleşmiş Milletler’de seslendiği gibi; biz bu insanlık sınavını onurla, vakarla verirken bu konuda tek bir karar dahi almayan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üyeleri nasıl bu insanların yüzlerine bakacaklar? Biz yıllarca bu meselenin takipçisi olup herkesi uyarırken, mülteciler sorununu bu aziz milletin omuzuna yükleyenler gelecek nesillerde insan haklarını nasıl savunacaklar? Biz geçmişte olduğu gibi önümüzdeki dönemde de elimizdeki aşı dahi Anadolu’ya sığınmak için gelen, Anadolu’da ana kucağı bekleyen, isteyen herkese açmaya devam edeceğiz. Çünkü dediğim gibi, bizim için sadece insan vardır ve insani yaklaşım vardır. Devlet geleneğimiz de bunu emreder, en önemlisi; ahlakımız ve vicdanımız da sadece bunu emreder.

Dördüncü ders; basiret ve strateji dersi.

Bakınız, geçen hafta eminim hepinizin evlerinizde, mahallelerinizde, ailenizde, şehirlerinizde hafta sonu bir bayram havası esti. 101 gün esaret altında rehine olarak kalan kardeşlerimiz, 49 kardeşimizdi, 3’ü yerel olduğu için orada kaldılar, 46 kardeşimiz bu aziz ülkeye geri döndüler. Şimdi bu 101 günün bir hesabını, muhasebesini herkes yapmak durumundadır. Bizler gece ve gündüz acaba onlara hangi şartlarda kalıyorlar, acaba herhangi bir zarar gelir mi diye 24 saat bulundukları yerleri risk üstlenen oradaki istihbarat unsurlarımızla, insansız hava araçlarımızla takip ederken ve yüreğimiz sürekli ürperirken, acaba bir şey olacak mı diye, bazen konuştuğumuzda arkadaki Ela’nın, Deniz’in sesleri geldiğinde acaba o çocuklara bir şey olacak mı diye gece-gündüz yüreklerimizde ürpertiyle uyanırken, yolda yürürken, her bir telefonda acaba olumsuz bir haber gelecek mi diye korkarken birileri de bu 101 günü provokasyonla geçirdiler. Şunu dediler: Aslında Türkiye’de Hükümetle IŞİD işbirliği içinde, Cumhurbaşkanlığı seçiminden önce Sayın Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçimi için salıverilecekler; olmadı. Bayramdan önce salıverilecekler; olmadı. İşte Kongre sürecinde Davutoğlu’na şey için salıverilecekler; olmadı. Öylesine provokasyonlara kalkıştılar ki acı içindeki aileleri bize karşı kışkırttılar. Uyardık, bakınız bugün gündeme gelen bazı Batılı rehineler aslında 1,5-2 yıl önce kaçırılmışlardı, ama hiçbir o ülkelerin basını bunu gündemde tutmadı, çünkü onun gündemde tutulmasının zarar vereceğini biliyorlardı. Ama bazı basın organları bu zaman zarfında öylesine yayınlar yaptılar ki, muhalefet bizim üzerimize öylesine geldiler ki, istediler ki biz bazı şeyleri söyleyelim ve o vatandaşlarımız zarar görsünler. Basiretle davrandık, sabırla, yüreğimize taş basarak, sabırla davrandık. En kritik dönemde benimle ilgili rehineler dolayısıyla gensoru verdiler biliyorsunuz ve gensorunun Meclis’te açık konuşulmasını istediler. İstediler ki, ben orada öyle şeyler söyleyeyim ki rehinelerimizin can güvenliği tehlike altına girsin. Bütün söyledikleri yalan çıktı. Nasıl bir ihanet içinde oldukları şimdi çok daha açık ortaya çıktı. Ve bu zaman zarfında basiretle bu süreci yönettik ve elhamdülillah o Cuma’yı Cumartesi’ye bağlayan gece saat 11 buçukta ki beklediğimiz bir süreçti, hatta Azerbaycan seyahatini iptal etmeyi düşünmüştüm ama, onun doğurabileceği başka yanlış algılamalar olacaktı, MİT Müsteşarımızdan gelen telefonla müjdeli haberi aldığımızda sabaha kadar da süreci takip ederek, yöneterek mutlu sona ulaştık. Şimdi herkesin bir şekilde bu bayramı milletle yaşama vaktidir demiştim onlarla buluştuğumuzda. Sayın Kılıçdaroğlu aradı, tebrik etti, ben de bu tebriki dolayısıyla kendisine teşekkür ettim. Geçmişte yaptıkları yanlış değerlendirmeler, hatalar ne olursa olsun o telefon tebrik, paylaşma en azından takdire şayandı. Aynı tavrı Sayın Bahçeli’den beklerdim, aynı tavrı Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığına talip olan Sayın Demirtaş’tan beklerdim. Bu milletin bayramıydı, o tek tek o kişilerin, kurtarılanların bayramı değildi. Ama o bayramdan sonra dahi öyle ifadelerle karşılaştık ki gerçekten Türkiye’deki siyasi kültür adına üzüntü duyduk.

Şimdi burada bir kez daha sizin huzurunuzda bu sürece katkıda bulunan herkese teşekkür ediyorum. Öncelikle rehinelerimize ve her birini tekrar buradan kucaklıyorum. Onların ailelerine sabırla devletlerine güvendikleri için, MİT Müsteşarlığımız başta olmak üzere Genelkurmay Başkanlığımıza, Dışişleri Bakanlığımıza, İçişleri Bakanlığımızın her bir ferdine teşekkür ediyorum. MİT Müsteşarlığımızı bizzat ziyaret ederek o operasyona canını ortaya koyarak katkıda bulunanları bizzat ödüllendirdim. Bu devlet kendisi için çalışanı, bu millet kendisi için ter dökeni de ödüllendirmeyi bilmeli. Hepsini tekrar buradan tebrik ediyorum. MİT Müsteşarımız hakkında ne tür fitneler çıkarıldığını hepiniz biliyorsunuz, şimdi birçok şey daha iyi anlaşılıyor. MİT Müsteşarımıza geçmişte bu tür yayınlarla saldıranların bu operasyon sonrasında dahi son bir-iki gün içinde yaptığı yayınlara baktığınızda nasıl bir yalan ve iftira kampanyası yürüttükleri gözler önüne açıkça seriliyor. Bu paralelci zihniyet yaptıkları, şu günlerde bile yaptıkları yayınlarla bu operasyonu hem küçük düşürmek, hem arkasında başka saikler arama çabasına hala devam ediyor. Bunlar milletle üzülmeyi, milletle sevinmeyi bilmediler, öğrenmediler, anlaşılan öğrenemeyecekler, ama biz onlara öğreteceğiz.

Bu vesileyle son dönemde yaşananlarla ilgili olarak özellikle Suriye-Irak sathında bir kez daha burada birkaç hususu vurgulamak istiyorum. Her şeyden önce şunun bilinmesini isteriz ki; Suriye ve Irak bizim komşularımızdır ve hep komşumuz olarak kalacaktır. Suriye ve Irak’ın halklarının kaderi bizim kaderimizdir. Suriye’de ve Irak’ta etnik ve mezhebi çatışma varsa, dini gerilim varsa, Anadolu topraklarında biz rahat ve huzur içinde olamayız. Bu bilinçle dikkat ederseniz Irak’ta son 2003 müdahalesinden bu yana hep bütün Iraklı kardeşlerimizin sürece etkin bir şekilde katılmasını arzu ettik, bunun için çalıştık. 2005’te Irak’taki Sünni grupları toplayarak Şiilerle bir barış içinde seçime gitmelerini ve iç savaş, o zamanki mezhep çatışmasını durduran bizdik. Sünni grupların Meclis’e girmek suretiyle radikal eğilimlerden uzaklaştırılması için çaba sarf eden bizdik. O zaman Başbakan Başdanışmanı olarak bizzat bütün o çalışmaları yürüttüm. Daha sonraki dönemlerde Irak’ta Kürt Bölgesel Yönetimi ile Merkezi Hükümet arasındaki her ihtilafı çözmek için çaba sarf eden bizdik. Irak’ta demokrasiye saygı gösterilmesi ve bütün kesimlerin hükümet yapılanması içinde yer almasını söyleyen bizdik. Irak’ta Maliki döneminde yürütülen mezhepçi politikaların radikalleşmeye yol açacağı konusunda uyarılarda bulunan, kardeşçe uyarılarda bulunan bizdik, ama dinlemediler. Şimdi dinlemeyenler hem Irak halkına büyük bedel ödettirilmesine yol açtılar, hem de bugünkü açmazla karşı karşıya bıraktılar bölgeyi ve bizi. Bunun hiçbirinde Türkiye’nin sorumluluk payı yoktur. Hep yapıcı bir şekilde Irak’ın bütününe yardım etmeye çalıştık, yardım etmeye devam edeceğiz. Suriye de aynı şekilde. Daha Suriye’de hiç kimse harekete geçmemişken, Beşar Esad’ı orduyla halkı karşı karşıya getirmemek için çalışan, çaba sarf eden bizdik. O zaman herkes köşesinde olayları seyrederken Suriye’nin düşeceği ateşi gördüğümüz için defaatle Dışişleri Bakanı olarak Şam’a ben gittim. Saatlerce ikna etmeye çalıştık bu halkı orduyla karşı karşıya getirmeyin diye, mezhepçi politikalar takip etmeyin diye. Buna rağmen biz mezhepçi politikalar takip etmekle itham edildik. Halbuki Beşar Esad mezhep değiştirmedi ki, halkını öldürmediği zaman da en yakın dostumuzdu. Halkını öldürdüğünde de haklı olarak biz Suriye halkının yanında yer aldık. Mısır’da da mezhepçi politika da takip etmedik, orada da karşı çıktığımız şey Sünni’ydi veya Irak’ta. Hiçbir zaman Türkiye’nin ve Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin siyasetinde mezhep ve etnik temelli yaklaşım yoktur, olmayacaktır.

Mülteciler ilk anda geldiği andan itibaren bütün dünyayı harekete geçirmeye çağırdık. Ama bunlara rağmen ne uluslararası toplum harekete geçti kimyasal silah saldırısı yapılmasına rağmen, ne Suriye’deki rejim ve Maliki yönetimi geniş toplum kesimlerini içselleştirecek, sürece sokacak bir çaba içine girdi, ne de uluslararası aktörler ve bölge aktörleri böylesi bir gayretin ve çabanın içinde oldu. Bütün bu yanlışlıklar IŞİD gibi bir terör örgütünü sahneye çıkardı. Suriye halkında, tarih boyu biz biliriz Suriye halkını, Irak halkını da biliriz. Bağdat’ta, Şam’da, Halep’te, Musul’da nasıl Müslümanlarla Hristiyanların, Şiilerle Sünnilerin ya da Nusayrilerin yan yana yaşadığını biliriz. Ben Şam sokaklarını adım adım bilirim, Halep’i adım adım bilirim, Musul’u adım adım bilirim. Buralarda cami ile kilise yan yanaydı, buralarda Sünnilerle Şiiler yan yana yaşarlardı. Telafer’de Sünni Türkmenlerle Şii Türkmenler omuz omuza yaşarlardı. Niye aralarına fitne girdi? Önce bunun sorumlularını da açık şekilde tartışmak durumundayız. Eğer siz geniş kesimleri şu veya bu mezhebe veya etnisiteye sahip diye dışlarsanız radikalizmin önünü açarsınız diye yıllarca anlatmaya çalıştık, her platformda anlatmaya çalıştık.

İşte burada IŞİD terör yapılanması veya diğer başka terör yapılanmaları ortaya çıktı. Bizi hep niye IŞİD’e açık bir tavır koymuyorsunuz diye eleştirenler şeyden de habersizler, olayları da takip etmiyorlar. Geçen sene Ekim ayında Bakanlar Kurulu kararı var, 2013 Ekim’inde. Daha hiçbir ülke yapmamışken IŞİD’le ilgili tanımlamayı açık ve net bir şekilde yaptık. Ama sadece bir terör yapılanmasına karşı çıkmak yeterli olmuyor, bir terör örgütünü tasfiye ettiğinizde başkası çıkar. Terörün ve radikalizmin tek ilacı içselleştirici siyasettir, bütünleştirici siyasettir, bütünleştirici kültürdür. Ortak vatandaşlık, eşit vatandaşlık idealidir, ortak tarihdaşlık bilincidir. İşte biz çözüm sürecinde bunları öne çıkardığımız için bu bela bize bulaşmadı veya bulaşmasını engellemeye çalışıyoruz. Bu gayretleri sürdüreceğiz. Hiç kimsenin bu konuda tereddüdü olmamalı. Suriye, Irak ve bütün Ortadoğu bölgesine, Kafkaslara ve diğer bölgelere yaklaşımımızın üç temel esası vardır. Ulusal güvenliğimiz için her türlü tedbiri alırız. Bunun için de hiç kimseye bir şey sormadan, sadece ve sadece Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin ve aziz milletimizin, halkımızın güvenliğini düşünür ve tedbiri alırız, her türlü tedbiri alırız.

İkinci prensip; Suriye ve Irak’taki kardeşlerimiz hangi etnik ve mezhebi ve dini kökenden gelirse gelsin kimsenin değil Türkiye’nin şefkatine ve himayesine ihtiyaç hissederlerse bu himayeyi de biz sağlarız, onlar bizim kardeşimizdir. Ezelde kardeşimizdir, ebede kadar da kardeşimiz olacaktır. İster Halep’teki Azzaz’daki Arap olsun, ister Bayırbucak’taki Türkmen olsun, ister Kobani’deki, Haseki’deki Kürt olsun, ister yine Lazkiye’deki Nusayri Arap Alevi’si olsun, ister Humus’taki Hristiyan olsun, hepsi bizim için kardeştir, komşudur, dosttur, akrabadır. Onların huzuru bizim huzurumuzdur. Bunun için ne gerekiyorsa her şeyi yapmaya devam edeceğiz.

Üçüncüsü; bölgesel istikrar ve huzur. Dikkat edin değerli kardeşlerim; Türkiye son 12 yıl içinde demokrasisiyle, ekonomik kalkınmasıyla ve aktif dış politikasıyla yükselen bir güç iken çevremiz bir ateş çemberi. Kolay değil, bir ateş çemberinin ortasında bir istikrar adası olmayı başarabilmek, becerebilmek ve bunu koruyabilmek. Aziz milletimiz bunu takdir ediyor. Bir taraftan bunu korurken, bir taraftan da şunu biliyoruz: Bu sürdürülebilir bir durum değil. Bizim istikrar adası olarak kalabilmemizin şartı çevrede huzur ve istikrarın temin edilmesidir. Herhangi bir askeri operasyon ya da çözüm nihai kertede bölgeye huzur ve istikrar getirme perspektifi taşıyorsa bunu destekleriz. Ama palyatif çözümlerle şimdilik kamuoyuna dönük bazı hamleler şeklinde bir yaklaşım da benimsenirse bununla ilgili olarak da kanaatlerimizi açık yüreklilikle serdederiz, söyleriz, konuşuruz. Artık Ortadoğu Bölgesinde herhangi bir şekilde petrol ya da başka gerekçelerle yürütülen stratejilerin, yaklaşımların karşısında Ortadoğu Bölgesinin ve bütün çevre bölgelerin karşılığı diyalog ve hep savunduğumuz, bunun için hükümetlerarası toplantılar tertip ettiğimiz sınırlarımızın ekonomik ve kültürel açıdan tamamıyla bütünleştirici sınırlar olması, siyasi açıdan o sınırlara saygı gösterilmesine dayalı bölgesel vizyonumuzu koruma kararlılığımız vardır. Dolayısıyla ulusal güvenliğimiz ne gerekiyorsa, ne tedbir gerektiriyorsa bunu atacağız. Sürekli Genelkurmay Başkanlığımızla, MİT Müsteşarlığımızla, İçişleri Bakanlığımızla temas halindeyiz, dün de toplantılar yaptık. Suriyeli ve Iraklı kardeşlerimizin geleceği ve huzuru için ne gerekiyorsa yapacağız ve bölgesel huzur ve istikrar için de alınacak tedbirleri uluslararası toplumla birlikte paylaşarak atmaya devam edeceğiz.

Son olarak değerli kardeşlerim; nasıl son 42 gün içindeki bütün bu sınavlardan bir ders mahiyetinde ahlak, erdem, insanlık, siyaset, siyasi hikmet, basiret ve stratejik akılla çıkmışsak ve şu anda dün gece Genel Merkez’den eve dönerken gece 01:30 civarında yolda taksi durağındaki şoför emekçi kardeşlerimiz durdurdu bir çay içelim dediler. Oturduğumuzda gerçekten taksi şoförü o emekçi kardeşlerimiz en iyi kamuoyu anketörleridir, herkes bunu bilir. Herkesi dinlerler, herkesi konuşurlar, bir çay ikramından sonra şunu söylediler: Son 1,5-2 ay içinde yaşananlar Türkiye’deki siyasete olan güveni artırdı, her kesimde olağanüstü bir rahatlama ve güven duygusu var. Geçen sene Gezi ile başlayan o türbülans beklentisi içinde olanların şeyi bitti, herkes rahatladı. Bu rahatlığı sürdürmeye çalışacağız. Bunun için Sayın Cumhurbaşkanımızla birlikte, Hükümetimizle, eğer bizim bu diyalog, işbirliği ve erdemli siyaset anlayışımıza cevap verirlerse muhalefet partilerimizle, her kesimle, toplumun her kesimiyle diyalog içerisinde Türkiye’nin bu istikrarlı yapısını korumaya devam edeceğiz. Her kesime açığız, hiçbir kesime kapalı değiliz. Hiç kimse bizim için dışarıda değildir, hepsi bu ülkemizin aziz vatandaşlarıdır herkes ve herkesle bu dönem içinde inşallah şu çalışmaları da tamamladıktan sonra oturacağız, konuşacağız, ortak dertlerimiz, görüş ayrılıklarımız varsa bunları da aşacağız. Çevremizde yaşananlar herkes için gerçekten bir uyarı, aynı zamanda bir ikaz, aynı zamanda bir ders niteliğindedir. Eğer bir ülke vatandaşları omuz omuza verirlerse kimse ona engel olamaz. Ama ihtilafa düşerlerse de maalesef çevre ülkelerde gördüğümüz durumlarla karşı karşıya kalırız.

Bu imtihanı AK Parti kadroları 42 gün içinde örnek bir şekilde verdiler. Şimdi yeni bir dönemdeyiz gelecek perspektifi itibariyle. İnşallah döndüğünüzde bir müddet sonra ilçe kongreleri, il kongreleri başlayacak. Değerli Teşkilat Başkanımız da dün sizlerle görüştü. Bu takvim içinde sizden beklentimiz, talebimiz; nasıl Ankara’da üst düzeyde bütün bu bayrak değiş-tokuşu bir emanet devir-teslimi şeklinde belli bir olgunluk içinde yapılmışsa, ilçe ve il kongrelerinde eğer böyle bir bayrak değişimi yapılacaksa bunun aynı bilinç içinde yapılmasıdır. Hiçbir ilçe kongremizde, il kongremizde küçük hesapların yer almasını görmek istemiyorum. Aksine ta beldelerimizden ilçelerimize, Genel Merkeze kadar her kademede gerektiğinde hayır için yarışalım, ola ki bir şey olursa kucaklaşmayı bilelim, ama üç ilkeyi, değeri hiçbir zaman unutmayalım; ehliyet, liyakat, sadakat. Ehil olan birisi sadık değilse, yani ehil görünür, yetkin görünür, ama sadık değilse büyük zarar verir. Ama sadakati oldu diye ehliyeti ve liyakati göz ardı edersek bu sefer de bir müddet sonra parti ve yapımızda, bütün teşkilatlarımızda bir zaaf göstermeye başlar.

Artık çok büyük bir birikimi barındıran bir siyasi tecrübemiz var. Bütün bunlardan hareketle her ilçe, özellikle il başkanlarımızın burada çok öncü rolleri var. Bu süreci bize yakışır vakar ve olgunluk içinde yürütme görevi, sorumluluğu sizin üzerinizdedir. Biz bir taraftan Türkiye’nin bu meseleleriyle yurt dışı, yurt içi problemleriyle uğraşırken ola ki belli illere istediğimiz ölçüde ağırlık vermeyebiliriz. Orada doğabilecek en küçük sıkıntıdan da siz sorumlusunuz, orada başarıyla yürütülecek her sürecin de sevabı ve onuru size ait olacaktır. Ben il başkanlarımıza güveniyorum. Bu süreçte nepotizm olmayacak. Bu süreçte herhangi bir şekilde ehliyet ve liyakat esaslarına aykırı tavırlar ya da küçük hesaplar olmayacak, sizlere güveniyoruz. Daha sonra, öğleden sonra bunları daha detaylı konuşacağız.

Kongrelerimiz, bizim için yenilenme vesileleridir, enerji ve dinamizm kazanma vesileleridir. Aslında siyaseten belki seçime giderken kongre yapmak bazıları için risk gibi görülebilir, biz özellikle bunu istedik. Biliyoruz ki bizim kadrolarımız kongre hesaplarıyla seçimi ve ülkenin geleceğini riske atmaz. Çünkü biliyoruz ki bizim kadrolarımız tam tersi kongrelerdeki enerjiyi seçime taşır. İnşallah bu kongreler 22 Şubat, Şubat ayının ortalarında tamamlandığında o zaman da seçim seferberliği başlamış olacak. Ben mümkün olduğu kadar bütün illerimize ve büyük ilçelerimize gelmeye çalışacağım ya kongre vesilesiyle, ya seçim kampanyaları vesilesiyle hep sizlerle beraber olacağım. Ama oralarda emaneti üstlenme görevi sizin omuzlarınızdadır, bunu şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da en iyi şekilde üstleneceğinize dair de güvenimiz tamdır.

Nihayetinde şunu söylemek isterim: Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz. Şimdi selam ile dönünüz. Vilayetlerinize, şehirlerinize, onların baş eğmeyen dağlarına, aziz sularına ırmaklarına, bereketli ovalarına ve güzel insanlarına bizden selam iletiniz.

Allah yar ve yardımcımız olsun.

join us icon
SEN DE ARAMIZA KATIL Gücümüze Güç Katalım.