Yükleniyor...

Basbakan Davutoglu’nun Polis Teskilatinin 171. Yili Töreni’nde yaptigi konusmanin tam metni

 

Polis Teşkilatımızın kuruluşunun 171. yılında hepinizi saygıyla, muhabbetle selamlıyorum. Bu özel günde sizlerle birarada olmaktan büyük bir mutluluk duyuyorum. 

Bu vesileyle milletimizin birliği beraberliği, ülkemizin huzur ve emniyeti için şehit düşmüş bütün mübarek şehitlerimize bir kez daha Allah’tan rahmet diliyor, yakınlarına başsağlığı ve sabrı cemil niyaz ediyorum. 

Değerli arkadaşlar; bugün burada sadece Polis Teşkilatımızın 171. yılını birlikte idrak etmek üzere gelmedim. Özellikle de Polis Akademimizin öğrencilerine birlikte Polis Teşkilatımızdan ne beklediğimizi, polis mesleğinin bizim açımızdan ne ehemmiyet arz ettiğini paylaşmak üzere bir ders sohbeti şeklinde kanaatlerimi sizlerle paylaşmak üzere geldim. 

Geçtiğimiz hafta öğretmenlerimizi, yeni atadığımız öğretmenlerimizi görev yerlerine göndermiştik, o vesileyle öğretmenlerimizle birlikte olmuştum. Bu hafta da Polis Teşkilatımızın güzide adaylarını, Polis Akademisi’nin değerli öğrencileriyle birlikte olmaktan büyük bir mutluluk duyuyorum. 

Bütün meslekler kutsaldır, bütün mesleklerin temel amacı, insana ve vatandaşa hizmet etmektir. Bu mesleklerin her birisi hayatımızın değişik veçhelerine hitap ederler. Öğretmenlerimizle konuşurken onlara öğretmenlik mesleğinin ulvi yönünden bahsederken bunun varoluşsal bir ilişki olduğunu anlaşmıştım. Yani öğretmenler yeni nesilleri yetiştirirken, aynı zamanda o nesillerin zihniyetini dokurlar ve geleceği onlara hazırlar. 

Polis teşkilatımızın mensupları ise, Polis Akademimizin öğrencileri ve gelecekteki komiserleri olarak sizler aslında öğretmenlerimizin de, diğer meslek erbabının da vazifelerini yerine getirebilmeleri için asgari şartların en önemlisi olan güvenlik ve huzuru temin etmek üzere yola çıkıyorsunuz. Polis Teşkilatı, insanoğlunun en temel arayışına cevap vermek üzere kurulmuştur. O temel arayış, güvenlik, emniyet ve huzurdur. Güvenliğin olmadığı yerde özgürlüklerin hakkıyla yerine getirilmesi de, öğretmenlik benzeri kutsal mesleklerin ifa edilebilmesi de imkansızdır. Onun için sizler bu mesleğe adım atarken bu mesleği toplumumuzla birlikte icra ederken zihninizde tutmanızı beklediğimiz en önemli husus bu millet sizin varlığınızla kendini güvende hissetmelidir. Her zaman söylüyorum; devletin iki yüzü var, kudret ve şefkat.

Kudreti olup da şefkati olmayan bir devlet zamanla bu kudret dolayısıyla tiranlaşabilir. Ama şefkati olup da kudreti olmayan bir devlet de acizleşir ve devlet olma vasfını kaybeder. Kudretin ve şefkatin, devletin bu iki yüzünün halk nezdinde en görünür olduğu, doğrudan temas ile en yaşanır olduğu meslek ise polis mesleğidir. Daha ilk andan itibaren sizler halk nezdinde devletin şefkat yüzünü de, kudret yüzünü de göstermek üzere yola çıkıyorsunuz. Bunun her ikisini de dengeli bir şekilde ve aynı psikolojik ortamda göstermek sizin vazifeniz. Kudreti göstereceğiz derken şefkati ihmal etmek ya da şefkat göstereceğiz derken kudretten fedakarlık etmek Polis Teşkilatı nezdinde devletin itibarını da sarsar. Devletin itibarını siz temsil ediyorsunuz. Devletin kudretini, devletin şefkatini siz temsil ediyorsunuz. O bakımdan ifa ettiğiniz görev, toplum nezdinde en görünür, en doğrudan hissedilen görevlerin başında gelir. 

Bu açıdan 6 temel hususta Polis Teşkilatımızdan beklentilerimizi sizlerle paylaşmak istiyorum ve Polis Teşkilatımızın niteliklerini de ortaya koyan bu 6 temel hususa dikkatinizi çekmek istiyorum. 

Birincisi; bizim Polis Teşkilatımız milletin bağrından çıkmıştır, milleti temsil eder ve milletin her kesimine hitap eder. Hiçbir şekilde milletten ayrı, milletten üstün, halkın üstünde bir güç kaynağı değil halkın içinde halkla beraber ifa edilen bir meslektir. 

Bazı devlet yapıları vardır ki polis, asker, jandarma gibi güvenlik yapıları belli bir kesimden, belli bir mezhepten, belli bir etnik gruptan gelmiş olabilir. O devletlerin güvenliği sağlamaları da, halkın bütününü kuşatmaları da mümkün değildir. Çevremizdeki bazı ülkelerde bunu çok açık söylüyoruz. Bizim polis teşkilatımız ise kurulduğu andan itibaren bütün milleti kuşatmakta, bütün milleti temsil eder bir nitelikte vazifesine devam etmektedir. 

Çarpıcı bir misali vermek istiyorum; bildiğiniz gibi geçtiğimiz Cuma günü Diyarbakır’daydım. Diyarbakır ziyaretinden biraz sonra biraz daha bahsedeceğim. Ama Nusaybin’de şehit düşmüş kahraman Özel Harekatçımız Süleyman İyikul’un ailesini ziyaret ettim Diyarbekir’de. Muhterem babası, annesi, eşi ve çocukları birlikteydiler. Süleyman kardeşimiz Nusaybin’de şehit düşmüştü ve aslen Diyarbakır Mazıdağılı bir Kürt vatandaşımızın, ailemizin çocuğuydu. Ama burada zikredeceğim husus o kadar çarpıcı ki; eve gittiğimizde muhterem eşi Zeynep Hanım son derece metin, kayınvalidesine ve kayınpederine anne ve baba diye hitap ederken yüreğinden gelen sesi hissettim. Zeynep kızımız, kardeşimiz Osmaniyeli idi. Bir Türkmen hanımı bir Kürt yiğidiyle evlenmiş, birbirinden güzel iki çocuk Zeynel ve Rana. Ve aileler o şehit haberini aldıklarında bu iki aile acıyı birlikte paylaşıyorlar, Osmaniye’den kalkan Zeynep’in ailesi Diyarbekir’e gelip rahmetli Süleyman’ın ailesiyle birlikte acıyı paylaşıyor, et ve kemik gibi bütünleşiyorlar. İşte bizim polis teşkilatımızın karakteristiğini gösteren, niteliğini gösteren çok çarpıcı bir örnek. Allah şehidimize rahmet eylesin. Kahramanca verdiği mücadele bizim için en önemli şiar, en önemli göstergedir. Ama geride bıraktığı ailenin yapısı dahi Polis Teşkilatımızın milletin bağrından çıktığını ortaya koyan ve milletimizin her kesimini temsil ettiğini gösteren bir örnek teşkil ediyor. 

Zeynep kızımız bize eşinden bahsederken şunu söyledi: Hep Sur’u, Diyarbakır Suriçi’ni bana gezdirmek istiyordu. Suriçi’nde mücadele etmiş, teröre karşı mücadele ifa etmiş, sonra Nusaybin’e gönderilmiş Süleyman Bey. Ve Sur’dan bahsederken gözü dolar, benim büyüdüğüm Sur’u sana anlatamadım, gösteremedim diye bana hayıflanırdı diyor. Ama bilinsin ki onun uğrunda şehit düştüğü Sur da, Nusaybin de artık sizlere emanettir. Artık yeni nesil polislere, yeni nesil askerlerimize, jandarmamıza emanettir. 

İşte milletin bağrından çıkmak bu. Siz 78 milyonu hep beraber temsil ediyorsunuz. Her bir polisimiz hangi bölgeden, hangi vilayetten olursa olsun halkın arasına karıştığında 81 vilayettendir, her kesimdendir, her toplum kesimine aynı ölçüde yakın, aynı ölçüde uzaktır. Polis Teşkilatımıza şu veya bu şekilde tarafgirlik yakışmaz, söz konusu da olmaz. Gördüğünüz her vatandaşı sadece vatandaş olarak göreceksiniz ve kendinizi de polis görevi ifa ederken 81 ilden addedeceksiniz. Bu en çarpıcı, en önemli hususiyettir. Çevremizdeki bazı parçalanmış devletlere baktığınızda aziz kardeşlerim, bu özelliği koruyamadıkları için parçalandıklarını görürsünüz. Suriye’de ya da Irak’ta güvenlik yapıları şu veya bu etnik veya mezhebi temele dayandığı için bu ülkeler birliğini, beraberliğini koruyamıyorlar, koruyamazlar. Birlik ve beraberlik ancak ve ancak vatandaşının her birine güvenlik hissini ayrım yapmadan verebilen asker, jandarma, polis teşkilatının var olmasıyla sağlanabilir. Bizim Silahlı Kuvvetlerimiz milli bir silahlı kuvvetleridir, bizim Emniyet Teşkilatımız milli bir emniyet teşkilatıdır. Toplumun her kesimi orada vardır, var olacaktır ve bu var oluşla birlikte emniyeti sağlayacaktır. 

Buradan hareketle şunu da ifade etmek isterim: İlk andan itibaren halkın içinden çıkmış olmakla, halka muhabbet göstermekle sorumlu olduğunuz kadar, halkımıza verdiğimiz imajla, algıyla da sorumluyuz. Sizlerin bunu en iyi şekilde yerine getireceğine inancım tam. 

Buradan ekranları başında bizleri izleyen değerli vatandaşlarımıza da şunu ifade etmek isterim ki; ne olur çocuklarınızı polisle korkutmayın. Polis, korkutulacak değil sığınılacak bir kucaktır. Polis, kendisinden ürkütülecek birisi değil kendisine ısındırılması gereken bir anne, baba, kardeş, abi kucağıdır. Sizlerin buna özen göstereceğine inancım tam, vatandaşlarımızın da polisle çocukları korkutmama konusundaki hassasiyeti göstereceğine inanıyorum.

Herkesin polisle bir ilk tanışması vardır, ben de zikretmek isterim. Konya’dan İstanbul’a ailemle birlikte geldikten sonra ilkokul birinci sınıftayım. Yeni okula gitmiş okuma-yazmayı öğrenmişim. Fatih’te oturuyoruz, Yenikapı’da ailece birkaç aile, amcamlar ve akrabalar beraberce Yenikapı sahilinde yürüyor babamlarla, çok sayıda çocuk var. Yerde bir kağıt gördüm, gazetenin bir parçası düşmüş, merakla gazete kağıdını alıp okumaya başladım. Biraz zaman geçmiş olacak ki başımı kaldırdığımda etrafımda kimse yoktu akrabalardan, ailemden. Birden önce hafif bir anne-baba diye bağırışımı duyan birileri aldılar beni orada bir dükkana götürdüler, bakkala. İlk sözleri, evimi sordular, evimin sadece adını hatırlıyordum, orayı da hatırlıyorum, Yeşil Konak Apartmanı dedim. Fakat nerede, hangi semtte, anlatamıyorum. Dediler ki karakola götürelim. İlk tepkim, herhalde biz de öyle aman beni karakola götürmeyin oldu. Ama sonra elimden tuttu o bakkal amca, karakola götürürken polisler de geliyordu oradaki, o polis amcanın elimden sıcak bir şekilde tutuşunu hala hatırlıyorum. Bir baba sıcaklığını, bir baba güvenini bir polisin elinde hissetmek bütün o geçmiş algıları yerle bir etmişti. Beni götürdüler, şeker ikram ettiler, birtakım güzel şeyler konuştuktan sonra babamları bulmuşlar, sağ salim elhamdülillah evimize döndük. Ama o ilk intiba, emin olun o ilk intiba benim için daha sonraki bütün polis ve Emniyet Teşkilatıyla ilgili kanaatimi dokuyan intiba oldu. Eğer ola ki ne arıyorsun burada oğlum gibi bir çıkış olmuş olsaydı belki farklı bir algı oluşurdu. Onun için sizlerden ricam; özellikle çocuklara, gençlere baktığınızda muhabbetle bakın.

Vatandaşlarımıza herhangi bir şey sorduğunuzda dahi sizin gözünüzde güven hissetsinler, huzur hissetsinler. Bu benim oğlum diye düşünsün yaşlılar, bu benim abim diye düşünsün, ablam diye düşünsün gençler-çocuklar ve yaşıtlarınız bu benim arkadaşım, dostum diye düşünsün. Emniyet Teşkilatı, milletin bağrından çıkmış sımsıkı ve sımsıcak bir teşkilattır. Bu özelliklerinizi mutlaka koruyacağınızdan eminim. 

İkinci temel ki bu misyonunuz özellik dışında kamu düzenini mutlak surette ikame edeceksiniz. Ve kamu düzeni bilinciyle toplumu hem aydınlatmalı, hem yönetmeli, hem riskler karşısında da korumalısınız. Dikkat ediniz, sadece devlet otoritesi demedim, Başbakan olarak yaptığım konuşmalarda ısrarla kamu düzeni dedim, hep kamu düzeni diyorum. Çünkü kamu düzeni hepimizin içinde olduğu bir düzendir. Devlet otoritesi dediğinizde, ortada bir devlet var ve onun kullanacağı otoritenin nesnesi olan bir vatandaş topluluğu var. Hayır, devlet ile vatandaş birbirinden ayrı değildir. Devlet, vatandaşın emrinde ve vatandaş tarafından belirlenen bir aygıttır. Devletin esası insan onurunu korumaktır; insanı yaşat ki devlet yaşasın felsefesine bunun için atıfta bulunuyoruz. Devlet otoritesi kavramıyla kamu düzeni kavramı arasındaki fark şudur: Devlet otoritesi demeye başladığınızda, siz devlet olarak kendinizi bir kenara çekersiniz ve otorite kullanma hakkını kendinizde görürsünüz, vatandaşlar da otoritenin nesnesi haline gelir. Ama kamu düzeni dediğinizde, vatandaşlarla sizlerin, hepimizin iç içe olduğu ve bir başbakanı herhangi bir vatandaştan ayırt etmeyen bir ortak kamu düzeninden bahsediyoruz demektir. Sizlerden bu noktada hassasiyetle beklentimiz; kamu düzeni bilincini kendi aranızda ve vatandaşlarla olan ilişkilerde tanımlamanız. Ve kamu düzeni söz konusu olduğunda da herhangi bir tavize asla izin vermemeniz. Kamu düzenini kim tehdit ediyorsa, 78 milyonu ortak olarak tehdit ediyordur. Bu bazen terörle mücadelede olur, bazen uyuşturucuya karşı mücadelede olur, bazen diğer alanlarda olur kaçakçılığa karşı vesaire, hepsinde kamu düzeninin nihai görünür yüzü sizsiniz. Siz kamu düzenine riayet edeceksiniz, kamu düzenini yöneteceksiniz, kamu düzeninden fedakarlık edilemeyeceğini göstereceksiniz. Bu bağlamda bazen çok kritik ki İçişleri Bakanımız sağ olsun, her zaman 20-25 senelik dostluğumuza istinaden sesini duymaktan hep memnun olmuşumdur, ama telefonla aradığında içimi hemen bir ürperti alır, acaba bir şehit haberi mi gelecek, acaba bir olayın bize nakledilmesi mi olacak diye. Böyle kritik gecelerde bazen Başbakanlık konutundan, Çankaya’dan Ankara’ya doğru baktığımda bir gece yarısı hep şunu düşünürüm: Bütün vatandaşlarımızın şu an huzur içinde uyuyabilmek için birilerinin ayakta olması lazım. Bizim görevimiz, sizin göreviniz; vatandaşlarımızın huzur içinde uyuyabilmesi için uykudan fedakarlık etmektir. Bizim görevimiz, sizin göreviniz; bulunduğumuz makamları veya mesleki yapıları bir güç kaynağı olarak görmek değil vatandaşlarımızın huzuru için o makamları bir araç olarak görmektir. Sizler ve buradan bütün Emniyet Teşkilatımıza tebriklerimi, teşekkürlerimi, takdirlerimi, minnetlerimi ifade etmek istiyorum. Sizler başkaları uyuyabilsin diye uyumayanlarsınız. Sizler başkaları güvende olsun diye 78 milyon vatandaş, kendi güveninizi, kendi canınızı ortaya koyanlarsınız. İşte Diyarbakır’da 7 yiğidimiz fedai can ettiler. Niçin? Diyarbakırlı rahat etsin, huzur bulsun, kamu düzeni hakim olsun diye. Bütün şehitlerimiz bunun için fedai can eylediler. Sizler bu emaneti alırken, bu mesleği devralırken biliniz ki bu mesleğin en önemli hususiyeti diğerkâmlıktır, başkası için fedakarlık yapma arzusu ve kararlılığıdır. İşte bugün bu anlamda bir sınavdan geçiyoruz, terörle mücadele sınavından. Terörle mücadele, sadece bir suç örgütüyle mücadele değildir. Aynı zamanda bir milletin beka mücadelesidir, bir vatanın birliğinin-beraberliğinin mücadelesidir. Nice yiğitler canlarını ortaya koydular, hepsini rahmetle, şükranla, minnetle anıyorum. Serdar Kazar, Pozantı Emniyet Müdürlüğünde çalışan polisimiz. Geçen sene elindeki mühimmat bittiğinde bombanın üstüne atarak kendisini diğer arkadaşlarını korumaya çalışan bir yiğit şehidimiz. Nice böyle şehitlerin emanetini üzerinizde taşıyorsunuz. Ömer Kula, şimdi GATA’da, gazi, Özel Harekatçı. Ayaklarını kaybettikten sonra sürünerek çatışmaya devam ediyor. Niceleri, Necmi Çakıroğlu, hepsinin isimleri sizde mutlaka kayıttadır, ben de zihnime nakşediyorum bu isimleri mümkün olduğu kadar. 2015 Kasım’ında yaralanır, tekrar gönüllü olarak çatışmalara, operasyonlara katılır, şehit olur. Annesine gönderdiği son mesajda; anne haberleri takip ediyorsun, sürekli beni arıyorsun, arama, merak etme. Eğer bana bir şey olursa arkamdan da ağlama, çünkü devlet bizim, vatan bizim diyen bir mesaj gönderir. Daha nice örnekler. Tek tek herhangi birini zikrettiğinizde gönlünüz bir başkasında kalıyor acaba unuttuğum birisi var mı diye. Biz o yiğitleri rahmetle, minnetle anıyoruz. Sizleri de gerektiğinde, böyle bir an geldiğinde tereddüt etmeden canınızı ortaya koyacağınızdan emin olarak sizleri bütün Emniyet Teşkilatımız adına şükranlarımla selamlıyorum. Allah sizlere ve bütün Emniyet Teşkilatımıza güç ve kudret versin. Bizi gün geldiğinde devlet ve millet fedakarlık beklediğinde tereddüt edenlerden eylemesin. Gün geldiğinde bu vatanın birliği-beraberliği için bir yiğit aranıyor dendiğinde, sağına-soluna bakıp da kim benden önce çıkar diyenlerden değil en önce yürüyenlerden eylesin. Nice örnekler verdik. Hayat boyu süren bir meslektir polislik. Yavuz Demirkol, 1995 yaralanır, gazi olur, 95’te gazi olur, aradan 20 sene geçer 2015 vazifeye çağrılır, kepçe operatörü olarak Diyarbakır’da Suriçi’ne çalışmaya gider, kepçe operatörü olarak çukurları, barikatları kaldırmak için orada bir daha yaralanır. Şu anda da Mardin’de yine kepçe operatörü olarak görevine devam ediyor. Böyle bir fedakarlığı gösteren bir emniyet mensubu selamlanmaz mı? Ona ve ailesine şükranlarımız ifade edilmez mi? Kamu düzeni söz konusu olduğunda sizler herkesten önce göğsünüzü siper ederek varlığınızı ortaya koyan bir mesleğin temsilcilerisiniz. Sizden bu anlamda beklentilerimiz de çok, milletimizin ihtiyaç hissettiği anda her an hazır olacağınıza dair inancımız da tam. İşte böyle güzel bir mekanda her türlü teknik donanımla kendinizi kamu düzeni için en iyi şekilde hizmet etmeye adıyorsunuz. 

Bu vesileyle terörle mücadele konusunda da bazı hususları sizlerle paylaşmak istiyorum; arkadaşlar, terör bütün dünyanın halkları için, bütün ülkeler için en büyük tehlikelerden, belalardan biridir, herkes terör tehlikesiyle karşı karşıya. Paris, Brüksel de, İstanbul ve Ankara gibi terör saldırısına maruz kaldı. Ama bizim ülkemizin bir farkı var, o da şu: Biz bir ateş çemberinin içinde terörle mücadele ediyoruz, bir ateş çemberinin içinde. Etrafımızda en az 6 ülke idare edilemez durumda ya da merkez otorite bu ülkelerde ülke sınırlarını kontrol edemiyor. Irak, Suriye, Lübnan, Libya, Yemen, Ukrayna, bütün bu ülkeler bize komşu ve her birinden gelecek risk söz konusu. Bu coğrafya o kadar kıymetli bir coğrafya ki üzerinde devlet kuranlara, medeniyet kuranlara sürekli bir imtihan vesilesi olur. Ya ayağınızı coğrafyaya, toprağa sağlam basacak ve büyük devletleri burada kuracaksınız ya da o toprak sizin ayağınızın altından kayıp sizi yok edecek. İşte böyle bir sınav günündeyiz, böyle bir büyük tarihi eşiğin içindeyiz. Sizler göreve, bu mesleği seçerek bu görevi yöneltirken sadece bir meslek icra etmek için seçmediniz arkadaşlar; bir milletin beka mücadelesi, istiklal mücadelesi için seçtiniz. Bunun gereğini yapacağınızdan da tereddüdüm yok. Bu ateş çemberinin içinde Türkiye’yi güçlü bir demokrasi, sağlam bir ülke bütünlüğü çerçevesinde savunmak için göreve başlayacaksınız. İşte bu ateş çemberi içinde gün geldi terörle mücadele konusunda büyük çabalar gösterdik, büyük fedakarlıklar yaptık. Gün geldi bütün etraftaki ihanet şebekelerine karşı omuz omuza mücadele ettik. 

İşte şimdi böyle kritik bir günün içindeyiz, bir bahara giriyoruz, ama baharımızı karartmak isteyenler var. Uzun çabalardan sonra Sayın Cumhurbaşkanımızın Başbakanlığı döneminde başlayan ve Türkiye’de özgürlük ve güvenlik dengesini sağlayan önemli demokratik atılımlardan sonra ülkemize kalıcı bir barışın egemen olması için her türlü çabayı gösterdikten sonra 7 Haziran seçimleriyle birileri şu hesabı yaptılar. Türkiye’de siyasi istikrar riske giriyor, dolayısıyla Türkiye’yi zaafa uğratmak için en doğru vakit dedi birileri ve piyonları devreye soktular. 20 Temmuz’dan 23 Temmuz’a kadar üç gün içinde. Suruç’ta DEAŞ vatandaşlarımızı katletti. Aynı gün PKK Adıyaman’da askerimizi şehit etti. Ertesi gün DHKP-C İstanbul’da silahlı gösteri yapmaya kalktı. Daha sonraki gün eminim hepinizin yürekten hissettiği bir acı, Ceylanpınar’da iki polisimiz gece yarısı sabaha karşı evlerinde şehit edildiler. Bu şuydu: O gün işte böyle bir tarihi eşikte millet adına görevi üstlenmiş, emaneti taşıyan bir Başbakan olarak hislerimi sizlerle de paylaşmak istiyorum. Öyle bir günde bütün bu bilgiler önünüze geldiğinde tarihi bir karar vermek durumundasınız. Ve geçici bir Hükümetin Başbakanı olarak siyasi ve hukuki bütün sorumluluğu üstlenerek 23 Temmuz’da operasyonları, bütün Türkiye çapında güvenlik operasyonlarını başlatma talimatını verdim. Bunu niye zikrediyorum biliyor musunuz? Diyarbakır’ı ziyaretim esnasında biliyorsunuz Süleyman kardeşimizin evinden bahsettim, ailesinden. Diyarbakır ziyaretim esnasında beni gelecekle ilgili umutlandıran en önemli gelişme, hiçbir çağrı olmadan, hiçbir özel çaba gösterilmeden Diyarbakır Ulu Camii çıkışında onbinlerce Diyarbakırlının meydanda toplanarak bizleri karşılaması, ağırlaması ve şehitler ölmez, vatan bölünmez diye haykırmasıydı. Buradan, Ankara’dan ülkemizin başkentinden o meydanı doldurarak terör örgütüne en güzel cevabı veren Diyarbekirli hemşehrilerimize, kardeşlerimize, vatandaşlarımıza bir kez daha selamlarımı iletiyorum. İşte burada biz suçluyla vatandaşı ayırt ederek askerimiz, polisimiz demek ki o kadar güzel bir mücadele örneği verdiler ki, suçluyla vatandaşı ayırt ettiler, suçluya devletin kudretini, vatandaşa devletin şefkatini gösterdiler ki vatandaşlar bizi bağrına bastı. O gün Diyarbakır sokaklarında dolaşırken vatandaşlarımızın gözünde devleti temsil eden bir makamın yanında olmanın huzurunu hissettim, güvenli hissettim. Ve bir taraftan güvenlik güçlerimizin güçlü iradesini görmekten, diğer taraftan vatandaşlarımızla kurulan güzel muhabbet ilişkisini görmekten büyük bir memnuniyet duydum. 

Dikkat ediniz, iki kesim bundan rahatsız oldu. Birisi; terör örgütü ve terör örgütünün siyasi uzantıları. Ben Diyarbakır’a gitmeden önce çağrı yaptılar, vatandaşlar kepenkleri kapatsın, ülkenin daha 4 ay önce yüzde 49,5 desteğiyle Başbakanlığına gelmiş Türkiye Cumhuriyeti Başbakanını protesto etsinler diye. Elhamdülillah kimse kepenk kapatmadı, kimse şahsen benim protesto edilip-edilmemem önemli değil, ama Türkiye Cumhuriyeti Başbakanını protesto etmedi. Çünkü verilen terör mücadele hukuk içinde verilen bir mücadeleydi ve halk bunu benimsemişti.

Yine bir gün önce 7 yürek paremizi elimizden alan bir terör saldırısı yaptılar. Ve muhtemelen şu hesabı yaptılar, Ulu Cami Meydanından vatandaşlara seslenirken söylemiştim, muhtemelen şu hesabı yaptılar: Bu terör saldırısından sonra Başbakan gelmekten vazgeçebilir, bu da terör örgütü için bir başarı olarak yansıtılabilir. Onlar bizi tanımıyorlar, o gece özellikle sadece kendim gitmekle kalmadım eşimle zaten gidecektik, ama gidecek bakan sayısını da artırdım. 4-5 arkadaşla gitmeyi düşünüyordum, 9 bakan arkadaşımla gittim. Şunu göstermek için: Bizi kimse korkutamaz. Kamu düzeni için yola çıkmış, bu ülkenin bekası için polisimiz, askerimiz gece-gündüz orada canını ortaya koymuşken eğer ben bir gün can kaygısıyla böyle bir ziyareti yapmaktan tereddüt edersem, işte o zaman bu makam bize haram olur. Bir an bile tereddüt etmedik, gittik ve orada söylediğim gibi ne terör örgütlerinden, ne de herhangi bir başka yapıdan korkmadık, korkmuyoruz, korkmayacağız; bu mesajı verdik. 

İki polisimizin şehit edildiği mübarek Ceylanpınar’a gittiğimde de aynı istihbarat bilgileri gelmişti birtakım riskler olduğuna dair. O zaman gittiğimizde de yolda, sokakta şunu sordular: Acaba Başbakan üzerinde çelik yelek mi var ya da eşinin. Diyarbakır’da da arkadaşlar böyle bir tedbir alsak mı dediler. Başbakan çelik yelek giyerse, Diyarbakırlıyla kucaklaştığında Diyarbakırlı eğer o çelik yeleği hissederse kendisini nasıl güvende hisseder? Emin olun Başbakanın canı, herhangi bir polisimizin, askerimizin, jandarmamızın ya da herhangi bir vatandaşımızın canından daha kıymetli değildir; bunu gösterebilmek ve Diyarbakırlıyı kucakladığımda çelik yeleği değil de yüreğimi hissetsin diye çelik yeleği giymeyi de reddettim. Bundan sonra da hiçbir yurt içi ziyarette böyle bir tedbir de alınmasını şahsen kendi riskimi üstlenerek yapmayacağımı da söyledim. 

Şunu zikretmek için bunu söylüyorum; emin olunuz ki her gecemiz ve gündüzümüz, her saatimiz ve her dakikamız Doğu’da, Güneydoğu’da mücadele eden kahraman polislerimizin, askerlerimizin yanında atıyor. 

Biz böyle mücadele ederken, biz bu kararlılığı gösterirken bir taraftan terör örgütü bütün bu ziyaretlerden rahatsızlık ifade edip hakkımızda değişik ifadeler kullanırken rahatsız olan bir başka kesim daha çıktı hiç beklemediğimiz yerlerden. Bizim terörle mücadele kararlılığımızı sorgulayan, sureti haktan görünen bir başka kesim de bu sefer bu sorgulamayı yapma cüretine kalkıştı. Ve bu terörle mücadele konusunda bizim Hükümet olarak şahsen ve bütün bir Emniyet Teşkilatı, Türk Silahlı Kuvvetleri olarak üstlendiğimiz risklerin binde 1’ini dahi üstlenmemişler ahkam kesmeye kalktılar, terörle mücadele konusundaki kararlılığımızı sorgulamaya kalktılar. Ben bunların hepsini takip ediyorum, kimin ne düşündüğünü biliyorum. Bu sorgulama yapmaya çalışanların arkalarında kimlerin olduğunu da biliyorum. Ama onlar da bilsin ki ben 23 Temmuz’da Silahlı Kuvvetlere, Emniyet Teşkilatına yaptığımız güvenlik zirvesinde talimat verirken yaşadığımız üç günü değil gelecekteki üç asrı hesap ederek talimat verdim. Ve talimatımız açıktı arkadaşlar, bugün de aynı talimat geçerlidir. O gün aramızda olan arkadaşlarımız da buradalar. Ceylanpınar’da polisimizin şehit edilmesi, Adıyaman’da askerimizin şehit edilmesi, Suruç’ta vatandaşlarımızın ve sınırda bir askerimizin DEAŞ tarafından şehit edilmesi sonrasında açık ve net bir talimat verdim, Türkiye Cumhuriyeti topraklarının her bir şehri, her bir ilçesi, her bir dağı, her bir vadisi, her bir santimetrekaresi terörden temizleninceye kadar mücadele edeceksiniz, bir adım dahi geri dönmek, geri adım atmak yok. O gün ne kadar kararlıysak, bugün de aynı ölçüde kararlıyız, kimse bu kararlılığımızı sorgulayamaz. Ve bu kararı verirken ben Meclisten güvenoyu almış bir Hükümetin Başbakanı değil, seçim sonrasında hükümet kurulmadığı için geçici olarak görevi Cumhurbaşkanımızdan almış olan bir Başbakan olarak görev yürütüyordum. 

Aynı şeklide 28 Ağustos’ta bu kez mücadele yayılıp kırsal alanda daha kararlı mücadele etme durumu söz konusu olduğunda da 7’nci, 8’inci, 9’uncu kolordulara bütün bu Doğu ve Güneydoğu’daki dağları temizleyeceksiniz talimatıyla doğrudan Başbakanlık direktifiyle görev verirken de aynı riski aldım siyasi ve hukuki riski, ama bunu almayanların başbakan koltuğunda oturması mümkün değildir. O günlerde muhalefet partileri anayasal hükümete, anayasanın zorunlu kıldığı hükümete girmemişler ve bizi yalnız bırakmışlardı. O günlerde biz şehitlerimizle, terör mücadelesiyle uğraşırken, birileri fitne yapmanın hesabı içindeydiler. Ama bizim gönlümüzde de, zihnimizde de tek bir mesele vardı, ülke birliğini, beraberliğini korumak.

Yine aynı şekilde, değerli İçişleri Bakanımız burada, 14 Aralık günü Cizre, Silopi, Sur operasyonları için Genelkurmay Başkanımızla birlikte oturup karar verdiğimizde de yeni seçimden çıkmış, Hükümetini yeni kurmuş bir Başbakanımdım, ama tereddüt göstermedim, göstermedik, göstermeyeceğiz.

Sizin nezdinde de bütün milletime seslenerek ifade ediyorum; bütün bu kampanyalara, bütün bu saptırma çabalarına karşı, biliniz ki terörü bu topraklardan son santimetrekaresine kadar temizleyecek, temizle iradesine sahip bir Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti var, bu temizleme iradesini hayata geçirecek silahlı Kuvvetlerimiz var, Emniyet Teşkilatımız var. 

Ben bu kararları alırken, arkadaşlarımızla birlikte bu zor, çetin kararları alırken emin olunuz güvendiğim tek şey, milletimiz ve milletimizin bağrından çıkmış Silahlı Kuvvetlerimiz ve Emniyet Teşkilatımız. Sizlere güvenerek bu kararları aldık, sizlere güvenerek yolumuza devam ediyoruz, sizlere güvenerek bu mücadeleyi inşallah bir gün mutlak bir zaferle neticelendireceğiz arkadaşlar, hiç tereddüdünüz olmasın. Bu güveni sizlere duymamızın en önemli sebebi, bu vatana bağlılığınız, bu teşkilatta en iyi, profesyonel bir şekilde görev bilinciyle yetişmiş olmanızdır. Yarın inşallah önemli görevlerle ülke sathına yayıldığınızda lütfen bu sözlerimizi unutmayınız. Kamu düzeni sizden sorulur, milletin huzuru sizden sorulur. Milletin geleceği, istiklali, istikbali sizden sorulur, sizin geleceğiniz de bizden sorulur. Her birinizin gözünde bu aşkı, bu vazife şuurunu görmek istiyoruz. 

Dolayısıyla halkın bağrından çıkmış, halk ile bütünleşmiş bir Emniyet Teşkilatı birinci nitelik. 

Kamu düzenini her halükarda koruyacak, kamu düzeni için aldığı talimatı tereddütsüz yerine getirecek profesyonellikle, sağlamlıkta bir Emniyet Teşkilatı ikincisi. 

Üçüncüsü de, güvenlik bir bütündür arkadaşlar, devletin güvenlik yapıları arasındaki koordinasyon. Bu da asker, jandarma, polis işbirliğini gerektiriyor. Devlet tek bir yapıdır, devlet kompartımanlara bölünmez, devlet kurumlar arasında paylaşılmaz, güvenlik tek bir bütündür, güvenlik herhangi bir şekilde kurumlar arasında paylaşılarak riske edilemez. Bu anlamda bizim son operasyonlarda en çok gurur duyduğumuz hususlardan birisi ve en büyük başarı kaynaklarından birisi, asker ile polis arasındaki yakın koordinasyon ve işbirliği oldu. 

Geçtiğimiz Diyarbakır ziyaretinde bir gazeteci bunu bir emniyet görevlisi ve bir Silahlı Kuvvetler mensubuna atfen bana söylediği ve bana iletmelerini istediklerini de ifade etti, hepsi bu koordinasyondan büyük bir memnuniyet içerisindeler, biz de memnuniyet içerisindeyiz. 14 Aralık’ta bu operasyon Cizre, Silopi, Sur’da başladığında asker ve polisin müşterek harekatı olarak başladı ve hep müşterek bir harekat olarak yürüdü. Ve polisimizle askerimiz omuz omuza, jandarmamız, askerimiz omuz omuza ortak bir kaderi bu ülkenin şekillendirdiler.

Geçmişte kurumsal asabiyeler vardı, birbirine belki yan gözle bakan yaklaşımlar da oldu, ama Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik anlayışı içinde biz askerimizin, polisimizin, jandarmamızın tek bir güvenlik felsefesiyle hareket etmesine büyük önem veriyoruz. Özellikle terörle mücadele bağlamında sizlerden en önemli beklentilerimizden biri de bu. Ve nice kahramanlık hikayeleri bu anlamda yazıldı, nice zorluklar içinde polisimiz ve askerimiz yan yana, omuz omuza savaştı. 

Hepimizin bildiği Cizre’de yaşanan bir olay, İsmail Ertem bir uzman çavuş, Süleyman Yalçın bir özel harekatçı, yan yana savaşırken kendisini siper eder İsmail Süleyman ağabeysi için. Sonra sorduklarında neden canını tehlikeye attığını, verdiği cevap çok çarpıcı, manidar ve hepimize ders mahiyetinde, ben bekarım, o evli ve 4 ay önce bir oğlu oldu, oğlunun yetim büyümesine ben rıza gösteremezdim, kendi canımı onun için feda etmeye çalışmamın sebebi buydu. İşte bizim görmez istediğimiz tablo bu. İç çekişmeler içinde, karşılıklı kurumsal asabiyeler içinde bir güvenlik teşkilatlanması değil, bir diğeri için canını ortaya koyan bir fedakarlık anlayışı. Sizlerden de görev aldığınızda aynı fedakarlık bilinciyle davranmanızı rica ediyoruz. 

Bu devlet içinde kurumlar arası koordinasyon nihai başarının olmazsa olmaz şartıdır. Şu anda biz burada bu şartlarda bu konuşmayı, dersi yaparken Nusaybin’de, Yüksekova’da, Şırnak merkezde ve daha nice ilçede omuz omuza mücadele eden polislerimize, askerlerimize buradan selamlarımızı bir kez daha iletiyorum.

Dördüncü önemli husus, sizler demokratik, hukuk devleti kuralları içinde görev ifade eden ve meşruiyetini milletten alan bir anlayış içinde görev ifa eden Emniyet Teşkilatı mensuplarısınız. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, demokratik, hukuk devletidir. Kim hangi görevi ifa edecekse, bu görevin meşruiyet kaynağı da bu demokratik, hukuk devleti ilkesidir, uygulama prensipleri de bu demokratik, hukuk devleti ilkeleridir. Kimse kendisinden menkul bir güç kullanamaz, kimse şu anda ben böyle hissetim diyerek bir güç kullanamaz. Belinize taktığınız silahınız ya da elinize aldığınız herhangi bir güvenlik aracı milletin size emanetidir, onu sadece ve sadece demokratik, hukuk kurulları içinde kullanma yetkisine sahipsiniz. 

Burada en önemli husus, özgürlük-güvenlik dengesinin sağlam tesis edilmesidir. Millete güven hissi vereceksiniz, milletin özgürlüğünü kısıtlayan bir anlayışı ise kesinlikle ret edeceksiniz. Milletin özgürlükleri için görev yapıyorsunuz. Özgürlükleri kısıtlayarak güvenlik tesis etmeye başladığınız zaman, bir sonraki aşamada daha büyük güvenlik problemleriyle karşı karşıya kalırsınız. Bu dengeyi Türkiye Cumhuriyeti Devleti iyi kurduğu için çevre ülkelerden farklılaşıyor. Onun için çevredeki kendi devletinden rahatsız olan insanlar fevç fevç Türkiye’ye doğru gelip güven bulmak istiyorlar. Onun için Türkiye Cumhuriyeti’nin sembolü olan al bayrak huzurun, güvenin sembolü haline geldi.

Bir ara Türkiye’de işkence olayları dolayısıyla uluslararası standartlarda nasıl sıkıntılarla karşılaştığımızı hepiniz hazırlarsınız. İşkenceye sıfır tolerans derken biz, kamu gücünü kullanan herkesin demokratik, hukuk devletine riayet konusunda da aynı hassasiyeti göstermesini sağlam için bunu yaptık. Ve teşekkür ediyorum bütün Emniyet Teşkilatımıza. 

O kadar sağlam bir dönüşüm, büyük bir reform gerçekleştirildi ki, bugün Emniyet Teşkilatımızda -ben Dışişleri Bakanı olarak gurur duyardım- işkenceye sıfır tolerans demek söylemde kalmamıştı, eyleme de dönüşmüştü. Ve hamdolsun, hepinizle gurur duyuyoruz. Kimse bugün karakollardan şikayet etmiyor, kimse bugün karakolları gidilmesi ürkütücü yerler olarak telakki etmiyor. Bunda AK Parti hükümetleri olarak bizlerin 2002’den bu yana, Sayın Cumhurbaşkanımız Başbakanlığından başlayarak yaptığı reformların, demokratik açılımların büyük payı oldu. Sizlerden bu konudaki hassasiyeti en iyi şekilde göstereceğinizden emin olarak bunu tekrar teyiden rica ediyorum.

Sizin gözünüze bakan her bir vatandaş güven yanında aynı anda özgür olduğunu da hissetsin. Sizin bir sorunuza muhatap olduklarında, bu sorunun aynı zamanda kamu tarafından sorulduğunun da farkında olsun. Sizlere bu anlamda güvenimiz tam. Bu konuda şu anda gerçekleştirdiğimiz olduğumuz düzeyin hiçbir şekilde gerisine gitmeyeceğimiz konusundaki inancım da tam. Öyle bir güç ve kudret sahibi olun ki, suçlular bütünüyle sizden korksunlar. Öyle bir şefkat sahibi olun ki, vatandaşlar sizin yanınızda kendilerini en özgür, en şanslı vatandaşlar olarak hissetsinler.

Onun için insan doğası çift yönlüdür, teşebbüssüm de bize, bazen kaş çatmak demeyeyim ama, ciddi bir haleti ruhiye de bize. Tebessümü yüzünüzden eksik etmeyin vatandaşlara dönük olarak, ama suçlu söz konusu olduğunda, özellikle terörle mücadele ve uyuşturucuyla mücadele söz konusu olduğunda arkadaşlar, bileğinizin gücünü de, teröristin ve uyuşturucu kaçakçısının kafasına inecek yumruğunuzu da en kuvvetli şekilde tutun, çünkü o yumruk milyonlarca çocuğu kurtaracak olan yumruktur, çünkü o yumruk Diyarbakır çocuklarının da çukurlarda, barikatlarda gelecekte ölmemesini temin edecek yumruktur. Ne yumruğunuz eksik olsun, ne yüzünüzdeki tebessüm. Gösterdiğiniz tebessümle herkes kendisini huzurda hissettin, yumruğunuz ve bileğinizle de suçluları bu anlamda tam bir caydırıcılıkla suçtan caydıran bir sonuç doğursun. Allah yüreğinize ve tebessümünüze derinlik katsın, bileğinize güç katsın. 

Değerli arkadaşlar, beşinci talebimiz, beklentimiz, demokratik, hukuk devletiyle ilgili söylediklerimin doğal sonucudur bu beşincisi, o da, çağdaş, demokratik sistemlerde ve bizim kadim devlet anlayışımızda memur sadece ve sadece meşruiyetini halktan alan siyasi iradenin emrindedir, başka kimsenin emrine giremez. Ha bugün bizden emir alacaksınız, bunun tartışılır tarafı yoktur, kim bunu tartışırsa üniformasını çıkaracak siyaset yapacak.

Neden bizden emir alacaksınız biliyor musunuz? Çünkü meşruiyetini objektif seçimlerle halkan almış bir siyasi iktidardan bahsediyorum, şahsen benden değil, yüzde 85’lik seçime katılım ve yüzde 49,5 oyla iktidara gelmiş bir Hükümetten alacaksınız. Bizim otoritemiz şahsi bir otorite olamaz. Bir gün bu görevi bıraktığımızda sıradan bir vatandaş olarak sizin hep bu tebessümü yüzünüzde görmek isterim ve bir fark da gözetmem. Ama halkan meşruiyetini almış bir siyasi iktidar varken ve halka hesap vermesi beklenen bir siyasi iktidar varken, bunun atadığı Başbakan, bunun atadığı İçişleri Bakanı varken, eğer bir memur o bürokratik hiyerarşi dışında bir yerden emir alırsa, mesleğine de, vatanına da ihanet etmiş olur, demokrasiye de ihanet etmiş olur, bundan kastettiğim açıktır, paralel yapı benzeri yapılar. Sizin talimat alacağınız yegane merci bir üst amirinizdir, onun talimat alacağı bir üst amiridir, onun talimat alacağı İçişleri Bakanıdır, onun talimat alacağı halkan meşruiyetini almış olan Başbakanlık makamıdır. 

Burada eğer birleri memuriyet görevini ifade ederken dışarıda bir başka otoriteden de emir alabilirim, hatta bu emri uygularken İçişleri Bakanına, Başbakana bile hesap vermeden uygularım derse, kendisini kapının dışında bulur ve dediğim gibi devlete, demokrasiye ve mesleğine ihanet etmiş olur. Bu olmadı mı Türkiye’de? Oldu maalesef. 17-25 Aralık’ta kendi amirinden, kendi bakanından saklayarak operasyon yapmaya kalkanlar çıktı. Niyetleri herhangi bir hukuki süreci işletmek değildi, niyetleri Türkiye’de halkın meşru oylarıyla iktidara gelmiş bir iktidarı, bir Başbakanı görev mahallinden uzaklaştırmaktı. Halkın oylarıyla iktidara gelmiş ve tabiri caizse yedi düvele karşı bu memleketin menfaatini koruyup kollamak için gece-gündüz çalışan bir Başbakanın odasına böcek koymak. O zaman ben Dışişleri Bakanı idim, Dışişleri Bakanının odasına böcek koyarak Dışişleri Bakanı, MİT Müsteşarı ve Genelkurmay İkinci Başkanının son derce mahrem toplantısını dinlemeye çalışmak ihanetin ta kendisidir, casusluğun ta kendisidir, vatana, devlete, millete, demokrasiye, mesleğe ihanettir. Bundan sonra benzer olayların olmaması için, benzer yapıların hakimiyet alanı bulmamaları için de biz size güveniyoruz. 

Eğer biri derse ki, amirini değil de dini gerekçelerini de kullanarak şu zatı dinleyeceksin derse ya da seküler gerekçeler kullanarak şu devletin menfaatini daha iyi bilen şu yapıyı, şu vesayet odağını dinleyeceksin derse dönüp ona diyeceksiniz ki, eğer bana talimat vermek istiyorsan çıkar o cübbeni veya başka makamları sembolize eden şeyleri, gir seçime, halktan destek al, oy al gel, ondan sonra bana talimat ver. Bana talimat verecek yegâne merci, meşruiyetini halktan alan, hesabını da halka veren meşru Türkiye Cumhuriyeti hükümetidir diyeceksiniz. 

Bu kötü örnekten hareketle söylüyorum, bundan sonra benzer yapılar söz konusu olduğunda, doğmaya başladığı anda mutlaka bu yapılar tasfiye edilmelidir, aksi takdirde devleti yaşatamayız, aksi takdirde kimse modern, çağdaş bürokratik sistem içinde görevini ifa edemez hale gelir. O anlamda devlet şerik kabul etmez, ortak, devlet otoritesi, kamu otoritesi kullanılırken ortak olunmaz. Hesap veremeyecek, vermesi mümkün olmayan kişilerin talimat vermesi de söz konusu olamaz. 

Biz de şunu diyoruz: Bizden, Hükümetimizden gelen talimatları uygularken bizim de hesap vereceğimiz merciler var, o da milletimizin ta kendisi. Bu siyaset beğenilmezse bir sonraki seçimde başka arkadaşlar gelir, başka vatandaşlar gelir bizim yerimize görev yaparlar, o zaman da onları dinleyeceksiniz. Ama meşruiyetini milletten almayan hiçbir gücün karşısında boynunuzu eğmeyeceksiniz, talimat almayacaksınız, onların istekleri doğrultusunda bir santim dahi adım atmayacaksınız, sizden net olarak beklentimiz budur. Ve böyle bir şey söz konusu olduğunda da gerekli mekanizmaları devreye sokarak bu tür yapıların etki alanını kıracaksınız. Bu 5’inci beklentimiz, çağdaş devletlerin hepsinde böyledir. Çağdaş hiçbir devlet iki otorite, iki farklı talimat kaynağı öngöremez. Çağdaş, demokratik devletlerde tek meşruiyet kaynağı millettir ve milletin seçtiği siyasi iradedir. 

Son olarak 6’ncı göreviniz, şimdiye kadar söylediklerim mesleki ve ulusal görevlerdi, 6’ncısı ise uluslararası misyonumuz. Dışişleri Bakanıyken yakından takip eder ve gerçekten takdirle hep anardım, şimdi de bunu görmekten memnunum. Emniyet Teşkilatımız uluslararası misyonunu genişletmeli. Burada da yabancı, yabancı demeyeyim, misafir öğrencilerimizi görüyorum değişik ülkelerden, bundan da memnuniyet duyuyorum. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti değerli arkadaşlar, tarihin bir aşamasında konjonktürel olarak tarih sahnesine çıkmış sıradan bir ulus devlet değildir. Türkiye Cumhuriyeti devleti çok köklü bir devlet geleneğinin…  Bakınız 171. yıl diyoruz Emniyet Teşkilatımızın, Cumhuriyetimizin 171. yılında değiliz, demek ki kurumları bir devletten daha eski olamaz, demek ki Cumhuriyetimiz bir rejimin adıdır, devletin sürekliliği ise devam etmiştir. Cumhuriyetimiz esastır, ama bir devlet sürekliliği içinde esastır. 

Şimdi bunu niye zikrediyorum? Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulurken İstiklal Savaşı verdik. O zamanki polis teşkilatımız da özellikle silahların Anadolu’ya aktarılmasında olağanüstü görevler ifa ettiler. Ama biliyor musunuz, bu İstiklal Savaşı’nın başarılı olması için dua edenler sadece Anadolu’daki halk değildi, Hint Müslümanları dua etmenin yanında bütün son varlıklarını Anadolu’ya gönderdiler, kadınlar nikâh yüzüklerini, bileziklerini gönderdiler. Afrikalı Müslümanlar, Balkan Rumeli’nde bıraktığımız evladı Fatihan, hepsi döndü yönlerini Kocatepe’den İzmir’e yürüyen o istiklal ordusu için dua etti. Neden biliyor musunuz? Çünkü onlar biliyorlardı ki, eğer güçlü bir Türkiye Cumhuriyeti Devleti, o zaman cumhuriyet değiliz daha, ama güçlü bir Türkiye varsa onlar da emniyette, ama eğer Türkiye çökmüşse kadim medeniyetin bütün iddiaları da, mazlum doğu milletlerinin ve mazlum milletlerin bütün iddiaları da çökmüştür. Onun için biz o dualarla, o imkânlarla İstiklal Harbimizi hamdolsun şehitlerimizin gayretleriyle başarıya götürüp Cumhuriyetimizi kurduğumuzda da bu Cumhuriyet sadece bir toprak parçasındaki bir ulus devletin adı değil, dünyanın her yerindeki mazlum milletlere ilham veren büyük bir devrimin adı oldu; mazlum milletlere ilham veren devrim bugün de yoluna devam ediyor arkadaşlar. Gazi Mustafa Kemal’in o günkü ifadesiyle, Akdeniz’i hedef göstermesi sadece bir coğrafi hedef değil, bütün mazlum milletleri arkasına almış bir yeni dönemin başlangıcı. 

Şimdi bu mazlum milletler yeni sınavlarla karşı karşıya yüz yıl sonra. O mazlum milletler yine, 1 Kasım gecesi aldığım mesajları bir gün inşallah yayınlarım, dünyanın her bir köşesinden,  Suriyeli çok alim bir zat, yaşlı, bir mesaj gönderdi, hala gözümün önünde ve hala dipdiri zihnimdedir; bugün dedi bize bağrını açan Türk kardeşlerimiz oylarını elleriyle sandığa kullandılar, biz ise avuçlarımızı açıp semaya doğru dua ederek oylarımızı kullandık, çünkü eğer Türkiye güçlü olmazsa biz var olamayız. 

Ve daha çarpıcısı, geçen hafta bir vesileyle zikrettim, ama özellikle gözünüzün önünde olması ve hafızanızda canlı kalması için bir daha zikretmek isterim,  bir doktor hanım Suriyeli mültecilere yardım kampanyası esnasında bir Suriyeli çocuğun başını okşuyor. Okula gidip gitmediğini soruyor, 8-9 yaşlarında bir çocuk, gidiyorum diyor. Ne olacaksın diyor. Şimdi bizim çocuklara sorsanız bunları, der ki herhalde mühendis olacağım, doktor olacağım vesaire. Çocuk başını kaldırıp, ben büyüyünce Türk olacağım diyor. Çünkü onun zihninde Türk merhametin adı, şefkatin adı, gücün adı, kendisine sahip çıkan babası gibi bakıyor Türk’e, anası gibi görüyor. İşte böyle bir asli görevi de ifa ediyorsunuz. 

Bugün Suriyeli mültecileri Ege adalarından geri alırken kamplardaki mültecileri de Avrupa’ya göndereceğiz. 

Sizlerden ricam, Türkiye’yi böyle bir merhamet kucağı olarak görenlere, onlara da şefkatle davranın ve vatandaşlarımızdan ayırt etmeyin. Onların arasına sızmış terör odaklarına karşı en şiddetli mücadeleyi verin, ama onların başını okşarken kendi evladınızı okşar gibi okşayın, kendi kardeşinizi okşar gibi okşayın. 

Yine dışarıdaki mazlum milletlerin emniyet teşkilatlanmasına katkıda bulunmak için özel bir çaba içinde olun, çünkü onların bulundukları yerlerde sağlam olmaları bizi de sağlam kılar. Emniyet teşkilatlarının yeniden yapılandırılmasında Afganistan’a, Pakistan’a, Libya’ya, Somali’ye verdiğimiz destekler çok büyük önem taşıyor, şu anda 1000’den fazla polisimiz dünyanın her köşesinde görev ifa ediyor. Şu ana kadar 31500 polis bizim akademilerimizde, yani misafir polis eğitim gördü. Silahlı Kuvvetlerimizin harp akademilerinde ders verirken de söylerdim ve fark etmekten büyük mutluluk duyardım değişik milletlerin bizim akademilerimizde ders alıyor olması, şimdi polis akademimizde misafir öğrencilerin olması bana büyük bir mutluluk, gurur veriyor. İnşallah öylesine güzel bir örnek oluşturalım ki, sadece mazlum milletler değil, gelişmiş ülkeler de bizi örnek alsınlar, ki alıyorlar, alacaklar. Milli misyonumuzu ne kadar iyi yerine getirirsek uluslararası misyonumuzda da o kadar başarılı oluruz. 

Dolayısıyla siz de sizden beklentilerimiz, mesleği icra ve ifa ederken uymanız gereken kurallar konusundaki beklentilerimiz çok derin, çok kapsamlı, çok boyutlu. Allah yolunuzu açık etsin. 

Ama baştan zikrettiğim hususu kısaca özetleyerek söyleyeyim; polis mesleği halkın içinden çıkmış bir meslektir, kamu düzenini ihya eden bir meslektir, kamu düzeniyle birlikte bütün güvenliği diğer güvenlik birimleriyle birlikte yerine getiren bir meslektir, demokratik, hukuk devletinin ayrılmaz parçasıdır, meşru siyasi irade dışında kimseye ne borçludur, ne de onlardan talimat alır ve nihayet uluslararası alanda ülkesini en iyi şekilde temsil eder. Allah çıktığınız bu yolda, bu meslekte size hep başarılar nasip etsin. Milletle bütünleşerek aynı hedef doğrultusunda kilitlenmiş bir şekilde mesleğinizi icra etmenizi diliyorum. 

Şehitlerimize tekrar rahmet diliyor, gazilerimize acil şifalar temenni ediyorum. 

Allah sizi muhafaza eylesin, sizin meslek arkadaşlarınızı muhafaza eylesin. Bugün mücadele eden Doğu’da, Güneydoğu’daki emniyet mensuplarımızın da gazasını mübarek eylesin. 

Allah’a emanet olun. 

join us icon
SEN DE ARAMIZA KATIL Gücümüze Güç Katalım.