Basbakan Yildirim’in Beyoglu Sohbet toplantisinda yaptigi konusmanin tam metni
Beyoğlu’muzun genç, yakışıklı Belediye Başkanı. Babası Ali Rıza Demircan Hocamız da burada, bizim üniversite yıllarında tanıştığımız çok değerli bir hocamız. Kendisinden çok şeyler öğrendik Süleymaniye kürsüsünden. Dolayısıyla yıllar sonra burada kendisini de görme fırsatı buldum.
Bu akşamki toplantıda beni bir sürprizle karşıladılar. Başkan sağ olun liseden, ortadan yıllardır görüşemediğimiz okul arkadaşlarımızı ve öğretmenlerimizi, hocalarımızı da davet etmişler, onlarla bu mekanda, bu sohbette biraraya gelme fırsatı da bulduk, teşekkür ediyoruz.
Evet, soru biraz, nasıl söyleyeyim, benim hikayemle Türkiye’nin hikayesi ve bundan sonra Türkiye’nin geleceği eğer yanlış anlamadıysam.
Benim hikayem bu salonda bulunanların birçoğunun hikayesiyle farklı değil. Biz Anadolu’nun zor coğrafyasında dünyaya gelmiş, çocukluk yıllarından sonra daha iyi bir gelecek için batıya, gurbet yollarına düşmüş ailelerin çocuklarıyız. Özellikle 1960’dan sonra İstanbul’un taşı-toprağı altın diye herkes Doğu’dan, Orta Anadolu’dan, Güneydoğu’dan torbasını, heybesini alarak bu tarafa doğru göç etmiş.
Biz de ilkokulu köyümüzde okuduk. Benim babam Erzincan Refahiye Kayı Köyü’nden Hacı Topal Dursun. Aslında köyün ileri gelen bir ailesi, yani elleri de dönen, hali vakti yerinde bir aile. Dolasıyla ilkokuldan sonra… Bizim çok fazla işimiz var, sürülerimiz var, çok geniş arazilerimiz var, yapacak iş çok, dolayısıyla adama ihtiyaç var, babam da dört gözle hemen oğlan bitirsin de işe güce yardım etsin, destek etsin diye adeta gün sayıyor. Neyse, ilkokul bitti. Bu sefer bizim Allah rahmet eylesin, 3 hafta önce Hakk’ın rahmetine kavuştu, ilkokul hocam Galip Kumbaroğlu dedeme demiş ki, babası bu çocuğu okutmak istemiyor, sen bunu İstanbul’a yanına al da okun, bu okuyabilir, ben bunda bir kabiliyet görüyorum filan gibi.
Neyse, dedem aldı getirdi beni. Burada şu Aynalı Çeşme-Tarlabaşı arısında bir yerde oturuyoruz. Benim okuduğum ortaokul yine şurada yürüme mesafesinde Kasımpaşa İplikçi’de Piri Reis Ortaokulu. Okuduğum lise de hemen 200-300 metre şu aşağıda Kasımpaşa Lisesi. Burası bana yabancı değil, gençlik yıllarımız buralarda geçti, buraların sokaklarını karış karış bilirim. Yani Belediye Başkanı olarak bir dahaki dönemde karşına çıkarsam şaşırma. Zaten işimiz bitiyor bizim, tezkereciyiz biliyorsun.
Neyse, bu kadar programı sulandırmayalım, bu ciddi bir program, birbirinden ağır misafirler var.
Doğrusu burada işte orta, lise, üniversite okuduk, sonra hayata atıldık, buralara geldik. Fazla reklam yapmayalım, şimdi asıl mevzua geçelim.
Memleketimizin her tarafı birbirinden güzel Başkan, değerli misafirler; her bir köşesinin kendine has özelliği var, güzelliği var. Dolayısıyla bizi aslında zenginleştiren, büyük ülke yapan, önemli ülke yapan da bu çeşitliliğimiz. Bunu ben çok önemsiyorum. İşte bu salona baktığımız zaman memleketimizin bütün renklerini görüyoruz, bütün toplum kesimlerini görüyoruz, hoşgörüyü görüyoruz, birlikte yaşamanın ne kadar önemli olduğunu, ülkemizin geleceği için, ülkemizin değerleri için birlikte hareket etmenin ne kadar önemli olduğunu görüyoruz. İşte bir bakıyoruz Avrupa’dan, Afrika’dan, Uzak Doğu’dan misyon temsilcileri var, başkonsolosluklar var, semavi dinlerimizin temsilcileri var, sanat dünyamızın çok değerli mensupları var, işadamları var, çalışanlar var, hanımlarımız var, toplumun bütün kesimleri, bütün renkleri bugün burada birarada böylesine çok zengin bir topluluğa hitap etmek, birarada olmak benim için de büyük bir onur.
Doğrusu Türkiye’nin geleceğiyle ilgili söyleyeceğim şudur: Türkiye bölgede bir istikrar ülkesi. Niye? Çünkü Türkiye hem coğrafi olarak bulunduğu konum Avrupa, Asya, Afrika’yla adeta buluştuğu bir yer haline geldi. Öyle bir ülkeden bahsediyoruz ki, 3 saatlik uçuşla 56 ülkeye ulaşabiliyorsunuz. Bütün dünyanın farklı kültürlerini, farklı inançlarını, farklı kalkınma seviyesini, gelişmişlik seviyesini aynı anda görüyorsunuz, çok gelişmiş ülkeleri de, daha az gelişmiş ülkeleri, sorunları olan, kendilerine göre sorunları olmadığını söyleyen ülkeleri de aynı anda görebiliyorsunuz. Ve 3 saatlik 56 ülkeyi kapsayan bu coğrafyada 30 trilyon dolarlık bir milli gelir, gayrisafi milli hasıla dönüyor yılda ve yaklaşık 1.6 milyar insan yaşıyor.
Tabi zaman zaman, yani ülkeler kendilerini anlatırken her ülke kendisinin ne kadar önemli olduğunu doğal olarak anlatır, bunda bir yanlış yok. Hatta dünyanın merkezindeyiz der, bu da doğru, çünkü dünya bir küre, parmağınızı nereye koysanız orası merkez. Ama Avustralya’da olmak başka, Türkiye’de olmak başka. Avustralya’nın kendi içinde bir yerden bir yere gitmek için 7-8 saat uçakla uçmanız lazım, o kadar uçuyorsunuz daha bir başka ülkeye çıkmış olmuyorsunuz. Dünyaya yakın, pazara yakın, dünyanın bütün olaylarının cereyan ettiği bölgelere yakın bir yerdeyiz, bunun artıları var, eksileri var, kaynayan kazan. Sorunlara bakın, Türkiye’nin etrafında dolanıyor, istikrarsızlıklar, iç savaşlar, idare zafiyetleri, otorite boşluları, bütün bizim bölgemizde. Bütün bu şartlara rağmen ayakta kalmak ve bölgedeki istikrarsızlıkları gidermeye yönelik önemli roller üstlenmek, görev yapmak, çözüm arayışlarına öncülük etmek başka bir ülkenin yapabildiği bir şey değil. Düşünün, 3,5 milyon göçmen var, bazı ülkelerin nüfuslarından fazla. 3-5 tane göçmen Avrupa’ya gitti mi kıyamet kopuyor, duvar örmeye başlıyorlar, elektronik tedbirler alalım falan diye oturup günlerce kafa yoruyorlar.
Değerli dostlar; bugün dünyada göçmen nüfusu 60 milyonu aşmış durumda. Bu ne anlama geliyor? Bütün Birleşmiş Milletler üyesi ülkelerin 21’inden ancak nüfusu bundan fazla, 22’nci ülke göçmenler ülkesi. Dünyanın karşı karşıya kaldığı sorunların ne kadar büyüdüğünü, ayrışmanın ne kadar günden güne artık sürdürülemeyen bir noktaya geldiğini anlatmak için söylüyorum. Daha iki gün önce açıklandı, dünyadaki servetin yüzde 82’si yüzde 1 nüfusa ait. Daha başka bir şey konuşmaya lüzum yok, yani böyle bir dünyanın geleceğinin nereye gideceğini tahmin etmek için kehanette bulunmaya lüzum yok.
Ve maalesef dünyada liderlik problemi de var, yani zengin olan, imkanları geniş olan, çok büyük güçlere sahip olan ülkelerde liderlik problemi var, liderlik problemi olunca da küresel olaylara çözüm arayışında istenen sonucu alamıyoruz. Örneğin Suriye’ye bakalım, Irak’a bakalım, Afganistan’a bakalım, Yemen’e bakalım, Afrika’daki ülkelere bakalım, maalesef çözüm üretilemiyor. Niye? Rekabet, kendi aralarındaki rekabet yarışından dolayı oradaki mazlum, masum insanlar acı çekmeye devam ediyor. Tabi bunları uzatmak mümkün. Amacım sizin bu akşam moralinizi bozmak falan değil, ama gelecek konusunda ümitsiz olmamızı gerektiren bir şey yok.
İnsan tabi ki geleceğe ümitle bakmak durumunda. Ve sadece ümitle bakmayacağız, gayret edeceğiz, elimizdeki imkanları hem en önce ülkemiz için, yaşadığımız, doğup büyüdüğümüz, acı-tatlı hatıralarımızın olduğu ülkemiz için, arta kalan kısmını da komşularımız için, bütün insanlık için her türlü imkanı seferber edeceğiz. Biz hiçbir zaman 3,5 milyon insan buraya geldi diye şikayet etmedik, çünkü bizim geçmişimizde var, bizim geleneğimizde var, darda, zorda kalan insanlara kucak açmak, onlarla ekmeğimizi paylaşmak, bu bizim genlerimizde var, bunun zararını da görmedik. Ama şimdi daha büyük sorunlarla karşılaşmamak için ne yapıyoruz? O bölgelerde terörle mücadelede, DEAŞ, PKK, uzantıları ve FETÖ gibi terör örgütleriyle amansız bir mücadele veriyoruz.
Örneğin Fırat Kalkanı hadisesinde 2 bin kilometrekarelik bir alanda DEAŞ’la en çetin mücadeleyi Türkiye verdi ve şimdi o bölgede 100 binden fazla insan döndü yerleşti, ticaretle uğraşıyor, geleceğe umutla bakıyor, sadece 160 bin öğrenci orada okullarda okuyor. Hastanesi var, okulları var, karakolları var, her şeyleri var, kendilerine göre idari yapılaşmayı yaptılar, Türkiye bunlara destek veriyor, bunlara kaynak ayırıyor. Neyi yapmaya çalışıyoruz? Biz diyoruz ki, Suriye’nin tamamında bu mümkün, bunu göstermeye çalışıyoruz. 3600 DEAŞ militanını biz orada etkisiz hale getirdik. Amerika dünyayı ayağa kaldırıyor, ortada bir şey yok. Irak’ta, Suriye’de laf çok, icraat zayıf, ama biz yapıyoruz, örnek ortada.
Şimdi bazıları diyor ki, Afrin’e niye gidiyor, Türkiye Afrin’e niye müdahale ediyor? Gerçekleri bilmek lazım değerli kardeşlerim, 2012 yılında Afrin’e doğru Fırat’ın doğusundan PKK terör örgütünün tıpa tıp aynısı olan PYD, YPG unsurları geldi yerleştiler. Afrin’in demografik yapısına bakın, Araplar ağırlıklı yüzde 60, yüzde 35 Kürtler var, Türkmenler var ve diğer küçük küçük etnik gruplar var. Geldiler burada silahlı militanlar marifetiyle baskı kurdular, önce insanların mallarına, mülklerine el koydular, haraç toplamaya başladılar, çocuklarını zorla askere aldılar, 2014’te de burayı biz kanton ilan ettik dediler. Kanton ilan ettikten sonra 130 kilometre Türkiye’ye olan hudutlarını boydan boya 90 santim kalığında tüneller ve siperlerle kazdılar, silahlı adamlarını oraya yerleştirdiler. Peki, niçin yapıyorsunuz bunu, yani böyle bir ihtiyaç nereden doğuyor? Siz kimsiniz, siz Suriye Devleti misiniz? Siz Suriye’nin silahlı gücü müsünüz? Size karşı düşmanlık mı var? Niçin yapılıyor bu.
Ve ondan sonra, bakın işte rakamlar ortada, mesela 95 roket atılmış Türkiye’ye, 12 vatandaşımız bizim, 13 Suriyeli olmak üzere 25 kişi hayatını kaybetmiş, geçmiş yıllara ait olanları söylüyorum. Ve 29’u Suriyeli olmak üzere, 77 Türk vatandaşı olmak üzere 106 kişi yaralanmış.
Bundan neyi anlatmaya çalışıyorum? Taciz var, orada, Hatay’da, Kilis’te roketler düşüyor, bombalar atılıyor, maddi zararlar oluyor, can kayıpları oluyor, sürekli taciz, insanlar tedirgin, can güvenliği yok, mal güvenliği yok. Şimdi biz ne yapacağız, buna göz mü yumacağız? Tabi ki yapamayız, ikazlarımızı yapıyoruz, bak rahat durun, uslu durun, sabrımızı taşırmayın.
Baştan tutumumuz çok açık ve net, biz Suriye’nin toprak bütünlüğünün bozulmasına karşıyız, bunu en baştan ilan ettik. Suriye’de bu iç savaş yaklaşık 800 bin insanın ölümüne neden olan, 10 milyondan fazla insanın yerinden, yurdundan terk etmesine vesile olan bu savaşın bitmesini istiyoruz, bu artık sürdürülemez bir durumdur. Bunun için biliyorsunuz Rusya’yla, İran’la Türkiye olarak bir inisiyatif aldık, çok da mesafe kat ettik, yapılan bu çalışmaların akamete uğramasını istemiyoruz, geriye dönüş istemiyoruz. Ama bir yandan da dost ve müttefik bildiğimiz bir ülke ha babam orada PKK’lıları silahlandırıyor. Ne yapıyorsunuz kardeşim, sizin nedir bu yaptığınız dediğimizde bize söyledikleri, burada DEAŞ mücadelesi yapıyoruz, bu DEAŞ mücadelesini de biz kendi askerlerimizle yapmak istemiyoruz. Peki, nasıl yapacaksınız? İşte bu PKK, yani PYD, YPG PKK’nın kuzenleridir, yani dayıları, amcaları Irak’ta, kendileri de Suriye’de kılık değiştirerek faaliyet gösteriyorlar. Biz onları çok iyi biliriz, 35 senedir bunlar bizim başımızı ağrıtan, kısmen de enerjimizi alan alçak bir bölücü terör örgütü, bunlarla tuttular beraber iş yapmaya başladılar.
Soruyoruz, niye kardeşim? Siz NATO’da üyesiniz, en büyük üyesiniz, Türkiye ikinci geliyor, bizimle müttefiksiniz, niye böyle yapıyorsunuz? Verdikleri cevap şu: Bu bir tercih değil, bir mecburiyet, “…” aynen tabir bu. İyi de kardeşim, Amerika gibi büyük bir ülke, dünyanın süper gücü, bu kadar ordusu var, bu kadar imkanı var, 3-5 tane caniye, alçak terör örgütüne muhtaç bir ülke mi? Bu nasıl izah edilecek. Efendim, bunlarla bizim işimiz bitecek, sonra bunlarla yolumuzu ayıracağız. Bu çok inandırıcı geliyor mu size? Çok açık bir şey söylüyorum. Sonra bakıyoruz, binlerce tırla her türlü silah geliyor, büyük büyük kargo uçaklarıyla mühimmatlar, zırhlı araçlar, tanklar, tank savarlar, aklınıza ne gelirse bütün silahlar geliyor. Nasıl geliyor? Parasız, bedava geliyor ve dağıtılıyor. Bir bakıyorsun, Şemdinli’de bir baskın olmuş, kullanılan silaha bakıyorsun onların silahları. Biz paramızla silah ve mühimmat istiyoruz alamıyoruz. Şimdi Türkiye ne yapsın kardeşim? Yani ne yapalım, canınız sağ olsun mu diyeceğiz yani?
Bakıyoruz ki DEAŞ meselesi de yok, yani mücadele ediliyor gibi gözüküyor ama, ortada… Rakka’yı aldık diyorlar, ondan sonra DEAŞ’lıların hepsini arabalara yüklüyorlar, silahlarını da, çoluğunu çocuğunu da, bir de PKK’lıları, PYD’lileri eskort olarak yanlarına koyuyorlar, sağ salim oradan çıkmalarını sağlıyorlar. Bu nasıl izah edilecek? DEAŞ’la mücadele onlara eskortluk yaparak, canlarına, mallarına, ırzları zarar gelmeden orayı terk etmeleri mi? Nereye gidiyor? Afrin’e gidiyor. Nereye gidiyor? Sina’ya gidiyor. Nereye gidiyor? Mısır’a gidiyor. Akdeniz’den Avrupa’ya geçiyor, ondan sonra canlı bomba olarak karşımıza çıkıyor. Bizi isyanımız bunadır. Şimdi biz Afrin’de sadece PKK’yla mücadele etmiyoruz, aynı zamanda DEAŞ’la da mücadele ediyoruz, çünkü bunların hep hedefleri aynı, amaçları aynı, bunlar öldürmek için kodlanmış alçaklar, Hiçbir şekilde bunların kutsalı yok, hiçbir değeri yok, bunlar ağababaları ne diyorsa, kim kiralamışsa onun için çalışıyorlar. Durum bu, Afrin’e gidişimizin sebebi, orada bulunan masum, mazlum, zulüm altındaki insanları bu zulümden kurtarmak; bu bir.
İkinci madde de; oradan ülkemize var olan tacizleri, tehditleri, saldırıları durdurmak, vatandaşımızın can ve mal güvenliğini temin etmek.
Üçüncüsü de; sınırlarımızın güvenliğini sağlamak.
Bunlar sağlandıktan sonra sen sağ, ben selamet. Fırat Kalkanı Azez- Cerablus hattındaki normal hayata geçiş sağlanacak, olup bitecek.
Bir şey daha buradan doğacak bir sonuç var, hatırlarsanız birkaç gün önce Türkiye’nin güney hudutlarında 30 bin kişilik bir ordu oluşturuyoruz diye açıklama yaptılar. Bu ne demek? Türkiye’nin güney sınırları NATO sınırları. Şimdi NATO sınırlarını tehdit görüp bir NATO ülkesinin bir ordu oluşturmasının izahını ben anlayamıyorum. Bu açık bir düşmanlıktır, yani güney sınırlarımızdan Akdeniz’e kadar bir şer koridoru, bir sözde terör devleti oluşturma çabasından başka bir şey değil, bu açık, seçik görülüyor. Türkiye bu kepazeliğe, bu aymazlığa müsaade etmez, bunun arkasında kim olursa olsun, gücü ne olursa olsun, ismi ne olursa olsun Türkiye buna müsaade etmez. Bu topraklar bizim topraklarımız, binlerce kilometre öteden gelip burada dizayn yapmak, burada racon kesmek kimsenin hakkı değil. Artık bu bölge yüzyıl önceki bölge değil, her şey değişti.
Onun için, Cumhurbaşkanımız Başkomutanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın riyasetinde ülkemizin güvenliği için, vatandaşlarımızın huzuru, kardeşliği için, komşularımızın da aynı zamanda geleceği için üzerimize düşen her türlü görevi yaptık, yapmaya da devam edeceğiz
Kimseye düşmanlığımız yok. İlk baştan dedik, dostlarımızı arttıracağız, düşmanlarımızı azaltacağız, ama düşmanlık edenlere de kusura bakmasın, boynumuz kıldan ince değil, gereken cevabı veririz, veriyoruz, vermeye de devam edeceğiz.
Tabi bu konuda özellikle Avrupa ülkelerinin anlayışlı davrandığını da görüyoruz, yani hep olumsuzluklardan bahsetmeyelim. Genel olarak dünyada herkes bunun bir meşru müdafaa olduğu konusunda hemfikir. Gerek Birleşmiş Milletler’in sözleşmesinin 51. maddesi, gerek 2005 tarihinde çıkan 1624 sayılı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararı. Orada diyor ki, herhangi bir ülke kendisine vaki her türlü tehdide karşı, terör tehdidine karşı gerekli önlemleri almak hakkı vardır. 51. madde de yine aynı mealde, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi bir tedbir almadan önce ülke kendi kapasitesinde bu tedbirleri alabilir diyor. Dolayısıyla bu konuda Avrupa, NATO, bütün dünyada olumlu bir yaklaşım var, çünkü yaptığımız iş hem uluslararası hukuka uygun bir iş, hem kendi hukukumuza uygun bir iş, meşruiyeti var, kimseye saldırmıyoruz, sadece bize vaki saldırıları ortadan kaldırmaya çalışıyoruz. Keşke olmasa da böyle bir işe girişmesek, yani gitmek mecburiyetinde kalmasak.
Evet, lafı uzattık, kusura bakmayın. Yani Farabi’ye sormuşlar, uzun konuşan birine rastlarsan ne yaparsın demiş. O da kısa dinlerim. Eğer uzun konuştuysak kusura bakmayın.
BEYOĞLU BELEDİYE BAŞKANI AHMET MİSBAH DEMİRCAN- Sayın Başbakanım, müsaadenizle bundan sonra sorulara geçeceğiz.
Tabi bu arada basın mensuplarına da varsa artık özel bir şeye geçtiğimizi buradan özellikle duyurmak istiyorum.
Şimdi soru sormak için önümde bir liste oluştu, hemen…