Yükleniyor...

Basbakan Erdogan’in Geleneksel Büyükelçiler Iftari konusmasi

 

Sizleri sevgiyle, saygıyla selamlıyor, artık geleneksel hale gelen iftar programımıza iştiraklerinizden dolayı her birinize şahsım, Partim, milletim adına teşekkür ediyorum.

Ramazan ayının İslam dünyasıyla birlikte tüm insanlık için barış, huzur ve bereket getirmesini gönülden temenni ediyorum. Müslümanlar için Ramazan ayı nefis muhasebesinin yapıldığı, insanların kendilerini etraflıca değerlendirdiği bir dönemdir. Bu mübarek ay, affetme ve kötülüklerden arınma için, yoksulun yokluğunu, açın açlığını en iyi şekilde anlamamız, onlara yardım eli uzatmamız için bizlere fırsatlar sunar. Ramazan ayı bizler için dargınlıkların unutulup anlaşmazlıkların bir kenara bırakıldığı, aile ve kardeşlik bağlarının güçlendiği, birlik ve beraberlik duygusunun en geniş şekilde hissedildiği, gerçekten müstesna bir ay, müstesna bir dönemdir.

Maalesef yaşadığımız şu günlerde şöyle bir kısa değerlendirme yapacak olursak, bu temennilerin gerçekleşmediğini görüyoruz. Orta Afrika Cumhuriyeti’nden Myanmar’a kadar birçok ülkede dinler arası bir çatışma tetiklenmeye çalışılıyor. Suriye’de 200 binden fazla masumun canına mal olan bir iç savaş dünyanın gözleri önünde tüm vahşetiyle sürüyor. Şu anda ülkemizde 1 milyon 150 bin sığınmacı var. Hemen yanı başımızda Irak hızla Suriye’nin sürüklendiği şiddet sarmalının içine çekiliyor. Filistin’e İsrail’in bu mübarek ayda başlattığı operasyon ne yazık ki 8. gününe girdi ve orada da 200’e yakın insan hayatını kaybetti ve 1750 sivil yaralandı. Ortadoğu’da kimlik siyasetinin tüm çoğulcu hareketlerin üzerine çıktığı bir dönemden geçiliyor. Din ve mezhep ayrımı, toplumları ayıran tehlikeli fay hatları olarak giderek derinleşiyor.

Değerli büyükelçiler, Irak’ta 2006-2007 yıllarındaki benzer şiddetli bir mezhep çatışması yaşanmasından endişe duyduğumuzu ifade etmek isterim. Biz Irak’ta mezhepsel, dayatmacı ve çatışmacı politikaların ülkeyi nasıl bir uçuruma sürüklediğini muhataplarımıza anlatabilmek için yıllardır adeta çırpınıyoruz. Maalesef ülkenin şu an içinde bulunduğu durum, bizim endişelerimizi haklı çıkardı. Ülkenin anayasasında yer alan yetki ve gelir paylaşımı ilkelerini özellikle dikkate almayan merkezi Hükümet, bugün yaşananlarda büyük sorumluluk sahibidir. Irak’taki kaos ortamı, ülkemiz başta olmak üzere bölgeyi ve tüm dünyayı tehdit eden aşırı unsurları içinde adeta bir hayat alanı oluşturmak suretiyle saklıyor, gizliyor. Ne yazık ki Irak’ta IŞİD adlı örgütün faaliyetleri bölgeyi olduğu kadar bizi de doğrudan ve dolaylı etkilemiştir. Musul’da sadece Türkiye’nin diplomatik misyonu bulunuyordu, bizden başka orada diplomatik bir misyon Musul’da yoktu. Bu misyon kuşatıldı, içerideki çalışanlarımız, Konsolosumuz ve ailesi bir aydan fazladır alıkonuluyor. Alıkonulan şoförlerimizi bölgeden almayı başardık ve geçen akşam kendileriyle Şanlıurfa’da beraber oldum. Konsolosluk çalışanlarımızın serbest bırakılması için de girişimlerimiz yoğun şekilde devam ediyor.

Değerli dostlarım, Irak ve Suriye’de din, mezhep ve etnik ayrımcılığın üstüne çıkılarak halkların ülkeye aidiyet hislerini güçlendirecek siyasi süreçlerin geliştirilmesi gerekiyor. Bölgenin radikal unsurların mücadele alanı haline dönüşmesi, ancak bu şekilde engellenebilir. Türkiye’nin güvenlik ve istikrarı, bölgede yaşanan olumsuzluklardan doğrudan etkileniyor. Ancak, sorunun daha da büyümesi halinde bölge kaynaklı güvenlik ve istikrar tehdidinin tüm dünyayı etkisi altına alması kaçınılmaz olacaktır. Batı başta olmak üzere diğer devletlerden Suriye’ye ve Irak’a savaşmaya gelen gençlerle ilgili öncelikle kendi ülkelerinde önlemler alınması gerekiyor. Biz Suriye’ye geçerek radikal gruplara katılmayı planlayan üçüncü ülke vatandaşlarıyla ilgili büyük hassasiyet gösteriyor, bu noktada gereken önlemleri alıyoruz. Terör örgütleriyle ilişkisi olduğundan şüphelenilen veya yasa dışı yollarla ülkemize giriş yapan yabancıları belirliyor ve sınır dışı ediyoruz. Ancak bu kişilerin kendi ülkelerinin ve geliş güzergahlarındaki diğer devletlerin bu konuda yeterli hassasiyeti göstermediğini de üzülerek belirtmek istiyorum. Sadece hazırlanan listelerin bize iletilmesi, bu konuda gerçekçi ve yeterli bir çaba olmadığı gibi, böyle bir yaklaşım adil de değildir. Bu konuda tüm ülkelerin sorumluluğu paylaşmasını ve ülkemizle etkin bir işbirliği içine girmesini bekliyoruz.

Değerli büyükelçiler, şunu bütün samimiyetimle ifade etmek isterim: Irak halkı bugün büyük ölçüde uluslararası toplumun Suriye’de işlediği günahın bedelini ödemektedir. Kulaklarımızda halen Srebrenitsa’nın çığlıkları uğuldarken, Şam’a birkaç kilometre uzaklıkta bulunan Yermuk Kampındaki çocukların abluka altında açlıktan can vermeleri dahi Suriye rejiminin üzerinde gerekli baskının kurulmasına yetmedi. Suriye rejimi, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin kararını hiçe sayarak ülkeye insani yardım ulaştırılmasını engellemeyi sürdürüyor. Uluslararası toplumun Suriye rejimi üzerinde gerekli baskıyı oluşturmak için süratli ve somut adımlar atması gerekiyor. Gerçi bugün bazı gelişmelerin olduğunun haberini alıyoruz, tabii bizim için uygulama çok önemli. Aksi takdirde 21. yüzyılın bu en büyük insanlık trajedisi giderek büyüyecek, çok daha vahim bir hal alacaktır. Ülkede krizin başlangıcından bu yana onda 1’ini çocukların oluşturduğu 200 binden fazla insan hayatını kaybetti. 6,5 milyon kişi ülke içinde yerlerinden edildi. Suriye’de acil yardıma ihtiyaç duyanların sayısı 11 milyona ulaştı. Yaklaşık 1 milyon kadarı da az önce ifade ettiğim gibi şu anda ülkemizde, 3 milyondan fazla Suriyeli de diğer komşulara Lübnan gibi, Ürdün gibi, buralara sığındı. Bugüne kadar ülkemizin Suriyeli misafirleri için yaptığı harcamaların tutarı 3,5 milyar doları geçti. Bizim komşuluk dayanışması içinde sergilediğimiz ve insani bir duyarlılık olarak gördüğümüz bu tutumu Suriye’nin diğer komşuları da ciddi, ekonomik ve sosyal sonuçlarına katlanmak suretiyle ortaya koyuyor. Bu noktada uluslararası toplumdan gerekli desteği görmediğimizi üzülerek burada belirtmek isterim. Birleşmiş Milletler’in Suriye için bildirdiği insani yardım taleplerinin yarısından dahi azı için söz verilmesi, bu konuda uluslararası toplumun ne denli duyarsız olduğunu gösteriyor.

Libya da uluslararası toplumun ciddi destek sağlaması gereken ülkelerden biri durumuna geldi. Güvenlik güçlerinin kapasitelerinin geliştirilmesi başta olmak üzere Libya’nın kendi kendini yönetebilmesini sağlayacak her çaba, bu ülkenin geleceği için hayati öneme sahiptir.

Bunların yanı sıra Filistin meselesi bölge istikrarı için önemli konuların başında yer almaya devam ediyor. İsrail, Gazze üzerindeki hukuksuz ambargosuna devam ederken, aynı zamanda yasa dışı yerleşimleri sürdürerek iki devletli çözümü pratikte imkansız hale getiriyor. Filistinlilere insan onuruna yakışır bir hayat hakkı tanımayan bu anlayış, bölgede barış umutlarının önündeki en büyük engeldir. Bu olumsuz iklim, İsrail’in Gazze’ye yönelik toplu cezalandırma mantığıyla bir haftadır sürdürdüğü saldırılar sebebiyle insani bir drama dönüştü. Burada huzurlarınızda bir kez daha İsrail’e Gazze’ye yönelik saldırılarını derhal durdurması çağrısını yapıyorum. Bakınız Mavi Marmara olayıyla ilgili olarak normalleşme süreci ne yazık ki tamamıyla ortadan kalkmıştı. Özür kabul edildi. Tazminatta anlaşma noktasına geldik ve Filistin’e ambargo çözüm noktasına gelmişti ki bu olay patlak verdi. Şimdi böyle bir olay karşısında İsrail ve Türkiye ilişkileri normalleşebilir mi? Bir tarafta burada 400 ton, 500 ton bomba yağdıracaksınız ve burada dünyanın gözü üzerinde barışı tehdit edeceksiniz, savunmasız insanları tehdit edeceksiniz, öldüreceksiniz ve ondan sonra da İsrail-Türkiye ilişkileri normalleşsin diyeceksiniz. Böyle bir şeyi kabullenmemiz mümkün değil. Eğer İsrail, Türkiye ile ilişkilerini normalleştirmek istiyorsa ortaya koyduğumuz bu üç şartın üçü de yerine gelmesi gerekir. Bu olmadığı sürece İsrail-Türkiye ilişkileri normalleşemez. Bunu çok açık, net söylemek zorundayım. Çünkü bu bizim tarihi, insani, vicdani görevimizdir.

Bir taraftan dünyada barış diyeceğiz; güzel. Dünyada barış diyorsak, dostluk diyorsak, peki bu ölümler niye? Ve söylenen şey şu: Hamas roket attı. Peki, roket attı da kaç tane İsrailli öldü? Bu roketler o zaman herhalde çöle gitti. Bu roketler herhalde sivil yerleşim alanlarına falan atılmış olsa, İsrail şu kadar kişi öldü diye bunu da açıklar, bu da yok. Ortada o zaman bir dezenformasyon var, bir yalan politikası var. Ve bütün bu politikalar karşısında Batının duyarsızlığı var, dünyanın duyarsızlığı var. Ama öbür tarafta bütün ekranlarda kameraların çekimlerini görüyoruz ve gördüğümüz şu ki; çocuklar acımasızca öldürülüyor, kadınlar öldürülüyor, insanlar öldürülüyor ve bunun yanında işte 700’ü aşkın şu anda yaralı var ve bu insanlar -bakın burası da çok acı- hastanelere götürülmek isteniyor, şu anda benim bugün itibariyle saat 19:00’da elime gelmiş kesin ajans rakamları var. Bakın çok ilginç 1400 yaralı, 194 ölü, 1470 İsrail’in vurduğu hedef. Yıkılan ev sayısı 660. Zarar gören ev 12600. Vurulan cami 19, yıkılan cami 4. Zarar gören okul 33, zarar gören tıp merkezi 6. Kim yapıyor bunları? İsrail. İsrail’in bu yaptıklarını acaba bizler insan olarak hangi dinden olursak olalım, hangi mezhepten olursak olalım neyle izah edeceğiz? Birleşmiş Milletler bir defa bu işin 1 numaralı sorumlusudur. Ben hep soruyorum; Birleşmiş Milletler sen ne işe yararsın, ne için kuruldu bu Birleşmiş Milletler? Dünya barışını sağlamak için değil mi, bunu temin için değil mi? Eğer dünya barışını sağlamak için Birleşmiş Milletler bu görevini yerine getiremiyorsa, kendini bir defa şöyle bir çek etmesi lazım, gözden geçirmesi lazım. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyine bakıyorsunuz zaten orası 5 tane ülkenin iki dudağının arasında. Onlar ne derse o. Türkiye’nin Cumhuriyeti’nin Başbakanı sevilmez, tabii sevilmez. Doğruları söyleyen bu dünyada nerede sevildi ki? Ama biz doğruları söylemeye devam edeceğiz.

Geçmişten alınan acı dersler ışığında tarafların aralarındaki sorunları itidal ve sağduyuyla çözmelerinde yarar görüyoruz. Tırmanan şiddet olayları Filistinliler arasında uzlaşma konusunda sağlanan mutabakatı gölgede bırakmamalıdır. Ben şimdi düşünüyorum; yoksa Hamas ile El Fetih’in kurmuş olduğu Ulusal Mutabakat Hükümeti mi İsrail’i rahatsız etti, onu mu acaba bozmaya çalışıyor? Çünkü biz bunun oluşumunda çaba harcadık. Filistin Ulusal Birlik Hükümetine uluslararası toplum ihtiyaç duyduğu desteği mutlaka sağlamalıdır. Biz Türkiye olarak bağımsız ve egemen bir devlete sahip olma mücadelesinde kardeş Filistin halkıyla dayanışma içinde olmaya devam edeceğiz. Başta Amerika olmak üzere hep bize şu söylenmiştir: İki devletli bir Filistin; İsrail, öbür tarafta Filistin. Nerede peki samimiyet? Bize bunu söylediniz, bizler bunun için çabalar sarf ettik, peki ne oluyoruz? Bölgede iki devletli çözüm vizyonu temelinde adaletin ve barışın destekçisi olma politikamızı biz yine de sürdüreceğiz.

Değerli büyükelçiler, güneyimizde istikrarsızlık unsurları çoğalırken kuzeyde de komşumuz ve stratejik ortağımız Ukrayna’da son 6 aydır etkisi bölgenin ötesine yayılan önemli gelişmeler yaşanıyor. Ukrayna’daki kriz Karadeniz havzası başta olmak üzere bölgemizin güvenlik, huzur ve istikrarını olumsuz etkiliyor. Türkiye olarak Ukrayna’nın toprak bütünlüğünün, egemenliğinin ve siyasi birliğinin korunması, soruna uluslararası hukuk temelinde diplomatik yollar kullanılarak siyasi çözüm bulunması gerektiğini savunuyoruz. Ukrayna ile Rusya arasında doğrudan diyaloğun sağlanması ve idamesi için şahsen yoğun çaba gösterdim, Dışişleri Bakanım aynı şekilde yoğun çaba gösterdi. Her iki ülkeyi de stratejik seviyede ilişkilere sahip bir ülke olarak soruna sürdürülebilir bir çözüm bulunması noktasında ikna etmeye çalıştık, bu arzu devam ediyor. Bizim açımızdan Ukrayna krizinin en önemli yönlerinden birini de Kırım Türklerinin güvenliğiyle hak ve çıkarlarının genişletilerek güvenceye kavuşturulması oluşturuluyor. Kırım Türkleri talep ve beklentilerini bugüne kadar hep demokratik yöntemlerle ve barışçıl bir şekilde dile getirdiler. Buna rağmen Kırım’ın ilhakından en fazla zararı bu grup gördü. Taraflardan Kırım Türklerinin güvenliği ve refahı için gerekli adımları atmalarını bekliyoruz.

Değerli büyükelçiler, Avrupa Birliği ile katılım müzakereleri sürdüren bir ülke olarak ortak değerler temelinde tüm Avrupa’ya yayılan bir barış ve refah bölgesi oluşturulması idealini paylaşıyoruz. Birliğin geleceğine dair süren ve yakından izlediğimiz tartışmaların bu idealin başarıyla devam ettirilmesine katkı sağlayacak yönde şekillenmesini umut ediyoruz. Ancak Avrupa Parlamentosu seçimlerinde ortaya çıkan tablo, aşırılık yanlılarının Birlik içinde güçlenme eğiliminde olduğunu gösteriyor. Avrupa projesinin temelleriyle çelişen bu tehlikeli gidişatı dikkate almamak, bugüne kadar edinilen kazanımların tehlikeye atılmasına göz yummak anlamına gelecektir. Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği, ırkçılık ve medeniyetler çatışması tezlerine sadece bölgesel değil küresel düzeyde de anlamlı bir cevap teşkil edecektir. Tam üyeliği müzakere eden aday ülke olarak Birlik içindeki bu tartışmalara katkı sağlamaya hazırız. Bu amaçla 2014 yılını, yani bu yılı Avrupa Birliği yılı ilan ettik. Reformlarımızı kararlılıkla sürdürerek üzerimize düşeni yerine getirmeye devam edeceğiz. Ülkemiz kamuoyunda Avrupa Birliği’ne karşı Türkiye’ye yönelik objektif olmayan tavırdan dolayı bir güvensizlik hissi oluşmaya başladı. Bunun aşılması için oyun değiştirici etkiye sahip bazı gelişmelere ihtiyaç duyuluyor. Türk vatandaşlarına Schengen Bölgesine vizesiz seyahat imkanı getirmesi öngörülen vize serbestisi diyaloğu süreci başarıyla sonuçlandığı takdirde bu etkiyi yapabilir, meydana getirebilir.

Bu ay dönem başkanlığını devralan İtalya’dan beklentimiz şu: Yeni fasılların müzakereye açılmasıyla katılım sürecimize ivme kazandırılmasıdır. Tam üyelik sürecimizin kendi parametreleri içinde yürütülmesi ve siyasi mülahazalarla karşımıza çıkarılan engellere bir son verilmesi gerekiyor. Bu çerçevede akla ilk gelen konu şüphesiz Kıbrıs meselesidir. Türkiye olarak Kıbrıs’ta iki halkın siyasi eşitliğine ve karşılıklı mutabakata dayalı siyasi bir çözüm istiyoruz. Bu konuda her zaman bir adım önde olma anlayışımızı muhafaza ediyoruz. Kıbrıs’ta çözüm için gerekli olan Rum tarafının göstereceği siyasi iradedir. Uluslararası toplumdan beklentimiz; Rum tarafına bu yöndeki mesajları güçlü ve kararlılık içinde vermeleridir.

Değerli büyükelçiler; 24 Haziran tarihinde Avrupa Birliği üyesi ülkelerin büyükelçileriyle yine böyle bir sofra etrafında biraraya geldik. Orada vurguladığım birkaç hususu bir kez de bugün burada sizlerle paylaşmak istedim.

Değerli dostlarım, son 12 yıl içinde Hükümetimiz pek çok alanda reform yaptı. Bakın sizler hepiniz şu anda Türkiye’nin Başkenti Ankara’da yaşıyorsunuz. Zaman zaman değişik illerimizi de gezip dolaşıyorsunuz. Demokrasinin standartlarını bizler bu süre içinde daha ileri düzeylere taşırken, demokrasinin önündeki engelleri de biz cesaretle kaldırdık. Buna 79 yıllık Cumhuriyet bizden önce, o dönemde kimse teşebbüs edemedi. Olayı 59’dan itibaren alırsak, 59’dan bu yana da ne yazık ki Avrupa Birliği ile ilişkilerin müzakere süreci öncesi, müzakere süreci sonrası, kimse bu adımı bizim dışımızda atamadı, bu adımları biz attık.

Milli irade üzerindeki vesayetlerle ciddi mücadelemiz oldu. Bu mücadeleden başarıyla çıktık. Bir başka mücadeleyi de yıllar boyunca devlet içinde yapılanmış çetelere karşı verdik. Demokrasiyi, reformları ve milli iradeyi engelleyen çetelere karşı cesaretle ve hukuk içinde bir mücadele yürüttük. Bunda da başarılı olduk. Mafyayı bu ülkede biz çökerttik, çeteleri bu ülkede biz çökerttik. Bunu başardığımız içindir ki halkımız 12 yıldır partimizi iktidarda tutuyor ve yükselen bir ivmeyle oyunu bize veriyor.

Son dönemde uluslararası ayağı da olan bir başka çete gündemimizi meşgul etti, bunu sizlerle paylaşmak istiyorum. Son 40 yıl içinde oluşmuş, faaliyetlerini çok büyük bir gizlilik içinde yürütmüş, lideri de Pensilvanya’da bulunan bu çete devlet kurumlarına sızarak iç ve dış politikamızı etki altına almaya, hatta çok açık bir yargı darbesi gerçekleştirmeye yeltendi. Aslında dünya tarihi bu tür gizli örgütlere yabancı değil. Tarihte son derece gizli biçimde örgütlenen ve ülkeleri içeriden çürütmeye çalışan buna benzer yapılanmalar hep oldu.

Burada şu hususun altını çizmek istiyorum: Pensilvanya örgütü adını verdiğimiz bu yapılanma dünyanın birçok ülkesinde siz değerli büyükelçilerin de ülkelerinde faaliyet gösteriyor, bunu bilmenizi istiyorum. Faaliyetlerini eğitim ve insani yardım görüntüsü altında sürdüren bu örgüt, gerek Türkiye’de, gerek faaliyet gösterdiği kimi ülkelerde devlet ve siyaset üzerinde etkili olma hedefini güdüyor. Bu konuda gerçekten biz de aldandık, bunu açıkça itiraf ediyorum, bu bir özeleştiridir. Örgütün gizli dinleme ve takipler yaptığı, elde ettiği ses ve görüntü kayıtlarını şantaj için kullandığı tüm belgeleriyle ortaya çıkarıldı. Örgütün gizliliği ve takındığı maske nedeniyle maalesef Hükümetimiz de aldatıldı. Bu örgütün eğitim ve insani yardım faaliyetlerine gereken desteği veriyorduk, ancak hedeflerin ve niyetlerin değişmesi, maskelerin düşmesi nedeniyle içeride ve dışarıda tüm desteğimizi kestik. Şu anda demokrasi ve hukuk çerçevesinde örgütle mücadelemiz yoğun şekilde sürüyor. Emniyet ve yargıda son derece tehlikeli bir boyuta ulaşmış olan bu yapılanmayı süratle tasfiye ediyoruz. Hatırlatmak isterim ki örgütün uluslararası istihbarat örgütleriyle de işbirliği bulunuyor. Ve buna ilişkin de somut deliller ortaya çıktı-çıkıyor. Bu tehlikeli örgüt karşısında tüm ülkelerin dikkatli ve hassas olmaları gerektiğini burada bir kez daha hatırlatmak istiyorum. Gerek bu örgüt, gerek birtakım başka çevreler Türkiye ile ilgili olarak son aylarda kirli bir kampanya yürütüyorlar. Şunun altını çiziyorum: Ülkemizin güvenliğini tehdit eden bu unsurlara karşı bu can bu ten olduğu sürece ben ve arkadaşlarımız kararlı bir şekilde mücadeleyi sürdüreceğiz. Türkiye’nin Ortadoğu’daki terör örgütlerine destek verdiği algısı, son derece art niyetli ve maalesef sistemli şekilde yürütülüyor. Bunu yürütenlerin arasında da bu örgüt var. Bizim Ortadoğu’daki bu terör örgütlerine destek verdiğimizi söylemek, tüm hayallerin ötesinde bir şey ve bu insafsızlıktır. El Kaide gibi; IŞİD gibi, Nusra gibi bu tür örgütlere destek verdiğimiz; böyle bir şey söz konusu değil. Ortadoğu’yu çok iyi tanımayanlar nezdinde bu algı operasyonlarının zaman zaman etkili olduğunu üzülerek müşahede ediyoruz. Örneğin, bize aynı anda hem El Kaide’ye destek veren, hem IŞİD’e destek veren, hem İrancılık yapan bir hükümet gibi göstermeye çalışıyorlar; bu nasıl bir şey, hepsi birbiriyle çelişkili. Bölgeyi tanıyanlar bilirler ki bu üç taraf birbiriyle taban tabana zıttır ve aynı anda her üç tarafı da desteklediğimizi iddia etmek komik ötesidir, komik. Pensilvanya örgütünün yargı ve güvenlik içindeki uzantıları Türkiye’nin Milli İstihbarat Teşkilatına karşı hukuksuz bir operasyon yaptılar. Suriye’ye yardım amacıyla giden tırlarımızı zor kullanarak durdurdular. Tırları hukuksuzca aradılar ve bu operasyon üzerinden Türkiye’yi teröre destek veren ülke gibi göstermek istediler. Terörden çok çekmiş, teröre ağır bedeller ödemiş bir ülke olarak ne bölgemizde, ne de yeryüzünde hiçbir terör örgütüne desteğimiz söz konusu olamaz, müsamahamız söz konusu olamaz. Bu konularda yapılan algı operasyonlarına karşı dost ve kardeş ülkelerin hassas ve dikkatli olmalarını özellikle rica ediyorum.

Değerli büyükelçiler, bundan yaklaşık 3 hafta sonra 10 Ağustos’ta Türkiye tarihinde bir ilk yaşanacak. Cumhurbaşkanı bizim 2007’de yaptığımız düzenleme sayesinde ilk kez halkın doğrudan oylarıyla seçilecek. Bu seçim aynı zamanda Türkiye’nin demokrasi yürüyüşünde de bir milat olacak. AK Parti Grubundaki milletvekilleri şahsımı bu seçimlerde cumhurbaşkanı adayı olarak belirlediler. Eğer 10 Ağustos’ta milletim takdir eder de seçilirsem, 12 yıldır sürdürdüğüm Başbakanlık görevimi devredecek ve cumhurbaşkanı olarak ülkeme, milletime hizmet edeceğim. Türkiye seçilmiş bir başbakan ve seçilmiş bir cumhurbaşkanı deneyimini ilk kez yaşayacak. Bütün hazırlıklarımızı yaptık, bu konuyla ilgili vizyon belgemizi geçen hafta Cuma günü ülkemiz ve dünya ile paylaştık. Seçilmem durumunda demokrasinin, ekonominin, toplumsal barışın ve dış politikamızın güç kazanacağından hiç kimsenin şüphesi olmasın. Türkiye bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da hem içeride, hem bölgesinde ve dünyada barışı, adaleti, dayanışmayı en güçlü şekilde savunmaya devam edecektir.

Değerli dostlarım, Ramazan aylarında ya da başka diğer vesilelerle Başbakan olarak sizlerle ve haleflerinizle defalarca biraraya geldim. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde milletim bana görevi tevcih ederse bu Başbakan sıfatımla sizlerle belki de son birlikteliğimiz olacak. Ancak seçilmem durumunda Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanı olarak da her fırsatta biraraya gelecek, bölgesel-küresel meseleleri, ülkelerimiz arasındaki konuları ele almaya devam edeceğiz. Başbakan olarak sizlerle ve ülkelerinizle hep iyi ilişkiler kurmanın, işbirliği ve dayanışmayı artırmanın mücadelesini verdim. İnşallah yeni süreçte de bu mücadeleyi kararlılıkla sürdürecek, ilişkilerimizi, işbirliğimizi daha ileri seviyelere taşıyacağız.

Bir veda, ama aynı zamanda yeni bir başlangıç olabilecek bu buluşma vesilesiyle her birinize işbirliğiniz, katkılarınız için teşekkür ediyorum. Soframıza misafir olduğunuz, Ramazan hissiyatımızı bizimle paylaştığınız için sizlere şükranlarımı sunuyorum.

Ülkelerinize ve halklarınıza en kalbi selamlarımı iletmenizi sizlerden rica ediyor, yeniden kavuşmak, yeniden buluşmak umuduyla her birinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum, teşekkür ediyorum.

join us icon
SEN DE ARAMIZA KATIL Gücümüze Güç Katalım.