Yükleniyor...

Basbakan Erdogan’in Vizyon Belgesi Açiklama Töreni’nde yaptigi konusmanin tam metni

 

Öncelikle Uğur Işılak kardeşime çok teşekkür ediyorum, gerçekten gönlümüzü son bestesiyle de, güftesiyle de tekrar fethetti.

Çok değerli katılımcılar, değerli dostlarım, kardeşlerim, sevgili gençler, hanımefendiler, beyefendiler; Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde hazırladığımız vizyon belgesinin tanıtım toplantısı vesilesiyle her birinizi yürekten selamlıyorum.

Birazdan detaylarını kamuoyuyla paylaşacağımız bu vizyon belgesinin ülkemiz, milletimiz, demokrasimiz için hayırlar getirmesini Rabbimden niyaz ediyorum.

Bu tarihi günde heyecanımızı, coşkumuzu, geleceğe ilişkin umudumuzu bizlerle paylaşan, bu salondaki ve ekranları başında bizleri izleyen tüm vatandaşlarıma şimdiden teşekkür ediyorum. Davetimize icabet ederek bu anlamlı toplantıya iştirak eden tüm sanatçı, yazar, sporcu tüm dostlarımıza, sivil toplum örgütlerimizin temsilcilerine, bakan, milletvekili arkadaşlarımıza, özellikle AK Parti Teşkilatının tüm mensuplarına gönülden şükranlarımı sunuyorum.

Yazılı ve görsel medyamızın da tüm temsilcilerine, tüm çalışanlarına hoş geldiniz diyorum. Sesimizin Türkiye’ye ve dünyaya duyurulmasında emeği olan, katkısı olan herkese tek tek teşekkür ediyorum.

Çok değerli kardeşlerim, 10 Ağustos 2014 tarihinde Türkiye ilk kez Cumhurbaşkanını doğrudan milletin oylarıyla seçecek. AK Parti’nin Genel Başkanı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı olarak 2007 yılında yaptığımız değişiklikle cumhurbaşkanını halkın seçmesini sağlamış olmanın büyük bir memnuniyetini yaşıyorum. 2007 yılında bu Anayasa değişikliğini gerçekleştiren Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne huzurlarınızda bir kez daha teşekkür ediyorum. Anayasa değişikliği, dönemin Cumhurbaşkanı tarafından önce veto edildi, sonra halk oylamasına götürüldü. 21 Ekim 2007’de yapılan halk oylamasında aziz milletimiz –burası çok önemli- yüzde 69 oy oranıyla evet diyerek bu değişikliğin gerçekleşmesini sağladı. Bu şu demektir: Artık ben başkanımı kendim seçmek istiyorum. Vekiller vasıtasıyla değil kendim seçmek istiyorum ve yüzde 69’la bunu gerçekleştirdi. İradesine sahip çıkan, Türkiye’nin değişimine yüzde 69 gibi yüksek bir oy oranıyla evet diyen aziz milletimize de elbette burada teşekkür ediyorum.

Yine bundan 10 gün önce 1 Temmuz tarihinde şahsımı Türkiye Cumhuriyeti’nin 12. Cumhurbaşkanlığı için aday gösteren Grubumuza da bir kez daha şükranlarımı ifade ediyorum.

Değerli dostlarım, çok değerli kardeşlerim; vizyon belgemizin detaylarına girmeden önce bu noktaya nasıl geldiğimizi, cumhurbaşkanını halkın seçmesinin ne ifade ettiğini, çok özet bir şekilde hem sizlere, hem de ekranları başında bizi izleyen vatandaşlarıma hatırlatmak istiyorum.

Bakınız bundan iki hafta önce 28 Haziran’da dünya tarihini köklü şekilde değiştiren çok önemli bir olayın 100. yıldönümünü yaşadık. 28 Haziran 1914’te Saraybosna’da Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Veliahttı bir suikast sonucu öldürüldü. Bu suikastın ardından 1. Dünya Savaşı başladı. Bakiyesi olduğumuz Osmanlı İmparatorluğu başta Almanya olmak üzere bazı devletlerle ittifak halinde bu savaşa dahil oldu. Maalesef bu savaşta ağır bir yenilgi aldık. 1. Dünya Savaşının ardından Ortadoğu, Balkanlar ve Kuzey Afrika haritaları çok köklü bir şekilde değişti. Bugün sahip olduğumuz sınırlar çeşitli ülke orduları tarafından işgal edildi. Başta İstanbul olmak üzere Türkiye’nin önemli bir kısmı işgal edildi. Gazi Mustafa Kemal 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktı. Oradan Anadolu’daki direnişin ilk adımlarını attı. Kısa süre içinde Anadolu’daki tüm güçleri birleştirdi. Kurtuluş Savaşımız gerçekten büyük bir zaferle sonuçlandı. 29 Ekim 1923’te Selçuklu ve Osmanlı Devletleri’nin devamı olarak Türkiye Cumhuriyeti kuruldu.

Halk çok uzun yıllar savaşmış bir halktı. Ülkenin tamamına yoksulluk ve acı hakimdi, işgaller neticesinde Türkiye hem insan kaynağını, hem diğer iktisadi kaynaklarını büyük ölçüde yitirmişti. Gerek Kurtuluş Savaşımız, gerek Cumhuriyetin ilanı halkımıza bir kez daha umut ve cesaret aşıladı. Milletçe çok çalıştık. Dedelerimiz, ninelerimiz var oldukları her yerde çalışarak, ter dökerek, fedakarlıkta bulunarak yok olmanın eşiğindeki bir milleti yeniden dünya sahnesine taşıdılar, yeniden ayakları üzerinde doğrulttular.

Değerli dostlarım, 2. Dünya Savaşının yaşandığı bu zor yıllarda Türkiye de gerçekten çok zor dönemlerden geçti. 2. Dünya Savaşının bitmesine, dünyada haritaların yeniden çizilmesine, dünyada yeni bir kalkınma anlayışının başlamasına rağmen Türkiye ne yazık ki bu değişimi yakalamadı, yakalayamadı. Burada bir kez özellikle şu hususu hatırlatmak durumundayım: 1945’te neredeyse tamamen yıkılan Almanya, kısa zamanda kendisini toparladı ve dünyanın en büyük, en güçlü ülkelerinden biri oldu. 2 atom bombasının hedefi olan Japonya, aynı şekilde değişimin ruhunu anladı, değişimin felsefesini iyi okudu ve dünyanın en güçlü ekonomilerinden birine sahip oldu. Avrupa’nın birçok ülkesi ve birçok şehri yıkılmış olmasına rağmen Avrupa hızla toparlandı, örgütlendi, güç birliği yaptı ve tarihin en büyük, en müreffeh oluşumlarından birini gerçekleştirdi. Yanı başımızda Avrupa savaşın ardından böyle büyük bir değişimi başlatırken, Türkiye maalesef bu değişimi sadece izlemek zorunda kaldı.

1950’li yıllar, çok partili bir dönem, demokratik bir dönem olarak Türkiye’nin her alanda sıçrama gösterdiği bir dönem oldu. Allah rahmet etsin, gerek Menderes, gerekse Celal Bayar’la başlayan o süreç tarihimizde önemli bir dönüm noktasıydı. Ne yazık ki bu sıçrama dönemi 1960 darbesiyle çok ciddi şekilde kesintiye uğratıldı. 1960’ları, 70’leri kayıp yıllar olarak yaşadık. Merhum Özal’ın reform gayretlerine rağmen 1980’leri 12 Eylül darbesinin gölgesinde bir nevi kayıp yıllar olarak yaşadık. 1990’lar koalisyonların hüküm sürdüğü, terörün ağır kayıplar verdirdiği, demokrasinin, özgürlüklerin, insan hayatının önemsenmediği yıllar oldu. İşte 2000’li yıllara bu şekilde ulaştık.

Değerli dostlarım, çok değerli kardeşlerim; halk Cumhuriyet tarihimiz boyunca dünyadaki gelişmelere ve değişimlere paralel olarak ülkemizde değişim istedi. Dünyada demokrasi güç kazanırken, özgürlükler yaygınlaşırken devletin topluma müdahalesi azalırken, milletimiz de bunu kendi ülkesinde, kendi topraklarında görmek istedi. Biz gelmeden önce hakim olan şuydu: Önce devlet, sonra millet. Biz geldik bunu tersine çevirdik; önce millet, sonra devlet.

Halkın arzu ve talep ettiği bu değişim istisnai bazı zamanlar dışında bizden önce maalesef hiçbir zaman karşılanmadı. Halkın değişim isteği reddedildi. Halkın değişim isteği görmezden gelindi. Demokrasi isteyenler, özgürlük isteyenler, hak isteyenler kimi zaman kanlı şekilde, kimi zaman işkenceyle, kimi zaman zorbalıkla, yasaklarla, baskıyla sindirildi. 2000’li yıllara geldiğimizde artık değişim isteği ertelenemez, ötelenemez, inkar edilemez bir hale gelmişti. Toplumun değişim arzusu artık devleti ve siyaseti zorlamaya başlamıştı. İşte AK Parti 2001 yılında toplumun bu büyük değişim arzusunun bir tezahürü olarak ortaya çıktı.

Değerli dostlarım, çok değerli kardeşlerim; geriye dönüp 91 yıllık Cumhuriyet tarihimize baktığımızda, elbette milletçe gurur duyacağımız bir tabloyla karşılaşıyoruz. 91 yıl içinde gerçekten çok ciddi başarılar elde ettik, 91 yıl içinde millet olarak her zorluğa da sabrettik, değişim umudumuzu hep diri tuttuk. Zorbalığın, yasakların, yoksulluğun, yolsuzlukların ilelebet sürmeyeceğine, ceberut devlet anlayışının ilelebet devam etmeyeceğine inandık ve bu inancın umuduyla ayakta kaldık.

1940’lardan itibaren devletin ve kurumların değişime direnmeleri, ülkemize çok ama çok ağır bedeller ödetti. Bu salonda bulunan arkadaşlarımın birçoğu yakın tarihimizde yaşanan olumsuzlukları bizzat yaşadılar, bu salonda bulunan ve bulunmayan genç arkadaşlarımız da inanıyorum ki ağabeylerinden, babalarından, dedelerinden o eski Türkiye’yi dinlediler.

Burada şu hususun altını özellikle çizmek isterim: 91 yıllık Cumhuriyet tarihimiz içinde yaşanan olumsuzlukların çok büyük çoğunluğu sistemin değişime direnmesinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

Dersim’de yaşanan acı hadise, sistemin değişime direnmesinin, halkın hak taleplerine kulak tıkamasının bir eseridir.

1940’lı yıllar boyunca katılan camiler, yasaklanan Kur’an eğitimi, milletin milli ve manevi değerlerine duyarsızlık, bunun sonucunda ortaya çıkan devlet-millet güvensizliği değişime yönelik direncin bir eseridir.

Hapse atılan yazarlar, sürgüne gönderilen yazar ve sanatçılar, faili meçhuller, devletin, yani statükonun değişime direncinin bir eseridir.

10 yıllar boyunca ülkemiz gündemini meşgul eden başörtüsü sorunu statükonun değişime olan direncinin neticesidir.

40 binden fazla insanımızı kaybettiğimiz terör meselesi statükonun değişime olan direncinin, farklı olana tahammülsüzlüğün, hak ve özgürlüklere olan duyarsızlığın bir neticesidir.

Sünni kardeşlerimizin, Alevi kardeşlerimizin, Hıristiyan, Musevi vatandaşlarımızın, tüm azınlıkların, tüm ideolojik ve siyasi grupların, yazarların, sanatçıların, düşünürlerin on yıllardır çektikleri acı tamamen sistemin değişime olan direncinin bir eseredir.

Faili meçhuller, işkence, Diyarbakır Cezaevi, Mamak Cezaevi, Metrik Cezaevi statükonun değişime olan direncinin eseridir.

Devlet özgürlüklerden korkmuştur, statüko değimden korkmuştur, rejim değişimi kendisi için bir tehdit olarak görmüş, değişim taleplerini, hak arayışlarını kendisine yönelik bir tehdit olarak algılamıştır. Devletin, rejimin, statükonun etrafında kümelenen mutlu bir azınlık çarkını bir şekilde çevirirken, her şekilde kazançlı çıkarken, halk yığınları çok ağır bedeller ödemiş, çok büyük acılar yaşamıştır. Evet, statükonun bu ağır baskısına, ağır yasaklarına ve zulmüne rağmen, toplumda değişim arzusu, değişim umudu hiçbir zaman kaybolmamıştır.

Kardeşlerim, burada bir noktaya özellikle dikkatlerinizi çekmek istiyorum: AK Parti’yi biz bir siyasi hareketin sahipleri olarak kurduk, ama biz sadece kendi yaşadığı acılara, kendi sorunlarına odaklanan bir siyasi parti kurmadık. Ve 42 bin denek üzerinde yaptığımız kamuoyu araştırmasıyla nasıl bir siyasi parti, buna ihtiyaç var mı, bütün bunları 81 vilayette bu kamuoyu araştırmalarını yaptık ve ardından nihai kararımızı verdik, adımımızı da böyle attık. Çünkü biz o dönemde birçok zulümleri yaşadık, arkadaşlarımızın içinde yavruları üniversiteye gidemeyen aileler vardı, yavruları okulların kapısında tartaklanan aileler vardı, kısacası, damdan düşenlerin aramızda olduğu bir yapıydık. Milli ve manevi değerleri ret edilen, sürekli inkar ile karşı karşıya kalan, baskı altına alınan kimselerdik. Evet, siyasi görüşleri inkar edilen, siyasi partileri her daim kapatılan bir harekettik. Ancak, AK Parti’yi kurarken sadece kendi sorunlarımızı değil, milletin her bir ferdinin sorunlarını kendimize dert edindik.

Siyasi tarihimiz boyunca, iktidar görevini üstlendiğimiz 12 yıl boyunca da başörtüsü özgürlüğü kadar ifade özgürlüğünü de savunan biz olduk.

Meslek liselerinin, imam hatip okullarının açılmasını savunduğumuz kadar, farklı dil ve lehçelerde yayın yapılması özgürlüğünü de savunan biz olduk.

Sünni’nin özgürlüğünü savunduğumuz kadar Alevi’nin özgürlüğüne de savunan biz olduk.

Türkün kültürel hakları ve kendi kimliğini ifade özgürlüğün savunduğumuz kadar, Kürt’ün, Arap’ın, Boşnak’ın, Gürcü’nün, Pomak’ın, Roman’ın, diğer tüm etnik unsurların özgürlüğünü savunan da biz olduk, çünkü biz insana bakarken yaratılanı severiz Yaratandan ötürü anlayışıyla yaklaşıyorduk.

İnsanların inançlarının gereğini yerine getirme özgürlüğünü savunurken, Müslüman, Hıristiyan, Musevi ayrımı yapmadık.

Büyük acıların içinden gelen bir kadroyduk, büyük baskılara, engellemelere, hatta şiir okuduğu için hapse mahkum olmuş bir kadroyduk, ama göreve geldiğimizde kendimizi değil, kendi temsil ettiğimiz hareketi değil, kendi dostlarımızı, arkadaşlarımızı, çevremizi değil, 77 milyonun hakkını gözettik.

Biz daha en başından itibaren şunu söyledik: Kendisini koruma altına alan devlet 77 milyona baskı üretir. Milletini kendisine tehdit olarak gören devlet, milletini fırkalara ayırır. Milletin değişim ve hak taleplerine sessiz kalan, bunları ret eden, inkar eden bir devlet, milleti için sadece zarar üretir, işte bunu söyledik.

Ve ülkemiz kadar, siyaset kadar devleti değiştirmenin mücadelesini verdik, dünün mağdurlarıyken bugünün mağrurları olmadık. Dünün mağdurlar olarak bugün de 77 milyonun da mağduriyetini gidermek için mücadele ettik. Biz demokrasi istedik, hem de herkes için demokrasi istedik, ileri demokrasi dedik. Biz özgürlük istedik, hem de herkes için özgürlük istedik. İşte bu nedenle 12 yıl boyunca her alanda büyük reformlar gerçekleştirdik. 12 yıl boyunca her türlü vesayetin karşısında dimdik durduk. 12 yıl boyunca tüm darbe girişimlerine, komplolara, tuzaklara, milletimiz adına itirazımız oldu, itiraz ettik. Her türlü çeteyle mücadele ettik, her türlü mafyayla mücadele ettik, devletin etrafında kümelenmiş, milleti tehdit eden çeteleri hamdolsun temizledik. Akşam-sabah hükümet yıkan, hükümet kuran bu ülkede mafya şebekeleri vardı, çeteler vardı, bunlardan ülkemizi arındırdık, artık millet sandıkta hükümetini kuracak dedik ve bu adımı böyle attık.

Darbe girişimleri yapan çeteleri temizledik. Sokakta insanların ensesine bir kurşun sıkarak, karanlıkta kaybolan çetelerle mücadelemiz oldu ve büyük ölçüde bunları da temizledik. Devletin koridorlarına sirayet etmiş, devleti değişime karşı koruyan çeteleri temizledik. Kürt ile Türk’ü birbirine düşürmeye çalışan, Alevi ile Sünni arasında nifak çıkartmaya çalışan, azınlıklara zulüm eden çeteleri temizledik. Türkiye’nin en iyi zamanlarında, Türkiye’nin değişim gücünü yakaladığı zamanlarda gençleri sokağa döken, sokakları şiddete, ülkeyi istikrarsızlığa mahkum etmek isteyen çeteleri hamd olsun temizledik. Her darbeye övgüler düzen, hoşgörü görüntüsüyle büyüyen, hizmet, eğitim gibi değerleri istismar eden, devletin en kritik noktalarının işgal edip, devletine ve milletine ihanet bayrağı açan çetelere de göz yummadık. Bütün çetelerin temizlendiği bir anda Pensilvanya’dan idare edilen Türkiye’yi yeni bir vesayete mahkum etmek isteyen, Türkiye’yi eski Türkiye’ye döndürmeye çalışan çeteye de eyvallah demedik.

Kardeşlerim, elbette mükemmel bir yerde değiliz, yapacağımız çok iş var. Elbette Türkiye’nin tüm sorunlarını çözüme kavuşturmuş değiliz. Ancak şunu bütün samimiyetimle ifade etmek istiyorum: Eğer Türkiye milletin değişim taleplerini daha önce görebilseydi bugün çok farklı bir Türkiye’de yaşıyor olacaktık. Devlet 1940’lardan itibaren değişebilseydi bugün çok farklı bir Türkiye’de yaşıyor olacaktık. Darbeler, komplolar, çeteler milletin değişim arzusunun önünde engel olmasaydı bugün farklı bir yerde olacaktık. 10 yılda bir darbelerin olduğu bir ülkeydik, bunun bedelini tabii çok ağır ödedik. Düşünebiliyor musunuz, iktidarımıza kadar 16 ayda bir seçim yaşanan bir ülkeydik. Böyle bir ülkede istikrar olur mu, böyle bir ülkede güven olur mu? Yine samimiyetle ifade etmek isterim ki; 12 yıl boyunca önümüze engeller çıkmamış olsaydı, tehditler olmasaydı, eski Türkiye’nin aktörleri direnmeseydi bugün çok farklı bir yerde olabilirdik. Yine de yılmadık, yine de umudumuzu kaybetmedik.

Bakın bizzat ben defalarca ölüm tehditleri aldım, çok somut suikast girişimleri son anda önlendi. 1994’te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı için sahada seçim çalışmaları yaparken tehditler aldık. Samandıra’da bir arkadaşımız bombalı saldırı da şehit edildi. Pınarhisar Cezaevine gönderilmem benim denklemin dışına itmeye yönelik bir girişimdi. Hatırlayın o zaman medya başlıklarını; artık muhtar bile olamaz, artık siyasette hayatı bitti. Cezaevinde de tehditler aldım.

Bakın şimdi de ne diyorlar? Aday olamaz. Kim diyor bunu? Muhalefet. Çekilmesi lazım. Ya bu ülkede eğer Anayasa varsa, bu ülkede yasalar varsa kimin ne zaman, nasıl aday olacağı orada zaten yazıyor, açın şu Anayasayı bir okuyun, yasaları bir okuyun ya, yok göremiyorlar. Kendileri yarışa giremediği gibi, ısmarlama adaylarla görüyorsunuz yarışa giriyorlar; bunların durumu bu.

Partimizi kurarken, iktidardayken tehditler aldık. Danıştay saldırısı üzerimize yıkılmak istendi. Ekonomiyi, demokrasiyi tehdit eden tuzaklarla Hükümetimiz düşürülmek istendi. Arkadaşlarım aynı şekilde, Genel Başkan yardımcılarım aynı şekilde, Başbakan yardımcılarım, bakan arkadaşlarım aynı şekilde, Partim defalarca tehdit edildi, hatta kapatma davasına maruz kaldı. Düşünebiliyor musunuz? Parlamento’nun üçte ikisine sahip bir parti için kapatma davası açılıyor. Hiçbir zaman millet ne derse o değil; ya? Biz ne dersek o, anlayış bu. Bakanlarım, Genel Başkan yardımcılarım, milletvekillerimiz, ailelerimiz hep birlikte o süreçte de dik durduk ve Allah’ın izniyle bu iş de geri püskürtüldü. Ama bitti mi? Bitmedi. 17 Aralık, 25 Aralık darbe girişimi eğer başarılı olsaydı inanın şu anda Yassıada benzeri mahkemelerde yargılanıyor olacaktık. Bunun tüm belgelerini, bu komplonun tüm detaylarını ele geçirdik. Bir kısmını açıkladım, ama diğerlerini de inşallah milletimizle paylaşacağız, onları da açıklayacağız.

İşte bütün bu tehditlere, darbe girişimlerine, provokasyonlara, komplo ve tuzaklara karşı cesaretle direndik. Kendimiz adına değil, ülkemiz adına, 77 milyon milletimiz adına, geleceğimiz adına, istiklalimiz adına biz bu mücadeleyi verdik. Bakın şurası son derece önemli: Sandığa giden yolu biz her zaman açık tuttuk. Bir baskı rejimi halkın önüne sandık getirmez, getirse de o sandıkta hür iradenin tecellisine izin vermez. Özgürlük karşıtı bir hükümet, basına bu kadar özgürlük zemini sağlamaz. Baskıcı bir başbakan kendisine her gün her mecradan hakaret edilmesine müsaade etmez. Başkasının özgürlük alanına müdahale etmediği sürece her özgürlüğü savunduk. Özgürlükler ihlal edildiğinde de yasaların dışında, mahkemelerin dışında başvuracağımız hiçbir merci bugüne kadar elhamdülillah olmadı.

Kardeşlerim; eski Türkiye, devletin etrafına kümelenmiş seçkincilerin, elitlerin, çetelerin dışında herkes için karanlık Türkiye’ydi. Hepiniz, hepimiz eski Türkiye’nin acılarını yaşadık. Şunu bugün burada büyük bir memnuniyetle ifade etmek isterim: Eski Türkiye artık eskide kalmıştır. Eski Türkiye’nin kapıları kapanmıştır, halkın değişim arzusu, değişim talebi nihayet kendisine diriliş zemini bulmuştur. Kaçınılmaz değişim artık başlamıştır, güçlü şekilde devam etmektedir. Bu değişim sadece AK Partilileri kapsayan değil, 77 milyonun her bir ferdini kapsayan bir değişimdir. Bize oy versin ya da vermesin, bizi sevsin ya da sevmesin herkes bu değişimden olumlu yönde etkilenmiştir ve etkilenmeye devam edecektir.

Kardeşlerim, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi, işte uzun yıllardır biriken bu değişim arzusunun artık ortaya çıkmasıdır. Şunu da gururla ifade etmek isterim: Eski Türkiye’den bugüne artık az eser kalmıştır. Terör meselesi, eski Türkiye’nin sorunlarından biridir, inşallah o meseleyi de çözdük ve çözüyoruz. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde dün kabul edilen yasa, terör meselesinin çözümünde inşallah yeni bir dönemi başlatacaktır. Kardeşliğimizi güçlendirmek için verdiğimiz mücadele belli bir aşamaya gelmiş, terör Türkiye’nin can alıcı bir meselesi olmaktan çıkmıştır. Eski Türkiye’den bugüne gelen bir başka sorun daha var, Anayasa, bunu da halletmemiz gerekiyor. Yeni bir anayasa yapmak için özgürlükçü, katılımcı, demokratik bir anayasa yapmak için samimi mücadele verdik. Kardeşler, 326 milletvekiline sahipken biz dedik ki, bizden 3 milletvekili olsun, diğerleri toplam 220, 3’er de onlar verdi, sizden 9, onu da kabul ettik. Çalışmalar başladı bir noktaya geldik ve o nokta çok önemli; 47 madde hepsinin altına 4 siyasi parti imzayı atıyor, 47 maddede mutabakat sağlandı. Ve Ana Muhalefetin başı çıktı dedi ki; biz bu 47 maddeyi geçirmeye hazırız. Ben hemen arkadaşlara talimat verdim, gidin görüşün, biz dedim hemen süratle bunu 15 gün içinde çıkarmaya varız. Arkadaşlarım ziyaret ettiler, aldıkları cevap şu: Diğer iki partinin de buna evet demesi lazım. İpe un sermektir bunu adı. İkimizin sayısı buna yetiyor mu? Yetiyor. Bu 47 maddenin altında 4 siyasi partinin imzası var mı? Var. Onlar gelmiyor, bırak gelmesin, biz şu 47 maddeyi halledelim. Kardeşler, işte bu Kılıçdaroğlu böyle birisi. Çalışmalar devam etti, 60 maddeye çıktı, 60 madde oldu, yine 4 siyasi partinin altında imzası var. Bu defa ben haber gönderdim, hadi buyurun bak 60 madde, altında 4 siyasi partinin imzası var, hadi gel şunu oturalım 2 haftada, 3 haftada çıkartalım, hiç olmazsa Anayasanın ciddi bir kısmı böylece halledilmiş olur. Diğer iki tane partinin de buna katılması lazım dedi.

Değerli arkadaşlar, eğer iş yapmak isterseniz çözüme siz de destek verirsiniz. Türkiye’de biraz sonra geleceğim, en önemli sorun zaten muhalefet sorunudur. Muhalefetin dürüst olduğu, güçlü olduğu bir ülkede sizin sıçramanız da çok daha güçlü olur. Eski Türkiye’nin direnci nedeniyle maalesef bunu bu dönemde başaramadık. Ancak yeni anayasaya ilişkin umutlarımızı yitirmedik ve bunun mücadelesini en güçlü şekilde sürdüreceğiz. Eski Türkiye’den bugüne aktarılan işte şimdi söylüyorum, o muhalefet anlayışı ciddi bir sorundu. Muhalefet ne yazık ki kendisini değiştirmemiş, değişim taleplerine duyarsız kalmıştır. Yeni Türkiye’den korkan, yeni Türkiye’de ayakta kalamayacağını düşünen muhalefet değişime direnmektedir. İnanıyorum ki muhalefet partilerine gönül vermiş vatandaşlarımız, kardeşlerimiz, bu değişimi kendi elleriyle gerçekleştireceklerdir.

Değerli kardeşlerim, eski Türkiye’den bugüne ulaşan bir başka önemli sorun da; Cumhurbaşkanlığı makamıdır. Cumhurbaşkanlığı makamı, Gazi Mustafa Kemal’in vefatından sonra statükoyu korumak üzere şekillendirilmiş bir makamdır. 1960 darbesiyle Cumhurbaşkanlığı makamı adeta rejimin bekçiliğini yapan bir makama dönüştürüldü. Statüko, milleti kendisi için bir tehdit olarak algılarken, Cumhurbaşkanlığı makamını da milletin karşısında konumlandırdı. Her zaman bir tarafta milletin seçtiği hükümet, onun karşısında ise Cumhurbaşkanlığı makamı oldu. Abdullah Beyden önce bunu yaşadığım için damdan düşenim, biliyorum. Cumhurbaşkanlığına yüklenen anlam, aslında devleti milletten korumak gibi gerçekten son derece rahatsız edici bir anlamdı. Milletin, Meclisin, hükümetlerin değişim arzusu en başta Cumhurbaşkanlığı makamı tarafından frenleniyordu. Birkaç istisna dışında Cumhurbaşkanlığı makamına hep askerler, darbeciler, devleti kutsallaştırılmış bireyler getiriliyor, devletin milletle kucaklaşması engelleniyordu. İşte şimdi bu yarışta bizimle beraber olan değerli iki partinin adayı ne diyor? Ben icranın başı değilim diyor, tavsiye ederim, Anayasayı okumasında fayda var. Anayasayı okursa, devletin başının cumhurbaşkanı olduğunu 104. maddede görür. 104. madde, orada var; devletin başı cumhurbaşkanıdır, icranın başıdır. O demeden çok engeller olur. Biz siyasi tarihimiz boyunca cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi gerektiğini savunduk. Daha 1993 yılında İstanbul’da bu amaçla mitingler düzenlerdik halk cumhurbaşkanı seçmelidir diye. 2007 yılında Meclis’te cumhurbaşkanı seçmemiz engellendiğinde artık bu reformun kaçınılmaz olduğunu gördük, Anayasayı değiştirdik ve Cumhurbaşkanlığı makamının anlamını da böylece değişime tabi tuttuk. İşte 1 ay sonra 10 Ağustos’ta şimdi halk cumhurbaşkanını seçecek.

Ben halk başkanını seçecek dedim, bu beyler bundan rahatsız oldular. Diyorum ya, bilmiyor, anlamıyor, cumhurbaşkanı ne demektir? Cumhur başkanı. Cumhur halktır, başkan da onun başkanıdır. Burayı iyi incelese yakalayacak işi. Bu cumhurbaşkanı halktan aldığı yetki ve güçle, halkın talep ve arzularını temsil edecek. Statükonun bekçisi olan değil milletin tarafını tutan bir Cumhurbaşkanı anlayışı ülkemize hakim olacak. Böyle bir iklimde inşallah Türkiye’de değişim taleplerinin önündeki tüm engeller kalkacak, devlet ve millet kucaklaşacak, Türkiye çok daha hızla bu değişimi yakalayacak.

Değerli kardeşlerim, çok değerli dostlarım; bugün açıklayacağımız vizyon belgesi, işte bu yeni dönemin yol haritasını ihtiva ediyor ve bunu tabii ben ve üç beş arkadaşım değil geniş bir ekiple, kolektif bir aklın ürünü olarak bu vizyon belgesini hazırladık. Haftalarca bunun üzerinde çalışmalar yapıldı ve bizzat katıldığım toplantılarla da nihai sonuca vardık. Cumhurbaşkanı olarak Türkiye için nasıl bir vizyon, nasıl bir ufuk öngördüğümüzü bu vizyon belgesinde bulacaksınız. Bunları zaten sizlere de şu anda kitapçık arkadaşlarım dağıttılar veya dağıtacaklar.

Eğer milletimiz takdir eder ve Cumhurbaşkanı seçilirsek, 5 yıllık dönemde nasıl bir yol izleyeceğimizi, hedeflerimizi, yaklaşımlarımızı bu vizyon belgesinde kayıt altına aldık. Bu belge hem bizim, hem de 77 milyonun başvuru kaynağı olacak.

Şimdi özet halinde bu belgeyi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Değerli kardeşlerim, ekranları başında bizleri izleyen aziz vatandaşlarım; Cumhurbaşkanlığımız süresince yol haritamız olacak, başvuru kaynağımız olacak vizyon belgesi “Yeni Türkiye Yolunda” ismini taşıyor. Yeni Türkiye Yolunda başlığının altında şunu göreceksiniz, bilmiyorum dağıtıldı mı kitapçıklar? Hayır, dağıtılmamış. Demokratik yönetim, refah toplumu ve öncü ülke başlıkları bulunuyor; üç başlık. Yeni Türkiye vizyonuyla neyi kastediyoruz değerli kardeşlerim? 12 yılda ülkemizin 4 alanda dönüşmesine yollar açtık. Demokratikleşme, refah, şehirleşme, uluslararası ilişkiler.

Ülkemiz bugün 12 yıl evveline göre çok daha demokratik bir ülkedir. Her türlü engele rağmen demokratikleşme hedefimizden taviz vermedik, milli iradeyi tutsak alan vesayetçi anlayış ve yapıları tasfiye ediyoruz. Hukukun üstünlüğü, vatandaşlık hakları, çoğulculuk, çözüm süreci, demokrasimize sınıf atlatmıştır. Refahın artışı ve yaygınlaşması ikinci önemli başarıdır. Onlarca yıldır milletimizi eğitimden sağlığa, ulaşımdan çevreye, enerjiden savunmaya kadar mahrumiyetler içinde yaşatan zihniyete biz son verdik. Bugün Türkiye’nin zenginliği ve refahı katbekat artmış durumdadır.

Aynı zamanda, refahı topluma yaygınlaştırmak hedefimize yönelik milli borç ve enflasyonu düşürmekten, sosyal güvenlik ve sosyal devletlere kadar her alanda büyük işler yaptık.

Üçüncü dönüşüm şehirlerimizde olmuştur. Milletimizi hor gören elitist anlayışın şehirlerimizde milletimize reva gördüğü hizmet mahrumiyetine son verdik. Belediyeleri etkin, hızlı, sorumlu ve kapsamlı işler yapan birimlere dönüştürdük. Şehirlerimizi hastaneler, yollar, parklar, okullar ile donatarak vatandaşımızın hayat kalitesini yükselttik. Yerel demokrasiyi güçlendirdik. Şehirlerimizin tarihi karakteri büyük restorasyon çabamız ile yeniden ortaya çıkmaya başladı.

Dördüncü dönüşüm uluslararası ilişkilerde oldu. Ülkemiz, insanımız, şimdi uluslararası alanda geçmişle kıyaslanamayacak kadar saygın bir konumdadır. Ülkemizin adı artık sadece bölgemizde değil, dünyanın geniş bir coğrafyasında itibar, hürmet ve muhabbetle anılmaktadır. Türkiye artık siyasi ve ekonomik kriz endişesi içinde olan değil, herkesin geleceğe güvenle baktığı bir ülkedir. Türkiye artık her sabah bir kriz veya darbe haberi alma korkusuyla yaşayanların değil, çocukları ve ülkesi için geleceğe güvenle bakan insanların ülkesidir.

Eğitime baktığınız zaman, okuma-yazma oranının neredeyse yüzde 100’lere yaklaştığını göreceksiniz. Artık yavrularımız kitaplarını… Hepimiz, burada benim yaş kategorimde olanlar için söylüyorum, bize yakın olanlar için söylüyorum, biliyorsunuz biz okumak için kitabımızı bulamazdık, ağabeylerimizden teksir notlarını isterdik, parayla alacağız, ağabeylerimiz vermezdi bize. Çalakalem, hocamız dersi anlatır, biz de notlarımızı tutardık, biz böyle yetiştik.

Ama ben şimdi gençlere seslenmek istiyorum; gençler, bakın şimdi biz sıralarımızın üzerine okullar açılırken birinci hamur kağıttan kitapları ücretsiz olarak koyuyoruz.

Şimdi yeni bir adım daha attık, nedir o? Artık etkileşimli tahtayla sınıflarımıza bilişim teknolojisini getirdik, tablet bilgisayarlarla yavrularımız artık derslerini takip edecek. Şimdi dev bir ihaleyi yapıyoruz, inşallah 10 milyon tablet bilgisayar ve bütün sınıflara inşallah etkileşimli tahta, böylece artık her yavrumuzun elinde etkileşimli tahta olacak, 3 yıl içinde inşallah bunu da gerçekleştireceğiz.

 Artık Türkiye, yardım alan değil yardım veren bir ülkedir, takip eden değil takip edilen bir ülkedir. Göreve geldiğimizde Türkiye’nin yardım eli nereye uzanıyordu biliyor musunuz? Rakam olarak söylüyorum, 45 milyon dolar, şimdi değerli kardeşlerim, 3,5 milyar dolar dünyaya yaptığımız yardımlar.

Türkiye artık kıyafeti veya inancı yüzünden okul ve devlet dairesi kapılarından kovulanların değil, her kimliğin, her inancın, her yaşam tarzının serbestçe birlikte yaşadığı bir ülkedir. Kızlarımız yurt dışına kaçıp gittiler, burada okuyamadılar, ben de kendi kızlarımı burada okumadığım için mecburen yurt dışına gönderdim. Düşünebiliyor musunuz, yani benim kızlarım Amerika’da başörtüsüyle okuyabiliyor, ama kendi ülkemde okuyamıyor. Üstat diyor ya, öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya, böyle yaşadık.

Şimdi bütün bunların hepsi özgür hale geldi. Ne oldu, ülkemiz bölündü mü, parçalandı mı? Ne oldu, öğrencilerimizin arasında bir sıkıntı mı var? Yok, hepsi kardeşçe el ele, kol kola okuyorlar.

Kardeşlerim, Cumhuriyetimizin 100. kuruluş yılı olan 2023, ki bu bizim tayin ettiğimiz bir hedeftir, milletimiz için büyük bir hedeftir. Siyasette, ekonomide, kültürde, bilimde, hayat kalitesinde milletimize layık çok daha ileri düzeylere inşallah ulaşacağız. Gayretimiz, çabamız, çalışmamız bu büyük hedef içindir. Milletimiz dönüşüm iradesini güçlendirerek devam ettirmektedir. Cumhurbaşkanını kendisinin seçmesi kararını da 2007’de yapılan halk oylamasında muhalefete rağmen milletimiz kendisi vermiştir, böylece 10 Ağustos 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimleri çok farklı bir anlam kazanmıştır.

Siyasi sınırlarımız bizim medeniyetimiz atılımımızı asla sınırlayamaz. Hoşgörüsüyle, çoğulculuğuyla, büyük bir medeniyetin mirasçısı olarak dünyaya daha da açık olmak durumundayız. Her insan, her bölge, her güzellik bize dosttur. İş adamımız, sanatçımız, bürokratımız, diplomatımız, öğretmenimiz, akademisyenlerimiz bakışını medeniyet ufkuna doğru genişlemelidir. Nasıl geçmişte çoğulculuğu başardıysak, gelecek dünyada da çoğulculuğa katkıda bulunan bir Türkiye mutlaka olacaktır. Fikir, sanat ve iş dünyamız inanıyorum ki bu yeni dönemde medeniyet mirasımızı yeni bir evreye taşıyacaktır.

Amacımız, 2023 yılında, yani Cumhuriyetimizin 100.  yılında şu 4 temel hedefe ulaşmaktır: Demokrasiyi daha da geliştirmek, siyasi ve toplumsal normalleşmeyi daha ileri taşımak, toplumsal refahı daha çok yükseltmek, dünyada öncü ülkeler arasında olmak.

AK Parti’nin 12 yıllık iktidarıyla başlayan yeni Türkiye’yi inşa süreci cumhurbaşkanını halkın seçmesiyle birlikte en parlak dönemine ulaşacaktır.

Değerli kardeşlerim, yeni Türkiye’nin kapılarını 12 yıl içinde nasıl açtık, bugün nereye doğru gidiyoruz? Bu noktada demokratik yönetim anlayışımızı kısaca sizlerle paylaşmak isterim.

Bizim yönetim anlayışımız milletimize saygı ve güvene dayanır. Her zaman söylüyorum, biz milletimize efendi olmaya değil, hizmetkar olmaya geldik. Yönetim anlayışımız millet merkezlidir, uzlaşma kültürüne dayalıdır. Bizim yönetim anlayışımız eski ve yeni her türlü vesayete karşıdır. Bizim yönetim anlayışımız büyük düşünen vizyoner bir anlayıştır.

2023 yılında ve o yolculukta demokrasimizi inşallah daha da güçlendireceğiz. Demokratik siyaset zeminini, çoğulculuk alanını, uzlaşma kültürünü gerçekleştireceğiz. Bugüne dek başardığımız demokrasi ve özgürlükler alanındaki reformları eski o tek tipçi, vesayetçi, paralel kalıntıları bertaraf ederek daha üst seviyelere inşallah ulaştıracağız.

Milli birliğimizi, kardeşliğimizi, toplumsal ahengimizi daha da büyülteceğiz. Suni gerilimlerle milletimizi yarıştırmaya çalışanların önünde dimdik durmaya devam edeceğiz.

Bizim muhatabımız millettir, bizim muhatabımız gelecektir, biz geleceğin peşindeyiz. Bizim mayamız birliktir, biz birliğin peşindeyiz. Bizim çağrımız bir inşa davetidir, biz inşanın peşindeyiz. Bizim davetimiz çoğulcu, eşitlikçi ve katılımcı bir demokrasi davetidir, biz demokrasinin peşindeyiz. Biz taş üstüne taş koymuş herkesi kucaklıyoruz, kimseyi ret etmiyoruz.

Bu ülkenin, Müslüman olsun, farklı dinlere mensup olsun, her bir vatandaşı, her etnik kimlikten, her düşünceden, her farklılığa sahip vatandaşı bizimdir, onlar bizim güvencemiz altındadır. Türkiye’nin geleceğine sahip herkes ile birlikteyiz.

Yeni Türkiye yolunda yeni bir anayasa öncelikli gündem maddelerimiz arasındadır. Türkiye inanıyorum ki bugüne kadar pek çok anayasa görmüştür, bir tanesi hariç, hepsi ya tek parti yönetiminin veya darbelerin ürünü olmuştur. Bugün aşmaya çalıştığımız birçok toplumsal sorunun temelinde bu yanlış anayasal tercihlerin yattığını inkar etmek mümkün değildir. Milletimizin güven duyacağı, milletimizin demokrasi, refah, güç ve gelecek beklentilerini ve taleplerini karşılayacak bir anayasa olmazsa olmazdır. Milletin güven duygusuna hitap eden, güvence veren bir anayasa mimarisi şarttır. İnanıyoruz ve biliyoruz ki, milletimiz 95 yıl önce başardığını bugün de başarmaya kadim toplum sözleşmesi üzerine geleceğin demokratik Türkiye’sini daha da güçlendirmeye azimlidir, kararlıdır.

Yeni anayasa yeni bir gelecek demektir. Milletimiz takdir eder de Türkiye Cumhuriyeti’nin 12’nci cumhurbaşkanı olarak seçilirsek, bu vizyona dayalı yeni anayasanın hazırlanması için gereken öncülüğü yapmak öncelikli işlerimizi arasında yer alacaktır.

2023 yolunda hedefimiz; etnik, mezhepsel, inançsal her türlü farklılığı kucaklayan, onları evrensel ilkeler ve değerler temelinde demokratik bir ortak yaşam bilincine ulaştıran bir anlayışın hayata geçirilmesidir.

Türk, Kürt, Arap, Çerkez, Gürcü, Abhaza, Boşnak, Roman, Alevi, Sünni ve farklı din mensupları arasında ayrım yapmadan 77 milyon vatan evladının tüm sorunlarını çözmek, devletin asli görevidir. Bu yönde çözüm perspektifiyle atılan adımlar büyük önem taşımaktadır ve neticeye ulaştırılmalıdır.

2023 vizyonunda hiç kimsenin kendisini devlet karşısında, devletin kurumları karşısında ezik, ötelenmiş hissetmediği bir Türkiye’yi tasavvur ediyoruz. Her bir ferdin kendisini bu ülkenin eşit vatandaşı olarak hissettiği, bu ülkenin kalkınması için, bu ülkenin ortak idealleri için yüreğini ortaya koydu bir Türkiye’yi hedefliyoruz.

Allah nasip eder de cumhurbaşkanı olursak, çözüm sürecini daha güçlü bir şekilde sürdürmek için ilgili tüm kurumları yönlendirme ve toplum kesimlerini bu sürece sahip çıkmaları için gerekli mesajları vermeye devam edeceğiz. Dolayısıyla, cumhurbaşkanı olarak da çözüm sürecinin en yakın takipçisi ve destekçisi olacağız. Bu kardeşlik projesinin, bu Türkiye’yi ayağa kaldırma projesini, bu demokratik çözüm sürecini inşallah hep birlikte nihayete erdireceğiz.

Değerli kardeşlerim, aziz milletim; ülkemizde yaşayan her inançtan, her dinden, her düşünceden vatandaşımızın güvencesi, demokratik bir toplum ve devlet düzenidir. Devleti din-devlet ilişkisi alanına tahakküm eden değil, bu alana güven veren bir araç olarak görüyoruz. Devlet, din ve inanç etrafında örgütlenen vatandaşlarının özgürlüğüne müdahale edemez. Bu özgürlükleri koruyan hukuk, aynı zamanda bu özgürlüklerin suiistimal edilmesine de engel olur. Nasıl devlet din üzerinde tahakküm kuramazsa, dini topluluklar da devlet ve diğer dini gruplar üzerinde tahakküm kuramaz.

Dini istismar eden örgütlerin devlet içinde yapılanmasına, paralel devlet yapıları kurmasına, devletin gücünü kendi çıkarları için kullanmasına elbette izin verilemez; demokratik devlet bunun güvencesidir. Devletin görevi, dinlerin ve inançların kurduğu ve yaşattığı kurumların, yani sivil toplum örgütlerinin serbestiyetini güvence altına almaktır. Dolayısıyla, devlet-din ilişkisini belirleyen unsur sivilliktir. Toplum kendi dini yaşamını, kendi yorumunu kendisi gerçekleştirmelidir. Milletimiz bize cumhurbaşkanlığı makamını tevdi ederse, siyasi ve hukuki serbestleşme için olduğu kadar, hoş görü, birlikte yaşama, ortak mirasımızın demokrasi ve çoğulculuk ekseninde güçlendirilmesi için de çabalarımızı artırarak sürdüreceğiz. Böylece sadece ülkemiz için değil, bütün bölgemiz, İslam dünyası ve dünya için büyük bir örnek ortaya koymuş olacağız.

Değerli kardeşlerim, yargı teşkilatı, milletin tüm farklılıklarının yansıyacağı, hukuka ve adalet idealine uygun yargılamayı sağlayacak bir şekilde yeniden yapılandırılmalıdır. Cumhurbaşkanlığı devlet kurumlarının uyumlu çalışmasını sağlamak yanında, yargının demokrasiyle olan bağının güçlendirilmesinde de rol sahibidir. Milletimiz bize cumhurbaşkanlığı vazifesini verdiği takdirde bu rolü en etkin şekilde yerine getireceğiz. Vatandaşımızın hak ve hukukunun gözetildiği, ona güven veren bir adalet sistemini birlikte tesis edeceğiz.

Değerli kardeşlerim, aziz milletim; vizyon belgemizin ikinci ana başlığı refah toplumu.

Ülkemiz bizim iktidarımızda bir refah devleti haline geldi. İşte şu anda G-20’nin üyesi olan bir Türkiye var. Bizden önce G-20 üyesi bir Türkiye yoktu veya G-20 diye de bir süreç başlamamıştı, ama başladı ve Türkiye’de G-20’nin içerisinde yerini aldı, yani dünyanın en güçlü 20 ülkesi.

Eğitimden sağlığa, sosyal desteklerden kültüre kadar her alanda vatandaşımızı üstün tutan bir yaklaşımla hareket ettik. 12 yıl boyunca kimsesizlerin kimsesi, sessiz yığınların sesi olduk. Yurdun en ücra köşesindeki dar gelirli ihtiyaç sahibi vatandaşımıza ulaştık, devletin şefkat elini uzattık. Sosyal devlet anlayışımızın bir gereği olarak dar gelirli kesimlerimizin hayat standartlarını yükseltecek, sağlıktan sosyal güvenceye kadar pek çok alanda reformlar yaptık.

Genel bütçeden en büyük payı eğitime ayırdık. 2002 yılında, burası çok önemli, 2002 yılında eğitim bütçesi 11 milyar lira iken bu rakam 2014’te nereye çıktı biliyor musunuz? 7 kat artarak 78 milyar liraya yükseldi; biz buyuz. İşte bu süreci daha da güçlendirerek devam edeceğiz.

Kardeşlerim, bütün bunlarla beraber, eğitimin Türkiye genelinde 76 üniversitemiz varken şu anda üniversite sayımız 175’e çıktı ve 81 vilayetimizin tamamında artık üniversitemiz var. Yani Hakkari’deki bir genç üniversite okumak için artık İstanbul’a, Ankara’ya gelmesine gerek yok, arzu ettiği takdirde Hakkari’de okur, arzu ettiği takdirde Van’da okur, arzu ettiği taktirde Ankara’ya gelir, İstanbul’a gelir, ama biz alternatifleri önlerine koyduk.

12 yılda sağlık sektörünü çile sektörü olmaktan çıkarttık. Hatırlayın, Ana Muhalefetin başı SSK’nın bir zamanlar Genel Müdürüydü,  ah ah şu Okmeydanı SSK’nın dili olsa da konuşsa. Genç bir delikanlıyım, sabah erken saatte anacığım beni oraya gönderir, orada kuyruğa girerdim, oradan numarayı alacağım, numarayı aldıktan sonra da anacığım gelecek muayenesini olacaktı. İlacını alacaksın, ilacın alamazsın, çünkü hastanenin eczanesinde doktorun verdiği ilaçların yarısı yok. Ne yapacağız dediğin zaman da, diğerlerini de git eczaneden al. Benim param yok. Ama işte şimdi ortadan kalktı, şimdi gidiyorsun istediğin eczaneden ilaçlarını alabiliyorsun.

Ve artık vatandaşımızın hastanelerde rehin kalma dönemi ortadan kalktı bizimle. Hastanelerde rehin alıyorlardı ya, ölmüş olanı rehin olarak alıyorlardı. Kimin dönemiydi bu? İşte bunların dönemiydi. Bunları ortadan biz kaldırdık. Fakir, fukarayı görüp gözeten bir sağlık devrimi yapıldı.

Artık, hamdolsun, sağlık helikopterleriyle 14 tane Türkiye genelinde hizmet veriyoruz. 4 tane jet ambulansımızla ulusal ve uluslararası, olur ya yurt dışından hastanızı alıp geleceksiniz, alıp getiriyoruz, götüreceğiz, götürüyoruz. Niye? Artık bu milletin evlatlarına bu yakışır onun için bu adımları atıyoruz.

Kamu hastanelerini birleştirdik, üniversite ve özel hastane kapılarının bütün vatandaşlarımıza açılmasını sağladık. Aile hekimliğini başlattık, dev şehir hastanelerini şimdi başlattık, inşallah hedef 30 büyük şehrin tamamında bu şehir hastanelerini yapacağız, ama ilk etapta 16 tanesini şu anda yapıyoruz ve bu hastanelere gittiğinizde orada yok yok, evvel Allah her şey orada olacak. Şimdi burada bakıyorsunuz koskoca üniversitenin hastanesinde sedye üzerinde taşınan hastalar var, ama artık buralarda bunları görmeyeceksiniz, her şeyiyle mükemmel, her şeyiyle modern hastanelerle halkımıza hizmet edeceğiz. Dedik ya, insanı yaşat ki devlet yaşasın; mesele bu.

Cumhuriyetin 100. yılında Türkiye’yi sadece kendi halkı için değil, bölge ülkeleri için de bir sağlık üssü haline getirmeyi hedefledik. Fert ve toplum sağlığının en üst düzeyde korunduğu, sağlık sorunlarına en hızlı ve en etkili çözüm sunulan bir Türkiye tasavvur ediyoruz.

Adalet ve emniyet hizmetlerinde de büyük aşamalar kaydettik. Vatandaşımızın evinde, sokağında, şehrinde güven ve emniyet yaşaması için asayiş hizmetlerini hamdolsun geliştirdik. Güvenlik hizmetini özgürlüğün korunması ekseninde ve toplumsal desteği içeren bir zihniyetle yeniden tasarladık.

Gençlerimiz bugünün enerjisi, yarının ise güvencesidir, ülkemiz bu hazineye diğer ülkelere kıyasla daha fazla sahiptir.

Gençlik ve spor yatırım bütçesini 15 kat artırdık.

2002 yılına göre yurt yatak kapasitemizi iki katına çıkarttık. Yurtlarda koğuş sistemini kaldırdık, artık baza sistemiyle gençlerimizi oralarda misafir ediyoruz. Her odada, ya bir yataklıdır, ya üç yataklıdır, tuvaleti, banyosu odasında, artık kat, koğuş sistemi yok.

Bugüne kadar gençliğimizle ilgili yaptığımız tüm çalışmaları daha ileri aşamalara taşımalıyız. Teknolojiyi iyi kullanabilen, kendi diline hakim, en az bir yabancı dili iyi konuşabilen, gelişime açık bir gençliği yetiştirmek için politikalar hazırlıyoruz.

Kadınlar, gelecek vizyonumuzun en önemli unsurlarıdır. Kadınların hakları, refahı, sosyal hayatta karşılaştığı engellerin ortadan kaldırılması, yeni Türkiye hedefimiz için vazgeçilmezdir. Kadınlarımız olduğu kadar, kız çocuklarımızın da niteliklerinin geliştirilmesi için çok önemli işler yaptık. Cumhurbaşkanı seçilmemiz halinde kadının bireysel ve toplumsal olarak daha da güçlenmesi için üretilen politikaları himaye edeceğiz.

Aile toplumumuzun temeli, 2023 yolunda aile kurumunu güçlendiren, evlilik anlayışını her türlü olumsuzluktan koruyan ve güçlendiren, aile bütünlüğünü muhafaza eden politikalar geliştireceğiz.

Sosyal destekler son 12 yılda başardığımız en önemli dev dönüşüm alanıdır. Sosyal devlet, refah devleti anlayışını biz tesis ettik. Sosyal yardımlara ayrılan kaynağı 15 kat arttırdık. Sosyal devlet ilkesini güçlendirmeyi sürdüreceğiz.

Ekonomi, 2002’den beri daime önceliklerimizin başında geldi. Milli gelirimizi yaklaşık 4 kat arttırdık.

Gayri safi milli hasılamız biz geldiğimizde neydi biliyor musunuz? 230 milyar dolardı, yani 79 senede gelinen nokta buydu. 2013 yılı sonu itibariyle ne oldu biliyor musunuz? 820 milyar dolar oldu, yani 4 kat arttı.

Az önce izledik, paramızdan 6 sıfırı attık. Affınıza sığınıyorum, İstanbul gibi bir yerde biliyorsunuz geçmişte biz delikli 2,5 kuruşla tuvalete giderdik, ama bizi öyle hale getirdiler ki, hatırlayın, 1 milyona tuvalete gider hale geldik. Eskiden milyoner zengine denirdi, zengin rakamıyla bizi tuvalete gitmeye mahkum ettiler. Attık oradan 6 sıfırı, düşürdük onu 1 liraya. Ne dediler? Enflasyon patlar dediler. Enflasyon patlamadı, tam aksine enflasyon çatladı ve tek haneli rakama düştü ve paramız itibarlı bir para haline geldi.

12 yıl önce bizim IMF’e olan borcumuz neydi biliyor musunuz? 23,5 milyar dolar, bizden öncekiler borçlandı. Geçen yıl 14 Mayıs’ta IMF’e olan borcu sıfırladık, artık borcumuz yok. Şimdi IMF bizden borç istiyor, anlaşmayı yaptık, arzu ettiğiniz zaman size 5 milyar dolar borç verebiliriz dedik.

Burada bir güzel müjdeyi de sizinle paylaşmak isterim. Merkez Bankası rezervleri biz göreve geldiğimizde neydi biliyor musunuz? 27,5 milyar dolardı, yani 2002’nin sonu. Geçen yıl Mayıs ayında bu rezerv 135 milyar dolara çıkmıştı, Gezi olaylarının etkisiyle 120 milyar dolara kadar geriledi, dün itibariyle Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası rezervimiz yeniden 135 milyar dolara ulaşmıştır.

Değerli kardeşlerim, çalışıyoruz ya, bu makamlar yan gelip yatma yeri değil, koşturursan oluyor, ufkun varsa oluyor. İş bilenin, kılıç kuşananındır. Rekor 136 milyar dolardı onu aşacağız, yakındır, kısa süre zarfında inşallah bunu başaracağız.

2023 vizyonumuzun ana hedefi, milli gelir büyüklüğü bakımından ülkemizin dünyanın ilk 10 ekonomisi içinde yer almasıdır; bunu da başaracağız.

2023 hedeflerine yönelik olarak bütün milletimizin, kurumlarımızın ve sivil toplumun gayretini çoğaltmalı ve ahenkli bir şekilde yönetmeliyiz.

2023’e doğru ilerlerken temel hedefimizi, özellikle nüfusunu yeterli, kaliteli ve güvenilir gıda ile besleyen, tarım ürünlerinde net ihracatçı konumunu geliştiren, rekabet gücünü arttırmış, dünyada ve bölgesinde tarım alanında söz sahibi olan bir ülke olmaktır.

2002 yılında, burası da çok önemli, 79 senede Türkiye’nin yaptığı bölünmüş yol neydi biliyor musunuz? 6100 kilometre. 12 yılda bizim yaptığımız bölünmüş yol ne biliyor musunuz? 17 bin kilometre. Bakın 79 senede 6100 kilometre, ama 12 yılda biz 17 bin kilometre bölünmüş yol yaptırdık.

Kara yolları alanında dev projelere start verdik, üzerinde Körfez Geçiş Köprüsünün de olduğu İstanbul-İzmir Otoyolu şu anda yapılıyor, artık denizin altında çıktı ve kuleler yükselmeye başladı.

Boğaz’ın yeni incisi Yavuz Sultan Selim Köprüsü, onda da şu anda kuleler bitmek üzere, artık tabliyeler döşenmeye başlayacak, 4 gidiş-4 geliş, ortasından da, evet, tren geçecek.

Sevgili kardeşlerim, sevgili dostlar; Türkiye’ye bunlar yakışmaz mı ya? Niye bunlar bugüne kadar yapılmadı acaba ya? Şimdi birileri çıkmış, Marmaray’ı biz başlattık, biz bitirdik, birisi de diyor ki, ya onu filanca başlatmıştı. Neyi başlatmıştı ya? Biz böyle bir şey görmedik, ne önümüzde proje gördük, ne şey gördük. Ha, proje vardı, doğru, kimin? Sultan Abdülmecid’le Sultan Abdülhamid’in projesiydi, bunu gördük.  Zaten ilham kaynağımız o oldu ve o projeleri de Japon Başkanına da, Başbakanımıza da orada takdim ettik ve onları artık evlerimizde, arşivimizde onları saklıyoruz. Onlar yaptı, bunun dışında ne şu siyasi, bu siyasi, hiçbirinin orada emeği yok. İktidarımız döneminde gittik temelini attık, proje çalışmaları, her şey, ihalesi, hepsi bize ait ve ondan sonra da açılışını yaptık, şimdi de milletimize hamdolsun Boğaz’ın altından hizmeti veriyoruz. Fatih Sultan Mehmet gemileri karadan yürüttü, biz de halkımızı deniz altından götürüyoruz, yapılan iş bu.

Ama bitmedi, şimdi inşallah denizin altından bir tane daha yapıyoruz, tabi siz denizin altında onları görmüyorsunuz, ama biz görüyoruz, şimdi çift katlı bir tüp geçiyoruz, önümüzdeki yılın sonunda onu da açacağız, oradan da otomobiller geçecek; bundan hızlı tren, oradan da otomobillere geçecek, İstanbul’un ulaşımını rahatlatalım istiyoruz. Bir taraftan 3’üncü köprü, bir taraftan da inşallah bu tüp geçitle Ahırkapı’dan inşallah karşı tarafta Haydarpaşa Lisesi’nin arkasında, eskiden malum Varan otobüslerinin olduğu o bölgeden oraya bir tüp bağlantısını yapıyoruz, buradan da inşallah otomobiller geçecek. Geçenlerde nitekim burada TBM denen makineyi de indirdik, yerleştirdik, onun da açılışını yaptık.

Yüzyılın projesi olarak adlandırılan Marmaray şu anda halkımızın hizmetinde.

Yüksek hızlı tren Konya ve Eskişehir’den sonra şimdi İstanbul’la buluşuyor. Yüksek hızlı tren ağımızı İstanbul, Afyon, İzmir, Uşak, Bursa, Yozgat, Sivas, Erzincan ve Karaman olmak üzere birçok ilimize genişletiyoruz.

Hava yolunu değerli kardeşlerim, halkın yolu yaptık. Bak burası çok önemli, 12 yıl önce Türkiye’de hava yolundan istifade edenlerin sayısı neydi biliyor musunuz? 34 milyon kişiydi. Şu anda ne oldu biliyor musunuz? 150 milyon kişiyi aştı.  Göreve geldiğimizde Türkiye’de 26 hava alanı, hava limanı vardı, ama şimdi 52 hava limanımız var. Artık bir yerden bir yere şöyle uçakla gideyim dersen, fazla değil, yarım saatte, 45 dakikada hava limanına ulaşırsın, oradan da istediğin şehre seyahatini yaparsın.

Fakat şimdi Batının da dudakların uçuklatan bir yatırım yapıyoruz. O da nedir? İstanbul havalimanı, adını daha henüz vermedik, İstanbul olarak anıyoruz. Yıllık yolcu kapasitesi 150 milyon olan havalimanın biliyorsunuz temellerini attık, şu anda çalışıyor ve bütün şantiyeler şu anda yoğun bir şekilde devam ediyor, çalışıyor.

Türkiye artık uydu geliştiren ve üreten ülkeler sınıfına da girdi. İlk haberleşme uyduğumuzu 2018’de uzaya göndermeyi hedefliyoruz. Ayrıca, uzayda yerini alan 4-A ve kısa süre sonra fırlatılacak olan 4-B uyguları ile kapsama alanı Afrika’ya kadar genişleyecek. Nitekim bir tanesinin fırlatılmasıyla ilgili onu bizzat gittik, yerinde de de gerekli adımı attık.

Savunma sanayi, iktidarımız döneminde büyük bir aşama kaydetti. Bugün kendi uydumuzu, yerli piyade tüfeğimizi, insansız hava aracımızı, helikopterimizi, tankımızı, savaş gemimizi üretiyoruz. Eğer bir ülkenin caydırıcı gücü olmazsa, her zaman tehdit altında olursunuz, o caydırıcı gücünüz olacak, işte şimdi bunları yapıyoruz.

ASELSAN ve TAİ dünyanın en büyük savunma sanayi şirketleri arasına girdi. 2023 yılında inşallah Türkiye’yi savunma sanayii en gelişmiş ilk 10 ülke arasına sokmak ana hedefimizdir.

2023 yolunda daha nitelikli iş gücü, daha güvenceli, daha kaliteli bir çalışma hayatı hedefliyoruz.

Bilim ve teknolojiye verdiğimiz destekleri daha çok arttıracağız ve hedefimiz milli bütçemizin yüzde 2’sini tamamen bilim, sanayi ve teknolojiye ayırmaktır, şu anda 1 civarında, bunu 2’ye çıkaracağız.

Turizmde 2002 yılında dünyanın en çok ziyaret edilen göreve geldiğimizde 17’nci ülkesi konumundaydık. Bakın burası da çok önemli, 2013 yılı itibarıyla 38 milyon turistle en çok ziyaret edilen 6’ncı ülke konumuna yükseldik. 17’nci ülke nire, 6’ncı ülke nire?

Ülkemiz turizm gelirleri sıralamasında da 32 milyar dolar ile 10’uncu sıraya yerleşti. Artık turizmde kalite var, paralı turistler geliyor, şimdi bu var.  İstanbul artık ihtiyaca cevap veremiyor, bu durumdayız.

2023 yılında turist sayısı ve turizm gelirinde dünyada ilk 5 ülke arasına girmek, 50 milyon turist ve 50 milyar dolar turizm geliri elde etmek hedefimizdir.

Enerji vizyonumuz, nükleer enerjiyi elektrik üretiminde kullanan ve bu noktada yerli yenilebilir enerji kaynaklarını en üst düzeyde değerlendiren, israfı ve enerjinin çevresel etkilerini asgariye indiren, uluslararası enerji ticaretinde stratejik konumunu güçlendirmiş, rekabetçi bir enerji sistemini oluşturmak hedefimizdir. Biliyorsunuz, şu anda Mersin Akkuyu Nükleer Enerji Santralimizi Ruslarla birlikte yapıyoruz. Ayrıca, ikinci bir adamı da Sinop’ta Japon ve Fransızlarla birlikte yürütüyoruz. Durmak yok, yola devam, çalışacağız, çünkü enerjiyi ne kadar ucuz elde edebilirsek halkımıza o kadar ucuz enerji vermek ve rekabet gücümüzü de artırmak durumundayız.

Şehirlerimizi insan dostu mekanlar haline getirmeliyiz, şehirlerimizin kimlikli ve kişilikli şehirler olması sürecini kararlılıkla devam ettireceğiz.

Yeni Türkiye hedefimiz, ekonomik kalkınma ile çevre arasında en uygun dengeyi kurarak kalıcı yaşam kalitesini en üst seviyeye taşıyacak bir yapı oluşturmaktır.

Bakın şu anda burası Haliç kongre Merkezi. Burası eskiden neydi? Sütlüce mezbahanesiydi, bunu gençler bilmez bunu, bunu biz biliriz. Benim sentim tabi Kasımpaşa’ydı, gelirdik etimizi filan buradan alırdık daha ucuz olur diye, o günleri yaşadık. Ve tabi büyüklerimiz buraların nasıl koktuğunu filan çok iyi bilir değil mi? Haliç’in ne halde olduğunu bilirsiniz, Haliç’in artık öyle suyu muyu kalmamıştı, adacıklar halinde şu hemen arkanızdaki Haliç o durumdaydı. Belediye Başkanıyken dedik ki, biz bu Haliç’i temizleyeceğiz. Dediler ki, temizleyemezsiniz. Niye? Dediler ki, iki yaka oynama yapar, bunu bizimkiler söyledi. Tabi biz yurt dışına açıldık, adımlarımızı attık, dediler ki, biz bunu yaparız. Ve buradan değerli arkadaşlar, 2,5 milyar metreküp çamur çıkarttık. Ama bu çamuru buradan nereye naklettik biliyor musunuz? Alibeyköy’de taş ocakları vardı, oradan büyük bir taş ocağını tespit ettik, adeta petrol nakli yapar gibi sıvılaştırılmış olan o çamuru biz Alibeyköy’deki o taş ocaklarına naklettik. Ve orada enteresan bir sistem oluşturdular, adeta böyle tülbentten geçer gibi çamur orada kaldı, sıvısı tekrar Haliç’e pompalandı. Ve biz orada 600 bin metrekarelik bir alan kazandık o taş ocağının olduğu yerde. O zaman biz orayı bir park olarak düşünmüştük, niyetimiz de kabul oldu herhalde, Kadir Topbaş Bey de sağ olsun orayı şu anda biyoti sistemiyle vialand denilen o kuruluşlara verdi, orada şimdi hem AVM var, hem çocuklar için oyun parkları var vesaire, onlar kuruldu.

Bu tabi neyi getirdi? Bir değişimi getirdi. Bütün çevrede şu anda evlerin yapılanması, gece kondular vesaireler, onlar kalktı, şimdi oralarda çok daha farklı modern binalar inşa edilmeye başlandı. Bakın, ne neyi getiriyor. Şu arkamızdaki işte Haliç böyleydi.

Şimdi bakın, Haliç’te balık var, 50’ye yakın balık çeşidi var. Ama bu arada Belediye Başkanımız burada bir şey daha yaptı. Ne yaptı? Boğaz’ı, Sadabad’a bağladı, belki bundan da haberiniz olmamıştır. Niye? Çünkü biz hep kuyularla uğraşıyoruz, kuyular görünmez, yukarıdakiler görünür, minareler görünür, ama oradan tüpten tüneller açıldı ve Boğaz’ın suyu buraya verildi ve Boğaz’ın suyu verilince artık Haliç sirkülasyona tabi oldu, böylece burası Marmaray’la ne yaptı? Şimdi Marmaray’la burası birleşmiş vaziyette ve artık o eski koku yok.

Kasımpaşa’dan Fener’e geçerdim, o koku bir alemdi. Bugünleri düzeltmek de yine bize nasip oldu, arkadaşlarımıza nasip oldu ve şimdi Haliç’in kenarında yeni yatırımlarla, dev yatırımlarla inşallah çok daha farklı bir Haliç’i dünyaya tanıtacağız, burası gerçekten çekim alanı olacak.

Pierre Loti’yi Başkanlığım döneminde yaptık, şimdi Pierre Loti artık Fransızların uğraş yeri, milletimizin uğrak yeri haline geldi. Atılan adımlar boşa gitmiyor, hepsinin karşılığı var, daha iyisi olacak.

Trafik sorunu asgariye indirilmiş, ulaşımı rahat, estetiğe sahip güçlü ekonomiye, huzurlu ve mutlu insanlara sahip, yaşanabilir ve özellikle de Ankara’dan değil, Türkiye’nin değişik yerlerinden, fidanından yetişmiş ağacına kadar 3 milyar fidan ve ağaç diktik, 3 milyar. Bunu duymak istemeyenler duymuyor. Ama Anadolu’yu biz tabi fellik fellik dolaşıyoruz, nerede ne var hepsini görüyoruz.

Çok değerli katılımcılar, değerli kardeşlerim; vizyon belgemizdeki 3’üncü ve son başlığımız, öncü Türkiye.

Avrupa Birliği katılım müzakerelerimizde istenilen ivmenin yakalanması için kararlılığımız sürüyor. 2014 yılını Avrupa Birliği yılı olarak ilan ettik. Yunanistan’ın dönemi bitti, şimdi İtalya dönemi başladı ve İtalya döneminde umutlarımız var, inşallah temennim odur ki, 2 veya 3 faslı bu dönemde açma imkanını yakalarız. Türkiye reformlar sürecine devam edecek ve üzerine düşeni yapacaktır.

Avrupa Birliği liderlerinin değişen küresel ortam ve artan bölgesel riskler karşısında Türkiye’ye ilişkin pasif tutumlarından bir an önce uzaklaşmalarını bekliyoruz.

Şimdi bölgedeki sıkıntılara geliyorum; Irak’taki hadiseler, Suriye’de giderek derinleşen insanlık trajedisi daha kapsamlı bir strateji geliştirme ihtiyacını ortaya çıkardı.  Türkiye, Suriye’deki trajediye halkın meşru talepleri doğrultusunda siyasi çözüm bulunması için çabalarını sürdürecektir. Tarihimizin ve ecdadımızın bize yüklediği kutsal emanet gereğince, kapılarımız mazlumlara her zaman açık olacaktır.

Değerli kardeşlerim, diyorlar ki, Ortadoğu’da tarafsız olmalıyız, Filistin’de tarafsız olmalıyız. Filistin davası bizim davamızdır. Çanakkale’de şehitleri bulunan Filistinlilere asla sırtımızı dönmeyecek, onları zulme teslim etmeyeceğiz. Dengeler adına, strateji adına susan dünyaya rağmen, biz Filistin’in hak ve onur davasını dünyaya duyurmaya devam edeceğiz.

Bakınız, İsrail’le biliyorsunuz uluslararası sularda bizim üç tane gemimiz vuruldu, bunun neticesinde 10 vatandaşımız ne yazık ki şehit oldu. Tabi biz İsrail’le ilişkilerimizi bir defa maslahatgüzar seviyesine indirdik. Aracılar sokuldu, geldiler gittiler vesaire, en son Başkan Obama da devreye girdi. Ben tabi Başkan Obama’ya o zaman 3 tane şart ileri sürdüm.

Bir; bizden özür dileyecekler dedim.

İki; tazminat ödeyecekler dedim.

Üç; Filistin’e olan ambargoyu kaldıracaklar dedim.

Netanyahu Sayın Obama’nın yanında bizden özür diledi, Obama da yanındaydı, bizzat telefonda Sayın Obama’yla konuştum, arkasından Netanyahu’yla konuştum ve özür beyanını yaptı; birinci madde tamam.

İkinci madde tazminat, onda da anlaşma noktasına geldik.

Üçüncü nokta Filistin’e ambargonun kalkması. Şimdi son dönemlerde aldığım haber, işte bu da imzada önünde, biz bunu beklerken şimdi baktık ki Batı Şeria’ya, Filistin’e, Gazze’ye bombalar yağıyor. Şimdi bu ne demektir? Aynen bundan önce Olmert döneminde de bu böyle oldu, yani ben sizinle normalleşmeye yokum demektir. Şimdi orada, Filistin’de, Gazze’de bizim kardeşlerimiz öldürülürken, onlara bomba yağdırılırken, biz normalleşme sürecine olumlu bakamayız. Bir defa süratle İsrail’in ateşkesi sağlaması lazım, ateşi kesmesi lazım. Diyor ki, havan topu attılar, bilmem roket attılar. Peki kaç tane İsrailli öldü, var mı ölen? Hayır. Nasıl oluyor bu iş ya? Roket atıyorlar, havan topu atıyorlar bir kişi ölmüyor, ama sizin şu anda öldürdüğünüz Filistinli sayısı 100’e yaklaştı. Hayatları yalan üzerine kurulu, dürüst değiller.

Biz şuna inanırız: Zulme rıza zulümdür. Zalimlerin yanında yer alamayız, bunu görmemiz lazım, bu adımları atarken dikkatli olmamız lazım. Ve şu anda dünya barışını arzuluyorsak, Ortadoğu da bunu arzuluyor, dünyanın her yeri buna hasret. Ama dikkat edin, İslam dünyasını paramparça ediyorlar, Mısır öyle, Libya öyle, Suriye öyle, Irak öyle.

Buyurun, Irak’ta maalesef işte IŞİD diye bir örgüt 49 tane vatandaşımızı kaçırdılar, şu anda hala onlara rehin olarak duruyor. Diyorum ki, bakın bunun size sağlayacağı bir fayda yok ey IŞİD, bizim bu 49 vatandaşımızı bırakmanız gerekir. Eğer Müslümansanız, ne Müslümana, ne herhangi bir savunmasız insana bu şekilde zulüm etmeniz doğru değildir, bu vatandaşlarımızı bırakın. Bunu tekraren söylüyorum; bizim dış politikamız barış üzerinedir ve e biz yeni şartlar ve bu yeni şartlarla birlikte dünyada küresel, bölgesel tüm meselelere katkıda bulunmayı bu barış anlayışı üzerine bina etmek istiyoruz. Bu vizyonumuzun adalet, hakkaniyet, barış talep eden bütün insanlar ve toplumlar tarafından da destekleneceğinden hiç şüphem yok. Cumhurbaşkanı olduğumuz takdirde, ülkemizin milli çıkarları ile uluslararası adalet ve hakkaniyet arayışımız arasındaki ilişkiyi daha da güçlendireceğiz.

Çok değerli katılımcılar, sevgili kardeşlerim; 10 Ağustos’ta milletimiz sadece cumhurbaşkanını seçmeyecek, yeni Türkiye’nin kapılarını artık ardına kadar aralayacak. Yeni Türkiye herkesin Türkiye’sidir, yeni Türkiye herkesin kendisini eşit vatandaş hissettiği Türkiye’dir. Devlet ile milletin kucaklaşması gerçekleşmiş, Şeyh Edebali’nin insanı yaşat ki devlet yaşasın ilkesi 700 yıl sonra bir kez daha hayat bulmuştur. Yeni Türkiye hedefine yorulmadan, bıkmadan, yılmadan ilerleyeceğiz. Milletimizle, hangi siyasi görüşten, hangi sosyal, dini etnik kimlikten gelirse gelsin bütün vatandaşlarımızla birlikte can cana, yan yana yeni Türkiye idealini gerçekleştireceğiz; sevdamız da budur, davamız da budur.

Yeni Türkiye, devletin milletiyle, tarihiyle, coğrafyasıyla barıştığı bir Türkiye’dir. Yeni Türkiye, kendi tarihinden, kültüründen, dilinden ve coğrafyasından uzak kalan değil, aksine ondan güç alan, onunla gurur duyan bir Türkiye’dir. Yeni Türkiye, büyümüş, kalkınmış ve güçlü Türkiye’dir. Yeni Türkiye, daha da çoğullaşan, milletin ve devletin bir ve beraber olarak kucaklaştığı Türkiye’dir. Yeni Türkiye, toplumsal refah, büyük ekonomi, siyasi istikrar ve ileri demokrasi üzerinde yükselen Türkiye’dir. Yeni Türkiye, her insanının vatandaş olmakla gurur duyacağı dünya devleti Türkiye’dir. Yeni Türkiye, bölge ve dünya barışına, adalete ve hakkaniyete daha çok hizmet eden bir Türkiye olacaktır. Yeni Türkiye, bilgisi, üretimi ve yönetimiyle lider bir Türkiye olacaktır. Yeni Türkiye, eğitimden kültüre, enerjiden ulaşıma, sağlıktan çevreye, her alanda artık dünyaya yeni aşamalar, yeni standartlar getiren bir Türkiye olacaktır. Yeni Türkiye, büyük ve öncü olacaktır. Yeni Türkiye’nin hayırlı olmasını diliyorum.

Yeni Türkiye’nin vizyon belgesinin hayırlı olmasını Allah’tan niyaz ediyorum.

Sabrınız için, katıldığınız için, yeni Türkiye’nin inşasına şahitlik ettiğiniz ve katkı verdiğiniz için her birinize teşekkür ediyorum.

Acele etmeyin size bir sürprizimiz var, o sürprizi de bence dinlemenizde fayda var.

Ramazan-ı Şerifin hepiniz için hayırlı olmasını, yaklaşan Ramazan Bayram’ının ülkemize hayırlar getirmesini diliyorum.

Allah yar ve yardımcımız olsun, yolumuz, bahtımız her daim açık olsun.

Sağ olun, var olun, Allah’a emanet olun.

join us icon
SEN DE ARAMIZA KATIL Gücümüze Güç Katalım.