Yükleniyor...

Basbakan Yildirim’in Saglik Bilimleri Üniversitesi Akademik Yili Açilisi’nda yaptigi konusmasi

 

Sayın Rektörüm, değerli Senato üyeleri, Sağlık Bilimleri Üniversitesinin çok değerli mensupları, kıymetli öğrenciler, hanımefendiler, beyefendiler; hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.

2017-2018 akademik yılının hayırlı olmasını diliyorum.

Sağlık Bilimleri Üniversitesi tarafından şahsıma tevdi edilen fahri doktora unvanından dolayı, başta Sayın Rektörümüz Profesör Doktor Cevdet Erdöl olmak üzere bütün Senato üyelerine ve üniversite mensuplarına şükranlarımı sunuyorum.

Az önce Rektörümüz, Hocamız da ifade etti, aslında Sağlık Bilimleri Üniversitesi yeni bir üniversite, 2015’te kurulu, ama bir asır öncesine giden de bir geçmişi var. 1903 Abdülhamid’in doğum yıl dönümünde kurulan, neydi ismi Hocam?

Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane, daha sonra Darülfünun Tıp fakültesi oldu 1910’da. Şimdi bu neyi gösteriyor? Aslında bir asırdan fazla geçmişi olan bir köklü üniversiteyle, fakülteyle genç bir üniversitenin buluşması. Hocamızı dinledik, hakikaten çok büyük sorumluluk aldı, bir yandan köklü tarihi geçmişi olan Gülhane, diğer yandan 58 tane Sağlık Bakanlığının hastanelerinin afiliasyonu ve Sağlık Bilimleri Üniversitesi, hepsini biraraya topladığın zaman bir memleket ediyor Hocam. Yani işin kolay değil, sana ve ekibine başarılar diliyoruz.

Hele bir de İstanbul’da, Ankara’da, her yerde yaygın bir yapılaşma var, ihtiyaçlarınızı biliyoruz, yeni üniversite kampus ihtiyacını biliyoruz, mevcutlarla ilgili ihtiyaçlarınızı biliyoruz, inşallah bunların hepsini belirli bir plan ve imkan dahilinde gidereceğiz. Hiç endişe etmeyin, siz durmayın, yola devam edin, yanınızdayız.

Şimdi değerli konuklar, hani doktora unvanı verildi ya, biraz daha akademik konuşmak lazım herhalde değil mi?

Avrupa’nın sebebi tam bilinmeyen hastalıklarla kıvrandığı bir dönemde, Fransız bilim adamı Pasteur’ü geliştirdiği kuduz aşısına kendi hazine-i mahsusadan 10 bin Frank vererek Abdülhamid desteklemiştir. Tıp alanındaki bu önemli adımın desteklenmesinin ardından geçen, 3 yıl sonra da kuduz aşısı ilk olarak İstanbul’da üretilmeye başlandı.

Ayrıca, İstanbul’da eğitim gören tıbbiyelileri kendilerini geliştirmeleri için Abdülhamid Han Fransa’ya gönderdi. Yedi düvelin Osmanlı Devleti’nin üzerine geldiği, parçalama, yutma planları yaptığı bir dönemde bile, ecdat bilimsel gelişmeleri titizlikle takip etmiş ve desteklemiştir. İşte bugün böyle kutlu bir ecdadın temellerini attığı bir tıp mektebinde ne mutlu ki sizlerle beraberiz.

Bu anlamda burada eğitim gören öğrenci kardeşlerimize de şanslı olduklarını söylemek istiyorum, çünkü bir asırlık bir tecrübenin getirdiği kazanımları birebir yaşama fırsatını buluyorlar.

Öğrenci kardeşlerim, sizler bizim geleceğimizsiniz, aydınlık yarınlarımızsınız, sizler sayesinde geleceğe yönelik umut ve heyecanlarımız dipdiri olarak devam ediyor.

Değerli hocalarım, değerli akademisyenler; 15 yıllık iktidar döneminde hükümetlerimizin önceliği hep eğitim oldu. Biz hep şuna inandık: Bu ülke eğitimli insanların, eğitimli gençlerin omuzlarında yükselecek. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün muasır medeniyetler seviyesine çıkma hedefi, aynı şekilde eğitimli, bilgili, donanımlı, sorgulayan düşünce yapısına sahip gençler, bireylerle mümkün olacak. Bu anlayışla eğitime son 15 yılda aşağı yukarı 11 kat artış sağladı, bu sene eğitim bütçemiz 130 milyarı buldu ve artırmaya da devam ediyoruz.

Eğitim konusunda eğitim verenlerin de, eğitim alanların da en iyi imkanlara sahip olmasını önemsiyoruz.

İktidara geldiğimiz 2002 yılından bu yana eğitimde kaliteyi, fırsat eşitliliğini, sürekliliği, verimliliği sağlamak için gayret gösterdik. İlk olarak üniversitelerimizde yaşanan adaletsizlikler ortadan kalktı, hatırlayın, okuyor liseyi, üniversiteye giremiyor, üniversite kapıları önünde açılmıyor, kapatılıyor. Yarışta adalet, fırsat eşitliği sağlanmıyor kat sayı icadıyla maalesef Türkiye bunları yaşadı. Ve Türkiye’deki lise öğretimindeki yönlendirme meselesi büyük bir darbe aldı. Bunların hepsi sona erdi artık böyle çarpıklıklar yok ve üniversite sayımız da 76’dan 185’e çıktı. Üniversite olmayan ilimiz yok, bir düzineye kadar üniversitesi olan ilimiz de var. Dolayısıyla, şu anda yükseköğretimde okuyan öğrenci sayımız 7 milyonu aştı, 7 milyon 200 bin. Bu ne demektir? Belki de dünyadaki 50 ülkenin nüfusundan daha fazla üniversiteye giden öğrencimiz var. 110 bin civarında sadece yabancı uyruklu öğrenci var üniversitelerimizde, ama Sayın Hocam, YÖK Başkanım bu yetersiz en az 350 bin olması lazım. Türkiye’de 350 bin minimum yabancı uyruklu öğrenci olması lazım. Bunu şunun için söylüyorum: Gelen her öğrenci bizim gönüllü elçimizdir. Bu şekilde yurt dışında eğitim görmüş biri olarak söylüyorum eğitim gördüğünüz ülkeyle ilgili bir duygusal bağınız oluşuyor. Bu da ömür boyu hangi konumda olursanız olsun devam ediyor. Düşünün ki dünyanın 200 ülkesinden öğrencilerimiz var geldi burada okudular, yaşadılar, bu kadar sene kaldılar sadece dil öğrenmiyorlar Türklerin hayat tarzını öğreniyorlar, Türklerin yaşayış şeklini öğreniyorlar, Türkiye’nin imkan ve kapasitesini öğreniyorlar, kabiliyetlerini öğreniyorlar ve sizin milyonlar harcayarak elde edemeyeceğiniz büyük bir tanıtım elçiniz oluyor, gönüllü elçiniz oluyor. Bakın hala benim İsmet Bey’le ihtisas yaptığımız Dünya Denizcilik Üniversitesi var. Buradan 100 değişik ülkeden öğrenciler var. Burada tanıştık, onlarla görüştük, ettik sonra memleketlerimize döndük şimdi bir şey olursa kimisi bakan olmuş, kimisi genel müdür olmuş arıyoruz bir konu olduğu zaman diplomatik kanalları filan beklemeye lüzum yok tık tık hemen işler çözülüyor bireysel ilişkiler önemli. O yüzden burada ne kadar çok misafir öğrencimiz olursa hem para kazanır üniversiteler hem de ömür boyu memleketimizi, ülkemizi, insanımızı tanıtımını yapan gönüllü elçilere sahip oluruz, onun için bunu özellikle vurguluyorum. Bu konuda zorlaştırmayalım, kolaylaştıralım hazır hocalarımız var, binalarımız var, okullarımız var. 2 bin öğrenci okuyacağına 2010 öğrenci okusun ne olacak? Hiçbir şey ilave bir yük getirmez. Evet, bu kadar yeter herhalde meramımı anlattım değil mi Hocam? Seneye bakacağız kayıtlara 108 bin kaç olmuş ona göre tekrar. 120 bin olmuş peki 120 bin olmuş fena bir gidiş değil. Benim kotam 350 bin. Sadece yüzde 5 hocam, yani yüzde 5’i bütün üniversite öğrencilerinin yüzde 5’i çok dediğiniz bu.

Evet, dolayısıyla üniversiteler esasında yani üniversite sadece bir eğitim değil, üniversite özgüven kazanılan bir yerdir. Üniversite, küresel düşünme, muhakeme etme, analitik sorgulama yeteneğinin geliştirilmesi. Burada işte üniversitede diyelim mühendislikteyseniz üç katlı entegralleri çözmekle onu hayatta bir yere uygulamıyorsunuz. Ama hayatta karşılaştığınız sorunları orada edindiğiniz muhakeme kabiliyetiyle daha kolay çözüyorsunuz. O yüzden üniversitelerimizin sadece bir okul olarak düşünülmesi çok büyük eksiklik olur. Üniversitelerimiz aynı zamanda hayata bakışı, olaylara bakışı çok daha sağlıklı hale getiren ve insanı geliştiren, özgüvenini arttıran çok önemli birer kurumlar olarak görmemiz lazım.

Şimdi bugünlerde üniversitelerimizle ilgili sınav sistemine yönelik bir değişikliğe gidildi ve sınav sistemi basitleştirildi YÖK Başkanımızın tabiriyle. İki ayrı zamanda yapılan sınavlar bir günde iki oturum şeklinde tamamlanacak ve böylece öğrencilerin stresi 2’den 1’e düşecek, biraz daha azalmış olacak biraz daha azalmış olacak, bir günde bütün şeyi yaşayacaklar. Ama asıl problem, üniversitelerde girişe sınava sadece sınava endekslenmesi olmamalı. Yani üniversitelere giriş o gün 25 Haziran’da veya o tarihte yapacağımız sınava bütün kaderimiz bağlanmamalı. Ne olmalı? Ta ortadan, liseden birikimimiz neyse o birikimimiz artı o sınavda elde edeceğimiz sonuçlarla oluşan bir başarı seviyesi belirleyici olmalı. Mesela, dün Sayın Bahçeli sınavlar kalksın dedi kendisi de bir akademisyen. Tabi ki akademisyen olduğu için söylediğine biraz daha dikkatle bakmak lazım, biz de bunu dikkatle inceleyeceğiz. Ben bir önceki konuşmamda şunu demiştim: Üniversiteye girecek öğrenci sayısıyla, yani liseden mezun olacakların sayısıyla, üniversitelerin alacağı öğrenci sayısı şu anda hemen hemen birbirine eşit bir sorunumuz yok. Bu ne demektir? Ne kadar mezun olduysa o kadar üniversiteye girebilir. Ama unutmayalım 2 milyon 400 bin geçmiş yıllardan gelen öğrencilerimiz var. Deniyor girememiş bir daha deniyor bir daha deniyor dolayısıyla, bunlarla ilgili bir çözüm üretmemiz lazım. Artı tabi 1 milyon mezun var, 1 milyon kapasite var yaklaşık olarak, ama herkes şu kadar 185 üniversitenin 10 tanesine gitmek istiyor. İşi nasıl çözeceğiz? Dolayısıyla, burada bir seçim metoduna ihtiyaç var öyle veya böyle en azından kısa vadede. Dolayısıyla, orta ve uzun vadede bu işin sınavın yegane belirleyici olacağı bir yöntemden de elbette ki şartlar oluştuğunda vazgeçilebilir.

Bir başka düşüncemizde şu: Şimdi TEOG meselesi var TEOG bu seneden itibaren uygulamayacağız, bunu velilerle, vatandaşlarla paylaştık. Ama bunun üzerinden maalesef çeşitli tezviratlar yapılıyor, propagandalar yapılıyor, eğitim sistemi altüst oldu şöyle oldu, böyle oldu bunların hiç birisi gerçekle bağdaşmıyor. Öğrenciler, okullarında okumaya devam ediyor. Bizim yapacağımız muhtemelen 1 hafta içerisinde de bunun detaylarını anne, baba, velilerle paylaşacağız. Yapacağımız şey TEOG’da da öğrencileri sınav stresinden dolayı yanlış yapmalarının önüne geçecek daha konforlu bir şey getiriyoruz yaptığımız bu. Bununla ilgili esas itibariyle sadece sınav esasında şu: TEOG’un da bir merkezi yerleştirme sınavı olmamasına rağmen zaman içerisinde böyle algılanmaya başladı. Halbuki öğrenciler her yıl birinci dönem üç sınav, ikinci dönem üç sınav oluyorlar yazılı, sözlüler de var ve onların ortalamasından da bir sınıf geçme notu oluyor. Bunların hepsinin ortalaması da bir ilk 4’te başarı notu, ikinci dörtte de başarı notu oluşuyor ve nihayet son dörde yani lise geçişte de bir ölçü elde ediliyor. Şimdi bunun nasıl yapılacağına dair bir karar vereceğiz. Buradaki yapılacak sınavların bir en az iki tanesinin başlangıçta merkezi sistemle yapılması ve değerlendirmelerin genel başarı ortalamasına dahil edilmesi, farklı alternatiflerimiz de var. Bütün bunları uzmanlar değerlendiriyor, gözden geçiriyor artılarını, eksilerini ortaya çıkarıyorlar. Başka ülkelerdeki başarılı uygulamaları bütün araştırdılar, getirdiler. Velilerden de görüş alıyoruz, öğrencilerden de görüş alıyoruz ve inşallah mükemmel değil, ama iyi bir şey ortaya çıkacak. Biz hep şuna inanıyoruz: Mükemmel iyinin düşmanıdır. Mükemmeli hiçbir zaman elde edemezsiniz. İyiyi başardığınız zaman maksat hasıl olmuş olur.

Evet, bu faslı da geçtikten sonra şunu söylemek istiyorum: Biliyorsunuz ülkemiz bir hain darbe girişimine maruz kaldı 15 Temmuz adeta Türkiye’nin ikinci istiklal harbidir, ikinci kurtuluş mücadelesidir. Milletimiz bayrağa sahip çıktı, ezana sahip çıktı, geleceğe sahip çıktı, demokrasiye, Hükümetine, Cumhurbaşkanına sahip çıktı ve bu alçak darbe girişimi bastırıldı. Ve şimdi onların failleri mahkemelerde hesabını veriyor. Ama şunu gördük ki: Tehlike tahminlerimizden daha büyük. Devletin bütün kurumları asker, polis, jandarma, sahil güvenlik, yargı, üniversiteler, liseler, bürokrasi ve iş hayatı, sivil toplum örgütleri, bütün buralara adeta bir virüs gibi sızmışlar, kılcal damarlara kadar girmişler. Şimdi bunları tek-tek buralardan ayıklamak kolay bir iş değil, çok büyük bir operasyon, büyük ve titiz bir çalışmayı gerektiriyor. Her kurumumuz bu çalışmayı büyük bir titizlikle, minimum hata ile tamamlamak için gayret gösteriyor ve Allah’a şükür önemli bir mesafe aldık. Hiç kimse, hiçbir devlet kendisine sadakatle bağlı olmayan insanlarla, memurlarla, yöneticilerle yol yürüyemez, çalışamaz. Bunun en yakın örneği, iki Almanya’nın birleştirildikten sonra Doğu ile Batı’nın 91’de bir gecede 500 bin kamu çalışanının kurumlarından uzaklaştırılmasıdır. Bunu yaşadı Avrupa. Bugün bizi bu yönde tenkit edenler, ileri-geri konuşanlar farkında olmadan terör örgütlerinin ekmeğine yağ sürüyorlar, bunu asla kabul etmemiz mümkün değil. Tabii 15 Temmuz sonrası da bütün kurumlar durumlarını gözden geçirdi. Örneğin, Silahlı Kuvvetler’de de bir yeniden yapılanmaya gittik. Bu yeniden yapılanmanın amacı, Silahlı Kuvvetlerin asli fonksiyonlarına daha fazla yönelmesi, tali hizmetlerin silahlı kuvvetleri meşgul etmekten kurtarılması. Bu bağlamda tersaneler, askeri fabrikalar, dikimhaneler, şunlar-bunlar, bir sürü bakım atölyeleri, bunlar Milli Savunma Bakanlığına devredildi. Kuvvet komutanlıkları Milli Savunmayla doğrudan ilişkilendirildi. Sahil Güvenlik ve Jandarma, zaten fiilen Jandarma İçişleri’yle ilişkiliydi, tamamen ilişkili hale getirildi, Sahil Güvenlik de oraya aktarıldı ve böylece Silahlı Kuvvetler asli görevi, operasyonel gücünü daha da artıracak asli alanına döndü. Bu değişimden bir tanesi de sağlık. Askeri hastaneler, Askeri Gülhane Tıp Akademisi, bütün bunlar da Sağlık Bakanlığına devroldu ve üniversitede Sağlık Bilimleri Üniversitesine geçti. Böylece artık burası hem hastaneleriyle sivillerin de hizmetinde, askerlerin de hizmetinde, aynı zamanda üniversite hem sivil-hem askeri ihtiyacı olan tabipleri, kıta tabipliği vesaire bu ihtiyaçları da karşılayacak hale geldi. Ve bunlar bu değişimin tabii bir geçiş süreci var, bazı zorluklar, sıkıntılar yaşanacak, ama bunların hepsi günden güne oturuyor, yerli yerinde oluyor. Biz bu değişimi aslında hastanelerin tek bir çatı altında toplanması Sağlık Bakanlığında orada yaşadık. Orada da buna benzer itirazlar geldi, ama günün sonunda herkes yapılan bu işin ne kadar isabetli olduğunu, sağlıkta dönüşümün ne kadar başarılı sonuçlara ulaştığını bir hakkı teslim etti. Dolayısıyla burada yaptığımız değişiklik inşallah hem Silahlı Kuvvetlerimizin sağlık alanındaki ihtiyaçlarının uzun vadede sürdürülebilir bir şekilde karşılanmasına katkı sağlayacak, diğer yandan da sivilin ihtiyacı olan sağlık mensuplarının yetişmesi için ve onların 58 tane yurdun değişik köşelerinde hastanelerde uzmanlık yapmaları, pratik yapmaları için de büyük bir kaynak olacak. Aslında Sağlık Bilimleri Üniversitesinin bu bağlamda imkanları çok geniş. Yani yeni kurulan bir üniversite gibi düşünülse bile, birdenbire elinde asırlık bir tecrübeyle işe başladı, diğer yandan Sağlık Bakanlığı’nın 58 tane hastanesinde pratik yapma, uzman yetiştirme gibi çok büyük bir altyapıya, bir imkana sahip oldu. Tabii eksik olan kadro ihtiyacı var, bunlar giderilecek. Altyapı, bina ihtiyacı var, araç-gereç ihtiyacı var, bunları da giderecek olan biziz. İnşallah bunu da gerçekleştireceğiz.

Ben bir kez daha şahsıma tevdi edilen bu fahri doktora unvanından dolayı teşekkürlerimi sunuyorum vesile olanlara.

Bugün akademik yıl açılışında sizlerle beraber olmaktan büyük mutluluk duyduğumu ifade ediyorum.

Ve diyorum ki bu tip taltifler, bu tip teşvikler bizim ancak ve ancak sorumluluğumuzu daha da artırır, ülkemize, milletimize daha fazla hizmet etmek için bizi daha da heyecanlandırır. Muallim Naci’nin dediği gibi; marifet iltifata tabidir, alıcısı olmayan mal zayidir. Dolayısıyla bu anlayışla ülkemize, milletimize hizmet etmeye devam edeceğiz.

Bu duygularla hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.

join us icon
SEN DE ARAMIZA KATIL Gücümüze Güç Katalım.