Basbakan Davutoglu’nun Medeniyetimiz Mimar Sinan’i Anlamak programinda yaptigi konusmanin tam metni
Bir büyük eserin huzurunda mahviyetle, tevazuuyla biraraya gelmiş olan aziz İstanbullular, değerli konuklar; hepinizi saygıyla, muhabbetle selamlıyorum.
Tabii selamların en güzeli bu mekanadır, İstanbul’adır ve bu mekanı kendi sanatıyla, zihniyle, gönlüyle nakşetmiş büyük usta Mimar Sinan’adır.
Son bir hafta içinde dört mekanda çok farklı hislerle, ama doğrudan var oluşumu etkileyen hislerle bulundum. Geçen hafta Cuma günü Ulu Cami’deydik. Yıkılmaya, tahrip edilmeye çalışılan o güzeli sahabeler şehri Sur’un kalbinde Ulu Cami’de Cuma namazını idrak ettikten sonra, Sinan’ın devrinin büyük devlet adamı Sokullu Mehmet Paşa’nın oğlu Hasan Paşa’nın inşa ettiği handaydık, Hasan Paşa Hanı’nda. Ve orada Sur’u nasıl ihya edeceğimizle ilgili kanaatlerimizi paylaşırken şehir idrakinden, medeniyet idrakinden bahsetmiştim.
Dün Sultanahmet’te Cuma’yı idrak ettik, hemen sonra insanoğlunun gördüğü en muhteşem, en deruni eserlerden birinde Ayasofya’nın içinde ruhumuzu etkileyen Kelam ile mekanın tekrar buluştuğu güzel bir toplantıda birlikteydik; Hilye-i Şerif Sergisi, hat eserleri ve mübarek Kur’an-ı Azimüşşanın Ayasofya’nın sütunlarında yankılanan o deruni ilham verici nidası.
Bugün de Mimar Sinan’ın ve Süleymaniye’nin huzurundayız. Aslında siyasetin, ilmin, tefekkürün, şiirin, sanatın hepsi bu mekanlarda gizli, anlayabilene, keşfedebilene, bu mekana kendi gönlünü, aşkını verebilene. Süleymaniye’yle özel, şahsi ilişkim de var. Çünkü senelerce hemen Süleymaniye’nin civarında Ebü’l-Vefa’nın orada Bilim Sanat Vakfında dersler verdim. Her seferinde sabah namazında bazen öğrencilerle Süleymaniye’de buluştuğumda bu mekanın o sabah güneşin doğuşu esnasındaki halini, ahvalini, bize söylediklerini anlamaya çalışırdım. Sahra Hanım da yıllarca Süleymaniye Kadın Doğum Hastanesinde çalıştı. Ailecek bazen nöbetlere geldiğimizde de onun nöbetinden bir fırsat bulduğumda, getirdiğimde gecenin nurani karanlığında, özellikle zikrediyorum, nurani karanlığında Süleymaniye’nin nasıl bir maneviyat hissettiğini hep içinde yaşayarak gördük. Bu mekanlardan feyiz alanlardan olmayı Allah bize nasip eylesin.
Mimar Sinan, büyük bir zihin, büyük bir deha, büyük bir sanatçı, ama her şeyden önce bir gönül ehli. Ser Mimaran-ı Cihan Sinan bin Abdülmennan. El Fakir el Hakir diye imza atan bir ahlak abidesi aynı zamanda.
Bir mimari eseri gelecek nesillere bırakan, gelecek nesillerin o mimari eseri bir ulvi terennüm haliyle seyretmesini, onu temaşa etmesini sağlayan bazı temel unsurlar var. Birisi; mimari eserin çevreyle olan ilişkisi, doğayla-tabiatla olan ilişkisi. İstanbul’u diğer mekanlardan ayıran en önemli hususiyeti, dünyanın en güzel topografyasına, en güzel neredeyse bütün cemali yansıtan güzelliğe sahip olmasıdır. Bir vesileyle zikretmiştim; Medine ve Mekke vahyin ruhunu, Kudüs tarihin ruhunu, İstanbul ise doğanın ruhunu temsil eder. Anasır-ı Erbaa en iyi şekilde İstanbul’da buluşur. Boğaziçi’ne baktığınızda suyun bir dans edercesine toprakla nasıl buluştuğunu hissedersiniz. Tarihi Yarımada’ya baktığınızda Yeditepede toprakla havanın buluşmasına şahit olursunuz. Ve bir şafak ya da grup vaktinde İstanbul’a baktığınızda ateşin, yani güneşin bu hava, su, toprak ile buluşmasına şahitlik edersiniz.
Mimar Sinan, bütün bu cemali, bu güzelliği bütün yönleriyle görüp eserleriyle bu tabiata öyle bir mühür vurdu ki hiçbir aykırılık, hiçbir çelişki böyle bir mührün izini bozamadı.
Ben Rabbimin lütfettiği bazı mekanlarda bulunduğumda gözlerimi ayırt etmeden o mekanlarda ebedi olarak kalmayı arzu ettiğim yerler olmuştu. 6 bu anlamda yeri, mekanı zikretmek isterim.
Birisi; Zeytindağı’ndan baktığınızda Mescid-i Aksa. Bir gece vakti gitmiştim, sabah güneş doğana kadar gözümüzü ayırt edemedim. Çünkü oradaki tabiata öylesine nakşedilmişti ki Mescid-i Aksa, güzellikler güzelliği bir toprağın üstünde güzeller güzeli bir mimari eser.
Bir diğeri Tac Mahal, gideni büyüleyen, baktığınızda simetrinin, ahengin, bütün insanın tasavvur edebileceği bütün güzellikleri bir mimari eserde buluşturan bir şaheser.
Bir başkası, El Hamra Sarayı, Gırnata’dan baktığınızda, her halde bu toprakla, bu mekanla bu kadar iyi buluşmuş ikinci bir eser yapmak dünyada mümkün değil diye düşünürsünüz.
Bir başkası, Mostar Köprüsü; bir inci gerdanlık gibi iki yakayı birbirine birleştirirken onun bir insan zihninden değil de bir estetik ortak manevi halden üretildiğini görürsünüz.
Ama en büyüleyicilerinden iki tanesini sona sakladım. Biri Selimiye, onun için ustalık eseridir. Selimiye’ye bakın, eğer gözünüzü böyle ayırmadan bir müddet durduğunuzda bir daha hiç gözünüzün oradan ayrılmasını istemezsiniz, o kadar güzel ve ne açıdan bakarsanız bakın güzel.
Ve sonuncusu, Tarihi Yarımada’nın silueti, Tarihi Yarımada. Salacak’ta, İstanbul’da, Fatih’te, İstanbul’un kalbinde büyüdüm, ama hep Salacak’ta bir evim olsun isterdim. Çünkü kalbinde büyüdüğünüzde o şehrin güzelliğini içeriden yaşıyorsunuz da, bazen dışarıdan temaşa etmek istediğinizde en güzel siluetlerden birini oradan görürsünüz, Tarihi Yarımada. Ve Boğazdan şehre doğru gelirken eminim Mimar Sinan’ın da zihninde o vardı, Süleymaniye öyle bir durur ki bir dağ, ama işlenmiş bir dağ. Ve ondan sonra eser yapanlar, bu mekana eserler ikram edenler hep Süleymaniye’yi ve tarihi siluetin içindeki ahengi göz önüne aldılar. Hiçbir zaman Tarihi Yarımada’ya ve Süleymaniye’ye şirk koşmaya, şerik koşmaya kalkışmadılar. Hep küçük, zarif mimariyle yapılmış eserlerle Süleymaniye’yle bütünlük oluşturmaya çalıştılar.
Çok şanslıyız aziz İstanbullular; böyle bir mekanda yaşamak başlı-başına büyük bir meziyet, başlı-başına Rabbimizin büyük bir ikramıdır. Onun için biz her zamankinden daha çok bu ikrama layık olmaya çalışmak durumundayız. Mimar Sinan buna layık olduğu için bugün Mimar Sinan’ın eserleri hepimizi büyülüyor. Mimar Sinan bunu göz önüne aldığı için bugün biz Mimar Sinan’la düşünüyor, Mimar Sinan’la şehrimizin o zenginliğini keşfediyoruz. Doğayla uyum dedim, Mihrimah Sultan camileri; Üsküdar, Edirnekapı. Birinde sabah güneşin doğusu, akşam ayın doğuşu, diğerinde akşam güneşin batışı, sabah ayın batışı. Bunlar öylesine mezcedilmiştir ki demek ki mekanın ruhunu hissetmişti Büyük Usta ve onun için de hep kendisi için yaptığı duayı tekrar ederek, umulur ki dünya durdukça bizden sonra gelenler bu eserlere insaf ile bakıp bizi hayırla yad ederler; büyük Ustayı hep hayırla yad ediyoruz. Çünkü o Rabbimizin lütfettiği mekana saygılıydı. Çünkü o, kendisine intikal eden geleneğe saygılıydı. Çünkü o, o mekanı alıp üzerinde nakşedilen tarihi silueti tahayyül ederken hem o mekana, hem o şehre saygılıydı.
Şimdi bir muhasebe vaktidir arkadaşlar, hepimizin muhasebe vakti. Eğer bir -burada örnek vermekten de kaçınmayacağım- gemiyle İstanbul’a doğru yaklaşıyorsanız, bir tarafta Süleymaniye kuzeyden Karadeniz’den, diğer tarafta da Gökkafes adı verilen bir ucube yan yana durduğunda Mimar Sinan’dan bizim nesil hiç ders almamış diye insan kahrediyor, üzülüyor, mahvoluyor. Tarihi Yarımada’ya şirk koşan, o Yarımada’yı tahakküm eden ne eser varsa, bu şehre ihanettir. Aynı şeyi Zeytinburnu Kuleleri için de söylerim, diğer yapılar için de. Burada belediye başkanlarımız da var, Çevre Şehircilik Bakanımız da, Kültür Bakanımız bir başka faaliyet için bulunamadı, ama onlarla da konuştuk; İstanbul’u konuşmaktan daha aziz bir görev olamaz bize. Ve hepimizin en asli görevi; bu şehri, emanet olarak devraldığımız bu şehri gelecek nesillere en iyi şekilde bırakmaktır. Mimar Sinan’dan ders almış olsaydık, o çok zikrettiğimiz Mimar Sinan’ın aşkını, sevdasını gerçekten yürekten hissetmiş olsaydık, bu aziz şehre, bu aziz şehrin doğasına, dokusuna, tarihine uymayan eserler yapıp şirk koşmazdık. Açık bir muhasebeyle söylüyorum; hepimiz sorumluyuz ve hep beraber bu Mimar Sinan gününde, Mimar Sinan’ın huzurunda, Mimarlar Gününde başta mimarlar olmak üzere bütün meslek erbabına ve başta belediyeler olmak üzere bütün yerel yönetimlere ve başta Çevre Şehircilik Bakanımız olmak üzere bütün bakanlarımıza en açık ve net talimatımız; bundan sonra bu şehre hançer gibi saplanan hiçbir eser yapılmayacak. Mimar Sinan’ın elinde bilgisayar yoktu, animasyon yapamıyordu, simülasyon da yapamıyordu, ama bir gönül gözüyle baktığında, o derin estetik gözüyle baktığında hangi eserin nerede en iyi şekilde duracağını görüyordu. Şimdi elimizde bütün bu imkanlar var, çok rahat bir şekilde herhangi bir yüksek mimarinin neye tahakküm edeceğini görebilecek imkanlara sahibiz, onu tahayyül edip veya ekrana yansıtıp görebilecekken, onu dahi yapmayıp bir an önce en yüksek binalar yapıp en fazla nasıl kar ederiz onun hesabı içine giriyoruz.
Bununla şunu kastetmiyorum: Her çağın vereceği, verdiği bir hesap vardır. İstanbul fethedildiğinde takriben 45 bin, 50 bin nüfusu vardı. 1597 kayıtlarına nüfus 1 milyona yaklaşmıştı neredeyse, yani bir 100 yıl sonra. 10 mislinden fazla bir artış, 20 misline yakın bir artış oldu. Mimar Sinan, şehrin o gelişimini de göz önüne alarak yeniden imar eden büyük bir şahsiyetti. Şimdi de 100 yıl öncesine göre şehrin nüfusu 10-15 misli arttı. Biz de bu şehri yeniden aynı gözle imar edebilirdik. Son 40-50 yıl içinde İstanbul’da Sur içinde ve çevrede yapılan imar faaliyetlerinin hiçbirinde Mimar Sinan’ın fetihten sonra bu şehri dokuyan, 10 misli nüfus artışına rağmen dokuyan hassasiyetini, nezaketini, zarafetini göremezsiniz. Tek parti döneminde sadece Fatih semtinde, yani şu an Fatih olan Sur içinde 150’ye yakın camimizin, -yani 1960’lara kadar- mescidimizin, külliyemizin tahrip edildiğini, yok edildiğini, o eski resimlerde ya da eksizlerde var olan eserlerin çoğunun yok edildiğini görürsünüz.
Şunu söylemiyorum: Şehir gelişecek, doğaldır. Dünyada yine bir İstanbul farkı itibariyle zikretmek isterim, dünyada İstanbul gibi bir başka şehrin olmadığı bir özellikle de şudur ki; hem kadim bir birikime sahiptir, hem moderniteyi yoğun yaşamıştır, hem de küresel bir şehir olma yolunda ilerliyor. Mesela New York küresel bir şehirdir, ama kadimi yoktur, geçmişi yoktur. Ne bileyim, Venedik modern bir, yani Rönesans-Reform anlamında İstanbul kadar kadim değil, dönemin eseri, ama küresel bir şehir olma potansiyeli imkan olarak yok. Her şehrin kendi özelliği var. İstanbul gibi hem kadim, hem modernitenin en tabiri caizse barbar-vahşi yönünü yaşamış, kastettiğim modernitenin felsefesi değil o modernite esnasında şehre yapılan yollardan dikilen binalara kadar, hem de küresel bir şehir olmak zorunda. Çünkü bu coğrafyada bu şehir başka türlü kendini de koruyamaz, gelişemez de, bu doğrudur. Ama küresel bir şehir olmak, kadimi tahrip etmek anlamına gelmez. Küresel bir şehir olmak, kadime tahakküm etmek anlamına gelmez. Küresel bir şehir olmak, Süleymaniye’ye tepeden bakmak anlamına gelmez. Süleymaniye’nin huzurunda huşu ile durulur.
Şehrin ahengini korumak bizim en asli görevimiz. Sur içinde işte buradan baktığımızda bile öylesine tahribatlar, yanlış yapılaşmalar oldu ki. şimdi bu yapılaşmaları tasfiye edeceğiz, tarihi dokuyu koruyacağız, evet, dünyanın en büyük havalimanına da sahip olacak İstanbul, ama bunu aynen, onun için örnek verdim fetihle Mimar Sinan dönemi İstanbul’un nüfus artışını. Ve dünyanın en büyük şehridir İstanbul 1597’de, dünyanın en büyük şehir 1 milyon nüfusla, ikinci şehir Pekin, üçüncüsü Kahire, yani Batı şehirleri daha tarih sahnesine öyle görkemiyle çıkmış değil. Ama işte Mimar Sinan gibi zihinlerle biz bu şehri yeni bir sıçramanın, yeni bir kültürel mimari zenginliğin mekanı yapabilirdik geçmiş yüzyılda, bu mümkün olmadı. Bu dönemde ise hepimizin üzerindeki en asli görev budur, bunun gereğini yapmak durumundayız.
Ve bir medeniyetin, çok kullandığımız bir tabir olmak itibarıyla söylüyorum, hakkını vererek kullanmalıyız, bazen hakkı vererek kullanıldığında ben bile kullanmakta imtina ediyorum, medeniyet kavramını kesinlikle sloganlaştırmamız lazım, hakkını ve idrakini benimseyerek kullanmak durumunda olduğumuz bir kavram.
Dikkat ediniz, tek bir dönemde, bir dönemde, bir zirve döneminde bir alanda zirve olunmuyor. Mimar Sinan’ın asrını düşününüz, Sultan Süleyman devlet adamlığının zirvesi, Sokullu Mehmet Paşa yine devlet adamlığı, bir döneme mührünü vuran bir şahsiyet, Mimar Sinan, ilimde Ebussuud Efendi, şiirde Baki ve Fuzuli, Matrahçı Nasuh, hattın en güzelini, dün zikretmiştim, kelam, kalem ve kemali buluşturan Karahisari Hazretleri; neyi alırsanız alın her eserde zirve döneminin zirveleridir. Ama eğer bir alanda gerilemişseniz, diğer alanda zirveye ulaşmanız da mümkün değil. Bugün tekrar bütün bu birikim üzerinde devlet ahlakımızı en üst düzeye, siyasetimizi en kapsamlı alana, mimarimizi doğayla, şehirle bulaşan en estetik çerçeveye, tefekkür dünyamızı dünyaya ufuk saçacak en kapsamlı açılımlara, sanatımızı insanlığın bütününe, sadece bizim gözlere değil, bütün gözlere hitap eden en deruni karakteri kazandırmak durumundayız, yaptığımız işi hakkıyla, emeğimizi, gönlümüzü katarak ortaya koymak durumundayız. Süleymaniye bu anlamda, Mimar Sinan bütün eserleriyle, ama özellikle Süleymaniye’yle de bize ders veriyor. Kubbenin bu kadar güzel bir formuyla bütün bir şehre mührünü vurması en çok onun eseridir.
New York’a ilk gittiğimde İstanbul’la New York’u karşılaştırmıştım ve şunu düşündüm: New York sokaklarında gezdiğinizde kendinizi bir hiç gibi hissederseniz gökdelenlerin arasında. Ama gökdelenlerin birinin, Empire State Building’in en üst katına çıktığımda ise aşağıdaki insanlar bir hiç gibi göründü. New York hiçlik ile tekebbürün zıtlığını hep yaşadı. Bizde ise mahviyet ile vakarın birlikteliği var. Kubbe mahviyet ile vakarı birleştiren bir şey, çünkü camiye girdiğiniz anda gök kubbenin küçük bir timsali içinde kendinizi kainatın merkezinde bulursunuz ve hiçbir zaman kubbe insanı tahakkümle ezmez gökdelenlerin aksine.
Şimdi bu kadar güzel bir eserin huzurunda ve kubbeyle minarelerin zarif buluşmasının önünde bizim mimarimize, şehir kültürümüze yeni boyutlar katma sorumluluğumuzun vaktidir. Mimar Sinan’ı anmak, onun harikalar manzumesi gibi görünen eserlerini zikretmekle olmaz. Mimar Sinan Gününde Mimar Sinan’ın dünyasına, Mimar Sinan’ın zihnine, gönlüne nüfuz ederek bunu yapabiliriz. Evet, burada onun ifadesiyle birçok hünerler vardır Süleymaniye’de, kendi ifadesi. O hünerleri tek tek keşfettiğinizde o asırda bu zihnin buraya nasıl ulaştığını hayretle takip ederseniz. Ses, akustik, ışık, is odalarıyla kandillerden elde edilenlerin hattat mürekkebi olarak kullanılmasından, caminin ahengine, simetrisine kadar her bir noktada bize bir ders verir. Her malzemenin hakkının verilmesi gerektiğini öğretiyor bize, hiçbir şeyin insani olanın dışına çıkarılmaması gerektiğini öğretiyor. Geri dönüşümle modern çevreciliğin geliştirildiği düşünce is odaları üzerinden Mimar Sinan tarafından hayata geçiriliyor. Şefkatin en güzelleri buralarda gösteriliyor minarelerde, kuşlara, gösterilen, mekanda verilen önemle; her şey yerli yerince. Adalet, Eflatun’unun dediği veçhile, her şeyin hakkını vermek, her şeyi yerli yerine koymaksa, Mimar Sinan İstanbul’un hakkını vermiş, her şeyi en doğru yere koymuş.
Kılıç Ali Paşa’yla Sokullu Mehmet Paşa’nın Galata’nın iki yakasında olmasının dahi hikmeti, içeride Galata’daki gayrimüslim nüfusa nüfuz etmeden, onların hayatlarını sürmesini sağlarken iki ayrı mühürle de bir şey konmasıdır. Nereye bakarsanız ve hangi eserine bakarsanız bakın bunların hepsi bize bir ders veriyor ders alacak olana.
Biz Mimar Sinan’ın hakkını vermek istiyorsak, ahrette onunla karşılaştığımızda, ben size nice bir şehir bıraktım, siz ne hale dönüştürdünüz diye yakamıza yapışmasını istemiyorsak, hepimiz İstanbul’da taş üstüne taş koyarken bin kere düşünüp bir kere koyacağız. İstanbul’u bu çarpık şehirleşmenin getirdiği hallerden kurtarırken, hepsini tek tek gözden geçirerek yeniden inşa edeceğiz.
Ne zaman İstanbul’a doğudan, batıdan, kuzeyden uçakla geldiğimde emin olun içimi hüzün sarıyor. Özellikle 50’li yıllarda, 60’lı, 70’li yıllardan sonra, bizim çocukluğumuzdan sonra gelişen çevre semtlere baktığınızda, doğanın, yeşilin, Büyükçekmece’nin, Küçükçekmece’nin, o güzel göllerin etrafına baktığınızda dahi ne kadar plansız ve savruk gelişmiş olduğunu görmek ıstırap veriyor. Bir tek tarihi Yarımada’ya geldiğimde içimi süruru bir huzur kaplıyor ve ayrılamıyorsunuz, işte bu diyorsunuz, bu.
Şimdi seferberlik vaktidir, Mimar Sinan’ın hakkını vermenin vaktidir. Hepimiz Mimar Sinan’ı tekrar tekrar her gün tefekkür ederek, düşünerek, gerektiğinde tabi inşallah Mimar Sinan’ın geleneği üzerinden yeni formlarla, illa Mimar Sinan’ı taklit etmeden de çok güzel mimari eserler ortaya koyarak bu şehrin, bu tarihin, bu medeniyetin, bu idrakin hakkını vermek durumundayız.
Benim sadece Türkiye Cumhuriyeti Başkanı olarak değil, İstanbul aşağı, İstanbul’u hocası olarak gören bir kardeşiniz olarak en büyük çabam bundan sonra, bu şehre herhangi bir zarar vermeden özellikle sur içinin yeniden en iyi şekilde korunarak imar edilmesi olacak. İstanbul’u geliştireceğiz, yeni ve büyük bir küresel merkez haline getirme idealini de koruyacağız, ama ruhunu, maneviyatını da muhafaza edeceğiz.
Bu çerçevede Mimar Sinan’a bir borcumuz daha var, o da, aslında işte tam da modernitenin vahşi, barbar yüzü dediğim şeyi Mimar Sinan bizzat yaşamıştır. 1935 yılında dünyada ırkçılığın temel ideoloji halinde benimsendiği dönemlerde, Mimar Sinan’ın etnik kimliği üzerinde yapılan bir tartışma üzerine, onun da Türk olduğunu ispat etmek için biliyorsunuz bazıları, isimlerini zikrederek burada kötü bir hatırayı yad etmek istemiyorum ama, önemli 3 isim maalesef Mimar Sinan’ın mübarek bedeninin bulunduğu türbeyi açarak, o mübarek bedenindeki bütün bu eserleri ortaya koyan beynin bulunduğu kafatasını ölçme cüretine kalkıştıkları bilinir. Ve o kafatası ölçümleriyle bir şey ispat etmeye çalışırlar kendilerince. Halbuki bilmezler ki, insanları en önemli, en güzel, yani Mimar Sinan’ın cemal olarak, yani bir cemal gibi bu mekana batığı, Allah’ın lütfü olarak baktığı bu mekan dışında Allah’ın en büyük, yani cemalinin yansıdığı ahseni takvim olarak yarattığı insandır. İnsan bedenine yapılan en büyük saygısızlık yapılır, kafatası mezardan çıkartılır ve incelenmek üzere götürülür. Daha sonra bu mübarek bedenin bu uzvu bir restorasyon esnasında geri konmadığı da ortaya çıkar. Bu konuda epeyi bir çalışma var, nerede olduğuyla ilgili rivayetler var, dil, tarih, coğrafyayla ilgili etnografya müzesi kuracağız, oraya kaldıracağız dendiği söylenir. Bu hep değişik makalelerde ele alınmış, Mimar Sinan üzerine eser yazmış tarihçilerin üzerinde durduğu bir husustur, aramızda o arkadaşlardan da var olduğunu da görüyorum.
Şimdi biraz önce Başbakanlık Müsteşarımıza da bugünün şeyini bir ağır sorumluluğu olarak görev verdim, bu konuda bir inceleme başlatacağız ve Mimar Sinan’ın mübarek bedeninin bu mübarek parçası; kafatası demek bile bana ağır geliyor, ifade edemiyorum. Böyle bir barbarlık, böyle bir vahşilik, böyle bir kültür tanımazlık, insana saygısızlık, cesede, cenaze saygısızlık bu topraklarda yaşanmışsa arkadaşlar, biz Mimar Sinan’ın huzuruna varamayız. Bu tek parti zihniyetini ve onun getirdiği bütün bu ırkçı yaklaşımları, faşizan yöntemleri tarihe gömmedikçe biz Mimar Sinan’ın, İstanbul’un, bu büyük mirasın hakkını veremeyiz.
İnşallah bir inceleme başlatacağız, elimizdeki imkanlarla, DNA testleri de dahil olmak üzere, neredeyse Mimar Sinan’ın o mübarek parçasını inşallah bedeninin diğer parçalarıyla buluşturup en azından tarihimizdeki bu kara lekeyi silmek için adım atacağız. En kapsamlı incelemeyi başlatma talimatı verdim.
İnşallah ümit ederiz ki gelecek sene… Düşünün, o bütün bir şehri, bütün bir medeniyeti birbirine eklemleyip bize bıraktı, biz onun vücudunu bile koruyamadık. Ve tarihimizin bu kara sayfası bir şekilde aydınlatılacak ve gereği yapılacak inşallah.
Allah bize bu mekanının, bu mirasın hakkını vermeyi nasip eylesin. Mimar Sinan’ın huzurunda ve Süleymaniye’nin huzurunda bir kez daha başta aziz İstanbullular olmak üzere mimarlarımıza, yerel yönetimdeki arkadaşlarımıza, Bakanlıktaki…
Yeni bir proje başlattık, Kültür Bakanlığı’yla Çevre Şehircilik Bakanlığımız birlikte çalışacak, kadim şehirler projesiyle bütün tarihi dokuya sahip şehirlerimizin envanterleri çıkartılacak, hepsi koruma altına alınacak ve bu çerçevede şehrin gelişmesiyle tarihi dokunun korunması arasında bir irtibat kurulacak.
Bakanlıklarımızdaki bütün yetkili arkadaşlarımıza tekrar bu çağrıda bulunuyorum, şehirlerimize sahip çıkalım. Kim bu şehirleri küçük dünyevi hesaplar adına mahvetmeye kalkarsa, küçük dünyevi hesaplar adına bu mirası parçalamaya kalkarsa, hepsinin karşısında siyasi görüş ayrılığı olmaksızın şehir bilincine, tarih bilincine sahip herkes omuz omuza duralım.
Bu temenniler, bu düşüncelerle bir kez daha büyük üstadı rahmetle anıyorum.
Bu eserlerin kıyamete kadar bu güzel İstanbul’da kaim olmasını, bütün bu İstanbul’da gelecek nesillerin hepsinin bu eserlerden en güzel dersi alarak, bu eserlerin üstüne daha güzel eserler, ama bu eserleri tahakküm etmeyecek daha güzel eserler koymasını temenni ediyorum.
Hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Allah rahmet eylesin.