Basbakan Davutoglu’nun 26 Subat 2016 tarihli TBMM bütçe görüsmelerinde yaptigi konusmanin tam metni
Sayın Başkan, millî idareyi temsil eden değerli milletvekillerimiz, ekranları başında bizi izleyen saygıdeğer vatandaşlarım; sizleri saygı ve hürmetlerimle selamlıyorum.
Millet iradesinin tecelligahı olan Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünde bütün vatandaşlarımıza huzur ve mutluluk diliyorum. Bu aziz toprağı bize vatan kılan şehit ve gazilerimize minnet ve şükranlarımı ifade ediyorum.
2016 yılı merkezi yönetim bütçemizin şimdiden ülkemize, milletimize, insanlığa hayırlı olmasını diliyorum.
Sözlerime başlarken, komisyon çalışmaları esnasında ve bugünkü Genel Kurul görüşmelerinde eleştiri, öneri ve uyarılarıyla 2016 bütçemize katkıda bulunan herkese, bütün milletvekillerimize teşekkür ediyorum. Aynı şekilde Plan ve Bütçe Komisyonu Başkanımıza ve üyelerine, Maliye Bakanımıza ve ekibine ve bütün milletvekillerimize şükranlarımı ifade ediyorum.
Bütçemiz hayırlı ve bereketli olsun. 2016 senesi Türkiye’yi huzur ve saadet getirsin.
Bugünün Hocalı Katliamı’nın yıl dönümü olması hasebiyle Hocalı şehitlerimizi de rahmetle yad ediyorum.
Can Azerbaycan’a buradan, onların Meclisinden, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden selamlarımı ve ebedi kardeşlik dileklerimi iletiyorum. Vatanları vatanımızdır, vatanımız vatanlarıdır, kaderleri kaderlerimizdir, kaderimiz kaderleridir, her zaman omuz omuza olacağız.
Bu vesileyle, belki biraz sonra tam gününe gireceğiz ama, yarın geçmiş Başbakanlarımızdan Profesör Doktor Necmettin Erbakan Hocamızın da 5’inci ölüm yıl dönümü. Selefim olan rahmete kavuşmuş bütün başkanlarımızı ve rahmetli Profesör Necmettin Erbakan Hocamızı bir kez daha Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünden hürmetle yad ediyorum.
Şimdi bize yakışan bir üslupla, eski bir gülbanktan günümüze yansıyan bir sesle, vakitler hayrola, hayırlar fethola, şerler defola diyerek söze başlayalım ve kadim geleneğimize uyarak her işte olduğu gibi burada da söze başlarken ‘haydi bismillah’ diyelim.
Bu milletin çok güzel bir geleneği var, ahilik geleneği mucibince biz her seher rızık kapımızı besmeleyle açarız. Bütçe de bütün milletin rızık kapısıdır, bereketli olsun, hayırlı olsun ve geleceğe dönük olarak güzel hizmetlerin vesilesi olsun. Emeğimizi, alın terimizi, gayretimizi Allah’a ısmarlarız, gayret bizden tevfik Allah’tan. Bugün de bütçemizi ülkemizin, milletimizin hayrı için, bereket ve selamet için beslemeyle arz ediyoruz.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bütün dünya bugün tarihi bir kırılmanın eşiğinde, ciddi bir dönüşüm süreci içindeyiz. Bir taraftan modern dönemin en derin, en kapsamlı ekonomik kriziyle boğuşuyoruz bütün bir dünya olarak. 2008’de yaşanan ekonomik kriz bütün şiddetiyle, dehşetiyle kıtaları, ülkeleri kıskacına almış durumda. Diğer taraftan, 100 yıl önce çizildiği düşünülen Ortadoğu ve Balkanlar düzeni çatırdıyor, çevremizde jeopolitik depremler yaşanıyor, çevremizde en az 6 ülkede fiili olarak merkezi yönetimlerin kontrolü yok. Büyük bir ekonomik depremin ve yanı başımızda büyük bir jeopolitik depremin ortasında, merkezinde bu iki büyük meydan okuyama karşı 3 asli temel değerimize dayanıyoruz.
Birinci değerimiz insanımız. Biz 78 milyon olarak ve bu kürsüden biraz önce maalesef nezaket sınırlarını aşan tartışmaları da geride bırakarak bütün insanlarımıza sesleniyorum; bizim çok zengin doğal kaynaklarımız yok, petrol ya da doğalgaz gibi, bizim bazı devletlerin sahip olduğu şekilde sömürge döneminden kalan büyük sermaye birikimlerimiz de yok. Ama bizim bir değerimiz var, o da insanımız, o da 78 milyonun kardeşliği üzerinde ortaya çıkan insan potansiyelimiz. Bu insanlar bizim insanlarımız, her biri tek tek bizim insanımız, her birinin kaderi tek tek bizim kaderimiz. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kaderi insanlarımızın topyekûn kaderinden bağımsız değildir. Bizim en büyük servetimiz, kıymetimiz insanımızdır, bu nedenle bütçemizin odağı da insanımızı teşkil ediyor. Eğitimden sağlığa, sosyal güvenlikten ulaştırmaya kadar bu insani sermayemizi zenginleştirecek adımlar atıyoruz.
İkinci büyük değerimiz demokrasimiz, bu Meclis, demokrasimizin nihai tecelligahı olan bu Meclis. Demokrasiyi bize büyük bir güç olarak, en büyük güç olarak armağan ve özgürlüğümüzü ve bağımsızlığımızı bize armağan edenleri bir kez daha yad ederek söylüyorum, bu Meclis her ne surette olursa olsun mutlaka bu milletin nihai kaderini belirleyen en yetkili merci olmaya devam edecektir.
Bu vesileyle, hain, hunharca yapılan Ankara saldırısı sırasında, Grup Başkanvekillerimizin temaslarıyla hemen yanı başımızda bombalar patlamış olmasına rağmen Meclisimizin açık kalmasını sağlayan bütün milletvekillerine de bugün teşekkür ediyorum. Siz hep birlikte o gün bir prensip ortaya koydunuz, bir destan yazdınız. Ne olursa olsun, Polatlı’ya yaklaşan düşman askerlerine karşı Birinci Meclis’in çalışması gibi, ne olursa olsun Türkiye’de bu Meclis her hâlükârda çalışacak ve her hâlükârda milletin kaderini belirlemeye devam edecektir. Bir daha bu Meclis’e, kimse hangi gerekçeyle olursa olsun kilit vuramayacak, ara veremeyecek.
Rahmetli Adnan Menderes’i de bir kez daha rahmet ve hürmetle anıyorum. Onun Meclis’inden bugüne kadar yaşanan bütün sıkıntılardan sonra, buradan, bu kürsüden bütün bir milletim adına sesleniyorum: Türkiye Büyük Millet Meclisi ebediyen bu milletin kaderini belirleyen nihai merci olarak açık kalacak ve hiçbir terör, şiddet, hiçbir tehdit bu Meclis’in iradesini ipoteğe alamayacak.
Üçüncü asli değerimiz ise coğrafyamız ve tarihimiz. Çok zor bir coğrafyadayız, ama aynı zamanda çok kıymetli bir coğrafyada. Hepimizin bunun kıymetini bilmemiz gerekir, hepimiz bu zorluğu da takdir etmemiz gerekir, ama bu zorluğun getirdiği büyük nimetleri de. Onun için tarih bizim civarımızda akıyor. İnsanlık tarihi bundan sonra bu topraklarda ve bu toprakların etrafında şekillenecek. Ya bir özne olarak kendimizi tarihin merkezine koyup bu tarihi şekillendirecek gücü, kudreti göstereceğiz ya da bir köle zilleti yaşayacağız. Ne olursa olsun, etrafımızda hangi jeopolitik deprem yaşanırsa yaşansın, bütün bir Meclis adına, sadece AK Parti Grubu adına değil bütün bir Meclis adına diyorum ki: Bu coğrafyaların kaderinde biz özne olmaya devam edeceğiz, biz bu coğrafyaların kaderinden ayrıştırılmayacağız.
Bu sebepten bütçeyi sadece teknik bir süreç olarak değil, bu değerlerimizi gözeten, insanımızı, demokrasimizi, tarihimizi, coğrafyamızı gözeten, büyüten bir araç olarak görüyoruz.
2002 yılında 119,6 milyar olan merkezi yönetim bütçemizin 2016 yılında 570,5 milyar Türk Lirası olmasını öngörüyoruz. Dikkatinizi çekiyorum, 2016 bütçemiz 2002 bütçemizin tam 4,7 katı büyüklüğündedir, neredeyse 5 misli.
Eğitim ve sağlığa bütçeden ayırdığımız payın toplamı 204 milyar lira; bu da bizim insanımıza verdiğimiz değeri gösteriyor. Bu sene bütçemizde eğitime ayırdığımız pay 109,3 milyar. 2002’de biz iktidara geldiğimizde toplam bütçe 119 milyardı. İnsanımıza kıymet vermek ona ayırdığımız kaynakla ölçülür. Biz 13 yıldır yaptığımız her bütçede sadece ve sadece insanımızı odağa aldık, sadece ve sadece insanımızın refahını, mutluluğunu esas aldık. İnsan odaklı, vatandaş odaklı, adalet odaklı bir siyaset takip ettik. İç politikada, dış politikada, ekonomide, sosyal politikalarda insanı, hayatı, adaleti esas aldık.
Biz, zulme uğrayan kim olursa olsun etnik ve mezhebi kimliğini sormadık, sen Türk müsün, Kürt müsün, Arap mısın, Müslüman mısın, Hıristiyan mısın, Sünni misin, Şii misin, Nusayri misin, Alevi misin demedik, hepsine bağrımızı açtık. Biz sonsuza kadar bu topraklarda birarada ve birlikte olacağız.
Demokrasinin tıkanmış kanallarını açmak üzere 2002’de iktidara geldik ve o gün bugündür hukuk ve adalet yolunu genişletiyoruz, o gün bugündür devlet ile vatandaşı birbirine yakınlaştırmaya çalışıyoruz. Biz kimsenin hayatına müdahil olmadık, olmayacağız. İdarede vesayeti, sokak çetelerini, paralel yapıları, gayrimeşru bütün aktörleri reddediyoruz. Biz gücümüzü karanlık yapılardan değil, milletimizin ak alınlarından, secdeye gittiğinde bize dua edilen o ak alınlarından alıyoruz. Enerjimizi milletten alıyoruz, gücümüzü milletten alıyoruz, hesabımızı da sadece ve sadece millete veririz.
Geride bıraktığımız bir yıl zorlu bir süreçti. Geçen sene burada seçime hazırlanan bir ülkenin Başbakanı olarak huzurunuzdaydım. İki seçim yaptık bir yıl içinde, gururla, vakarla tekrar huzurunuzdayım. Bu iki yıl için, iki seçim dönemince yaşanan bütün tıkanıklıklara, zorluklara rağmen bu ülkeyi bir an dahi sahipsiz, bir an dahi hükümetsiz bırakmadık.
7 Haziran’da tek parti olarak iktidara gelemeyeceğimiz anlaşıldığında birileri ellerine kına yaktılar, birileri mutluluktan uçtular kaos geliyor diye. Tekrar üzerinde duracağım, 7 Haziran akşamı AK Parti’nin demokrasi balkonundan verdiğim sözü, bütün sizler adına verdiğim sözü bugün yerine getirmiş olmanın gururunu taşıyorum. O zaman demiştim ki; kim ne plan yaparsa yapsın, biz bu ülkeyi sahipsiz, bu devleti hükümetsiz, bu milleti geleceksiz bırakmayız.
Sorumluluktan kaçmadık, Anayasa, ‘Seçime gitmek gerekir’ dediğinde, ‘Biz buradayız’ dedik. Birileri terör için terör maşalarını devreye soktuğunda, ‘Biz buradayız, Ankara’dayız’ dedik. Ama anayasamız, hepimizin beğenmesek de üzerinde yemin ettiğimiz anayasamız seçim hükümeti kurmak bir zarurettir deyip bütün partilere çağrı yaptığında, bu çağrıya bir tek AK Parti Grubu ses verdi, ‘Biz buradayız, burada olacağız, burada kalacağız’ dedi. Anayasa, gelin hükümete temsilci verin dediğinde, herkes kaçacak neredeyse delik aradı, gelmediler, meydana çıkmadılar, mertçe Ankara’da bir sorumluluğu üstlenme görevi ve cesareti göstermediler. Ama biz her hâlükârda bu milletin kaderini hiç kimseye teslim etmeyeceğimizi gösterdik. Hamdolsun, milletimiz bunu takdir etti. Milletimiz kaçanları da gördü, kendisi için elini taşın altına koyanları da gördü. Milletimiz hamaset yapanları da gördü, gece-gündüz kendisi için koşanları da gördü.
Şimdi huzurunuzdayım ve huzurunuzdan Meclisimiz adına, hepimiz adına, bütün Meclis adına milletime bir teşekkürü borç biliyorum. Ne zaman 1 Kasım’dan bu yana uluslararası bir platforma çıksam başım dik, sadece AK Parti Genel Başkanı olarak değil, yüzde 85 katılımla bir demokrasi dersi vermiş bir milletin Başbakanı olarak başım dik.
Bütün Meclis’i tebrik ediyorum, çünkü bu Meclis yine modern demokrasilerde görülmeyen bir orana, yüzde 97,5 temsile sahip. Demokrasi tarihimizin en yüksek temsili de bu Meclis’te. Bunun için de bütün partileri ve bu partilere oy vermiş seçmenleri tebrik ediyorum. Ama özel bir tebrikim, özel bir gururum var, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük seçmen oyunu alıp bu koltukları dolduran ve ülkemizin her bir yerini temsil eden yüzde 49,5 oyla tekrar millî iradeyi bu Meclis’te yansıtan AK Parti Grubuyla gurur duyuyorum.
AK Parti Grubu farklıdır. Neden farklıdır biliyor musunuz? Üslubuyla, nezaketiyle, onlar ayrı, ama sayısal bir fark var. Bakın bazı rakamları sizlerle paylaşacağım. 1 Kasım seçimlerinde 22 milyon 959 bin 394 vatandaşımız bize oy verdi, bu alınan en yüksek oy şu ana kadar. 7 coğrafi bölgemizin tamamında AK Parti birinci oldu. 81 şehrimizin 63’ünde, 970 ilçemizin 740’ında ve 396 beldemizin 290’ında birinci parti olduk. AK Parti’nin yüzde 50 üzerinde oy aldığı şehir sayısı 44, yani Türkiye’nin şehirlerinin yarısı AK Parti’ye yüzde 50 üzerinde destek vermiştir. Buna karşılık Cumhuriyet Halk Partisi 22 şehirde yüzde 10’un üzerinde oy alamamıştır, MHP 24 şehirde yüzde 10’u geçememiştir, HDP ise -hani Türkiyelileşecek diye ümitle beklediğimiz, bir gün bu şuura ulaşırlar diye- 58 şehirde yüzde 10’u geçememiştir, bunların 34’ünde ise yüzde 3’ü bile geçememiştir.
Şimdi, bu Meclis’e baktığımızda bütün Türkiye’yi temsil ediyor, ama ben sadece dönüp AK Parti Grubuna baktığımda Muğla’dan Artvin’e, Van’dan Edirne’ye bütün Türkiye’yi temsil eden tek partiyi görüyorum.
Şimdi Sayın Kılıçdaroğlu, gerçekten inşallah bu önümüzdeki Genel Kurul tartışmaları nezih, nazik bir şekilde sürer, ama Sayın Kılıçdaroğlu -kendisine yakıştıramadığım ve bir daha da ümit ederim ki olmayacak diye düşündüğüm şekilde- hitap ederken şöyle hitap etti: "Bunlar, bunlar, bunlar…" Bunlar dediği Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti. Ben kendisine bu konuşmam esnasında sadece Ana Muhalefet Partisi Lideri diye hitap edeceğim, başka bir söz kullanmayacağım, ümit ederim bir ders alır. Ama daha önemlisi ne dedi biliyor musunuz? "Bunlar Türkiye’yi yönetemez, bunlar Türkiye’yi yönetemiyor." Sayın Kılıçdaroğlu, Türkiye’yi kimin yöneteceğine millet karar verir. Ve bu millet kararını 1 Kasımda verdi, 1 Kasım’da verdi bu millet kararını. Size baktı, bize baktı; diğer partilere baktı, bize baktı, 13 yıla baktı, Cumhuriyet tarihinin bütününe baktı, bu ülkeyi idare etse etse AK Parti idare eder dedi bize emaneti verdi. Size de böyle seyretmek düştü. Milleti anlamayan milletten emanet alamaz.
Şimdi bu vesileyle yeri geldiği için, bakınız ben herhangi bir arkadaşımın benim yanımda bir başka genel başkana nezaketsiz bir üslupla soru sormasına izin vermem. Zaten arkadaşlarımız böyle bir şey yapmaz -ben sizleri biliyorum- ama grup başkanvekiliniz döndü AK Parti’nin lideri kim diye sordu. Ben buradayken, siz buradayken. Haddi değil, bu soru onun haddi değil. Ama madem, böyle bir şey söylemek istemezdim, ama mademki kapıyı siz açtınız, buyurun meydan burası. Evet, AK Parti siyasetinin 13 yıllık başarı hikayesinin efsanevi kurucu lideri Recep Tayyip Erdoğan’dır.
Ben 13 yıllık Genel Başkanlık görevinden sonra, kurucu liderlikten sonra parti liderliğini kendisinden ilk olağanüstü kongremizde -bizde öyle sık sık kongreye ihtiyaç kalmaz- vefa kongresi adını verdiğim, benim kendisine ithafen ‘bu bir veda değil vefa kongresi’ dediğim kongrede onurla delegelerimizin tamamının oyunu alarak partinin yeni lideri olarak seçildim.
Şimdi şunun için bunu söylüyorum: Ben partimin bütün delegelerinin oylarıyla efsanevi bir kurucu liderden liderliği devraldım, liderliğin gereğini her an yaparım. Benim liderliğe gelişimde kaset oyunları olmadı, olmayacak.
Ben hiçbir zaman onurla devraldığım, sadece siyasi dostluk anlamında değil dünyevi ve uhrevi kardeş gördüğüm bir liderden ‘aman ondan bahsetmeyin’ diye daha önceki genel başkanlar hakkında da konuşulmasına izin vermem. Ben onurla bir görev aldım, onurla yapıyorum, günü geldiğinde de bir başka kardeşime onurla devredeceğim. Aramızdaki fark bu.
Bizde az kongre yapılır, vakti geldiğinde, yeri geldiğinde yapılır. Ama şimdi arkadaşlar çok zorladılar, dolayısıyla şimdi sormak vakti değil mi? Hani Türkiye’yi biz yönetemiyoruz ya iddiaya göre, bakın iki ayda yaptıklarımı biraz sonra sayacağım ne vaatleri yerine getirdik. Sadece şunu söyleyeyim istatistiksel olarak: Hani 10 Aralık’ta ilan ettim, bir hafta sonradan itibaren bir aylık, üç aylık, altı aylık, bir yıllık programlar. Elhamdülillah, son istatistiği söylüyorum, üç aylık verdiğimiz sözlerin iki ayında şu ana kadar vaatlerimizin yüzde 82’sini, reformlarımızın yüzde 50’sini yaptık. Vaatleri sayacağım. Peki, iki aydır Cumhuriyet Halk Partisi neyi tartışıyor? Acaba, bu Meclis’in ilk Başkanı olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün resmi bir odana indi mi, inmedi mi ona karar verecekler. Siz bırakın, kurultay oyunları oynamaya devam edin, biz ülkeyi yönetmeye devam edeceğiz. Grup Başkanvekilimizin dediği gibi, inşallah 14’ten 41’inciye kadar da, daha sonrasına kadar da bu emanet elden ele onurla taşınacak. Kimse de bir önceki genel başkana, liderine saygısızlık yapmayacak, kimse de bir sonrakine emaneti devrederken gözü arkada kalmayacak.
Ayrıca şunu da gerçekten bu Meclis’in nezaketine, zarafetine yakıştıramıyorum. Cumhurbaşkanımız yüzde 52 oyla, yüzde 52 oyla milletten destek alarak gelmiş bir Cumhurbaşkanı. Eleştirebilirsiniz beni eleştirdiğiniz gibi, ama bu vakayı kimse örtbas edemez. Aslında Naci Bey ilk konuştuğu için eleştirdiler, aslında öngördü, hani külliye tartışması; onlar saray diyor, biz külliye diyoruz.
Şimdi bakın arkadaşlar, bu külliye, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi milletin malıdır. Biz hiçbir yere babamızdan miras gelmedik. Cumhurbaşkanımız bir reisin, bir kaptanın oğlu, ben bir esnafın oğluyum. Bizde aristokrat yollardan gelenler yok, biz milletten güven ala ala bu yolları kat ettik. Ve bir gün gelecek Cumhurbaşkanımız da kendisinden sonraki cumhurbaşkanına orayı onurla devredecek. Şimdi, fark şu: Siz 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde kendiniz cesaret edemediniz, meydana çıkamadınız bir çatı aday buldunuz, bir işe yaramadı. Şimdi size söylüyorum: Külliyeyi tartışmaktansa 2019 seçimlerine iyi hazırlanın, bu sefer cesaret gösterin, kendinize güvenin, meydana çıkın, kazanın seçimi, orada siz oturun, bu kadar basit. Şunu öğrenmeniz lazım: Siyaset cesaret işidir, siyaset er kişinin… Er kişi derken hanımları ayırt ederek söylemiyorum, bizde er kişi gerçek anlamda yüreği olan kişidir, hanım veya erkek. Meydana çıkmaktan 2014’te korktuysanız vebali niye Cumhurbaşkanımızda ya da başkalarında ararsınız? Çıkın meydana, işte buradayız. 2019’a da yeterli süre var, hazırlanın. Dolayısıyla, bunları… Ha, kongreden vakit bulurlarsa tabii olur.
1 Kasım seçimlerinde milletimizin engin sağduyusu tezahür etmiştir. Yüksek bir katılımla 1 Kasım seçimlerinden sonra kendimizi ülke hizmetine adadık ve bu hizmetten de bir nebze geri durmadık, durmayacağız. 64. Hükümet olarak önceliğimiz, demokrasimizi ekonomik istikrarla birlikte geliştirmektir. İnsan onurunu esas aldık.
Bakın, hani Türkiye’yi yönetme tartışması bağlamında, bu listeyi artık hepiniz ezberlediniz ama milletimize bir kez daha söyleyeyim, özellikle de Sayın Kılıçdaroğlu duyar da bu sefer belki nasıl yönettiğimizi görür diye söylüyorum; sadece son 2 ayda yerine getirdiğimiz vaatlerimiz, yüzde 82’sini yerine getirdik.
Emek ve değer üreten, alınlarını öptüğüm işçilerimizin asgari ücretini 1.300 liraya çıkardık. Çıkardık mı?
Ülkemize büyük katkılar yapmış saygıdeğer büyüklerimize, emeklilerimize yılda 1.200 lira zam yaptık. Biz, öyle seçim beyannamelerinde yapacağız, edeceğiz demeyiz. Yapacağız dedik mi yaparız, sonra da yaptık deriz elhamdülillah.
Ekonomimizin omurgası olan esnafımıza 30 bin Türk Lirası faizsiz kredi vermeye başladık.
Çiftçimiz için yemde ve gübrede KDV’yi kaldırdık, bu iki aylık.
Genç çiftçilere proje karşılığı 30 bin lira karşılıksız destek veriyoruz.
Muhtarlarımızın, emniyet görevlilerimizin, askeri personelimizin özlük haklarında hayati düzenlemeler, iyileştirmeler yaptık.
Geleceğimizin teminatı gençlerimize hayatın birçok alanında kolaylıklar sağlayan düzenlemeler yaptık. Okuyan gençlerimizin lisans bursunu 400 liraya yükselttik. Şimdi bir öğretmen olarak, bir hoca olarak söylüyorum, iftihar ediyorum; biz iktidara geldiğimizde 45 liraydı burs, şu anda 400 lira. 90 liraydı yüksek lisans bursu, şu anda 800 lira. 115 liraydı doktora bursu, şu anda 1.200 lira.
Dedik ya, ahilik geleneğiyle, besmeleyle açtınız mı Meclis’i ya da rızk kapınızı Allah bereketlendirir. Biz duayla açarız ve 14 yılda Türkiye petrol, doğalgaz vesaire keşfetmedi, hiçbir şey keşfetmedi. Ne yaptık biliyor musunuz? Milletimizin bize verdiği her bir vergiyi -hani, siz vergi diyorsunuz- namusumuz bildik, namusumuz, her bir kuruşunu. Onun için biriktirdik, bunları gerçekleştirdik.
İş kuracak gençlerimize 50 bin Türk lirası hibe…
Bakın Sayın Kılıçdaroğlu, kusura bakmayın, ama bir şeyi söylemek durumundayım, ümit ederim bundan sonra özen gösterirler. Siz çok ağır ifadelerle konuştunuz. Ben dün milletvekillerimize bir mesaj gönderdim, ‘Sayın Kılıçdaroğlu konuşurken ne derse desin kimse müdahale etmeyecek’ dedim. Grup Başkanvekillerimiz dolaştı bunu duyurdular, siz konuşurken tek bir müdahale olmadı. Siyasi liderlik sadece sözle olmaz. Siyasi liderlik, liderlik yaptığı insanlara sözünü geçirmekle olur.
Şimdi yan tarafınızdaki arkadaşa söylüyoru, siyasi liderlik, her şeyden önce dönüp grubuna sus dediğinde susabilmesidir ve aynı şekilde bir disiplin içinde hareket edebilmesi, nezaket ve nezahet içinde hareket edebilmesidir. Söz söylemek gerektiğinde bu grubumuz mertçe çıkar söyler, sözünü esirgemez, hiçbir sınır da yoktur. Ama bir başka genel başkan konuşurken nezaketsizlik yapılmasına izin verildiğinde buna liderlik denmez.
Önümüzdeki dönemde de geriye kalan bütün vaat ve reformlarımızı hayata geçireceğimizden kimsenin şüphesi olmasın. Bu çerçevede önümüzdeki günlerde siyasi etik kanunu, siyasetin finansmanında şeffaflığın artırılması, Alevi vatandaşlarımızın taleplerinin karşılanması, darbe dönemlerinden kalan antidemokratik hükümlerin mevzuattan kaldırılması, taşeronların kamuda istihdam edilmesi gibi reformlarımızı da Meclis’e sevk etmeyi hedefliyoruz.
Bu arada, torba yasa konusu… Evet, düşüncem, samimi kanaatim budur. Ama o zaman gelin size bir teklifte daha buluyorum, zaten ziyaret ettiğimde söylemiştim; derhal İç Tüzük’ü değiştirelim, birlikte değiştirelim. Bu Meclis zaman kaybedebilecek bir Meclis değil. Dünyada ekonomik kriz varken, etrafımız ateş çemberiyken… Bakın evelsi gün, Çarşamba gecesi -ben dakika dakika takip ediyorum- engellemeler yüzünden, bugün de gördüğümüz engellemeler sebebiyle sadece 1 madde geçebildi bu Meclis’ten. Eğer Meclis ana odağını engelleme yerine yasa çıkarmaya yöneltirse torba yasaya da gerek kalmaz, herhangi başka bir uygulamaya da. Onun için gelin İç Tüzük’ü hep beraber değiştirelim, yeni bir İç Tüzük’te istediğiniz kadar söz hakkı olsun, ama engelleme, blokaj olmasın. Millet bizden bu Meclis’in çalışmasını bekliyor. Meclis’in etkin bir şekilde çalışması için gereken her şeyi yapmaya hazırız.
Bu çerçevede, bizim 14. bütçemiz bu, inşallah daha nice bütçeleri birlikte hazırlayacağız. Biz bu 14 yıl içinde tutmayacağımız sözleri vermedik, verdiğimiz sözlerin de tamamını gerçekleştirdik. Milletin kaynaklarını yine millete seferber ettik.
2016 bütçemiz 2002 bütçemizin 4,7 katı demiştim, Türkiye son 14 yılda güçlendi ve önemli bir küresel güç haline geldi.
Şimdi bütçemizin anatomisine, kısaca çerçevesine bakarsak, en büyük payı yine eğitime ayırıyoruz. 2002 yılında 11,3 milyar Türk Lirası olan eğitim bütçesini 2016 yılında 109,3 milyar Türk Lirasına çıkartıyoruz. Böylece eğitime ayrılan kaynak 2002 yılında yüzde 9,4’ten 2016 yılında yüzde 19,2’ye çıkarıldı, yani eğitimin payını 2 misli artırdık.
2016 yılında ikinci büyük harcama kalemi sağlık harcamaları. Kamu sağlık harcamalarına ayrılan kaynak bu sene 95 milyar Türk Lirası, 2015 yılına göre yüzde 18 artırıldı.
Sadece bu iki sahaya, eğitime ve sağlığa 204,3 milyar Türk Lirası ayırdık ki bu 2002 yılı bütçesinin neredeyse 2 misli ve bu eğitim ve sağlığın payı yüzde 36.
Bugün sunduğumuz 14. bütçe, daha üç ay önce gidilen bir seçimden yüzde 50 oy alarak emaneti devralmış bir Hükümetin bütçesi olarak geleceğe yepyeni vaatler ve güçlü bir perspektifle 2019’a, 2023’e Türkiye’yi hazırlama bütçesidir. 62. Hükümetin programını burada sunarken 8 aylık bir Hükümet değil demiştim. Rabbim takdir etti, daha sonra 63. Hükümeti de kurmak durumunda kaldık anayasal Hükümeti, şimdi 64. Hükümeti kurduk, onun bütçesindeyiz. Biz hiçbir bütçeyi, hiçbir programı bir yılla, bir dönemle sınırlamayız. Ufkumuz ta derinlere kadar gider, bastığımız adım ise toprağın köküne kadar iner, köküne kadar. Yere ne kadar sağlam basarsak gözlerimiz ufku o kadar kuvvetli tarar.
Şimdi gelin, bazı rakamları siz zikrettiğiniz için karşılaştırma yapalım, AK Parti iktidarları döneminde nereden nereye geldik. 1993-2002 yılları arasında toplam ortalama büyümemiz yüzde 3. O sırada dünyada, modern dönemde dünya ekonomisinin gördüğü en yoğun genişlemenin olduğu, parasal sistemlerin, kaynakların da, finansal kaynakların da, ekonominin de büyüdüğü bir dönemdi dünyada, yüzde 3 büyüyebildik. 2003-2016 yılları arasında ise yüzde 4,7 oranında büyüdük ki dediğim gibi modern dönemin sanayi devriminden bu yana yaşanan en büyük krizin hâlâ içindeyiz, 4,7 oranında büyüdü.
2007-2015 yılları arasında istihdam, işsizlikten bahsedildi, 2007-2015 yılları arasında bütün çevre ülkeler ve Avrupa ülkeleri işsizlikten kırılırken biz 6,4 milyon istihdam ürettik. Sadece geçen sene, 2015’te iki seçime rağmen ve bütün bu krizlere rağmen etrafımızda 1 milyon vatandaşımızı iş sahibi yaptık.
Peki, ne oluyor? Çünkü Türkiye’nin nüfusu dinamik, daha çok insan iş gücü olarak piyasalara giriyor, istihdam oranımız da yüzde 40,4’ten yüzde 46’ya yükseldi.
Mali disiplin… 14 yıldır her konuda disiplinliyiz zaten, ama mali disiplin konusunda dünyanın takdirini kazanıyoruz. Sizden takdir beklemiyoruz, ama herkes biliyor ki 2002’de bütçe açığımız yüzde 11’di, şu anda yüzde 1,2 ve geçen sene itibarıyla da devlet bütçe kalemleri arasında gider-gelir dengesini sağlama başarısını da gösterdik. Bu tabloyla 28 Avrupa Birliği üyesi içinde 6. durumdayız.
Kamu borç stoku yüzde 74’tü biz devraldığımızda, şimdi yüzde 33,5. Avrupa Birliği üyelerinde bu kamu borcu stoku yüzde 88, avro bölgesinde yüzde 94, OECD’de yüzde 90, Türkiye’de sadece yüzde 33,5.
Bankacılık sektörü. 1997-2002 yılları arasında -ki aranızda o dönemin mimarları da bulunuyor, onlara da sorabilirsiniz- batan 22 bankanın maliyeti 30,2 milyar Türk Lirası idi. Bütün bu maliyeti karşıladık. Bankacılık sistemini güçlendirdik, bankacılık sisteminin gücünü gösteren tek en önemli kriter sermaye yeterlilik oranıdır, bu da yüzde 15,5; G20 ülkeleri arasında en iyi üç-beş ülkeden biriyiz.
Şimdi, 2002’den 2015’e bazı rakamları milletimiz de tekrar duysun diye zikredeceğim, nereden nereye geldik.
Üniversite; bir akademisyen olarak gurur duyuyorum. 76 üniversitemiz vardı biz iktidara geldiğimizde, şu anda 193 üniversitemiz var. 249 bin derslik yaptık.
Havalimanımız; 26 havalimanı vardı, hava yolunu kullanmak bir ayrıcalıktı, bir sınıf atlamaktı. Biz hava yollarını halkın yolları yaptık, 26 havalimanını 55’e çıkardık. Eğer bazı barbarlar olmasaydı, büyük bir onurla açtığımız Yüksekova Havalimanı da bugün barışı, insanları birbirine buluşturan bir havalimanı olarak çalışacaktı. Ama o barbarlara rağmen Yüksekova’yı da bütün Doğu ve Güneydoğu’yu da havalimanlarıyla bundan sonra dünyaya bağlamaya kararlıyız. Yolcu sayımız 34,4 milyon idi 2002’de,
182 milyon hava yolunu kullanan 2015’te.
Bölünmüş yol 6 binden 18 bin 179’a çıktı. Arkadaşlar, yani bunları unutuyoruz. Bölünmüş yollara sahip il sayısı sadece 6 idi. Şimdi 75. Sadece 6 ilde bölünmüş yol vardı, şimdi 75 ilde bölünmüş yol var. İnşallah yakında 81’i tamamlarız. Biz başladığımız işi hiç yarım bırakmadık, yarım bırakmayız.
Ankara-İstanbul, Eskişehir-Ankara-Konya hattındaki hızlı trenden 24 milyonluk bir nüfusun istifade ettiğini söyleyelim. İnşallah gün gelecek, hani 2001’lerde o dönemlerde iktidarda olanların "torunlarımız bile görmüyor" dediği hızlı treni biz gördük. Torunlarımız bu hızlı trenin Kars’tan Edirne’ye, Urumçi’den Londra’ya gittiğini görecekler; biz bunu yapacağız, Asya ile Avrupa’yı biz bağlayacağız.
Dev projeler, gururla ifade ediyorum. Marmaray, Avrasya, dünyanın en yüksek asma köprüsü olma özelliğine sahip üçüncü köprü, dünyanın en büyük havalimanı olacak olan üçüncü havalimanı, Körfez Geçişi, Ordu-Giresun Avrupa’da bir ilk. Bütün bunları şu anda vaktimiz yetmeyeceği için saymıyorum. Ama siz karşı çıksanız da, bu yollardan eminim konfor içinde gidiyorsunuz ve bir gün herhalde bir kadirşinaslıkla ‘Allah bu yolları yapanlardan razı olsun’ da dersiniz, ümit ederiz. Siz demeseniz de, siz belki demeseniz de, eminim diğer partilere oy veren İstanbullu hemşehrilerimiz Marmaray’dan her geçişte bize oy vermeseler bile mutlaka bir hayır duası ediyorlardır. Bir gün onların oylarını da alırız. Bana seçimden önce soruldu, ne kadar oy bekliyorsunuz, yüzde kaç? Dedim ki; yüzde kaç oy söylersem söyleyeyim seçmene haksızlık ettiğimi düşünürüm. Sanki şöyle bir kanaat hasıl olur: Ben bazı seçmenlerimizin gönlüne giremem gibi bir kanaat. Bizim için iki seçmen vardır; bir bugün AK Parti’ye oy verenler, bir yarın verecek olanlar. Onun için buradan bütün seçmenlere, hangi partiye oy vermiş olursa olsun, bize oy vermeyenlere de özellikle sesleniyorum; hukukunuz şerefimizdir, hiç kimsenin hukukunun çiğnenmesine izin vermeyiz. Bize oy verebilirsiniz veya vermeyebilirsiniz, ama biliniz ki sizin hukukunuz bizim şerefimizdir.
Yine, gelelim istatistiklere. Yoğun bakım yatağı bütün Türkiye’de 869’du biz iktidara geldiğimizde, sadece 869, 3 haneli. Şimdi 12.489 yoğun bakım yatağına sahip hastanelerimiz, 5 haneli. Bazı illere gidildiğinde MR cihazının olmadığı, imkanların hiç bulunmadığı illere… Şimdi gururla ifade ediyorum, Dışişleri Bakanı olarak birçok şeyle gurur duymuştum, ama en çok da Somali’de bir çölün ortasında yaralanan bir TİKA mensubunu birkaç saat içinde helikopterle merkeze, oradan da ambulans uçağımızla Ankara’ya getirip ameliyata almamız… İşte dedim, büyük devlet bu. Millet bu büyük devleti hissediyor, dünya bu büyük devletin ayak seslerini hissediyor. Biz yüreğimizde bunu yaşatıyoruz.
Bakınız organize sanayi bölgesi. Organize sanayi bölgesi sayısı 65’ti biz iktidara geldiğimizde, şimdi 166. Sayın Kılıçdaroğlu Ar-Ge’ye çok önem verdiklerini, bunun için çaba sarf etmek gerektiğini söyledi. Bir rakam söyleyeyim de içi şenlensin. Biz iktidara geldiğimizde toplam teknoloji geliştirme bölgesi sadece 2 idi, şimdi 63.
Elektrik enerjisi 31.846 megavattı, şimdi 73.148 megavat.
Bu arada, Sayın Kılıçdaroğlu’nun, bir hususiyetini tabii ben daha fark ettim, istatistikler aralığı çok fazla. 78-80 milyon dedi nüfusumuzla ilgili, onu anladım. Enerji bağımlılığı konusunda da yüzde 50’lerden -Rusya’ya bağımlılığı kastediyor- yüzde 60’lara, 70’lere, 80’lere çıkabilir. Ya bunun tek bir rakamı yok mu Allah aşkına? Kaçtan kaça çıkacaksa söyleyelim, bu kadar geniş aralıkla konuşulmaz ki.
Enerji santralleri. 100 yılda 300 santral yapılmıştı bizden önce, 100 yıl. 13 yılda biz 1.181 santral yaptık, enerji santrali.
Doğrudan yabancı yatırım. 1984-2002 arası, yani 28 yılda 19,8 milyar geldi Türkiye’ye, 18 yılda. 2003-2015’te ise 12 yılda 165 milyar doğrudan yabancı yatırım geldi, 10 mislinden fazla. 2014 yılında -bakınız, hani Türkiye ekonomisi nereye gidiyor diye soranlara cevaben söylüyorum- 12,8 milyar dolar doğrudan yabancı yatırım gelmişti, 2015 yılında 16,6 milyar. Hem bir taraftan seçimle uğraştık, bütün illerimizi dolaştım, 81 vilayeti dolaştım 7 Haziranda, ondan sonra 1 Kasım’da da bir tur daha attık bazı vilayetlerimizde, bu arada da dünyaya Türkiye’yi anlattık. 1 Kasımdan sonra bir taraftan terörle mücadele ediyoruz, bir taraftan dünyayı dolaşarak yabancı yatırımcı çekmeye çalışıyoruz. Çünkü biz biliyoruz ki bu ülkede tek boyutlu düşünenler hiçbir şeye çözüm bulamazlar. Bizim zihnimiz, gönlümüz her an meşgul olacak.
Müteahhitlerin aldıkları müteahhitlik hizmetleri yurt dışında. 1974-2002 yılında, 28 yılda 46 milyar, 2002-2015 yıllarında, 13 yılda 273 milyar, bizim dönemde. İhracat 36 milyardan 143,9 milyara. Bütün bu etrafımızdaki ülkelerin çökmesine ve ihracat pazarlarımızın daralmasına rağmen ihracat volume, hacim anlamında yüzde 1,4 arttı geçen sene. İnşallah kısa zamanda da toparlayacağız.
Dış ticaret açığı 2014’te yüzde 25,2 oranında düştü. Cari açık ki en temel meselemiz, 32,2 milyar dolara geriledi ve yüzde 26,1 oranında düştü. Milli gelire oranı da yüzde 5,8’den yüzde 4,4’e düştü. 2002’de biz bu ülkeyi düşük orta gelir ülkesi olarak almıştık, şimdi üst orta gelir ülkesi olarak aldık, inşallah yakında üst gelir grubuna da sokacağız.
Satın alma gücü, milli gelir oranlarında en önemli faktörlerden biri. Şimdi bakınız, bizim satın alma gücü paritesine göre kişi başına düşen milli gelirimiz Avrupa Birliği ortalamasının yüzde 35’iydi biz iş başına geldiğimizde, şimdi yüzde 53’ü. Dolayısıyla biz ülke ekonomisini bir uçurumdan, bir kuyudan aldık aydınlık bir yola, aydınlık bir ortama taşıdık, taşımaya da devam edeceğiz.
Şimdi yine bazı rakamlarla ekonominin boyutu bu anlamda bağlamak istiyorum. İktidarlarımız döneminde asgari ücreti yüzde 606,1 artırdık ve 1 Ocak 2016 tarihinden itibaren net 1.300 liraya çıkardık. Böylece, asgari ücreti 2002’den bu yana yüzde 126,3 oranında reel olarak artırdık. Aile yardımı ödeneği de dahil en düşük memur maaşını yüzde 503,5 artırarak 2.365 liraya çıkardık. En düşük memur maaşlarında da böylece reel artış yüzde 93,5. Emeklilerimize ilk yılında 75 lira ila 100 lira arasında seyyanen zam yapmıştık, geçen sene de 2015 yılı Temmuz ayında SSK ve BAĞ-KUR emeklilerimizden 1000 liranın altında aylık alanlara 100 lira, bin liranın üstünde alanlara da 1.100 lirayı geçmeyecek şekilde 100 lira verdik. Ayrıca, 2016 yılında 1 Kasım’dan önce söz verdiğimiz şekilde hepsine tekrar seyyanen 100 lira zam yaptık.
Ancak bunlar yetmez, biz halkımıza en müreffeh şartları sağlamayı boynumuzun borcu biliriz.
İnsanımıza önem vererek insan kaynağımızı güçlendirdiğimiz bu bütçe dışında ikinci önemli hususa gelmek isterim, demokrasimiz. Demokrasi bizim en büyük gücümüzdür. Belki ekonomik krizleri zor şartlarda karşılaşabiliriz, ama aşarız. Cari açığı kapatabiliriz, ama demokrasi açığını kapatamayız. Arkadaşlar, bizim iktidar olduğumuz dönemlerde demokrasimiz hiçbir zaman açık vermedi, açık vermeyecek.
Şimdi, bakınız, demokrasimizin belki de 27 Mayıs ve 12 Eylül darbelerinden sonra, 28 Şubat post-modern darbesinden sonra da gördüğü en büyük tehdit, 20 Temmuz 2015’te, yani 7 Haziran sonrasında Türkiye’de bir boşluk doğdu, hükümet boşluğu, tek parti hükümeti yok düşüncesiyle aynı anda 3 barbar terör örgütünün düğmeye basmasıyla başlayan dönemdir, en büyük tehditlerden biri.
20 Temmuz’da Suruç’ta canlarımızı alan DEAŞ saldırısı yapıldı, aynı gün PKK Adıyaman’da 1 askerimizi şehit etti. 21 Temmuz, DHKP-C İstanbul’da silahlarla sokağa çıkmaya cüret etti. 22 Temmuz, hani şimdi Cizre’de devleti suçlayanlar var ya, onlara dönüp bir şey söylemeyip bize saldıran Ana Muhalefet Partisi var ya, o günlerde hepsi yeni bir ayaklanma çağrısı yapan PKK’ya karşı suspustular.
İşte şimdi çok konuşan ve sanki bu olaylarda hiç payı yokmuş gibi olan HDP’lilere sesleniyorum; sizin eşbaşkanlarınızla bütün partileri dolaşırken size de gelip 15 Temmuz’da oturup konuştuğumuzda söylemiştim, ‘Bakın ne yapmak istediğinizi görüyoruz, ateşle oynamayın, bu milletin sabrını taşırmayın’ diye konuşmuştuk. Ben orada o görüşmeyi yaparken Kandil’den isyan çağrıları geldi, silahlanın çağrıları geldi. 20 Temmuz-23 Temmuz arası Ceylanpınar’da 2 polisimiz haince, kalleşçe, alçakça enselerinden şehit edildiğinde herhalde susmamızı bekliyorlardı. Biz, 23 Temmuz günü alınması gereken kararı aldık, mademki bu ülkeye meydan okunmuştur, meydan okuyan kim olursa olsun bulundukları inlerde cezalandırmak bizim boynumuzun borcudur.
Demokrasinin esası meşruiyettir, meşruiyetin makamı da yüce Meclis’tir. Hem Meclis’te olacaksınız hem de Cizre’de, Sur’da, o aldatılmış masum çocukların cesetleri üzerinde bir piyonca, bir başka ülkenin piyonları şeklinde bir rol üstlenen terör baronlarının sözcülüğünü yapacaksınız, bu olmaz. Herkes yerini, yurdunu, konumunu tespit etmek durumunda. Ve o günden bugüne şöyle dediler hatırlayacaksınız, bizi tanımadıkları için, kendileri gibi olduğunu zannettikleri için: Bu, yeni bir seçimi kazanmak için yapılan bir manevradır, bir taktiktir diye düşündüler kendilerince ve 1 Kasım’dan sonra bu durur, onun için yapıldı dediler savaş kışkırtıcılığı. İşte gördünüz, 1 Kasım’dan sonra da 2 Kasım günü halkından yüzde 50 destek almış, Kürt vatandaşlarımızın desteğini de almış bir Başbakan olarak aynı talimatı verdim, 23 Temmuz’daki talimatımız geçerlidir. Bütün güvenlik birimlerimize, bu ülkenin dağları, ırmakları, vadileri, şehirleri, kasabaları, sokakları temizleninceye kadar bu mücadeleye devam edeceksiniz dedim.
Bakınız, dünyanın hiçbir yerinde hiçbir demokratik ülke kendi sınırları içinde bırakın bir ilçeyi, bir sokağı, bir evin içinde dahi gayrimeşru bir silaha izin vermez. 2013’te Çözüm Süreci, ki Sayın Cumhurbaşkanımız Başbakan olarak onurla başlatmıştı, baldıran zehri içmeye hazırım demişti, bütün asimilasyon ve eski retçi politikaları reddederek yola çıktık demişti, biz de aynı şeyleri söylüyoruz. Kim bu ülkenin tek bir insanına yan gözle bakarsa, sen Türksün, sen Kürtsün, sen Sünnisin, sen Alevisin derse, o yan gözü oyarız. Hiç kimseyi bir diğerinden ayırt etmeyiz.
Ama 2013 Nevruz’unda biz silahları bırakacağız, bütün Türkiye’den silahlı unsurlar çekilecek dedikten sonra, 2015’te silahlanma çağrısı yapmanızın gerekçesi nedir? Kim size bu talimatı verdi? Hangi güçlerin, piyonların bir parçası oldunuz? Sonunda söyleyecektim, ama şimdi söyleyeyim, biz bu coğrafyayı dedelerimizden geçici bir şekilde emanet almadık, kıyamete kadar emanet aldık. Ve eğer demokratik ortamda bir şey söyleyeceksiniz, -gururla söylüyorum- bu kürsüde her şey ifade ediliyor. 15 sene önce söylemeyi, kapalı bir odada sessizce kendi kendinize söylemekten bile çekindiğiniz şeyleri bu kürsüde açık söyleyebiliyorsunuz. Kim getirdi bu ülkeye bu demokrasiyi? Biz getirdik, sonuna kadar da koruyacağız. Burada bu kürsünün dokunulmazlığını sonuna kadar koruyacağız, herkes fikrini söyleyecek, hiçbir sınır olmayacak.
Ama 29 canımızı alan bir haine, o can bedenleri… Ben gittim, hem GATA’da, hem Kocatepe’de o ailelerin ellerinden tuttum. Türkiye’nin her köşesindendiler, kimisi Sünni, kimisi Alevi, kimisi Türk, kimisi Kürt. Bazı aileler o bedenleri toplu olarak dahi bedenlerini göremeyecek kadar o bedenleri parçalayan bir caninin taziye ziyaretine gitmek nedir biliyor musunuz? Bütün insanlığı katleden birini kutsamaktır. Biz buna sessiz kalır mıyız? Peki, buna Ana Muhalefet Partisi sessiz kalacak mı? Sayın Kılıçdaroğlu bizi eleştiriyor. İşte söylüyorum, biz, evet, patlama olduğu andan itibaren yaptığımız her açıklamayı baştan sona okuyun, parça parça okuyup bağlamından koparmayın benim ya da arkadaşlarımın yaptıklarını, bu yakışmaz. Ama patlama akşam 6’da olmuşsa, ertesi gün benim 11’de Genelkurmay Başkanına verdiğim bütün istihbari bilgiler doğrudur. Türkiye’ye Salih Neccar ismiyle girmiş olan ve parmak izi belli olan şahıs aynı şahıstır daha sonra bu cinayeti işlediğini ailesi üzerinden itiraf edenle.
Ama şunu soruyorum Sayın Kılıçdaroğlu’na: Bu hikâyeyi burada anlatırken niye PKK’yı PYD’den ayırt ettiniz? Başka bir terör örgütü dediniz. Niye dönüp Türkiye’ye bu caniyi sokan ve gidip de orada YPG militanlarıyla birlikte yetişmiş bu caninin karşısında, YPG de, PKK da aynıdır deme cesaretini göstermiyorsunuz? Bakın, terör örgütü dahi sahiplenmedi bu cinayeti, TAK diye bir başka alt örgüte verdi, HDP’nin meşru siyasetçi olması gereken milletvekili gitti sahiplendi. İşte bunlar hepimize ders olmalıdır. Teröre karşı tek vücut olmadıkça bu ülkenin hukukunu koruyamayız. DEAŞ terörünü PKK teröründen, YPG terörünü diğerinden ayırt ederek bu ülkede insanımızın hukukunu koruyamayız.
Değerli milletvekilleri, demokrasimizi taçlandırmamızın bir diğer yolu da yeni bir anayasayı birlikte yazmamızdır. Seçimlerden sonra hem terörle mücadele ettik, hem demin zikrettiğim ekonomik reformları, tedbirleri, gerekeni yaptık, vaatleri yerine getirdik, hem de anayasa sürecini başlattık.
Değerli genel başkanları ziyaret ettim ve ümitlenmiştim, bu sefer dedim herhalde bu işi olacak, çünkü her iki başkan da, yani Sayın Bahçeli ve Sayın Kılıçdaroğlu, evet, 12 Eylül Anayasası’na biz de karşıyız, gereğini birlikte yapalım dediler. Sayın Kılıçdaroğlu, darbe hukukunu da tümden temizleyelim dedi. Buyurun dedik, hazırız. Fakat daha 2’nci toplantısında komisyonun CHP hemen çark etti. Gerçekten alışkanlıklar değişmiyor, değişmiyor. CHP’yi değiştirmek çok zor, kalıplaşmış, illa ve mutlaka darbe anayasasına öyle veya böyle sahip çıkacak dolaylı olarak. Şimdi tekrar çağrıda bulunuyorum: Hiç birbirimize sınır koymayalım, siz istediğinizi söyleyin, bizim arkadaşlarımız istediklerini söylesinler, özgürlükçü, katılımcı, güçler ayrılığı prensibine dayanan, insan hak ve özgürlüklerine saygılı yepyeni bir anayasayı beraber yazalım.
Diğer partilere teşekkür ediyorum, CHP’ye, ayak oyununa ayak uydurmadılar, ayak oyununa gelmediler ve komisyonun devamı için beyanda bulundular. Sayın Meclis Başkanımız zannediyorum tekrar bir çağrıda bulanacağı kanaatini bize serdetmişti, ümit ederim ki bu çağrıya herkes cevap verir, bir araya geliriz, siz parlamenter sistem dersiniz, biz başkanlık sistemi deriz, özgürce tartışırız, ama sansürle bu iş olmaz. Başkanlığı burada tartıştırmayız demek, bir sansürcü zihniyettir. Biz parlamenter sistemi tartışmayız diyor muyuz? Gelin her şeyi tartışalım, yeter ki öyle bir anayasa yazalım ki gelecek nesiller 26’ncı dönem milletvekillerini hayırla yad etsinler. Biz buna hazırız.
Ha darbe hukukunu temizlemek anlamında ise bu çok daha kolay, biz bunun gereğini yaptık, yapıyoruz. 2007 yılında 1085, 2010 yılında 17 darbe döneminden kalan genelgeyi iptal ettik, şimdi de gerekli taramaları yaptık, 457 adet kanun ve 35 adet kanun hükmünde kararnameyi taradık, elimizde envanter hazır. Anayasa gibi değil, 330 gerektirmiyor, çok daha kolay. Gelin iki ayrı komisyon kuralım, anayasa yoluna devam ederken darbe hukukunu da tümüyle temizleyelim bu ülkeden. Öyle temizleyelim ki, kimse bir daha darbe kelimesini bile telaffuz etmeye cesaret bulamasın.
Ama tabii bir ümitleniyorum, sonra Sayın Kılıçdaroğlu buraya geliyor, Mısır’daki darbeyi neredeyse savunurcasına Türkiye ile Mısır arasında ne problem var ki ilişkiler bozuluyor diyor. Biz Mısır’da demokrasiyi savunduk, Mısır halkının iradesini savunduk, biz Mısır’da aslında 27 Mayıs’ta asılan Adnan Menderes’i savunduk. Çünkü biliyoruz ki, demokrasi ancak çevre ülkelerdeki demokrasilerle birlikte yeşerir.
Buradan da dış politikayla ilgili yaklaşımımıza gelmek istiyorum.
Eleştiriler yöneltiliyor, amenna, burası eleştiri makamıdır, biz de milletimize ve milletin temsilcilerine her türlü hesabı veririz.
Üç temel prensibi Dışişleri Bakanlığım döneminde de, şimdi de, Cumhurbaşkanımızın bütün Başbakanlık döneminde de hakim olan dış politikada hakim olan üç referansımızı zikretmek isterim.
Birincisi, çok boyutlu dış politika, hiç terk etmedik.
Bakın şimdi objektif şeyler söyleyeceğim, öyle sübjektif şeylerle değil, sadece zirveleri vereceğim, Ekim 2015’ten gelecek sene Ekim 2016’ya kadar olan zirveler. Ekim 2015, Dünya Göç Zirvesi İstanbul’da yapıldı. Kasım 2015, G-20 Zirvesi Antalya’da yapıldı. Kasım 2015, Avrupa Birliği-Türkiye Zirvesi, 14 yıldan sonra ilk defa toplanan zirve Brüksel’de. Kasım 2016, inşallah 7 Mart’ta tekrar Türkiye-Avrupa Birliği Zirvesi yapacağız. Nisan 2016, İslam İşbirliği Teşkilatı Zirvesi İstanbul’da yapılacak. Mayıs 2016, insanlık tarihinin ilk Dünya İnsani Zirvesi İstanbul’da yapılacak, Ekim 2016, Dünya Enerji Zirvesi İstanbul’da yapılacak, Botanik EXPO 2016’ya da ev sahipliği yapacağız. Botanik’ten göçe, insani zirveden Avrupa Birliği, ekonomiye her şey Türkiye’de konuşuluyor, her yere biz ulaşıyoruz. Bu açıdan bakıldığında, hani bir yalnızlık iddiası alıp gidiyor, ben durmuyorum, Cumhurbaşkanımız durmuyor davetlere yetişmekten ya da birilerini ağırlamaktan. Bu nasıl yalnızlık anlamadık? Türkiye yalnız kalmadı, kalmaz. Ama birileri kendilerini millet nezdinde yalnızlığa mahkum ediyorlar.
Bakınız, 252 dünyada temsilciliğimiz var ve dünya 6’ncısıyız, 5 daimi üyeden sonra biz geliyoruz artık. Yine Afrika’da, Latin Amerika’da… Afrika’da 12 büyükelçiliğimiz vardı, şimdi 29 büyükelçiliğimiz var. Bunların detayları herkesçe malum.
İkinci boyut, insani ve vicdani boyut, değer boyutu.
Bakın, beni çok duygulandıran iki hatırayı nakledeceğim ki bu Meclis’in taşıdığı önem, bu ülkenin taşıdığı önem bir kez daha…
7 Haziran’dan sonra birkaç gün özellikle Bosna’dan, özellikle Somali’den, özellikle Filistin’den, özellikle Suriyelilerden, değişik liderlerden mesajlar geldi. Bazıları ağlayarak telefonda şunu söylediler: Daha önce başımız sıkışırsa bizi kollayacak olan, aç kalırsak Somali’de olduğu gibi bize kucak açacak olan, Suriye’de olduğu gibi kimyasal silahlardan kaçarken sığınacağımız bir Türkiye var diyorduk. Şimdi bizim halimiz ne olacak? diyorlardı. 1 Kasım günü aynı insanlar, hemen hemen dünyanın değişik bölgelerinde, aynı gönül coğrafyasında, bir Suriyeli ilim adamının deyişiyle söylüyorum, Türk kardeşlerimiz oylarını elleriyle sandıkta kullandı, biz avuçlarımızı Rabbimize açıp öyle oy kullandık dedi.
Arkadaşlar, bu anlamda yurtdışındaki Araplar, Türkmenler, Somalililer, Kürtler hepsi bizim soydaşımız, hepsi bizim tarihdaşımız, hepsi bizim gardaşımız, beşeriyet gardaşımız. Artık Türkiye Cumhuriyeti Devleti sadece belli sınırlar içinde olan bir ulus devlet niteliğinin çok ötesine taşınmıştır. Al Bayrağı gözü gördüğünde kendi bayrağı gibi ona yakarıp, onu öpen Somalililer varken, o bayrağın altına sığınmak için kilometrelerce yolu aşıp bir an önce kendimi Türkiye’ye atayım diyen Suriyeliler varken, o bayrağı bombalar altında Gazze’ye gittiğimde bağrına basıp, bu benim bayrağım diyen Gazzeliler varken bu kale düşmez, bu bayrak inmez.
Dünya böyle, dünya böyle ama, Sayın Kılıçdaroğlu 5 senedir aynı şeyi söylüyor, durup dururken Suriye’yle niye düşman olduk diyor. Sanki durup dururken… Ya Sayın Kılıçdaroğlu, Suriye’de 400 bin insan öldü, 6 milyon mülteci oldu, 12 milyon insan aç biilaç, Halep’ten eser kalmadı, hala siz tekrar tekrar durup dururken diyorsunuz. Saatiniz bir yerde durmuş ama, tarihin saati durmuyor, akıyor. Biz bu akışı takip edeceğiz.
Üçüncüsü, gönül coğrafyalarımızda bu anlamda, arkadaşlar, bu yıl sembolik bir yıl, gönül coğrafyamızda insani diplomasiyle birlikte etkimizi artıracağız.
Birçoğumuz Çanakkale destanını biliriz de, 2015’te 100’üncü yılını kutladık, Kut’ül Ammare’yi unutmuşuzdur. 29 Nisan 2016 Kut’ül Ammare’nin 100’üncü yıl dönümü. Kut’ül Ammare Bağdat’ın güneyinde, şimdi, Kut vilayeti denilen yerde işgalcilere karşı Ortadoğu halklarının tümünün, Türklerin, Kürtlerin, Arapların, Hıristiyanların, Yezidilerin topluca işgalcilere karşı kazandığı son zaferdir. Ve orada omuz omuza bu toprakların onurunu korudu bu ecdat. Aynı günlerde Sykes-Picot haritası çizildi bir yerlerde ve şehirlerimiz parçalanarak, bölünerek bağrımıza hançerler saplandı.
Mardin konuşmasında da zikrettim, bütün bu gönül coğrafyası tarih boyunca iki grup gördü, birleştirenler ve parçalayanlar. Alparslan birleştirdi, Selahaddin birleştirdi, Sultan Selim, İdris-i Bitlisi birleştirdi, Çanakkale birleştirdi, Kut’ül Ammare birleştirdi. Parçalayanlar mı? Moğollar parçaladı, Haçlılar parçaladı, sömürgeciler parçaladı, şimdi de sömürgecilerin piyonları tekrar parçalamak istiyorlar. Biz de diyoruz ki, işte bu yüce Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin çatısı altından İstiklal Savaşı’nı verirken mazlum milletlerin son ordusu olarak söylüyoruz, kim Sykes-Picot’un parçaladığı o haritaları daha küçük parçalara bölerek kardeşi kardeşten ayırt etmek, Diyarbakır’ı Bursa’dan, Ulu Camilerini ayırt etmek, Hakkari’yi Edirne’den koparmak isterse, 78 milyon olarak her birimiz son nefesine kadar onlara dur deriz, modern Moğollara, modern Haçlılara, yeni sömürgecilere izin vermeyiz.
Herkes safını belirlemelidir. Bu ülkenin çocuklarını barikatların arkasında ölüme mahkum edenler, Kandil’den değil Türkiye’ye düşman birtakım başkentlerden talimat alanlar… Kandil sadece bir üstür, istasyondur, talimatlar başka yerden gelir. Kandil birilerine iletir, onlar yapar. Onlara karşı bilinsin ki, biz bölmek isteyenlere inat birleştireceğiz. Biz nefret dili geliştirmek isteyenlere inat muhabbet dili söyleyeceğiz. Yunus Emre’nin güzel Türkçesiyle, Faqiye Teyran’ın güzel Kürtçesiyle sevda diyeceğiz, aşk diyeceğiz, muhabbet diyeceğiz, birlik diyeceğiz, kardeşlik diyeceğiz, kıyamete kadar kardeşlik diyeceğiz.