Baskanlik sistemi yillardir gündemde
Bu konuda da meselenin öncelikle sistem ve ilke bazında ele alınması gerektiğini kaydeden Davutoğlu, "O anlamda son başkanlık sistemi tartışması etrafındaki tartışma ortamını, psikolojisini doğru görmüyorum. Yani hepimizin öncelikle Türkiye’nin geleceğiyle ilgili bir konuyu tartışırken soğukkanlı bir şekilde ve rasyonel argümanlarla tartışmamız lazım. Olayı kişiselleştirmeden ve kesinlikle bir karşılık içine girmeden tartışmamız lazım" diye konuştu.
Başbakan Davutoğlu, şöyle devam etti:
"Nihayet sistem parlamenter sistem de olsa başkanlık sistemi de olsa bu ülkenin sistemi olacak. Şöyle bir argüman, ’başkanlık sistemiyle otoriter yapılara geçilir’. Delilin ne? Yani politika, siyaset bilimi okuyan en iptidai düzeyde olan kişiler de bilir ki demokrasi, başkanlık sistemiyle de yürür, geçerli hale gelir, uygulanır, parlamenter sistemle de. Mukayeseli siyasi çalışmaların hepsinde bunlar demokratik sistemlerdir. Otoriter bir eğilim varsa parlamenter sistemden de çıkabilir. Weimar Cumhuriyeti, Almanya’da, parlamenter sistemin ilk tecrübeleri, 1. Dünya Savaşı öncesi Hitler’i çıkardı. Başkanlık sisteminden de çıkabilir, parlamenter sistemden de. Önemli olan şu siyasi zihniyet ve olaya nasıl baktığınız. Bir defa insan haklarına inanan, evrensel temel ilkelerden hareket eden bir siyasi kültürün ve zihniyetin olduğu yerde başkanlık sistemi de hürriyetçi, özgürlükçü olur, parlamenter sistemi de olur. Eğer böyle bir zihniyet, böyle bir kültür gelişmemişse her ikisinde de otoriter yapılara gidiş olur. Yani normatif olarak ’Başkanlık sistemi otoriterdir, parlamenter sistem demokratiktir’ diye bir ayrım yapmak siyaset bilimi açısından cehalettir. Ben öncelikle hani başbakan olarak değil, kavramları netleştirmek bakımından buna önem veriyorum."
Davutoğlu, "İkincisi Türkiye’de pür parlamenter sistem oldu mu? Bu da ayrı bir soru. Sanki öyle bir kanaat var ki pür parlamenter bir sistem gayet iyi işliyordu da bir gün Sayın Erdoğan Cumhurbaşkanı olarak, AK Parti veya belli bir siyasi yaklaşım içinde olanlar, Türkiye’de çok iyi işleyen bir parlamenter sistemden aldılar, başkanlık sistemine geçmek istiyorlar. Böyle bir şey de yok" ifadesini kullandı.
"Bu, vesayetçi bir yapı"
Başbakan Davutoğlu, şunları söyledi:
"Türkiye’de cumhurbaşkanlığı makamı niçin bu şekilde tartışmalı hale geldi. Bunun sorumlusu AK Parti değil ki. Bunun sorumlusu Türkiye’deki cumhurbaşkanlığı sistemini, devlet başkanlığı diyeyim hatta, çünkü bunun içinde Evren de var, yani darbe lideri olarak, cumhur seçmediği halde iş başına gelmiş, getirenler bu makama bir rol biçtiler. AK Parti’nin, bana sorarsanız, yaptığı en büyük devrim, yani çok yol yapmamız, dış politikada şu faaliyeti yapmamız, çok büyükelçilik açmamız falan değil. Bir özgüven, iki daha önemlisi Türkiye’de AK Parti iş başına gelene kadar başbakanlara ve millet iradesiyle parlamenter olduğu varsayılan sistemde iş başına gelenlere şu deniyordu; ’Sen şunlarla ilgilen. Yani yol yap’, Menderes’e denen. Karayolları, yollar hep o dönemde yapıldı. ’Baraj yap’, Demirel baraj kralıydı. Özal’a da ’dünyaya Türkiye’yi aç’. ’Ama zinhar devletin yüksek stratejilerine karışma’. Kıbrıs politikası ne olacak? ’Onu Milli Güvenlik Kurulu’nda bir daire bilir’. Türkiye’de Kürt sorununa nasıl yaklaşılacak? ’Ona sen karışamazsın, bu 100 yıllık meseledir, bir karışırsan ortalık dağılır’. Efendim Alevi sorunu ne olacak? ’Milli güvenlik meselesidir, Milli Güvenlik Kurulu bilir’. Başbakanların alanları sadece lojistiğe ayrılmıştır tabiri caizse. AK Parti’nin, yaptığı devrim nedir? Türkiye’nin dış politikasında da ekonomisinde de stratejisinde de temel demokratik alanlarda da kararın ancak ve ancak seçilmişler tarafından verilmesi gerektiğidir, fikridir."
Davutoğlu, "Neydi biliyor musunuz? Atatürk’ün cumhurbaşkanlığı, bir kurucu devlet başkanı olarak ve cumhuriyete geçişle birlikte zaten üzerinde bir konumdaydı. İnönü devlet başkanı ve parti başkanlığını neredeyse birleştiren bir otoriter yapıya işte eğer CHP rahatsızsa o dönemi, onu bildiği için belki de rahatsız oluyor. Daha sonra Bayar, Menderes şeyi. Aynı partiden gelmekle cumhuriyetin kurucu kadrolarındandır Bayar, onun bir ağırlığı içinde" görüşünü dile getirdi.
Başbakan Davutoğlu, konuşmasını şöyle sürdürdü:
"Ama esas 27 Mayıs’tan sonra cumhurbaşkanlığı makamı şöyle görüldü, ’Halkın seçtiği kişiler, yaramaz çocuk gibidir tabiri caizse. Her an yoldan çıkabilirler. Yukarıda birisi otursun ve oraya müdahale etsin. Yoldan çıkıldığı zaman şöyle bir düzene konsun’. Bu, millete olan güvensizliktendi. Bir vesayet rejiminin kurumu gibi görüldü, cumhurbaşkanlığı ve devlet başkanlığı gibi son derece mübarek ve temsil bakımından önemli bir makam. Bu yüzden de 27 Mayıs ihtilali sonrasında herkes, bir gelenek neredeyse oluştu, genelkurmay başkanlığından sonra gelinen makam. O bakımdan hesaplar yapılırdı eskiden. En çarpıcı hesap 1977, Demirel ile Korutürk’ün ihtilafa düşüp iki ayrı kuvvet komutanı iş başına getirmek için büyük rekabet sürdü. Sebep? Çünkü Genelkurmay hiyerarşisi içinde hangi kuvvet komutanının, nereye geleceği bir sonraki devlet başkanını da belirleyeceği için önemli görülüyordu. Aradan Kenan Evren çıktı biliyorsunuz o ihtilaftan. Bu vesayetçi bir yapı."
"Bugün tartışılan şey parlamenter sistemin başarısızlığı değildir"
12 Eylül’den sonra bunun daha da kurumsallaştığını vurgulayan Davutoğlu, 12 Eylül Anayasa’sının, hiçbir hesap verme sorumluluğu olmayan ama çok büyük yetkilerle donatılmış bir cumhurbaşkanlığını öngördüğünü kaydetti.
Davutoğlu, "O anayasayı yazanlar, cumhurbaşkanının hep ya asker ya da yani bürokrasinin onay verdiği bir isim olacağını düşünerek yaptılar. Bir gün Abdullah Gül’ün, hatta Özal’ın, Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın geleceğini düşünerek yazmadılar. Yazsalardı başka türlü yazarlardı. Onu engellemek için ne olur diye yazarlardı" görüşünü dile getirdi.
Davutoğlu, şöyle devam etti:
"Özal’ın o yıllarda ne çileler çektiğini hepimiz biliriz. Şimdi böyle bir süreçten geliyor. Burada parlamenter sistemin seçtiği başbakan, parlamenter sistem işliyor olsaydı, Özal o kadar çile çekmezdi, en ufak kararda Evren’i ikna etmeye çalışmazdı. 28 Şubat’ta rahmetli Necmettin Erbakan’ı, hocamızı, MGK önünde, sınava çıkmış çocuk gibi bir muamele, yani terletmek için o yaşta, o itibarda, o cehdi, gayreti göstermiş bir insanı, orada, Milli Güvenlik Kurulu’nda hesap veren başbakan durumuna, hani savunan adam noktasına gelmezdi."
Parlamenter sistemin işletilmediğini ve buna izin verilmediğini ifade eden Davutoğlu, "Dolayısıyla bugün tartışılan şey parlamenter sistemin başarısızlığı değildir. Parlamenter sistem olup da başarılı olan son derece iyi örnekler var. İngiltere örneğinde, 200-300 yıla giden parlamenter sistemi var" dedi.
Almanya örneğinin daha da çarpıcı olduğunu dile getiren Davutoğlu, "Almanya var. O da ayrı bir varsayımdır. ’Başkanlık sistemine geçildiğinde federal yapıya geçilir’. Hayır. Parlamenter sistem olmakla birlikte Almanya federal bir devlettir. Yani bunun illa böyle olması da gerekmiyor. Bu kurallar öylesine yerleştiriliyor ki alternatifler daraltılsın" diye konuştu.
"Bu kişisel bir mesele değildir"
Parlamenter sistemde zorluk çeken herkesin bu fikirleri savunduğunu anımsatan Davutoğlu, şunları kaydetti:
"Özal da savundu, Demirel de savundu, Erbakan hoca da savundu, Türkeş de savundu. Çünkü bir çıkış yolu arıyorlardı. Açık söyleyeyim, reaktif savunuldu. Yani buradaki her yanlışlık şurada kurtulacak, çözülecek gibi. Doğru dürüst, sağlıklı bunu tartışamadık. Şimdi yapmamız gereken, ben şeyde mesela çok ümitlenmiştim, açık söyleyeyim, iki sefer bu konuda. 2007’de 367 fırtınasını yaşadıktan sonra ki bugünkü seçilmiş cumhurbaşkanına da AK Parti kendi iradesiyle gelmedi. Zorladılar bizi. e-muhtıra olmamış olsaydı, 367 yaşanmamış olsaydı, normal süreçte halk seçip, tartışma bile belki olmayacaktı. Ama bugün halkın seçtiği cumhurbaşkanı yetkileri konusunda spekülasyon yapanlar, onlar bu işin müsebbibi olacak şekilde o zaman CHP, 367 safsatasının arkasında durdu. Şimdi buradan zorlanarak sistem, zorlaya zorlaya ve zorlana zorlana bir yere geldi. Düşünün Ecevit’le Sezer’in yaşadığı bir kitap atmakla sistemdeki bir kriz, bir uyum krizi, ekonomik krize dönüştü."
Davutoğlu, "Bu yetki karmaşası, kargaşası içinde ancak kişisel ilişkilerin iyiliği ve bir dava ahlakıyla AK Parti iktidarları bu meseleyi aştı. Gerek, Sayın Abdullah Gül, Sayın Recep Tayyip Erdoğan, hani iki cumhurbaşkanı olarak devir teslim esnasında, bütün o süreçte olanlar, şimdi de bizim hem cumhurbaşkanımızın hem benim sahip olduğumuz dava ahlakı ve kişisel ahlak ki bunları tartışma konusu yapmayız, ne o yapar, ne ben yaparım, Türkiye’nin istikrarı açısından önemli bir unsur haline geldi. Çünkü sistem başka türlü yürümüyor" ifadesini kullandı.
Başbakan Davutoğlu, şunları söyledi:
"Halbuki sistem dediğimiz şey, mesela Belçika’da çok uzun krizler yaşandı, hükümet kurulamadı. Kimse fark etmiyor. Neden? Çünkü sistem işliyor. Şimdi Türkiye’de bu anlamda başkanlık sistemi de dahil olmak üzere bu konular ele alındığı zaman önce birkaç şey sormamız lazım. Bir, bu kişisel bir mesele değildir. Şu kişiyi bu makama getirmek ya da bu kişiyi o makamdan uzaklaştırmak için sistem tartışması yapılmaz. Sistem bir kere kurduğunuzda 50-100 yıl işleyecek şekilde inşa edildiği zaman yürür. Makyavel’in söylediği çok çarpıcı bir misal vardır. 16. yüzyıl, ’Osmanlı Devleti gibi bir devleti kurmak çok zordur, kurduktan sonra idare etmek çok kolaydır. Fransa gibi bir devleti kurmak çok kolaydır ama kurduktan sonra idare etmek mümkün değildir’. Önemli olan öyle bir sistem kuralım ki bu sistem, bu siyasal sistem hem ülkenin ihtiyaçlarına cevap teşkil etsin hem geçmiş bütün olumsuzluklardan gerekli dersler çıkartılarak, rasyonel bir zemine oturtulsun hem de temel siyasal zihniyeti, kültürü yansıtsın. Bu çerçevede olaylara bakmak gerektiği kanaatindeyim."
Davutoğlu, "Türkiye’de şu anda seçilmiş cumhurbaşkanı, seçilmiş başbakan, ikisi de güçlü motif olarak, her ikisi de ülkesi için koşturduğunda büyük bir sinerji doğar. Elhamdülillah bu sinerji doğdu. Bu sinerji ülkede yeni bir heyecan da oluşturdu. Her yerde gördüğümüz" ifadesini kullandı.
"(Başkanlık Sistemi’ni getirmek istiyoruz) diyor musunuz" sorusunu yanıtlayan Davutoğlu, siyasal sistem tartışmasını başkanlık sistemi öncelikli olarak soğukkanlılıkla yürütmek gerektiğini ifade etti. AK Parti’nin bu konuda dogmatik bir tutumunun bulunmadığına işaret eden Davutoğlu, "Öyle bir kanaat var ki sanki AK Parti çok dogmatik bir şekilde tutum takınıyor, diğerleri daha esnek. Hayır" diye konuştu.
AK Parti’nin bütün seçim beyannamelerine bakılması gerektiğini dile getiren Davutoğlu, "2001 kurucu belgeleri, 2002, 2007 seçim beyannamesi, 2011 seçim beyannamesi illa ve mutlaka başkanlık sistemi dememiş ama özellikle 2007’de parlamenter sistemin güçlendirilmesi 367’ye karşı ama buna bir düzen getirmek lazım. Artık geri dönüş mümkün değil. Seçilmiş bir cumhurbaşkanı referandumla tayin edilmişse..." ifadesini kullandı.
Davutoğlu, 2007’de katılımcı bir TBMM oluştuğunu, BDP, MHP, AK Parti, CHP’nin Meclis’te bulunduğunu ve o zaman ümitlendiğini ifade ederek, o zaman yeni bir anayasal tartışma yapılabilecek bir zeminin belirdiğini, Dağlıca baskınına kadar da bunun yapıldığını belirtti.
Uzlaşma Komisyonu’nun 2011’den sonra anayasa için oluşturulduğunu anımsatan Davutoğlu, "Bu komisyonlarda hiçbir katkıda bulunmayan muhalefet partileri, şimdi başkanlık meselesi gündeme geldi diye rahatsızlık beyan ediyorlar. Burada herkesin eteğindeki taşı ortaya koyması, sağlıklı bir tartışma içinde seçilmiş bir cumhurbaşkanı, halkın seçtiği bir cumhurbaşkanı gerçekliğinden sonra bu meseleyi başkanlık sistemini de öncelikli olarak konuşmamız lazım" değerlendirmesinde bulundu.
Temel meselenin yeni bir anayasa olduğuna işaret eden Davutoğlu, şöyle devam etti:
"Ben sistemi boşlukta tasavvur etmeyi doğru görmüyorum. Her zaman siyaset yazdığım makalelerde de mekanizmalardan önce değerler, ilkeler ve zihniyet gelir. Mekanizmayı değerli kılan o zihniyettir. Şu anda yapmayı hedeflediğimiz şey şu, şimdi başbakan olarak bu ülkede önümüzdeki dönemle ilgili olarak birincisi ben görevi sayın cumhurbaşkanımızdan devraldım. Kendime biçtiğim hedefler var. Bir; ülkede herhangi bir hükümet değişimi olmuş gibi bir intiba olmadan hükümet işlerinde sürekliliği sağlamak. Hamdolsun Türkiye büyük bir değişim yaşadı. Ben Yunanistan’a gittiğimde sayın Samaras’la görüşmem esnasında oradakiler sordu, ’Avrupa’da bir değişiklik kriz doğururken sizde cumhurbaşkanlığı makamı el değiştirdi, başbakanlık makamı el değiştirdi, AK Parti genel başkanlığı el değiştirdi’ diye. Bu Sayın Cumhurbaşkanımızın basiretiyle ve benim bu basirete verdiğim katkıyla ortaya çıktı ve şu ana kadar da hükümet işlerinde tek bir aksaklık olmasın diye her an omzumda ağır bir yük hissediyorum. Birinci hedefim buydu. Bu sağlandı. Türkiye’de kimse hükümet krizi çıkaramadı ve çıkaramayacak.
İkincisi, AK Parti içinde hiçbir surette 12 yıllık karizmatik liderlikten sonra Sayın Cumhurbaşkanımızın, AK Parti’nin ahenginde bir sıkıntı olmaması ve AK Parti’nin her süreci doğrudan yönetebilme kabiliyetini muhafaza etmemiz gerekiyordu. Elhamdülillah... Kritik süreçlerden geçtik, ne senaryolar ürettiler. Ben hepsini dün MKYK’da söyledim arkadaşlara. Hepsini takdir ettiğimi ifade ettim. Üç dönemini tamamlayan arkadaşlarla ilgili ne tahrikler yapıldı, ne psikolojik operasyonlar yapıldı. Ne olacaklar diye. Hiçbirisi dava ve ahlakını küçük hesaplara feda etmediler. Dün MKYK’da zikrettim, hepsini buradan bir kez daha takdirle anıyorum. Bazı bakan arkadaşlarıma ’görevlerinin yerine başka arkadaşları düşündüm’ dediğimde bir tanesi itiraz etmedi hükümeti kurarken. Şu anda AK Parti her zamanki gibi güçlüdür. Kimse de AK Parti’nin gücünden tereddüt edemez, seçim anketleri vesaireler ortada.
Üçüncüsü Türkiye’yi suhuletle haziran seçimlerine götürmemiz ve çok güçlü bir meşruiyetle halktan bu yetkiyi tekrar almamız... "
"Şu anki anayasa insanı hedef almıyor"
Davutoğlu, halktan yetkiyi aldıktan sonra dördüncü hedefinin yepyeni bir anayasa olduğunu belirtti. "Kısa, öz, millete güvenen, insanı öne çıkartan, hiçbir kısıtlayıcı hüküm taşımayan, insan haklarını temel alan yeni bir siyaset zihniyeti felsefesi öngören" ifadelerini kullanan Davutoğlu, şöyle devam etti:
"Anayasaların esası şudur: Bir, neyi hedef aldığı önemli. Bizim şu anki anayasa insanı hedef almıyor ya da insanı odak almıyor. Devleti odak alıyor. Bir özgürlük veriyor sonra iki paragraf o özgürlüğü nasıl kısıtlayacağını anlatıyor. Okumaktan bazen sinirleniyorum. Çünkü ne kadar bütün hinlikler düşünülerek o özgürlükler nasıl kullanılmayacak onu formüle etmek için uğraşmışlar. Yine öyle bir anayasa olmalı ki halka güveni yansıtmalı. Detaya girmemeli. Halkın iradesine, halkın seçtiği kişilere güveni yansıtmalı. Bu anayasa yansıtmıyor."
"Niyet, iyi bir niyet değil"
Seçim kampanyasında ana unsurun yeni anayasa olacağını dile getiren Davutoğlu, sözlerini şöyle sürdüdü:
"Ama yeni anayasayı sadece başkanlık mekanizmasına değil, esas itibarıyla bu yeni siyasi anlayışa yeni Türkiye’nin özgürlükçü, ön alıcı ve kısıtlamayan alana odaklamak. Başkanlık sistemi buna dayalı olursa ki öyle olmalı hiçbir zaman otoriter olmaz. Ama böyle bir çerçeve çizmeden başkanlık sistemini değil parlamenter sistemi getirseniz o da otoriter olur. Çünkü parlamenter sistemde yasama ile yürütme o kadar iç içedir ki nihayet başbakanın kontrolündeki parlamento grubu istediğini yaptırabilir. Otoriterleşmeye mütemayil kavramını yıkmak için söylüyorum. Bunu belirleyecek olan şey, öyle bir anayasal çerçeve olmalı ki güçlerin kuvvetler ayrılığı prensibini benimsemeli. Hiçbir kuvvet denetimsiz olmamalı. Başkanlık sisteminde denetimli, işte Obama’nın büyükelçi tayin ederken bile bir denetimi var. Tek kuruş para harcasa hesabı soruluyor Kongre’de. Bu cumhurbaşkanımızın zikrettiği gibi tek kamaralı olsa da aynıdır, aynı olmalıdır, hiçbir şekilde başkan ya da başbakan, başkanlık sistemi ya da parlamenter sistem denetimsiz ve hesap vermeyecek bir gücü kullanmamalı, kullanamaz zaten. Biz başkanlık sistemi darken hiçbir zaman böyle bir sistem tasavvur etmiyoruz zaten. Bir kişinin bütün yetkiyi…"
"Anayasa herkesin katılımıyla olursa iyidir"
Davutoğlu, ’başkanlık sistemi olursa Erdoğan gelecek ve o idare edecek’ şeklinde varsayımların olduğunu dile getirerek, aslında bu değişimin muhalefet için yeni bir şans olduğunu belirtti.
Davutoğlu, şunları ifade etti:
"Hiç kendilerine güvenmedikleri için başkanlık sistemi olursa yine AK Parti, AK Parti’den aday olarak da Sayın Erdoğan seçilir. Varsayım bu. Aslında bu varsayımın kendisi dahi muhalefetin ne kadar özgüven eksikliği içinde olduğunu gösteriyor. Diyelim cumhurbaşkanımız devam ettiğinde 5 sene daha orada. Diyelim başkanlık sistemine geçildi, yeniden seçim yapılmak durumunda, yeni bir siyasal sistem... O zaman şansınızı denersiniz. Hayır, mesele o değil. Mesele bir şekilde ister parlamenter sistem olsun şimdiye kadar olduğu gibi, başbakanı Demokles’in kılıcı altında tutmak, seçilmiş cumhurbaşkanını da Demokles’in kılıcı altında tutmak. Niyet iyi bir niyet değil. "
Hedefilerinin seçimde anayasayı değiştirecek güce ulaşmak olduğunu anlatan Davutoğlu, buna ulaşmak için de ilkeleri, prensipleri, mekanizmalarla birlikte ve onunla zikretmek. Önemli olan, yeni anayasanın hangi temelde inşa edileceği... Bir gecekondudan değil, devletten bahsediyoruz. Hiçbir meseleyi temeli doğru olmadan tartışmamalıyız ve soğukkanlı bir şekilde ele almalıyız her meseleyi. Anayasanın da temeli insan. Bugün varız, yarın yokuz. Hiçbirimiz olmayacağız. Ne liderler geçti, uzun dönem iktidarda kalacağı düşüncesinde olan, kalmadılar. En doğru olanı konuşarak, anlaşarak, prensipleri tartışarak, ’Sayın Erdoğan olmasın da ne olursa olsun. AK Parti’nin önüne engel çıkaralım da ne yapılırsa yapılsın, sonuç ne olursa olsun’ diyerek bir ülkeye katkıda bulunulmaz. Biz inşallah haziran seçimlerinde anayasa değişikliği yapacak güce ulaşırız. Ulaşacağız. Şu anda birinci hedefim bu. Halkın önüne çıkıp oy isteyecek kişi olarak hedefim bu. O hedefe geldiğimizde o zaman bütün bu çerçevede özgürlükçü bir anayasanın altyapısını mümkün olan en geniş mutabakatla sağlamak. Anayasa herkesin katılımıyla olursa iyidir."
Davutoğlu, "Baskıcı, otoriter" dedikleri Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, başbakanlığı döneminde Uzlaşma Komisyonu’na partilerin oranına bile bakmadan, herkesin 4 temsilci vermesini istediğini dile getirerek, şunları kaydetti:
"(Ben birinci partiyim, oranıma göre şu kadar alacağım) diyebilirdi ama demedi. Anayasada otoriter bir tutum takınılmaz. Anayasada herkesin kanaati alınır ki cumhurbaşkanımız bu erdemli tavrı gösterdi. Peki muhalefet aynı erdemli tavrı gösterdi mi? Bizim başkanlıkla ilgili bütün AK Parti müktesabatında diyeyim, dogmatik bir tutumu olmadı. Yani ’şu olsun’ diye bir şartlanmış içinde bakılmadı.
Uzlaşma Komisyonu kurulduğunda ilk defa başkanlık teklifini bu tartışmalardan önce, bütün belgeleri getirttim. Arkadaşlar biz yeni bir parti değiliz, ’AK Parti 2001 1 Ağustos’ta Afyon’da yapılan toplantıdan sonra üretilen bütün belgeleri bana getirin’ dedim. Hepsini okudum. Biz burada kendi geleneğimize sahibiz, bu gelenek içinden geliyoruz ve güçlü bir siyasi gelenektir AK Parti. Ben şimdi iliklerime kadar hissediyorum gittiğim her yerde. Halkla iletişim kurmak bakımından oradaki teşkilatların bağları itibarıyla Türk siyasi tarihinde AK Parti kadar organik bir parti yoktur. Kendi ilişkileriyle organik, doğallığı itibarıyla organik... Bitki anlamında, onlara kıyasen söylüyorum. Böyle bir organik yapı, iyice düşünür, tartışır, konuşur. Nitekim yaşadığı zorluklar ve tecrübeler üzerinden 2007’de parlamenter sistemi öne çıkartırken hemen sonrasında baktı ki başka çözüm yok. O kriz bizi halkın cumhurbaşkanını doğrudan seçmesini ve şimdi de seçilmiş bir cumhurbaşkanı seçilmiş başbakan noktasına getirdi. Ha şu haklı bir kaygıdır, Sayın Cumhurbaşkanımızın vurguladığı kaygı da toplumda olan da bugün keşmekeş, kaos çıkarmak için yazılmış anayasa diyeyim ve denetlemeye dayalı anayasa başka otorite elinde çok krize sebebiyet verir, Sezer-Ecevit krizinde olduğu gibi.
O zaman bunun sürdürülebilme imkanı yoksa hepimiz bunu soğukkanlılıkla tartışalım. Başkanlık sistemi de özgürlükçü olur, parlamenter sistem de olabilir ama ona önyargıyla yaklaşmadan… Sanki parlamenter sistem savunucuları Türkiye’de bu uygulanıyormuş gibi savunuyorlar. O da yok, o zaman anayasaya biz seçim beyannamemizde ve seçime giderken ısrarla ’yeni anayasa’ diyeceğiz. Bu yetki çatışmasına yol açan anayasal çerçeveyi tartışmaya açacağız. Sonrasında da başkanlık sistemini bu bağlamda ele alacağız. Yani mesele bu anayasal sistem içinde veya özgürlükçü olmayan bir anayasal sistem içinde gücü bir kişinin elinde toplamak değil. Ne cumhurbaşkanımız bunu ister ne ben isterim ne de Türkiye’de aklı başında bir siyasi sadece kendi geleceği için bir şey tasavvureder..."
Başkanlık sistemine ilişkin açıklamalarda bulunan Davutoğlu, sistemin ön yargı ile yaklaşılmadan tartışılması gerektiğini söyledi. Davutoğlu, muhalefet partilerine tavsiyede bulunarak, "Bir kere öncelikle ön yargılarından arınsınlar. Bu AK Parti karşıtlığı, Erdoğan karşıtlığına yönelik söylemin şu ana kadar onlara bir hayrı olmadı. Bundan sonra da olmaz. ’Her şeyi tartışmaya hazırız’ desinler" ifadesini kullandı.
Devletlerin kuruluşunda kritik aşamalar olduğunu anlatan Davutoğlu, "Eğer Osmanlı, Fetret Devri’ni yaşamasaydı, daha sonra fethe kadar gidecek devleti inşa edemezdi. Fatih Sultan Mehmet’in kanunnameleri ve İstanbul’un fethi olmamış olsa Kanuni Sultan Süleyman dönemini, bakın yine yaklaşık 100 yıl sonraya giden temel taşları dökülmezdi. Ben, ’Fetret’i bitiyoruz’ dedim. ’AK Parti ile bitirdik’ dedim" değerlendirmesinde bulundu.
"Kriz yaşamak kötü bir şey değildir, eğer krizden ders alırsanız" diyen Davutoğlu, krizin aşı gibi gelebileceğini söyledi. Davutoğlu, şunları kaydetti:
"Öksürmek, kötü bir şey değildir. Öksürmek, aynı zamanda sağlık alametidir, vücudun tepki verdiğini gösterir. Bu sistem, öksürüyor. Bunun farkında olalım. Öksürdü, çok öksürdü ama birileri dediler ki, ’Öksürürken geçmiş dönemin başbakanları, öksürmesinler’. Yani, onlar adına cumhurbaşkanı öksürüp öksürmeyeceğine, yani Evren, Özal adına, Demirel, 28 Şubat dönemi Milli Güvenlik Kurulu, Erbakan adına... Bu yürümez. Bizim, şu anda seçilmiş başbakan ve seçilmiş cumhurbaşkanı olarak, bu uyumu Elhamdülillah koruyoruz ve korumaya da devam edeceğiz."
"Ben, siyasete AK Parti’ye kapatma davası açıldığı gün girdim"
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Başbakan Davutoğlu’nun eşleri ile çekilen ve basına da yansıyan fotoğrafın da bir uyuma işaret edip etmediğinin ve bu görüşmede nelerin konuşulduğunun sorulması üzerine Davutoğlu, bu görüşmenin doğal olduğunu ve medyaya yansımayan şekilde de birçok kez bir araya geldiklerini söyledi.
Davutoğlu, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile kendisinin ilişkisinin dün başlamadığını ve herhangi bir hesaba da dayanmadığını vurgulayarak, şöyle devam etti:
"Ben, Sayın Cumhurbaşkanımızı rahmetli babamla ziyaret ettiğimde, o zamanki ilişkimiz ne ise bugünkü ilişkimiz de odur. O zaman haksız yere zulme uğramış Medrese-i Yusufiye bir mahkum idi. Biz de onu ziyarete gelen dostlarıydık. Esas olan, ilişkilerin, makama dayalı olmamasıdır, insani ve özde ne olduğudur.
Ben, olaya böyle bakarım. Ben, İstanbul’da kitaplarını yazan bir akademisyenken ve önünde de çok kitap yazma hedefi olan birisiyken, bir telefonla hiçbir şey hesap etmeden geldiğimi en iyi Sayın Cumhurbaşkanımız bilir.
En zor dönemlerde mesele, bir yola beraber çıkıldığında o yola, o beraberliği sürdürme iradesi ve bunun yürekten gelmesidir."
Davutoğlu, "Ben, siyasete AK Parti’ye kapatma davası açıldığı gün girdim. Cumhurbaşkanımıza o gün söyledim. Birçok kez sizden izin istemiştim ancak bu bir savaş ilanıdır. Bu savaş ilanı, ne sizedir ne AK Parti’yedir. Bu savaş ilanı, bu ülkedeki onurlu her insanadır. ’Bundan sonra siz neredeyseniz, ben oradayım’ dedim. Her zaman da bu sözümün arkasında oldum" diye konuştu.
Davutoğlu, başdanışman olarak ağır ithamlarla karşılaştığını ancak hem o dönemlerde hem Dışişleri Bakanı olduğunda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı yanında ve önünde gördüğünü bildirdi. Bu ilişkinin mahiyetinin hiçbir zaman değişmediğinin altını çizen Davutoğlu, "Arkamda, güvendiğim insan olarak da gördüm. Onun için de aynı şey geçerli" dedi.
Erdoğan ile herhangi bir konuda farklı kanaatleri olduğunda, bunu aralarında konuştuklarını belirten Davutoğlu, şöyle devam etti:
"Bu çocukça bir oyun muhalefetin yaptığı. Her hafta beni tahrik etmeye çalışıyorlar. ’Başbakan kendini gösteriyor’. Başbakanlığımı görecek olan sen değilsin ki. Senin öyle bir gözün yok zaten. Başbakanlığımı görecek olan halktır.
Yaklaşık 50’nin üzerinde vilayete gittim. Sokaklarda bazen yürüyemedim muhabbetten. Diyarbakır’a çıkabilir mi? Diyarbakır’a çıkarsa İzmir’e çıkabilir mi? Ben, Diyarbakır’da da İzmir’de de o muhabbeti gördüm. Konya’da gördüğümü Rize’de gördüm. Orada da söyledim, ’Sayın Cumhurbaşkanımız ne kadar Rizeli ise o kadar Konyalıdır. Ben de ne kadar Konyalı isem o kadar Rizeliyim’. Tüm ülke için bu böyle... Muhalefet, nefsi şeylerle bizi tahrik edeceklerini hesap ediyor. Bu ilişkinin doğasında muhabbet var."
Söz konusu görüşmede, en çok Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın torunu Mahinur ile ilgili konuştuklarını anlatan Davutoğlu, kadın hastalıkları ve doğum uzmanı eşi Sare Davutoğlu’nun zaten Erdoğan’ın torunlarının da ebesi olduğunu kaydetti.
Davutoğlu, "Bize resim çizdi ve hediye etti. Bana, üzüm salkımı çizdi. Piyano başına geçti. Siyasi boyutu olmayan görüşme oldu. 70’li yıllarda gençlik hatıralarımızı paylaştık, 12 Eylül’de gözaltına alınmalardan, gençlik hareketlerine kadar. Benim oğlum ile Sümeyye ve Esra Hanımlar da vardı. Tamamıyla bir aile sohbetiydi. Bu olağanüstü bir şey değil" diye konuştu.
"Nerede olursa olsun Hakan Bey bulunduğu yerin hakkını verir"
MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın milletvekilliği için aday olup olmayacağının sorulması üzerine Davutoğlu, Fidan’ı akademik hayattan tanıdığını belirtti.
Fidan ile TİKA, başbakan müsteşarlığı ve sonrasında MİT müsteşarlığı dönemlerinde çok yakın çalışma temposu içinde olduklarını ifade eden Davutoğlu, "Her şeyi, bu anlamda paylaştık. Ben başdanışman olduğumda Suriye-İsrail görüşmeleri sürerken yanımda Hakan Bey ile Feridun Bey vardı. Sağımda biri, solumda biri vardı. Arabuluculuk görüşmeleri Suriye ile İsrail arasında. Sayın Cumhurbaşkanımız da başbakan olarak, siyasi iradeyi temsil ederek bize yön veriyordu, ne olması gerektiği hususunu söylüyordu" diye konuştu.
Davutoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:
"7 Şubat 2012’de kendisine karşı ki aslında kendisine karşı değil, başbakanımıza ve dışişleri bakanı olarak da bana karşı yapılan operasyonlarda da görüldüğü gibi dirayetiyle, çalışkanlığı, vatanseverliği, özgürlükçü tutumuyla hepimizin takdirini kazanmıştır.
Hangi görevi alırsa da nerede bulunursa da hakkını verir, cesurdur, yiğittir, attığı adımdan da geri dönmez. Bu memlekete de daha çok hizmet edeceği alanlar olacaktır. Siyasette de olabilir, bürokraside de olabilir. Bunlarla ilgili daha değerlendireceğimiz hususlar var. Daha görüşeceğimiz, istişare edeceğimiz hususlar olur. Hakan Bey’le ilgili her konuda ve her yerde pozitif dururum."
"Böyle kritik dönemlerde kimin hangi sınavlardan, ateşin çemberinden geçerken, o ateşin sıcaklığını sizinle birlikte hissedenleri de hissedersiniz; ateşin sıcaklığını hissetmemek için soğuk diyarlara kaçanları da hissedersiniz" diyen Davutoğlu, şunları kaydetti:
"Biz, ateşin çemberinden geçerken yanımızda duranları hiçbir zaman terk etmeyiz. Ateşin çemberinden geçme süreci daha bitmedi. Allah, hepimize güç ve kuvvet versin. Bizim için bu bir siyasi ilke meselesidir. Bizim daha bu coğrafyada yaşadığımız zaman karşı karşıya kalacağımız tehlikeler olur, avantajlar da olur. Burada önemli olan dava ahlakı, irade ve basirettir. Hakan Fidan da bu konuda güvendiğim arkadaşlarımdan biridir. İstişarelerimizi yaparız, birlikte en doğru kararı alırız. Nerede olursa olsun Hakan Bey, bulunduğu yerin hakkını verir."