Yükleniyor...

Basbakan Davutoglu’nun Ask-i Nebi Sergisinin açilisinda yaptigi konusmanin tam metni

 

Mübarek bir mekândayız, mübarek bir zamandayız ve mübarek bir vesileyle bir aradayız. 

Mübarek bir mekândayız, İstanbul’da. Aşk ile bağlı olduğumuz alemlere rahmet olarak gelen Hazreti Muhammed Mustafa Aleyhissalatu Vesselama muştuladığı şehir. Ve onun aşkıyla, ondan aldığı ilhamla buraya yürüyen Ebu Eyyub el-Ensari’nin şehri. Ve ondan aldığı ilhamı feth-i mübinle taşıyan Fatih Sultan Mehmet Han’ın, Akşemseddin Hazretlerinin şehri. Ve o şehrin en mübarek mekânı Ayasofya. Bu mekân, mekânlardan bir mekân değildir. Bu mekân, kelime-i tevhit ile tanışmasından itibaren her taşına sadece Kelamı İlahinin işlendiği ve her bir köşesinde en güzel hatlarla aşk-ı Nebinin, aşk-ı İlahinin işlendiği bir mekândır. Biraz önce bu mekânda bu mekân ile uğruna fethedildiği kelam buluştu. Allah bu buluşmayı hiç eksik etmesin. 

Bizler bu mekânın hakkını vermek, aşk-ı Nebi ile yola çıkan şehitlerin bu mekânda hissettiklerini gelecek nesillere aktarmakla mükellefiz. Allah aşk-ı Nebiyi, aşk-ı İlahiyi bu aziz şehirden ve bu aziz şehrin mührü, kalbi Ayasofya’mızdan ayırmasın. 

Mübarek bir zamandayız. Mübarek bir zaman, zamanların hepsi hakkıyla yad edildiğinde mübarektir, ama Regaip Kandili Gecesini müteakip üçayların içindeyiz. Hep beraber Ramazan’a doğru yürüyoruz. Mübarek bir zaman dedim, Cuma birlik varlıktır, Cuma herkesin hiçbir fark gözetmeden aynı safta durduğu, aynı kıbleye yöneldiği, aynı secdeyle mübarek bir vazifeyi yerine getirdiği bir vakittir. 

Geçen hafta yine mübarek bir mekândaydım, geçen hafta Diyarbakır Ulu Camiindeydim. Ulu Cami, vatanımızın ilk mübarek aziz mabetlerinden biridir. Bugün de Sultanahmet ve Ayasofya. Birileri Ulu Camiyi, Ulu Cami’nin aşk ile işlenen o köklü geleneğini Sultanahmet’ten, Ayasofya’dan koparmak isteyebilir. Ama bilinsin ve bu feth-i mübin ile taçlanmış bu aziz mabet bilsin ki bizler Ulu Camiyi Sultanahmet’ten, Ayasofya’dan bir an bile gönlümüzde ayrı yerde tutmadık, bir an bile ayrı tutulmasına izin vermeyiz. 
Geçen hafta mübarek Ulu Camide namazı eda edip çıktığımda onbinlerce Diyarbakırlı kardeşim bizi bağrına basmıştı. Diyarbakır’ı zikretme sebebim, hattatların üstadı Üstat Hamid’in de Diyarbakırlı olmasıydı. Eserlerinin en güzellerini veren bir üstat, mekânların en güzelinde doğmuş, en güzellerinden birinde ashabın ulaştığı sahabeler şehrinde ve sonra mekânların en kadiminde İstanbul’da en güzel eserlerini vermiş. 

Biz geçen hafta Diyarbakır Ulu Cami Meydanında Diyarbakırlı kardeşlerimle nasıl buluştuysak, bugün Sultanahmet Meydanında da bütün bir ümmeti İslam ile buluştuk. Musafaha için üçayları da düşünerek durduğumuzda mihrabın önünde, emin olunuz önümüzden en az 30 farklı ülkeden kardeşimiz geçti, selam verdiler, selam aldılar, hepsinin ağzında da Türkiye’ye, İstanbul’a ve bu aziz millete dua vardı. Kimisi Cezayir’den, kimisi Fas’tan, kimisi Tunus’tan, kimisi Mısır’dan, kimisi Endonezya’dan, Myanmar’dan, Afganistan’dan, Özbekistan’dan, Doğu Türkistan’dan gelmişlerdi, ama dillerinde aynı niyaz vardı. Teşekkür ediyorlardı ve ümmetin, Doğunun mazlum milletlerin tek umudunun Türkiye olduğunu, tek yöneldiği mekânın İstanbul olduğunu haykırıyorlardı. 

Allah birliğimizi-beraberliğimizi daim eylesin. Bu mübarek aylarda, bu mübarek mekânlarda hep kardeşlik, barış ve birbirimize selamlaşma ahlakı içinde davrananlardan bizi eylesin. 

Ve mübarek bir vesileyle bir aradayız. Hilye-i Şerif, Nebi aşk, aşk-ı Nebi, Nebevi aşk. Baktığımızda ne zaman hat eserlerini temaşa ettiğimizde hep üç kavram zihnimden arka arkaya geçer, kelam, kalem ve kemal. Aslında hat sanatı mübarek bir kelamın mübarek ellerin elindeki kalemle kemale yükselme arzusuyla ortaya konan bir sanattır. Kelamların en yücesi, insanın ruhuna, zihnine ve bütün kimliğine nüfuz eden bir kelam. Ve onu eline aldığında, o kelamı, asırlar geçse de kıyamete kadar bir cemal ile buluşturmak için kalemi kullanan bir el, bir hattat ve sonunda da kemale ulaşmak. İşte hat niye bizde bu kadar gelişmiştir? Çünkü yüreğimizin derununda bir aşk-ı Nebiyi muhafaza ettik. Aşk-ı Nebiyi muhafaza ederek aşk-ı İlahiyle o hisleri bize ileten bütün üstatlara, bütün hattatlarımıza bir kez daha huzurunuzda hürmetlerimi arz ediyorum. 

Hilye-i Şerif ise bir başka aşkın adıdır, Peygamber aşkının, Hazreti Muhammed Mustafa Aleyhissalatu Vesselama duyulan aşkın ifadesi. Kur’an-ı Kerim’in hattıyla Rabbimize cemal ile ulaşmaya çalışan ruh, Hazreti Peygamber aşkıyla bu kez Hilye-i Şeriflerde onun güzelliğini tasvir etmeye yönelir. Mesele salt bir tasvir meselesi değildir ya da mesele salt bir anlatım meselesi değil, en güzel sanatla, en güzel insanı en güzel gözlere sunabilme çabası, gayreti. En güzel insan, alemlerin kendisi için yaratıldığı, insanın kemalini temsil etmesi … tek başına bütün bir insanlığı temsil eden bir Nebi. En güzel, en deruni aşk ise ona duyulan aşktır. Her aşk bu anlamda kutsaldır, büyüktür ama, Hazreti Peygamber’e duyulan aşk bir kez insan şahsiyetini şekillendirmeye başlamışsa, artık onun ahlakıyla ahlaklanmak, onun diliyle dillenmek, onun sözüyle söz ve kelama ulaşmak insanlar için en temel amaç haline gelir. 

Onun için, şehirlerin en güzelinde, mekânların en azizinde sanatların en güzeli olan hat sanatıyla insanların en güzelini anlatan Hilye-i Şerifleri buluşturan arkadaşlara ve bunu düşünenlere teşekkür ediyorum.

Birçok şeye aynı anda vesile oldunuz, kelamı kadim, o güzel kelam Ayasofya’yla buluştu, Aşk-ı Nebi Ayasofya’yla buluştu ve o aşk ile yürüyen feth-i mübinin eminim neferleri, Fatih Sultan Mehmet Han’dan Akşemseddin Hazretleri’ne kadar hepsi şu anda bu ana şahittirler. Bizler de o şahadetin farkında olarak bir kez daha ifade ediyoruz ki, bu topraklarda, bu aziz şehirde, bu aziz mekânda aşk-ı İlahi de, aşk-ı Nebi de hiç eksik olmayacak. Ve bu topraklar ve bu mekânlar kelamdan hiç koparılmayacak ve bu topraklar ve bu mekânlar kalem ile hep kelamı birleştirecek ve hep beraber kemale ulaşabilmek, son nefeste aşkların en güzeliyle, Hazreti Mevlana’yı burada zikretmeden olmaz, Şeb-i Arus ile Rabbimize bir düğün muştusuyla kavuşacağımız ana kadar da bu hali yaşamak üzere yol çıktık.

Tekrar bu güzel eserleri bizlerle, Ayasofya’yla, ziyaretçilerimizle buluşturan bütün arkadaşlara teşekkür ediyorum. 

Özellikle Bosna Hersek Bakanlar Konseyi Başkanı çok değerli dostum Sayın Denis Zvizdic’e teşekkür ediyorum.

Biraz önce Sultanahmet’ten Ayasofya’ya doğru yürürken dedim ki, gözüm ve gönlüm Gazi Hüsrev Bey Camii’ni arıyor buralarda. Gazi Hüsrev Bey Saraybosna’da. Saraybosna bu anlamda bize aynen İstanbul gibi Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri’nin ve dahi onların, onun yolcularının emanetidir. Bilinsin ki, İstanbul’u Saraybosna’dan ayırmadık, Gazi Hüsrev Bey Camii’ni de Ayasofya’dan ayırmadık, ayırmayacağız. O güzel beldelerin selamını bize getirdi Denis Bey. Birlikte burada bulunalım dediğimizde, evladı Fatihan’ın nefesinin onunla birlikte buraya geleceğinden emindim. Şeref verdiler ve bu güzel mekânda, evladı Fatihan’ın temsilcilerinin olmamış olsaydı eksik olacağı bu mekânda bizleri Saraybosna’nın havasıyla, atmosferiyle buluşturdular.  

Saraybosna’nın, Gazi Hüsrev Bey’in çok güzel bir geleneği vardır, Diyanet İşleri Başkanımız hep zikreder, hafız olmayan mihraba geçmez Gazi Hüsrev Bey Camii’nde. 

Allah kelamı zihinde hıfzedenleri bu diyarlardan hiç eksik etmesin. Allah kelamı elleriyle en güzel şekilde nakşeden hattatlarımızı, o güzel sanatçılarımızı ve o geleneği bu diyarlardan eksik eylemesin.

Ve bu güzel sergiyi bugün bizlerle tanıştıran bütün arkadaşlarımıza tekrar tekrar teşekkür ediyorum.

Hayırlı Cuma’lar, hayırlı kandiller, hayırlı üçaylar, hayırlı Ramazanlar ve barış içinde, ülkemizin her bir köşesinde sadece birbirimize selam vererek barış içinde yaşadığımız hayırlı günler diliyorum. 

Allah’a emanet olun.

Ziyaret eden herkesin bu güzel eserlerden ilham alması duasıyla ve Hazreti Muhammed aşkının, sevdasının yüreklerimize işlemesi niyazıyla hayırlı, mübarek olsun diyorum; ya Allah, bismillah.

join us icon
SEN DE ARAMIZA KATIL Gücümüze Güç Katalım.