Basbakan Davutoglu’nun 28 Agustos tarihli Il Baskanlari Toplantisi konusmasinin tam metni
Güzel ülkemizin dört bir köşesinden gelen değerli dava arkadaşlarım; hepinizi saygıyla, muhabbetle selamlıyorum. 104. Genişletilmiş İl Başkanları Toplantımızın hayırla vesile olmasını diliyorum.
Bu il başkanları toplantımız birçok açılardan önem taşıyor. İnşallah 12 Eylül’de gerçekleştireceğimiz 5. Olağan Kongremizden önceki son Genişletilmiş İl Başkanları Toplantımız. Ayrıca bugün öğleden sonra inşallah Cumhurbaşkanımıza yeni hükümetimizi de takdim edeceğim, bir anlamda erken seçime gidiş startının en somut adımları da atılmış olacak. Onun için bugün konuşmamda AK Parti’nin siyasi felsefesi üzerine ve bu felsefinin tarihi arka planı üzerine, yaşadığımız günlerinde yıl dönümlerine atıfla bir çerçeve çizmeye çalışacağım ve bir bir anlamda da AK Parti’nin niçin milletin mayası olduğunu, niçin tarihin öznesi olduğunu ve niçin 7 düvelden, 7 iklimden saldırılara muhatap olduğunu da sizlerle paylaşmaya gayret edeceğim.
Bakınız, 24 Ağustos ile 30 Ağustos arasındaki tarihleri şöyle bir kısaca hatırlayalım, sonra da AK Parti’nin bu tarihlerle alakasını sizlerle paylaşalım. 24 Ağustos Mercidabık Savaşı 1516, 26 Ağustos Malazgirt 1071, 27 Ağustos Kosova Savaşı 1389, 28 Ağustos bugün Belgrad’ın fethi 1521 ve 30 Ağustos Büyük Zafer. Şimdi şöyle bir tarihe ama sadece tarihte kalmak için değil, bugünü anlamak ve geleceğe yürümek için tarihe bir bakalım. 26 Ağustos 1071’de Malazgirt’te herhangi bir savaş cereyan etmedi arkadaşlar, iki ordu karşı karşıya gelmedi sadece. Büyük bir tarihi yürüyüşü başlatan Orta Asya çocukları, Mezopotamya çocukları, Kafkas çocukları Sultan Alparslan’ın ordusunda buluştular ve Anadolu’nun kapılarını açarken hep atıfta bulunduğumuz yeni ama kadim kültürlere dayalı büyük bir medeniyetin inşasına başladılar. Bundan 944 yıl önce 26 Ağustos’ta Türkler, Kürtler, Kafkas kavimleri köhnemiş ve zulme dayalı Bizans’a karşı bir zaferin değil, bir yeni düzenin ayak sesleriyle yürüdüler, onun için Anadolu kardeşliğinin tohumları Malazgirt’te atıldı. Konya bir büyük baş şehir olarak bir barış şehri, Hazreti Mevlana’nın şehri olarak aslında Malazgirt’te doğdu. Bursa Ulu Camisiyle yeni bir devletin büyük mimarisinin ortaya konduğu şehir olarak aslında Malazgirt’te doğdu. Amasya şehzadeler şehri olarak, Manisa sultanlar şehri olarak, bütün güzel Anadolu kentleri Malazgirt’te atılan tohumla yeşerdiler. Kırşehir’de Ahi Evran, Konya’da Hazreti Mevlana, Nevşehir’de Hacı Bektaş-ı Veli, İdris-i Bitlis’i, Ahmed-i Hani, Feqiye Teyran, Mimar Sinan hep orada atılan tohumla tarih sahnesine çıktılar. O tohumu atanlardan Allah razı olsun, o tohumu Anadolu topraklarına değil, bizim yüreğimize atanlardan Allah razı olsun. O günden bugüne hep iki yol göründü bu kavimlerin kardeşliğini savunanlarla, bu kavimlerin düşmanlığı üzerinden kendi hegemonyalarını sürdürmek isteyenler. Ve bu Anadolu çocukları, Kafkas çocukları, Mezopotamya çocukları, Orta Asya çocukları hep birlikte el ele 1389’da 27 Ağustos 1389’da Kosova’ya yürüdüler. Kosova’da herhangi bir savaş değildi, nasıl Srebrenitsa’ya yapan katliamcı Mladiç, biz burada Kosova’dan Türklerin intikamını alıyoruz demişse, Kosova onlar için nasıl sembolse, bizim içinde semboldü, sembol kalacak. Kosova’yla birlikte bir savaş neticelenmedi, asırlarca Müslüman’ın, Hristiyan’ın, Musevi’nin, Türk’ün, Bulgar’ın, Yunan’ın, Sırp’ın, Arnavut’un barış içinde yaşadığı Üsküp doğdu. Saraybosna doğdu, Varna doğdu, güzel Rumeli şehirleri daha önce hiç tarih sahnesinde büyük şehir olarak kurulmamış olan büyük şehirlerin kurulmadığı Balkan coğrafyası şehir hayatıyla, toleransla, hoş görüyle. Sarı Saltuk’la, Anadolu erenleriyle, Horasan erenleriyle, Blagay Tekkesi’yle tanıştı ve hala Balkanların her nehrinin kenarında o kardeşlik türküleri okunur. Yani Anadolu çocukları, Kafkas çocukları, Orta Asya, Mezopotamya çocukları Rumeli çocuklarıyla buluştu. Boşnak’la ırk olarak farklı olan Türk’ün, Kürt’ün arasındaki bütün farklılıklar gitti, Arnavut’la farklı olan Anadolu çocuklarıyla birlikte yepyeni bir Rumeli doğdu. Bizim kadim medeniyetimiz Anadolu’da yeşerdi, Rumeli’de çınara dönüştü ve 1521 bugün 28 Ağustos’ta Tuna’nın birleştiği yerde Avrupa’nın görebileceği en güzel şehirlerden birini biz inşa ettik Belgrad. 1402’de Ankara Savaş’ında Osmanlı orduları içinde olan Sırplar hani daha sonra milliyetçilik akımlarıyla bizden koparılanlar aslında Belgrad’da şehir kültürüyle tanıştılar, bütün Balkanlar şehir kültürüyle Belgrad’da bir zirve şehir olarak tanıştı.
Bugün savaşlarla, çatışmalarla anılan Balkan coğrafyası asırlarca kilisenin, havranın, caminin yan yana birbirine saygıyla yaşadığı bir düzenin habercisi oldu 1521. Ondan hemen önce 1516’da bu sefer Mercidabık’ta Anadolu, Kafkas, Mezopotamya çocukları, Şam’ın çocuklarıyla ve bir müddet sonra da Ridaniye’yle birlikte Nil’in çocuklarıyla tanıştı ve büyük bir medeniyeti bu kez o medeniyetin doğduğu Mekke ve Medine’den tevhit inancına dayalı olarak yeni bir Şam, yeni bir Bağdat, yeni bir Kahire için yola çıktı. Hiç buluşmamış olan Saray Bosna’yla, Kahire hiç görüşmemiş olan Balkan kavimleriyle, Ortadoğu kavimleri bizim üzerimizden Anadolu’da buluştu ve bunun adı adalet davasıydı, hani bizim partimizin adı olan adalet davası. Bizim davamız İ’la-yı Kelimetullah ve adalet davasıdır dediler yola çıkanlar. Horasan erenleri onun için kardeşlik türküsü söyledi, Hazreti Mevlana onun için gel dedi her şeye gel dedi. Onun için Hacı Bektaş-ı Veli elini, sofranı, alnını açık tut dedi. Bu sesler yankılandı yankılandı yankılandı, asırlarca bir ortak türkü olarak bu coğrafyalarda seslendi. Ve sonra bütün bu şehirler; ki sadece zikredeyim nasıl bu şehirlerin etkilendiğini. 1596 tarihiyle ilgili yapılan bir nüfus istatistiği çalışmasına, dünyanın en büyük şehri olarak İstanbul vardı, İstanbul, bir Fransız tarihçinin nüfus tarihi araştırmaları, 1 milyona yakın, ikinci büyük şehir Pekin’di, üçüncü büyük şehir Kahire’ydi. Bunlar bizim mayamızın karıldığı bir tarih.
Ve öyle gün geldi ki, aramıza fitneler girdi. Balkan çocuklarıyla Rumeli çocukları arasına 19’uncu yüzyılın başlarından itibaren giren fitneler Balkan Savaşı’yla asırlarca birarada yaşayanları birbirinden ayırdı, büyük katliamlar, büyük savaşlar yaşandı. Ve daha sonra Birinci Dünya Savaşı’yla, Sykes-Picot’la bu sefer Ortadoğu, Mezopotamya çocukları Anadolu’dan ayrıştırıldı. Burası sizin sınırınız dediler, adları bile aynı olan Tel Abyad’ı Akçakale’den, Resulayn’ı Ceylanpınar’dan kopardılar. Sarıkamış ile Kafkasya çocukları birbirinden ayrıldı. Ve günlerde bir savaşın yıkıntıları üzerinden, hala hesabı görülemeyen Birinci Dünya Savaşı’nın yıkıntıları üzerinden o cephelerden bu cephelere koşan yiğitler her şeyin kaybedildiğini düşündüğü bir anda Afyonkarahisar’da buluştular. Sarıkamış’tan, Bakü seferinden dönen Kafkas çocukları, Yemen’den, Kut’ül Ammare’dan dönen Mezopotamya çocukları, Balkan Savaşı’nın yaralarını daha saramamış olan Rumeli çocukları Anadolu çocuklarıyla buluştu ve 26 Ağustos 1922’de İzmir’e doğru yürüdü. Görünüşte bu yürüyüş Afyonkarahisar’dan İzmir’eydi, ama aslında bu yürüyüş kadim medeniyetten emperyalizme karşı dimdik yiğitlerin yürüyüşüydü. İşte bir hafta içinde değişik vesilelerle andığımız bu tarihi seyir içinde Malazgirt’te buluşanlar, Kosova’da buluşanlar, Mercidabık’ta buluşanlar, Belgrad önlerinde buluşanlar saf saf şahadet şerbeti içmek andı ve ahdiyle Gazi Mustafa Kemal ile birlikte İzmir’e doğru yürüdüler. İkbal dua etti Hint topraklarından, Arap şairler şiirler yazdılar. Şairimiz, muzaffer et, çünkü bu son ordusudur İslam’ın diye seslendi orduya.
İki gün sonra 30 Ağustos Zaferi’ni kutlayacağız. 30 Ağustos Savaşı ve Zaferi, Türk-Yunan savaşının bitmesi değildir arkadaşlar. Kadim medeniyetin yiğitlerinin kendilerini ve medeniyeti bitirmek isteyen emperyalistlere karşı bütün bir mazlum millet adına yürüyüşünün adıdır. İşte biz AK Parti hareketi bütün o yiğitlerin bir çınar altında buluştuğu harekettir. İşte AK Parti hareketi Anadolu’yu inşa eden Malazgirt’in, Rumeli’yi inşa eden Kosova’nın, Ortadoğu’yu yeniden inşa eden Mercidabık’ın önlerinden bugünlere bize büyük bir emanet olarak tevdi edilen hareketin adıdır. Biz bu kardeşliğin, bu adalet duygusunun, bu karşılıklı saygının adı olduk, adı olmaya devam edeceğiz.
Ve o zaferle birlikte Anadolu’da yeni bir umut yeşerdi, bu umut adını Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak koydu. Ve her bir safhasında, her bir adımında şehir şehir savunulan bir coğrafyanın, Kahramanmaraş’ın, Gaziantep’in ve bütün Anadolu’nun yiğitlerinin, Mezopotamya çocuklarının, Efelerin, Karadeniz yiğitlerinin, Toros çocuklarının, Rumeli çocuklarının hepsinin adını şahadete yazdığı bir büyük destan yaşandı.
Bakınız, tecrübe ettiğim için söylüyorum, herhangi bir şehitliğe gittiğinizde, ister bu Bakü Türk Şehitliği olsun, ister Kosova, ister Yemen şehitliği, ister Anadolu’da Çanakkale Şehitliği olsun, hatta Anadolu’da herhangi bir mezarlığa gidin, benim dedemin metfun olduğu Edirnekapı Şehitliği mezarlığına gittiğimde onun hakkında bir makale de yazdım. Durdum, şöyle bir 360 derecelik açı içinde etraftaki mezar taşlarını okudum, Dağıstanlı Ahmet Efendi, Üsküplü Veli Efendi, isimleri rastgele söylüyorum, ama gidiniz orada baktığınızda görürsünüz, Kırımlı falan efendi. Kudüslü, Bağdatlı, Kerküklü yan yana yattılar şehitliklerde. Bakü şehitliğini şöyle baştan aşağı dolaşın, Kosovalı görürsünüz, ne arar Üsküplü Bakü’de? Ya da Filistinli, Nablusluyu görürsün, ne arar Filistinli Bakü’de? Evet, bir şey arar, Malazgirt’in ruhunu arar, Kosova’nın ruhunu arar, Mercidabık’ın ruhunu arar, kadim medeniyetimizin ruhunu ve geleceğini arar.
Bu inşa, bu büyük zaferin arkasından geçtiğimiz yüzyıl içinde bu zaferin menşeini sağlayan, kaynağını oluşturan değerlere karşı açılan savaşları gördük biz. O açılan savaşların askeri darbelerle nasıl bir linç hareketi haline dönüştüğünü gördük, tek parti dönemlerini gördük. Bütün o Kosova’ya, Malazgirt’e, Mercidabık’a, Belgrad’a ve 30 Ağustos Zaferi’ne ruhunu veren Ezanı Muhammediyi aslından çeviren tek parti zihniyetini de gördük. Acılar yaşandı, baskılar görüldü, başörtüsü zulümleri yanında Kur’an-ı Kerim okuduğu için mahkeme mahkeme süründürülenler görüldü. 30 Ağustos’un ruhuna aykırı olarak kadim medeniyetimizi köhne diye adlandırarak Batılılaşma adına bütün değerlerden kopmayı teklif edenleri gördük. Çağdaş ideoloji adına Marksist ideolojiler çerçevesinde tevhit akidesine açılan savaşları gördük. Eskidir, terk edilmesi gerekir diye bütün kültürel değerlerimizle alay edildiğini gördük. Ve dahi nice zillet gördük, nice zulüm gördük. AK Parti bütün bu geçmişin üzerinde yükselen bir aydınlık harekettir.
Ve Anadolu çocukları, Mezopotamya çocukları, Kafkas çocukları, Rumeli çocukları, onurla bu savaşları yapmış çocuklar 1960’larda sanki Anadolu toprakları kendilerini beslemiyormuş, besleyecek gücü yokmuş gibi ellerine bavullar aldılar, Avrupa’ya bu sefer medeniyet, Avrupa’ya Hazreti Mevlana’nın felsefesini götürmek için değil, bir lokma ekmek için yürüdüler. Veyl olsun, yazıklar olsun ki bu onurlu çocuklara böyle bir kader çizildi birileri tarafından. Değerlerimiz ayaklar altına alınırken onurlarımız da ayaklar altına alındı. Her ekonomik kriz Anadolu’dan kaçmaya çalışan kitleleri ortaya çıkardı. Bakın, o göçmenler, muhacirler, şimdi dün dahi Libya önlerinde yüzlerce kardeşimizin ölümüne sebep olan o ekonomik geri kalmışlık var ya, o çaresizlik var ya, işte o insanlık onuruna yapılan en büyük darbeydi. Ve Anadolu çocukları fevç fevç doğdukları topraklardan Avrupa şehirlerine yürüdüler, onurla yürüdüler, ama onların o yürüyüşlerine sebep olan şey o dönemin iktidarlarının bu bereketli topraklarda bugünkü nüfusun yaklaşık 4’te 1’ini bile besleyecek kudrette bir ekonomi inşa edememeleri oldu. Bunlar çok uzak tarihler değil.
Bu ayaklar altına alışın, değerlerimize savaş açılışın en son örneği 28 Şubat; gençler zor hatırlarlar, daha genç olanlar. Biz de genciz, bu salon hep dinamizm olarak genç, olgunluk olarak gerçek anlamda ihtiyar, yani seçme şeyine sahip ihtiyarlarla yüklü, yani kıdemlilerle. Ama 28 Şubat bizim o değerlerimize açılan kültürel savaşın son halkasıydı. Ve 2001 krizi ekonomik olarak da bu milleti çökertip diz çözmesi için ortaya çıkan bir krizdi.
Ve AK Parti 2001’de 14 Ağustos’ta, bir Ağustos günü yine ve yine Afyonkarahisar’dan Sayın Cumhurbaşkanımız, kurucu Genel Başkanımız, liderimiz Recep Tayyip Erdoğan öncülüğünde bir kadroyla harekete geçtiğinde Ağustos ruhu harekete geçti, Malazgirt ruhu, Kosova ruhu, Belgrad, Mercidabık ruhu harekete geçti. Ama en önemlisi, İstiklal Savaşı’nın istiklal ruhu harekete geçti. Onun için, 30 Ağustos’ta Afyonkarahisar’dan İzmir’e yürüyen ordunun içindeki bütün unsurlar AK Parti’de buluştu, bütün unsurlar. AK Parti kadroları nerede toplanırlarsa toplansınlar, ister Van’da, Hakkari’de, ister Edirne’de, şöyle bir toplantı yaptıklarında aralarından Horasan çocukları da çıkar, Mezopotamya çocukları da, Rumeli çocukları da, Karadeniz, Akdeniz, Kafkas çocukları da çıkar. Başka hiçbir siyasi hareket bu derece toparlayıcı, bu derece belirleyici, bu derece kuşatıcı olmamıştır. Milletimizin kaderi AK Parti’nin kaderiyle bütünleşti derken, aslında biz tam da bunu kastediyoruz değerli arkadaşlar. Şu salonda biraraya gelmiş arkadaşlarım, kardeşlerim, hepiniz bütün bu geçmişi temsil ediyorsunuz. Her birinin yüzünde, gözünde bu kardeşliğin izlerini görüyoruz. Biz birbirimize baktığımızda, gözlerimiz gözlerimize dediğinde, dillerimiz dillerimizle buluştuğunda, gönüllerimiz gönüllerimize hitap ettiğinde hep bu ortak çağrıya ses verdik.
Ümidini kaybetmiş, karamsarlığa düşmüş, büyük bir yeis içine girmiş bir halkı AK Parti ayağa kaldırdı. Arkamızda bütün o tarihi geçmişin birikimi vardı, önümüzde dağ gibi meseleler vardı, ama o birikimden hız alanlar o dağı Ferhat gibi deler dendi ve Ferhat gibi deldik, delmeye de devam edeceğiz. Önümüze çıkan surları yıkmaya, önümüze konan engelleri aşmaya, önümüze dikilen dağları birer birer geçmeye kararlıyız.
Neler yaptık? Önce mademki dedik Anadolu, Türkiye Cumhuriyeti coğrafyası nüfusu bütün Rumeli’nin, Kafkaslar’ın, Ortadoğu’nun, Orta Asya kavimlerinin ortak diyarıdır, önce dedik buranın derlenmesi toparlanması lazım, yola çıktık. Biz milli birlik ve kardeşlik projesi derken sadece bir terör tehdidini, belasını def etmek için değil, bu topraklarda asırlarca konuştukları dille, ananesiyle, örfüyle birarada yaşayanların omuz omuza biraraya geldikleri, gelecekleri bir Türkiye özlemiyle harekete geçtik.
Ret ve asimilasyon politikalarını, olağanüstü hali kaldırırken, insanların kendi anadilleriyle türkü dinlemelerinin bile yasak edildiği bir ülkede herkes bu türküleri aslıyla, ama kardeşlik bilinciyle dinler diyerek bütün yasakları kaldırdık.
Derlenip toparlanmak için özgürlük gerekiyordu, özgürlük alanlarını tek tek genişlettik. Başörtüsü zulmünü, katsayı zulmünü, hepsini birer birer ortadan kaldırdık. Dün burada AKİM’in Ödül Töreninde AKİM’e ilk müracaatı yapan kardeşimiz buradaydı, zannediyorum Balıkesirli bir kardeşimiz, müracaat sebebin, ne istemiştin o zaman dedik 2003’te. Katsayı zulmü kalksın istemiştim, kalktı elhamdülillah dedi. Bu zulümleri, bu yasakları kaldırdık, bir büyük özgürlük hamlesi başlattık, hala yürüyen bir özgürlük hamlesi. Her zaman söylüyoruz, insan onuru özgürlük ile kaimdir. Özgürlük havasını teneffüs etmeyenlerin onurlarını hissetmeleri mümkün değil. Hala ve her zaman AK Parti özgürlük hareketinin sözcüsü, özgürlük hareketinin dile getiricisi ve öncüsü olacak. Bizi otoriterleşmeyle, bizi baskıyla, bir kara propagandayla özdeşleştirmeye çalışanlar, 2002 Türkiye’siyle bugünü karşılaştırsınlar, ellerini vicdanlarına koysunlar ve sonra kendi özgürlük alanlarının dahi AK Parti tarafından tespit edilmiş ve AK Parti tarafından önleri açılmış olduğunu göreceklerdir.
İşte bu derlenip toparlanma 2002 3 Kasım’dan itibaren başladı ve devam ediyor. Sadece demokrasi alanında değil, ekonomik alanda da derlenip toparlandık. 28 Şubat’tan sonra gerek özgürlüklerin daralması, daha sonra da 2001’de ekonomik krizle Anadolu topraklarından yeni ufuklara açılmak isteyenler veya bu tür planlar içine girenler bu sefer Anadolu’ya geri dönmenin hazırlıkları içine girdiler. Avrupa’dan Anadolu’ya geri dönüşler başladı, büyük beyinler en iyi iş imkanları Türkiye’de diyerek Türkiye’ye yönelmeye başladılar. Büyük bir ekonomik hamleyi hamdolsun hep beraber gerçekleştirdik ve bu güçlü bir iradeyle bugünlere taşındı.
Gayrisafi milli hasılamız 4 misli büyüdü, her yer bereketlendi. Kilometrelerce, 18 bin kilometreyi aşkın duble yol yapıldı, havaalanları, demir yolları. Bu yaptıklarımıza herkes, milletimiz ve tarih şahittir.
Ve Anadolu insanı en önemlisi kendini keşfetti, kendisiyle birlikte kimliğini, kendisiyle birlikte potansiyelini ve büyük gücünün kaynaklarını keşfetti. Yeni bir yürüyüş başladı, aynen Malazgirt sonrasında Anadolu’da, Kosova sonrasında Rumeli’de başlayan yürüyüş gibi. İşte bu yürüyüşün izleri hissedip, tabiri caizse Türkiye derlenip toparlanıp nekahetten kalkan bir hasta gibi ayağa kalkmaya başladığında birileri rahatsız oldu.
2003’te Başdanışman olarak yaptığım bir konuşmada şöyle bir benzetme yapmıştım, bugün de tam da o benzetmeyi yapmanın vaktidir tekrar: AK Parti’den önce Türkiye bir insana benzetilirse pazusu zayıflamış, yani savunma sanayi olmayan, Silahlı Kuvvetleri dışa muhtaç hale getirilmiş bir haldeydi. O pazuyu beslemesi gereken güç kaynağı olan mide, yani ekonomi çökmüştü. Ona bir stratejik hedef gösterecek olan beyin ve beyin faaliyetleri, stratejik akıl neredeyse tükenmişti. Cılız bir beyin, zayıf bir kas ve pazu ve onları beslemeyen bir mide, ama en önemlisi de her an bölüneceğiz korkusu, her an yıkılacağız korkusuyla kendi güvenini kaybetmiş tekleyen bir kalp. Şimdi 12 yıl önce böyle görünen bir ülkeden ve yabancı gözlemcilerin hasta adam diye yüzyıl sonra Osmanlı’ya taktıkları adı taktıkları bir ülkeden, AK Parti Sayın Cumhurbaşkanımızın öncülüğünde pazusu kuvvetli, kendi savunma sanayine sahip, bu savunma sanayini de, halkı da besleyecek bir ekonomi, o ekonomiye ve pazuya yön gösterebilecek bir stratejik akıl, ama en önemlisi de bütün bunları yönetecek özgüven içinde bir kalp ortaya çıktı, bir yürek ortaya çıktı. Yürekleri birleştirdik, akılları birleştirdik, bütün imkanlarımızı sefer ettik ve uyuyan dev uyandı; işte birileri bundan rahatsız oldu.
Sadece bununla yetinmedik, kendimizi toparladıktan sonra adım adım etrafı da toparlamaya çalıştık. Mademki dedik Malazgirt’te Kafkas çocukları, Ortadoğu, Orta Asya çocukları buluşmuştu, mademki Rumeli’de bu çocuklar Rumeli çocuklarıyla buluşmuştu, gelin bu toprakları barış diyarı yapalım dedik. Türkiye-Sırbistan-Bosna Hersek 3’lü mekanizmasını kurduk Balkan barışı için. Hani şu anda Türkiye’yi savaş kışkırtıcılığıyla suçlayanlara ve bunun içerideki sözcülerine sesleniyorum, bizim ne yaptığımız ortadadır. Hangi güç Sırbistan’la Bosna Hersek’i biraraya getirebilirdi? Biz getirdik, biz getirdik. 2010’da Dışişleri Bakanlığımın en onurlu hizmetlerinden biri. Sayın Cumhurbaşkanımız o zaman Başbakandı, Sayın Abdullah Gül Cumhurbaşkanı, hep beraber önce dışişleri bakanları arasında buluşturduk, sonra zirveler yaptık. Ta ki 100. yılda Balkan Savaşı’nın 2012’ye barış içinde girelim diye. Türkiye-Sırbistan ilişkileri en iyi hale getirilmeye çalışılırken, bütün Balkan halkları arasında barışı inşa etmeye de gayret ettik, hala bu çaba devam ediyor. Geçtiğimiz hafta Bosna Hersek, Türkiye ve Sırbistan ekonomi bakanları Türkiye’de buluştu, ben de kendilerini kabul ettim, ortak ekonomik planlamalar üzerine konuşuyoruz. Srebrenitsa’da Sırbistan Başbakanıyla yan yana oturdum ve Srebrenitsa katliamını yapanları beraberce lanetledik Sayın Vucic’le birlikte. Bunlar hep AK Parti hareketinin Hazreti Mevlana’dan gelen barış felsefesiyle oldu.
Mademki dedik Kafkas çocukları kardeştir, kardeş olmalıdır, 2008’de Kafkasya’da Gürcistan Savaşı çıktığında Sayın Cumhurbaşkanımızla Moskova’ya, Tiflis’e gittik herkes otururken ve Kafkas Paktı teklifinde bulunduk. Ve Türkiye-Azerbaycan-Gürcistan ilişkileri bir Kafkas barış hareketi olarak bütün o coğrafyaya barış verebilmek için her anlamda toplanıyor ve birlikte birçok projeye, Bakü-Tiflis-Kars, Bakü-Tiflis-Erzurum, Bakü-Tiflis-Ceyhan gibi projelere adım atıyoruz. Bunlar daha önce hayal bile edilemezdi.
Mademki dedik Mezopotamya çocukları kardeştir, Irak’ta çarpışan grupları ilk defa 2006’da biz biraraya getirdik. Türkiye-Irak-Suriye 3’lü mekanizmasını biz kurduk. Türkiye-Suriye-Lübnan-Ürdün 4’lü serbest ortak pazar girişimlerini biz başlattık.
Mademki dedik Hazar ve Orta Asya çocukları kardeştir, Türk Konseyi’ni biz kurduk. Sayın Bahçeli ve diğerleri Orta Asya nutukları atarken bu Konseye imzaları biz attık.
Mademki bütün bu coğrafya biraraya gelmeli, işte dün Dışişleri Bakanımız Azerbaycan ve Türkmenistan’la 3’lü mekanizma toplantısını yaptı benim Dışişleri Bakanlığım döneminde başlayan.
Mademki dedik Horasan’la Hint kardeştir, Türkiye-Afganistan-Pakistan 3’lü barış zirvelerini biz yaptık. Bunların hepsi barış hamleleriydi.
Mademki dedik Afrika mağdur edildi, ezildi, yok sayıldı, Somali’ye ilk inen uçak biz olduk. Emin olun, Malazgirt’e yürüyen yiğitlerle, Kosova’ya adalet için yürüyen yiğitlerle Somali’ye inen Türkiye Cumhuriyeti uçağının hızı, felsefesi, yüreği aynı yürektir.
Mademki dedik barış gelmeli Afrika’ya, Türkiye-Somali-Somaliland 3’lü buluşma mekanizmalarını biz kurduk. Türkiye-Sudan-Güney Sudan barış mekanizmalarını biz inşa ettik.
Şimdi bizi savaşla, terörle özdeşleştirmeye çalışanlar, bu kara propagandayla bütün bunların üstünün örtüleceğini zannediyorlar. İşte o zaman harekete geçtiler, Malazgirt’te karşımızda kimler var idiyse, İstiklal Savaşı’nda karşımızda kimler var idiyse; o ruhun uyunmaması için, baktılar ki dev ayağa kalktı, sadece ayağa kalkmakla ve kendisini derleyip toplayıp toparlamakla yetinmedi, etraf coğrafyaları da toparlamaya derlemeye, onlara da özgürlük, demokrasi ve kardeşlik mesajı vermeye başladı, İstiklal Savaşı’nda karşımızda kimler var idiyse, onların arkasında kimler varsa idiyse bütün o emperyalist çevreler bu yeni uyanışın önünü kesmek için harekete geçtiler.
2011-2012’de Ortadoğu coğrafyasında gencecik beyinle, gencecik yürekler daha çok barış, daha çok özgürlük, Türkiye gibi ayağa kalkan bir ülke istiyoruz diye Kahire sokaklarında, Bingazi sokaklarında, Sana sokaklarında, Şam sokaklarında yürüdükleri zaman birileri korktu. İşte demin zikrettiğim tarihi perspektifi tehdit olarak gören birileri, mademki dediler böyle bir yeni uyanış vardır, mademki tekrar Ortadoğu, Kafkasya, Mezopotamya, Anadolu, Rumeli çocukları buluşmuştur, bu buluşmanın önüne geçmek lazım, tekrar kardeşi kardeşe kırdırmak lazım dediler ve bütün o özgürlük türkülerinin yerini bugün Ortadoğu, Arap coğrafyasında ağıtlar aldı. 250 bin, 300 bin Suriyelinin ağıtı aldı, Rabia Meydanı’ndaki gençlerin ağıtı aldı, Libya’da dökülen kanların ağıtı aldı, Irak’ta dökülen kanların ağıtı aldı.
Biz barış için, biz özgürlük için, biz kadim değerlerimizi çağdaş dünyaya anlatmak için yola çıkmıştık, onlar zulüm için, emperyalizmin sözcüleri olarak kardeşi kardeşe kırdırmak, böl ve yönet için bütün bu hamlelerimize karşı hamleler yaptılar. Ve baktılar ki, Türkiye’yi durdurmadıkça, Türkiye’yi durdurmak için de AK Parti’yi durmadıkça bu gidişin durdurulabilmesi mümkün değil, bu kadim sesin kısılabilmesi mümkün değil, 2013’ten itibaren aynı anda düğmeye basıp bir tarafta Mısır’da demokratik olarak seçilen Cumhurbaşkanına karşı, diğer tarafta Türkiye’de Gezi hareketleriyle 12 yılın mimarı Sayın Cumhurbaşkanımıza, Başbakanımıza karşı ve bize karşı harekete geçtiler.
Bakın, 2013’ten bugüne, 2013 Mayıs’ından 2015 7 Haziran seçimine kadar yaşananlara bir bakın arkasında şunu göreceksiniz: Türkiye’nin yükselişinden sonra bir Fetret Dönemi Türkiye’ye yaşatmak, diz çöktürmek mümkünse, diz çökmesi mümkün değilse sendeletmek, sendelemesi mümkün değilse kafa karıştırmak, ama mutlaka hızımızı kesmek. O günden bugüne neler yaşadık? Gezi olayları, dimdik durduk. 17-25 Aralık olayları, dimdik durduk. Kobani olayları ve paralelci çetelerin, teröristlerin, işbirliği halinde bütün o çevrelerin, bizden rahatsız olan, Davos ruhundan, Gazze’ye olan desteğimizden, Suriyeli gençlere, Mısırlı gençlere sahip çıkmamızdan rahatsız olanların oluşturduğu büyük koalisyonla mücadele ede ede 7 Haziran seçimlerine geldik. Zannettiler ki AK Parti kadroları diz çöker; çökmedik, çökmeyeceğiz. Zannettiler ki AK Parti kadroları sendeler, yavaşlar; sendelemedik, yavaşlamayacağız. Zannettiler ki AK Parti kadrolarının kafası karıştırılabilir, yüreğine karamsarlık düşürülebilir; zihnimiz ak, yüreğimiz ak, yolumuz berrak Allah’ın izniyle.
Ve yine bu çerçevede harekete geçenler, Ortadoğu’yu kana bulayanlar bu sefer bizim bütün kardeşlik projelerimize bir zehir yumağı atabilmek için, kardeşi kardeşe kırdırmak için harekete geçtiler. 7 Haziran seçimlerine bu psikoloji içinde girildi.
Şimdi bakınız, 7 Haziran seçimlerinden sonra yaşananları, 7 düvel derlerdi eskiler, önemli olan sayı 7 değil, sayı kesretten şeydir, yani çokluk ifade eder, bizim karşımızda. Şu anda İslam coğrafyasına bakın, Doğu coğrafyasına bakın, Necip Fazıl’ın güzel ifadesiyle Büyük Doğunun coğrafyasına ve 30 Ağustos Zaferi’nde bize dua eden mazlum milletlerin coğrafyasına, hepsinin yönünde hala Türkiye var, gönüllerinde hala ümit olarak Türkiye var ve yüreklerinde, dillerinde hala AK Parti’ye dua var, Allah onlardan razı olsun. Çünkü onlar biliyorlar ki, AK Parti ayaktaysa, AK Parti Türkiye’nin kaderini şekillendiriyorsa onlar için bir umut vardır. Biz bu ümitlerin söndürülmesine izin vermeyeceğiz. 7 Haziran seçimlerine böyle bir kapsamlı cepheyle mücadele ederek girdik. Ve mücadelemiz bu anlamda bir tek tarafla değildi, işbirlikçileri ve arkasındaki çevrelerle. 7 Haziran seçimlerinde buna rağmen en yakın rakibimize yüzde 16 fark atarak yüzde 41’le halkımızın en çok teveccüh gösterdiği parti olmaya devam ettik.
Şimdi 7 Haziran’dan sonra yaşananlara bir bakalım ve kongremize giderken, yeni bir seçime doğru giderken şöyle bir kendimize ve halkımızdan gelen mesajı yorumlamak anlamında da Türkiye’ye yeni bir perspektif, yeni Türkiye ideali çizmek anlamında bir değerlendirme yapalım.
7 Haziran akşamı Sayın Cumhurbaşkanımızın demokrasi platformu haline dönüştürdüğü balkonda yaptığım konuşmada vurgulamıştım, daha sonra her vesileyle vurguladım, halkımızın bize verdiği mesaj her şeyin üzerindedir. Şunu demişti halkımız bize: Ben sizi Türkiye’yi yönetmeye muktedir bir kadro olarak görüyorum hala. Yüzde 34,5’la ilk girdiğimiz seçimde 360’ı aşkın milletvekili almıştık, yüzde 41’le bu sefer 4 partili bir Mecliste tek parti iktidarı olmadık ama, halkımız şunu dedi: Benim güvendiğim ve yönünü milletin yönü olarak gördüğüm parti AK Parti’dir. Ülke yönetme sorumluluğu ve ülke eğer bir tehdide düşerse ona deva olma sorumluluğunu sana yüklüyorum dedi. Aldık başımızın üzerine koyduk ve 7 Haziran’dan bu yana da ülkeyi yönetme sorumluluğu anlamında AK Parti kadrolarından tek bir fire söz konusu olmadı. Biraz sonra bunların detayına gireceğim.
Karşı karşıya kaldığımız büyük meydan okumalar önünde Hükümetimiz, biz geçici bir Hükümetiz, şu kararları alırsak sonu ne olur diye düşünmedik. 3 terörist grup aynı yerden talimat alırcasına 20 Temmuz ile 23 Temmuz arasında Türkiye Cumhuriyeti’ne, halkımıza, kardeşliğimize karşı saldırıya geçtiğinde, hiç tereddüt etmedik, kardeşliğimizi koruyacağız, ama bize tuzak kuranların da tuzaklarını başlarında parçalayacağız dedik ve en kapsamlı operasyonlara başladık.
Ekonomide hiçbir şeyi eksik tutmadık, elimizden gelen bütün imkanlarla küresel ekonomik kriz karşısında tedbirlerimizi aldık. Ve ne güzel bir tablodur ki, evvelsi gün 13.2 milyar Türk Liralık 4,5-G ihalesi Türkiye’de gerçekleşti. Hani bir ümit Türkiye’de ekonomik kriz çıkar, diğer ülkeler gibi, Yunanistan gibi, diğer ülkeler gibi türbülans yaşanır da biz gelir AK Parti kadrolarından intikam alırız diye düşünen paralelciler ve diğerleri var ya, onlara rağmen biz diyoruz ki, bu topraklardan güç alanlar bu toprakları bereketlendirirler, nerede ekonomik kriz olursa olsun bu bereketli topraklarda biz onurlu bir şekilde yaşamaya devam ederiz.
Değerli kardeşlerim, bu azimle ülkeye hiçbir yönetim boşluğu hissettirmedik, hissettirmeyeceğiz. Bugün Sayın Cumhurbaşkanımıza arz edeceğim hükümet ile de geçici bir hükümet havasında çalışmayacağız. Hani bu geçici bir hükümettir, tam da puslu havadır, puslu havalarda meydana çıkalım diyen çakallar varsa, hiç hesap etmesinler, biz o çakallara bırakmayız meydanları.
Edirne’de zikretmiştim, başşehirler baş verirler, ama baş eğmezler. Ve büyük devletler, büyük milletler belki birçok saldırıyla karşı karşıya kaldıklarında kendi güçlerinde bir yeniden muhasebe ihtiyacı hissedeler, ama hiçbir zaman baş eğmezler. İşte bu yönetim anlayışını bugün kuracağımız kabineyle de devam ettireceğiz. Bu kabineyle sanki 4 yıl Türkiye’yi idare edecekmişiz gibi çalışacağız. Hiçbir şekilde bunu 1 Kasım’a kadar seçim kabinesidir, günü dolduralım, vakti geçirelim, kırmızı plakalı; ki birileri için çok kıymetli olabilir, bizim için sadece temsil bakımından kıymetlidir, ama unvan ve makam bakımından halkımıza hizmet yanında bir hiçtir, o plakalı arabalarda dolaşalım diye yürütmeyeceğiz. 1 Kasım’a da giderken sanki 4 yıllık hükümet gibi çalışacağız, milletimiz bu anlamda rahat etsin.
İkincisi önemli mesaj AK Parti kadrolarınaydı; kurucu ilkelerinize geri dönün dedi bizim halkımız. Kurucu ilkelerinize ve erdemliler hareketi olma niteliğinize halel getiren uygulamalara izin vermeyin dedi. Özellikle bütün teşkilat başkanlarımız buradayken, il başkanlarımız, bütün belediye başkanlarımız buradayken, bütün kadrolarımız buradayken söylüyorum; bizim kurucu değerlerimiz ki 14 Ağustos’ta Sayın Cumhurbaşkanımızın ilk 2001’de yaptığı konuşmaya atfen burada zikrettim, o değerleri yaşatmak hepimizin görevidir. Bizim kurucu değerlerimizde kibir yoktur, halka kibirle bakan hiç kimse bu hareket içinde yer alamaz. Bizim kurucu değerlerimizde lüks, şatafat yoktur. Hayat standardını siyasete girerek değiştirmiş olanların bizim aramızda yeri yoktur. Üzerindeki ceketi o dava için veren ve tek bir hırkayla dolaşmaya niyet edenlerin bu davada yeri vardır. Şu veya bu makama geldiğinde eşini, dostunu, akrabasını oralara dolduranların bizim aramızda yeri olmadı, olmayacak. Sahip olduğu kamu görevinin üzerinden herhangi bir şekilde rant elde edenlere bu kapı hep kapalı oldu, kapalı olacak.
Arkadaşlar, erdemliler hareketi olarak 2001’de hangi değerleri öne çıkardıysak onu savunacağız. Kongremizde de bu değerleri bir kez daha hatırlayacağız. Bu hareket bir ortak akıl hareketidir demişti Cumhurbaşkanımız partiyi kurarken. Bu hareket bir ortak akıl hareketi olmaya devam edecek. Hiç kimseyi küçük görmeden, hiç kimseye tepeden bakmadan, herkesin beynindeki, zihnindeki en küçük mikro fikri dahi ciddiye alarak halkımızla bütünleşerek yürüyecek bir harekettir. Her siyasi harekette zamanla güçten kaynaklanan yanlışlıklar, sapmalar, hatalar olabilir. İmtihanla karşılaşılmayan bir dünyada yaşamıyoruz. Dünya bizim için bir imtihan dünyasıdır. Ama bu imtihan dünyasını bir lüks dünyası, bir şatafat dünyası haline getirenlere karşı da hepimiz önce büyük cihat, yani nefsimizle cihat demeye devam edeceğiz. Ve birbirimize bakacağız, birbirimize hakkı tavsiye edeceğiz. Gıybeti değil, dedikoduyu değil, birilerinin beklediği fitne hesaplarının partimize nüfus etmesine yol açacak yanlış söylemleri değil aksine kardeşliği ve gerektiğinde birbirine hakkı tavsiye eden açık yürekliliği aramızda yaygınlaştıracağız.
Bunları çok konuşacağız, kongremizde ve daha sonrasında da. Ama bizim için bir Ağustos ruhu varsa 26 Ağustos Malazgirt’te başlayan, 30 Ağustos Zafer Bayramıyla, büyük zaferle taçlanan, bir de 14 Ağustos AK Parti ruhu var. O ruhu hiçbir zaman kaybetmeyeceğiz. 14 Ağustos 2001’de hangi inançla, hangi kararlılıkla, hangi imkansızlıklar içinde, ama büyük fedakarlıklarla yola çıkmışsak, aynı ideallerle yola devam edeceğiz. Bunları daha çok konuşacağız her seviyede. İnşallah aydınlık bir yolla, AK alınlarla, AK yüreklerle, AK geleceklere hep beraber yürüyeceğiz.
Üçüncü mesajı şuydu halkımızın: Bu sefer dedi, bütün partilere bir ödev yüklüyorum. Gelin buluşun konuşun, ülkede birlikte hükümet etmenin yollarına bakın. Biz bu mesajı da aldık başımızın üzerine koyduk. Ve dedik ki; mademki bu milli iradedir, bakınız Sayın Cumhurbaşkanımız erken seçim kararı alana kadar benim ağzımdan hiçbir yerde erken seçim istiyoruz, öncelikli hedefimiz budur diye bir söz çıkmadı. Çünkü biz halka görev veremeyiz, halka emredemeyiz, halka sen yanlış yaptın, hatanı düzelt, benim kadrimi, kıymetimi bilmedin, tekrar sandığa gel diyemeyiz. Halk ne demişse doğru demiştir, ne demişse doğru demiştir, ne yapmışsa doğru yapmıştır. Bizi 2002’de, 2007’de, 2011’de tek başımıza iktidar yapan halk nasıl doğru yapmışsa, 2015’te en büyük parti yapmakla birlikte 4 partili tablo sebebiyle tek parti olmamamızla ilgili milli irade de doğru yapmıştır, biz bunu tartışmadık, gereğini yapmaya çalıştık. Hani şimdi en başından itibaren AK Parti aslında seçime oynuyordu da adım adım, hatta bu terör operasyonlarını bile seçim için yaptı diyen vicdansızlar var ya, alsınlar arşivlere baksınlar şu 2,5 ay. Hani onların zihinleri, hafızaları Malazgirt’e kadar gidecek derinliğe sahip değildir, Kosova’ya ulaşamaz onların hafızası. Hatta 30 Ağustos İstiklal Harbine de ulaşamaz, ama herhalde 7 Haziran’dan bu yana ne olduğuna ulaşabilir, o kadar hafızaları bari vardır. 7 Haziran akşamı biz balkondan milletimize merak etmeyin, mesajınızı aldık, gereğini yapacağız, hükümet için her ihtimale ve hükümet kurmak isteyen herkese kapımız açıktır derken aynı saatlerde, biraz sonra Sayın Bahçeli; şunlar şunlar şunlar hükümet kursun, ama biz bu işte yokuz, ülkeye ne olursa olsun biz ana muhalefet görevi üstlendik diye gayet öfkeli bir yüz ifadesiyle başkalarına rol biçip kendini dışarıda gözlemci statüsüne çevirdi. Ve dedi ki ondan üç gün sonra da, 15 Kasım’da seçime hazır olun dedi. Biz miydik seçim isteyen, yoksa Bahçeli miydi? Şimdi seçimden kaçan Bahçeli mi seçim istedi, biz mi seçim istedik? Herkes vicdanına sorsun. Aynı günlerde Cumhuriyet Halk Partisi’nin bütün niyeti bir blok siyaseti kurmaktı, blok, yüzde 60’lık blok. Blok lafının kendisi bile ne kadar böyle kaba, sıradan, böyle karşımızda duran bir blok. Onlar blok desin, biz bloklara bile yürek katmaya geldik yürek.
Gelin tek tek partilerin tutumlarına bakalım. Cumhuriyet Halk Partisi blok dedi, blok siyaset takip edeceğim dedi, yüzde 60’ı, bizden de yüzde 1 aldı, diğer partilerden de aldı, her yerden aldı yüzde 60, güzel. Ama daha önündeki tabloyu bile okumaktan aciz olanlar ülkeyi yönetebilir mi? Beklediler ki biz paniğe kapılacağız, beklediler ki biz Türkiye Büyük Millet Meclisi Meclis Başkanlığı seçimi dolayısıyla telaşa kapılıp karşımızda bir blok var deyip ürkeceğiz, korkacağız, geri adım atacağız. Yahu biz ne bloklar gördük, ne bloklar gördük. Üç partinin bloku değil yedi düvelin blokuna direnmişiz biz, yedi düvelin. Davos’ta gür sesle Sayın Başbakanımız ayağa kalktığında ne bloklar gördük biz. Mavi Marmara’da nice blokların karşısında hakkı Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda gür sesle haykıran bizdik. Bize, bağrında koca bir yürek barındıranlara hiçbir blok dayanmaz. Ne oldu? Blokları iki haftada çöktü, iki haftada. Bu beton kalıp blok ya, en ufak depreme dayanamadı. Muhabbet bloku olsaydı çağları aşar gelirdi çağları. Daha sonra Cumhuriyet Halk Partisi’nin hatasını fark ettiğine inanıyorum. Ve anladı ki uzlaşmaz bir dil 7 Haziran sonrası siyasi tabloda yer bulamayacak. Bizim uzlaşmacı dilimizi benimsemeye ve mukabelede bulunmaya başladı ve istikşafi görüşmeler başladı. Seviyeli görüşmelerdi, bence Türk siyasi hayatına büyük katkı yapan görüşmelerdi. Ve katkı yapacağına da bundan sonra inanıyorum, katkıda bulunan bütün arkadaşlara da, bizim heyetimizde olan arkadaşlara da, karşı CHP heyetinde olan arkadaşlara da teşekkürü bir kez daha borç biliyorum. Bizim buna ihtiyacımız var, oturup konuşmaya, farklılıkları gidermeye ihtiyacımız var. İşte tam bu çerçevede devam ederken, bu sefer koalisyon kurma imkanı olmayınca, uzun dönemli bir koalisyon için zemin olmayınca seçim hükümeti için tavsiyede bulunduk, yani reform hükümeti için. Kısa dönemli, seçim odaklı reform hükümeti için, buna da onlar hayır dediler. Ve o çerçevede de görüşmelerden bir hükümet çıkarma imkanı olmadı. Ama son günlerde bakıyoruz ki özellikle Cumhurbaşkanımızın erken seçim kararı alması sonrasında Cumhuriyet Halk Partisi’nde blok ruhu tekrar hortladı. Tekrar bizim kabineye, yani erken seçim hükümeti olarak, anayasal zorunluluk olarak bana görev tevdi edilmesinden sonra kuracağımız kabineye bakan vermeyeceklerini söylediler. Ve öylesine bir dille söylediler ki bütün o istikşafi görüşmelerdeki barışçıl, uzlaşmacı dili terk ettikleri kanaatine kapıldık. Telefonları kapatırız dediler, sakın ha bizi aramayın, hiçbir şekilde konuşmayız dediler. Bunu yapanlar ahlaksız teklife evet demiş olur dediler. Bir taraftan kendi milletvekillerine baskı yaptılar, bir taraftan bize baskı yapmaya çalıştılar. Halbuki biz ne kapımızı kapattık, ne telefonlarımızı kapattık, ne de gönlümüzü kapattık.
Bugünkü hükümet yapısına AK Parti’nin iradesiyle ve AK Parti’nin zorlamasıyla, dayatmasıyla gelinmedi. Bu telefonlarını, kapılarını, gönüllerini kapatanların dayatmasıyla gelindi.
Milliyetçi Hareket Partisi, bu sefer en başından belirlediği politikayı Sayın Bahçeli değişik söylemlerle sürdürdü. Terörle mücadele gibi milletin bekasının söz konusu olduğu bir ortamda Türkiye’yi hükümetsiz bırakmak için her türlü çabayı gösterdi. İstedi ki terörle mücadele yürürken Ankara’da da bir siyasi kriz olsun, daha çok şehit cenazesi üzerinden daha fazla siyasi rant elde edilsin. Bu kendisinin de ait olduğu siyasi harekete yakışmayan bir tavırdı. Kendisiyle son görüşmemizde açık ve net bir şekilde tekrar söylüyorum ki hiç kimse farklı bir yere çekmesin. Bugün Sayın Türkeş’e saldıranlar, iftira edenler, hakaret edenler, onun devlet adamlığı ahlakı karşısında onu neredeyse manevi bir linçe maruz bırakanlar Sayın Bahçeli’nin görüşmemizde geri kalan dört opsiyon, oraya giderken beş opsiyonumuz var demiştim, dört opsiyona da birer birer hayır dediğini unutmasınlar. Daha konuşmanın başında terörle mücadeleyle ilgili bilgi verdikten sonra ben döndü dedi ki; bizim dört şartımız sebebiyle sizin bunları kabul etmeniz mümkün olmadığı için, yani görüşme sonunda mümkün olmaması değil, en başından kendisi böyle geldiği için sizinle koalisyon kurmayız, sizinle seçim hükümeti kurmayız, sizin azınlık hükümetinize destek vermeyiz, siz eğer erken seçim için gelirseniz de Meclis’e buna da oy vermeyiz. Peki, ne istiyorsun mübarek, ne istiyorsun Allah aşkına? Mehmetçik dağda-bayırda teröre karşı kahramanca mücadele verirken, sen Ankara’da hayır hayır hayır diyorsun ve sadece o mücadelenin rantı üzerinden ve bizi de HDP ile bir hükümete zorlayarak bunun üzerinden prim toplamaya çalışıyorsun. Millet bunu görmez mi, Allah bunu reva görür mü? Görmedi işte. Kem niyetle yola çıkanların kemali olmaz. Kem niyetle yola çıktılar, kötü niyetle yola çıkanlardan kemalat olmaz. Biz ise iyi niyetle yolumuza devam ettik. Ve şunu çok açık bir şekilde tekrar altını çizerek söylüyorum; bütün bu süreçte meşruiyetten 1 zerre, 1 santim, 1 milim ayrılmadık. Söylesinler, Davutoğlu’nun şu söylemi ya da AK Parti’nin şu politikası anayasal çizginin, meşruiyetin, siyasi nezaketin dışındaydı. Hayır. Şimdi niye mektupla gönderdiler bu teklifleri diye bunu hesaba çekiyorlar. Ya siz başka yol bıraktınız mı? Yüz-yüze görüşelim diye son bir çağrı yaptım üç lider, geçen Perşembe günü akşam; hayır dediniz. Peki, telefonla görüşelim düşüncesi zihnimde vardı açıkçası Cumhurbaşkanından görev aldıktan sonra, telefonlarınız kapalı dediniz. Kapılarını çalalım, selam verelim desek, kapılarımızı kapalı dediniz. Geriye bir tek postacı kalmıştı, başka bir şey kalmadı. Bazıları onu da reddetmeye kalktılar da, yolu yok, artık bir şekilde ulaşacak. Biri yazılı evrak olarak ulaştı, şimdi diyorlar ki sarı zarfla davet oluyor mu? Keşke üçümüz otursaydık, nasıl bir hükümet olur, bu terör belasıyla nasıl mücadele ederiz, Mehmetçiğe nasıl destek oluruz, kardeşliği nasıl baki kılarız diye konuşabilseydik. Bize kimse şimdi çıkıp bunu AK Parti, Davutoğlu reddetti diyebilir mi? Başka yol bırakmadılar. Sarı zarfla da olur davet, gönül çağrısıyla da olur. Siz gönlünüzü kapatınca sarı zarfa muhatap oldunuz, başka diyecek bir şey yok.
Sonra da şunu söylüyorlar: Niye AK Partili adaylara böyle sarı zarf gönderilmedi? Evet ben şu anda AK Parti Genel Başkanı olarak bu görevi yürütmüyorum. Hükümet kurma görevi bana Sayın Cumhurbaşkanımız tarafından 114 ve 116. maddeler gereği başbakan olarak görevlendirildiğim için verildi. Koalisyon müzakeresi de yürütmüyorum. Ülkeyi hükümetsiz bırakmamak için bir hükümet oluşturmaya çalışıyoruz. Ama ben şunu biliyorum: AK Partili hiçbir arkadaşıma sarı zarf göndermem, çünkü AK Partili kendisine bir davet geldiği zaman bu davet millet için ise, devlet için ise hayır demez, ben onu biliyorum. Yerinde durmaz, bir davet mi var, bir çağrı mı var Malazgirt ruhuna ya da 30 Ağustos istiklal ruhuna ya da Kosova ruhuna, Necip Fazıl üstadın dediği gibi sağına soluna bakmadan ben buradayım der ve yürür AK Partililer. Hesap nedir diye düşünmezler. Ben bundan eminim. Kendi dava arkadaşımdan şüphe edercesine ben mektupla gönderir miyim ona? Sadece bir selamün aleyküm derim, o da ve aleyküm selam, başımız üzere der yeter. Ve dahi eğer bir nöbet değişimi varsa da AK Parti kadroları şimdiye kadar olduğu gibi verdiğimiz görev neyse ona hazırım der ve görevi başka bir arkadaşa tevdi eder, bizde hesap olmaz. Bizde kapris, bizde naz olmaz. Ama bizde Rabbimize niyaz olur, bir tek o olur.
Şimdi hayır ve ret politikalarını yürüttü Sayın Bahçeli. Şimdi de Sayın Türkeş’i reddediyorlar, etmeye çalışıyorlar ihraç talebiyle. Allah aşkına, devletin ve milletin çağrısına evet demiş olan kim olursa olsun, onu kim reddederse etsin millet reddetmez. Ben Sayın Türkeş’le dün akşam görüştüğümde kendisine bir kez daha teşekkür ettim birkaç sebeple. Bir; güçlü şahsiyetiyle bütün bu baskılara direndiği için. İki; bir devlet ve millet görevi düştüğünde herhangi bir şekilde başka bir hesap yapmadığı için. Ama en önemlisi üç; kendisinin siyasi çizgisi itibariyle yol alması gerektiğinde tek başına yürüme cesareti gösterdiği için tekrar huzurunuzda teşekkür ediyorum. Bu aslında güzel bir örnek teşkil etmiştir. Sayın Türkeş’le geçtiğimiz hafta ayrı partilerde ayrı mücadeleler, belki de karşılıklı fikir mücadelesi, siyaset mücadelesi veriyorduk. Bugün de Milliyetçi Hareket Partisi’nin anayasal olarak bulunması gereken, yapılması gereken bir zorunluluk olarak te o kontenjandan teklif edilen bir bakan olarak beraber çalışacağız. Bu da şunu gösteriyor arkadaşlar, diğer parti genel başkanlarına da sesleniyorum: Bizler hasım değiliz, düşman değiliz, evet rakibiz, evet halkımızın oyunu almak için rekabet ediyoruz, ama hasım değiliz, düşman değiliz. Bırakın bu çatışmacı dili, bırakın bu blok iddialarını. Bütün hesapları şuydu Cumhuriyet Halk Partisi’nin, Milliyetçi Hareket Partisi’nin de: AK Parti HDP ile bir hükümet kurmak durumunda kalacak ve onlara seçim kampanyası boyunca kullanacakları bir siyasi malzeme olacak. Bir kere buraya kimse, parti grubundan çağrılıyor, ama kimse parti kimliğiyle bakan olmuyor. Ben dahi AK Parti Genel Başkanı olarak Başbakan değilim, geçici hükümetin Başbakanı olarak Anayasanın 114 ve 116. maddeleri gereği oradayım. Onun için Cumhurbaşkanımızdan görev aldıktan sonra basın toplantısını Genel Merkezimizde değil Başbakanlıkta yaptım ve bundan sonra da bu bilinçle davranacağım. Bu Hükümete giren herkes ülkeyi sükunetle ve suhuletle seçime götürmek için giriyor.
İşte Cumhuriyet Halk Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi çok kolay yol alabileceğimiz, millete ümit verebileceğimiz bir yoldansa, küçük hesapların içine, girdabına girdiler ve şu anda da kendi içlerinde debelenip duruyorlar, suçlayacak adam arıyorlar. Halbuki samimi bir şekilde milletin huzuruna çıkmış olsalar ve samimi bir şekilde bizlerle konuşmuş olsalar, bugün çok daha seviyeli bir dil, çok daha güzel bir geleceği birlikte inşa edebilirdik. Dün de zikrettim, Türkiye bu gündemdeyken, daha sonra bir danışmana atfettiler, ama bir CHP milletvekilinin yaptığı siyasi ahlaksızlık, Sayın Sümeyye Erdoğan’a, değerli kardeşimize yaptığı ahlaksızlık da hiç unutulmayacak bir şekilde zihinlere geçti. Desinler ki hangi düşüncede olursa olsun, kimin evladı olursa olsun bu ülkenin değerli, muhterem bir hanımına yapılan her saldırı karşısında biz gereken her tepkiyi göstereceğiz ve onların onurunu korumayı siyasi onurumuzun bir parçası olarak göreceğiz.
HDP’ye gelince değerli arkadaşlar, bakınız HDP’nin 7 Haziran’dan bu yana takip ettiği siyaset terörün, kibrin, şımarıklığın, hukuk tanımazlığın çok çarpıcı bir örneğidir. 7 Hazirana gelen kampanya esnasında Türkiyelileşmekten bahsedenler, demokrasi ve barış için yola çıktıklarını iddia edenler, cici ve şirin görüntü verenler 7 Haziran’dan sonra bir anda kimlik değiştirdiler, bir anda psikoloji değiştirdiler ve silahlanmaktan, ayaklanmadan, teröre yaslanmaktan bahsetmeye başladılar, sabrımızı çok test ettiler.
Şimdi size çarpıcı birkaç tarihi ayrıca zikretmek isterim. Biz bununla yeni karşılaşmadık bu terör belasıyla. Bakınız PKK uzun bir aradan sonra 99’dan sonra 1 Haziran 2004’te silahlı saldırılarına başladı, yani tam AK Parti Hükümete gelmiş, etrafı toparlamış, Kıbrıs müzakerelerini yapmışız ve dünyada itibarımız artmış, Avrupa Birliği’nde müzakereleri başlatmanın eşiğine gelmişiz birileri PKK’nın kulağına bir şey fısıldadı içeriden ve dışarıdan biz bunu biliyoruz. Bu AK Parti’yi durdurmak lazım en iyi maşa sensin ve harekete geçtiler, saldırılara başladılar, çünkü gördüler ki maya tutmuştu, AK Parti Türkiye’yi derleyip, toparlıyordu 2003’den sonra 2004’te başladılar.
Daha çarpıcısı, 2007’de e-muhtıra ve arkasından yaşadığımız demokrasi depremleri karşısında AK Parti’nin sütunları dimdik sağlam durup da büyük bir oy ile yüzde 47’ye yaklaşan oyla 2007 seçimlerini kazandıktan sonra ülkede yeni bir hava oluşmuş, yeni bir anayasa yazımı başlamışken ve demokratikleşme ileri bir aşamaya gitmekte iken ve biz halkın seçeceği bir cumhurbaşkanının önünü açacak olan referanduma yürürken aynı gün 21 Ekim 2007’de genel seçimlerden hemen sonra ve yeni anayasa çalışmaları esnasında Dağlıca saldırısını yapıp terörü tırmandırdılar bakın seçimden sonra yine. 2011 seçimlerinden sonra yüzde 50’ye yakın bir oyla AK Parti büyük bir ümitle ve yeni anayasa çağrısıyla işbaşına gelmişken 2011 seçimlerinden sonra da 14 Temmuz 2011’de Silvan saldırısıyla tekrar harekete geçtiler, yani şartlandırılmış bir piyondan bahsediyoruz. Ne zaman Türkiye bir seçimden çıkıp önünü görmeye başlamışsa birileri o piyona diyor ki, git karıştır ortalığı tesadüf değil, hiçbir şekilde tesadüf değil ve o piyon çıkıyor sahneye ve karıştırmaya başlıyor ortalığı. Aynı şey şimdi oldu 7 Haziran seçimlerinden sonra daha bir ümitlendiler bu sefer AK Parti tek başına iktidar değildi. Ülkede bir hükümet boşluğu olacağını varsaydılar ve bu sefer 22 Temmuz’da Ceylanpınar’da iki askerimizi, o arada 20 Temmuz’da bir erimizi şehit ettiler, birçok yerde de sakallı diye DEAŞ mensubu iddiasıyla vatandaşlarımızı katlettiler ve yine piyon harekete geçti. Piyon ile birileri Türkiye’de şah çekmeye çalıştı tabiri caize. Biz de onun karşısında hak ettiği cevabı vermek üzere karşı bir hamleyle şah çektik. Yani şunu dedik: Sakın ola ki Türkiye’de bir şekilde bir zaaf durumu var diye birtakım hesaplar içine girme. 22 Temmuz’dan sonra 23 Temmuz gecesi Türk Silahlı Kuvvetleri hem Suriye’de DEAŞ’a karşı, hem Kuzey Irak’ta PKK’ya karşı, hem de bütün şehirlerde DEAŞ’a, DHKP-C ve PKK’ya karşı harekete geçti.
Arkadaşlar, bu güvenlik ve huzur operasyonu kesinlikle ülkemizin ve vatandaşlarımızın bir kesimine yönelik değildir. Türkiye’yi ve huzurumuzu tehdit eden herkese yönelik olarak bu hamleyi başlattık bu bir zaruretti. Geçmiş dönemlerden de ders alarak her seçim sonrası harekete geçen bu piyonları satranç tahtasının dışına itmek şarttır, bu konuda da hiç kimsenin tereddüdü olmasın.
HDP bütün Marksist, Leninist geçmişiyle emperyalizme karşı savaştan bahseden HDP, bu sefer Türkiye’nin huzurunu bozmak için harekete geçmeleri sonrasında başlayan operasyonlarla birlikte büyük güçlerden destek ummaya, medet ummaya kalkıştılar, çünkü Suriye üzerinden meşruiyet kazandıklarını zannettiler. Sırtlarını birtakım odaklara dayayıp, Türkiye’nin üzerinde bir oyuna kalkışanlar, o oyunu kuranlarla birlikte tarihin mezarlığına gömülecektir.
İşte şimdi son 100 yıldır cumhuriyet tarihimiz boyunca iki farklı siyaset anlayışıyla karşı karşıyayız arkadaşlar. Bir tek tipleştirenler 12 Eylül gibi ya da şimdi PKK’nın Suriye’de yaptığı, Türkiye’de yapmaya çalıştığı gibi ve ayrıştıranlar, bölenler yani yine PKK’nın ve bölücü terör örgütünün yapmaya çalıştığı gibi. Bir de birleştirenler, kuşatanlar, bütünleştirenler var. İşte AK Parti siyaseti bütünleştirme, birleştirme siyasetidir. Bütün bu tehditlere karşı biz her zaman birlik siyasetinin meşruiyet siyasetinin, uzlaşma kültürünün ve anayasal çizginin temsilcisi olduk. Ayaklanma çağrılarına karşı kamu düzeni diyoruz, çatışma ve şehit cenazelerine karşı kardeşlik ve barış diyoruz. Bloklara karşı demokratik kültür ve rekabet diyoruz. Şimdi işte buradan tekrar kongremize ve seçimlere giderken değerli arkadaşlar, hep beraber hep birlikte yeni bir siyasi çağrının sözcüsü olmak durumundayız.
Şimdi bütün teşkilatlarımıza 7 Haziran’dan sonra ortaya çıkan bu tablo karşısında ve 26 Ağustos 1071’den bu yana çizdiğimiz bu tarihi çizgi içinde tekrar ayağa kalkma çağrısında bulunuyorum. Gençlik kollarımıza talimat veriyorum Kongremize giderken, orada da seçimlere giderken Türkiye’nin her yerinde gençleri barış için, kardeşlik için ayağa kaldıracaksınız. Dicle ve Fırat çocuklarını Sakarya kenarında dolaşan çocuklarla kardeş kılmak için bütün AK Parti gençlik kolları şu andan itibaren seferberlik ilan etmelidir. Mademki birileri bizi bölmek, mademki birileri bizi ayrıştırmak, mademki birileri şu gençleri, şu gençlerle karşı karşıya getirmek istiyor gençlik kollarımızın birinci ve öncelikli görevi onların karşısında Malazgirt’te buluşan Anadolu, Mezopotamya, Kafkas, Orta Asya çocuklarını, 30 Ağustos’ta İzmir’e doğru yürüyen Anadolu, Rumeli, Kafkas, Mezopotamya çocuklarını kardeş kılmaktır. Ben hiçbir gençlik toplantısı istemiyorum ki sadece Türkiye’nin Doğu’sundan ya da Batı’sından, Kuzey’inden ya da Güney’inden olanlar bir araya gelmiş olsun. Başkalarının toplantılarında sadece Türkler, sadece Kürtler ya da sadece Sünniler ve Aleviler olabilir. Arkadaşlar, bizim gençlik kolları toplantılarımızın hepsinde İstiklal Savaş’ında kimler omuz omuza vermişse onların torunları hep beraber yan yana olacaktır.
Kimler Anadolu’nun kapılarını açarak bir medeniyet çağrısıyla Malazgirt’te omuz omuza vermişse onların çocukları da yeniden omuz omuza verecek. Kimler Kosova’da yeni bir Rumeli inşa etmek için ayağa kalmışsa onların çocukları beraber olacak. Ne mutlu birleştirenlere, ne mutlu birlik için, kardeşlik için yürüyen gençlere. AK Parti döneminde yetişen gençlik özgürlük gençliğidir. Buradan bütün gençlerimize de seslenerek diyorum, özgürlüklerinizi kimse kısıtlayamaz. Özgürlüğün insanlık onuru olduğu bilinciyle sizlerin hep beraber tam bağımsız ve tam özgür bir ülkenin çocukları olması için gece gündüz çalışacağız. Ama bizi ayrıştıranlara, bizi bölenlere karşı da şehit cenazelerinde şu grup gencin Doğu’da ve Güneydoğu’da şu grup gencin olduğu bir tabloya karşı Doğulu ve Batılı şehit cenazelerinde de bir arada olacak, Doğulu ve Batılı teröre karşı mücadele de bir arada olacak. Dün burada Siirtli bir kardeşimiz 2 milyonuncu AKİM müracaatçısının seslenişi hepimizin yüreğine işlemiştir. Ne güzel ses verdi kardeşlik adına, birlik adına. Bizim bu birlik çağrısını bütün dünyaya yaymamız ülkemizden hareket ederek bütün gençler yaymamız hepimizin üzerine bir vecibedir.
Yine kadın kollarımıza sesleniyorum, kadınlar barışında, geleceğinde en önemli mimarlarıdır. Kadın kollarımızın yiğit, fedakar mensupları tam da gün bugündür. Kadın kollarımız Türkiye’nin her yerine ana yüreği muhabbetini Bacıyan-ı Rum’un aşkını, sevdasını nakşetmekle sorumludurlar. Kongremize giderken, daha sonra da seçime giderken en büyük güç kaynağımız kadınlarımızdır. Sizlere güveniyoruz, sizlerin yüreğinden gelecek sesin bu topraklarda kardeşliği, bu topraklarda huzuru ve adaleti emniyet altına alacağına da inanıyoruz. Selam olsun Anadolu’nun, Mezopotamya’nın, Rumeli’nin, Kafkasya’nın yiğit kadınlarına selam olsun. Sizler bu kardeşlik tohumunun bekçileri, sizler bu kardeşlik neslinin yetiştiricileri olacaksınız sizlere güveniyoruz.
Belediye başkanlarımıza, belediye meclis üyelerimize sesleniyorum, şehirler ve şehir kültürü bizim medeniyetimizin en önemli mayasıdır. Şehirlerimizde ola ki şu mahalle, şu grubun çok olduğu, şu mahalle Kürtlerin, şu mahalle Rumelili muhacirlerin, şu mahalle Türklerin, şu mahalle Sünnilerin, Alevilerin mahallesidir diye şehirlerimizi bölmek isteyenler çıkabilir. AK Parti’den belediye başkanı seçilmiş arkadaşlar, size tek bir oy çıkmamış olsa dahi her mahalleye gidecek, her sandık bölgesine gidecek herkese hizmet edeceksiniz. Sizin sorumluluğunuz şehirlerinizi imar etmek yanında, şehirlileri, yani hemşerilerinizi kardeş kılmak. Tam da bu günlerde hepiniz bütün şehit cenazelerinde bulunacaksınız, hiçbir ayrım gözetmeden hepiniz çocukları dağa kaldırılan annelerin yanında olacaksınız ve hep beraber şehirlerimizin kardeşliği üzerinden ülkemizin kardeşliğine bir yeni meşale yakacağız.
Ve nihayet il başkanlarımız, sizler AK Parti teşkilatının yereldeki liderlerisiniz, öncülerisiniz. Sizler rehavet gösterirseniz teşkilat yavaşlar, sizler gece uyursanız, teşkilat gündüzde uyur. Size bundan sonra 1 Kasım akşamına kadar arkadaşlar zaruret dışında uyumak haramdır. Rehavet yok, fetret yok, uyumak yok, 24 saat yetmiyorsa 25. saati, 1 hafta yetmiyorsa 7 gün yetmiyorsa 8. günü bulacaksınız. Yüreğiniz emredecek ben emredeceğim ama önce yüreğiniz emredecek ayakta olacaksınız ayakta.
Ramazan Bayramında sizleri aradığımda hepiniz bana hep şunu söylediniz o günlerde CHP’yle müzakereler yürüdüğü için: Aman Sayın Başbakanım koalisyon yapmayalım seçime gidelim biz hazırız. Eh meydan burada, erlerde, yiğitlerde, hanımlarda burada. Madem o kadar yürekten istediniz biz de elimizden geldiğince hükümet kurmaya çalıştık ama Rabbimiz ve milletimiz tekrar seçim dedi bunun gereğini yapacaksınız. Şimdi il başkanlarımızdan başlayarak bütün teşkilat mensuplarımız hepsine bir mesaj olarak bunu iletiyorum. Bugünden inşallah 3 Kasım 2002’de olduğu gibi bir büyük düğünü, milli irade düğününü, şöleni yaşayabilmemiz için hep beraber ayağa kalkacağız. Aynen bir Cuma sabahı, Perşembeyi Cuma’ya bağlayan bir sabah Malazgirt yiğitlerinin ayağa kalktığı gibi. Aynen Kosova’da, Rumelili yiğitlerle buluşacak olan Anadolu çocuklarının ayağa kalktığı gibi. Aynen bir sabah namazını müteakip 26 Ağustos’ta Kocatepe’de, Afyon’da ayağa kalkan yiğitler gibi. Bu toprakların yiğitleri ayağa kalktı mı 7 düvel değil, 77 düvel bir araya gelse onları durduramaz Allah’ın izniyle. Ayağa kalkın Anadolu çocukları, Mezopotamya çocukları, Kafkas çocukları, Orta Asya çocukları, Rumeli çocukları ayağa kalkın. Yol hayır olsun, menzil hayır olsun, yürüyüşümüz kutlu ve mübarek olsun.
Allah yardımcımız olsun.