Cumhurbaskani Erdogan’in Anadolu Dünya Dolu Programi’nda yaptigi konusmanin tam metni
Muhabbetle selamlıyorum. Sanat camiamızın değerli temsilcilerine, sporcularımızın değerli temsilcilerine, bu noktada tüm sanat ve sporseverlere aramıza hoş geldiniz diyorum.
Bugün burada şüphesiz ki ensarla muhacirin buluşması var. Sosyal Politikalar Başkanlığımız tarafından düzenlenen Dünya Göçmenler Günü Programının başarılı geçmesini diliyorum. Programın düzenlenmesine katkı sunan herkese teşekkür ediyorum. Dünyanın 191 ülkesinden 4,5 milyona yakın göçmen statüsündeki insanı topraklarında barındıran bir devlet olarak bu konunun anlamını ve önemini en iyi bilenlerdeniz. Bugün Türkiye, dünyanın en çok sığınmacı barındıran ülkesi olmasına rağmen diğer yerlerde bu insanlara karşı sergilenen çirkinliklerin hiçbirinin yaşanmadığı bir ülkedir. Çünkü biz topraklarımıza gelen sığınmacılara kökendin, inancından, dilinden, renginden, kültüründen önce insan olarak bakıyoruz. Karşınızdakini önce insan olarak gördüğünüzde, ona insana yakışmayan bir davranış sergileme imkanınız zaten olamaz. Bakınız bir hak aşığı ne diyor:
“İkilik kinini içimden atıp
Özde ben bir insan olmaya geldim
Taht kuralı ariflerin gönlüne
Sözde ben bir insan olmaya geldim
Serimi meydana koymaya geldim
Meğerse aşk imiş canın mayası
Ona mihrabımış kaşın arası
Hakkın işlediği kudret boyası
Yüzde ben bir insan olmaya geldim
Serimi meydana koymaya geldim
Bütün mürşidlerin tarif ettiği
Sadıkların menziline yettiği
Evliyanın enbiyanın gittiği
İzde ben bir insan olmaya geldim
Serimi meydana koymaya geldim.” Yani başımı meydana koymaya geldim.
Evet, mademki aşk gibi canın mayası, mademki yüzümüzdeki Hakk’ın işlediği kudret boyası, mademki yolumuz evliyanın enbiyanın yolu, öyleyse bizim kimseyi gönül dünyamızın da, ülkemizin sınırlarının da dışında tutmaya hakkımız yoktur.
Anadolu, asırlar boyunca bir göçmenler yurdu olmuştur. Siz bakmayın bugün Avrupalıların, Amerikalıların göçmenleri böylesine dışladığına, ötekileştirdiğine. Bu coğrafyaların hepsi de göçmenler tarafından bugünkü haline getirilmiştir; Batı da öyledir, Amerika da öyledir. Üstelik serencamın altında çok büyük acılar, çok büyük katliamlar, çok büyük utançlar da vardır. Hamdolsun bizim böyle bir yüzkaramız asla yoktur. İspanya’daki Yahudiler topraklarından kovulup gidecek yer bulamadıklarında, bizim ecdadımız onlara kapılarını açmıştır. Polonya’daki muhalifler ülkelerinden sürülüp gidecek yer bulamadıklarında İstanbul’un hemen yanı başında onlara yer göstermişizdir. Kafkasya’da, Balkanlar’da, Orta Asya’da, Güney Asya’da, Kuzey Afrika’da ve dahi dünyanın neresinde başı sıkışan, kendisine sığınacak güvenli bir liman, geleceğini kurabileceği huzurlu bir yuva arayan varsa, hepsine Anadolu kapıları daima açık olmuştur. Bugün de Suriye’den, Irak’tan, başka yerlerden kardeşlerimiz başları sıkıştığında hemen Anadolu’ya yönelmişlerdir, doğru da yapmışlardır. Kardeş kardeşe böyle zamanlarda lazımdır. İyi günde dost çok bulunur. Önemli olan, kötü günlerinde bu insanların yanlarında olabilmektir. Anadolu sadece dışarıdan göç almakla kalmaz, aynı zamanda dışarıya da göç verir. Bugün Avrupa’da sayıları 5 milyonu aşan vatandaşımız yaşıyor. Bunun yanında dünyanın daha farklı bölgelerinde iş için, eğitim için, kendilerine yeni bir hayat kurmak için gitmiş milyonlarca insanımız bulunuyor. Ülkemize gelen herkese gönlümüzü ve kollarımızı açtığımız gibi, yurt dışına giden vatandaşlarımızı da sahipsiz bırakmıyor, onları her alanda destekliyoruz.
Kardeşlerim; Türkiye olarak bizim göçmenler konusunda başımız ne kadar dikse, maalesef kendilerini gelişmiş ülkeler olarak, modern olarak, çağdaş olarak tanımlayan ülkelerin başı da o kadar eğiktir. Esasen Batı bir insanın ölümünü trajedi, 1 milyon insanın ölümünü ise istatistik olarak gören bir anlayışa sahiptir. Dolayısıyla onlar için Suriye’de 7 yılda 1 milyon insanın terör örgütlerinin ve kendi halkına terör uygulayan bir rejimin saldırılarında ölmüş olması hiçbir anlam ifade etmiyor. Hatta tam tersine, İkinci Dünya Savaşı 60 milyonun üzerinde insanın ölümüyle sonuçlanmış olmasına rağmen Batı aynı hataları tekrarlamaktan geri durmuyor. Göçmenlere yönelik saldırıların, öfkenin, ayrımcılığın artması bunun içindir. Avrupa ülkelerinde yönetimde söz sahibi olmaya başlayan ırkçı partiler bu coğrafyanın gelecekteki felaketinin habercileridir. Sınırlarını tel örgülerle kapatıp geçmeye çalışan herkesi ölümle tehdit eden bir medeniyetin geleceği olamaz. Sınırlarına giren göçmenlerin paralarına, ziynet eşyalarına, hatta çocuklarına el koyan, onları din değiştirmeye zorlayan bir medeniyetin insanlığa söyleyecek sözü kalmamış demektir. Avrupalı kimi bakanlar kendi aralarında yaptıkları konuşmalarda sığınmacıları kastederek; hepsini denize dökmek lazım, boğulsalar da umurumuzda değil diyebiliyorlarsa orada insanlık ölmüş demektir.
Akdeniz’de, Ege’de Avrupa’ya doğru giden kırık-dökük teknelerdeki, botlardaki insanları kurtarmak için gemi göndermek yerine savaş helikopteri göndermeyi teklif eden yazarlar Avrupa’da eğer revaçtaysa, durum gerçekten vahim demektir. Kucağındaki çocuğuyla beraber umuda koşan bir babanın ayağına çelme takacak kadar insanlıktan çıkmış bir Avrupa’nın artık kendini sorgulama zamanı çoktan gelmiştir.
Bugün Avrupa genelinde 10 binin üzerinde kayıp göçmen çocuğu var, eğer böyle bir durum bizim ülkemizde olsaydı inanın bana dünyayı başımıza yıkarlardı. Biz ülkemizde doğan çeyrek milyon sığınmacı bebeğine eğitim-öğretim çağındaki 600 binin üzerindeki göçmen çocuğuna tüm imkanlarımızla sahip çıktığımız halde yardım programları tıkanıyor. Batı ülkelerinin göçmenler konusundaki insanlık dışı politikasının farklı coğrafyalarda çok daha acı sonuçları da ortaya çıkıyor.
Bilindiği gibi Libya, Afrika ve Kuzey Afrika üzerinden Avrupa‘ya geçmek isteyenler için adeta bir transit durak görevi görüyor. Ülkedeki karışıklıklar sebebiyle bu durum kontrol altına alınamıyor. Bugün 700 bin göçmenin başka bir yere gidemediği için mahsur kaldığı ifade ediliyor. Bu durum bizim paramızla 1000 lira gibi bir meblağa istenildiği kadar ve istenilen şartlarda çalıştırılabilen modern kölelerin alınıp-satıldığı pazarların kurulmasına yol açmıştır. Köle demek, illa boynuna zincir vurulan insan demek değildir. Böylesine cüzi ücretler karşılığında insanlar süresiz ve sınırsız şekilde çalışmak zorunda bırakılıyorsa, bunun adı modern köleliktir. Petrol paralarının, yüksek teknoloji gelirlerinin, lüks harcamaların sadece 1 aylık bedeliyle tamamının hayatı kurtarılabilecek bu kişilerin 1000 liraya süresiz, şartsız köle gibi çalıştırılmasının utancı tüm insanlığı bedbaht etmeye yeter.
Kardeşlerim; Türkiye olarak biz Suriye ve Irak’taki çatışmalardan kaçarak ülkemize gelen 3,5 milyona yakın kardeşimize herhangi bir hesapla değil, sadece Allah için kucak açtık. Avrupa’nın tamamındaki Suriyeli sığınmacı sayısı ise yaklaşık yarısı Almanya’da olmak üzere toplam 987 bindir. Almanya kendi sınırları içindeki sığınmacılar için 2016 yılında 16 milyar avro harcadığını beyan ediyor, biz de ülkemizdeki sığınmacılar için kamu kuruluşlarımızla, sivil toplum kuruluşlarımızla, belediyelerimizle, vatandaşlarımızın kendi inisiyatifleriyle 7 yılda toplam 30 milyar dolarlık bir harcama yaptık. Bu rakamı zikretmemin sebebi, kesinlikle yaptığımız yardımları ifşa etmek değildir, sadece sığınmacılar için ülkemize söz verilip de yapılmayan yardımlarla bizim yaptığımız harcamaların mukayesesi için bunu ifade ediyorum. Çünkü birileri bizim bu paraları sanki sığınmacılara harcamayıp kendi bütçemize aktardığımız intibaını vermeye çalışıyor.
Avrupa Birliği’nin geçen yıl, 2016’yı söylüyorum, bize verdiği söz 3+3 milyar avrodur. Bu sözü verdiği halde şu ana kadar bize verdiği, aktardığı nedir? Onu bizim bütçemize vermiyor zaten, uluslararası kuruluşlar vasıtasıyla Kızılay’ımıza gönderiyor ve gelen rakam en son 900 milyon avroydu. Öbür tarafta Birleşmiş Milletler’e bakıyoruz, Mülteciler Komiserliği’nin o da herhalde en son 600 milyon dolardır, toplamda bu. Ama bizim harcadığımız 30 milyar dolardır.
Bunları kendilerine sorduğumuzda aldığımız cevap ne biliyor musunuz? Biz onu bütçeye koyduk. Koydunuz da, bizim bu kuruluşlarımıza gelen bir şey yok. Devamlı hemen bakıyorsunuz ipe un seriyorlar. Verseler de, vermeseler de, biz, veren el, alan elden hayırlıdır anlayışıyla bu desteğimizi vermeye devam edeceğiz, çünkü bu millet ensar olmanın ne demek olduğunu gayet iyi bilir.
Hamdolsun Türkiye bu yardımları hiçbir sıkıntıya düşmeden yapabilecek imkanlara sahip bir ülkedir. Ya bir de tam tersi olsaydı, biz bu yardımlara muhtaç olsaydık ne olurdu? O günleri de biz yaşadık; 3-5 milyon dolarlık krediler için uluslararası kuruluşların kapılarında adeta el açtığımız devirler vardı, IMF’in kapısında olduğumuz günler vardı. Göreve geldiğimiz zaman IMF’e olan borcumuz hatırlayın 23,5 milyar dolardı. Ama 2013’te ne yaptık? IMF’e olan bu 23,5 milyar dolar borcu sıfırladık, bitti, kapadık o işi. Eğer o günler olsaydı durum felaketti. İşte o zamanlar Merkez Bankamızın döviz rezervi 27,5 milyar dolardı, ama şimdi bu rakam 120 milyar dolara çıktı. Bugün Türkiye’nin ölçekleri öylesine büyüdü ki, Rabbime binlerce kez şükürler olsun, artık bu tür rakamlar bizim için devede kulak bile değildir.
Biliyorsunuz Avrupa Birliği’yle yapmış olduğumuz bu anlaşma, buna göre biz sığınmacı geçişini engelleyecektik, Avrupa Birliği de hem bize mali yardım yapacak, hem de serbest dolaşım hakkımızı verecekti. Buna göre Avrupa Birliğinden güya geçtiğimiz yılsonuna kadar o verilen sözler yerine gelmedi ve biz anlaşmadaki yükümlülüğümüzü yerine getirdik, kara ve deniz sınırlarımızı tamamen kontrol altına alarak Avrupa’ya göçmen akınını neredeyse sıfırladık. Ama onlar verdikleri sözlerin hiçbirini tutmadılar, serbest dolaşım hakkımızın üzerine bir kez daha yattılar. Yardım konusunda da şu ana kadar söz verilen ilk dilimin 1 milyar avrosu dahi gelmiş değil. Avrupa Birliği dışındaki tüm kanallardan gelen yardımlar, az önce söyledim, bütün bunlara karşılık biz görevimizi yerine getiriyoruz.
Hadi Avrupalıların riyakarlıklarını anladık da, bizim Ana Muhalefet Partisi niye bu işin peşine düştü onu bilemiyoruz. Ana Muhalefetin başındaki zat, nerede bu 30 milyar dolar diye sorup duruyor. Ömründe bir tek garibe 3 kuruşluk faydası olmayıp, bir yaşındaki çocuğu bile sigortalı yapacak kadar helal-haram nedir bilmeyenden böyle bir şeyi sorma hakkı olabilir mi? Bir yaşındaki torununa SSK’dan kalkıp imkan hazırlıyor, 15 yaşındaki çocuğunu SSK’lı yapıyor. Bu zatın hesap uzmanlığını, ekonomi bilgisini, insanlık anlayışını biz SSK döneminden iyi biliriz. Halbuki azıcık hesap-kitap bilse, yemesiyle, içmesiyle, barınmasıyla, eğitimiyle, sağlığıyla, belediye hizmetleriyle, her şeyiyle bu insanlar için kişi başına yapılan aylık harcamanın birkaç yüz dolar civarında olduğunu kendisi de görecek. Dikkat ediniz, bu para sığınmacıların eline verilen para değildir, onlara yapılan tüm hizmetlerin maliyetidir. Biz bu konuyu para üzerinden konuşmaktan gerçekten hicap duyuyoruz. Ama birilerinin milletimizin kafasını karıştırmak için ortaya attığı iftiraları, yaptığı bühtanları da karşılıksız bırakamayız.
Türkiye’ye söz verdiği yardımları yapmayan Avrupa ile bu insanlara yaptığımız harcamaların hesabını istizah ile soran Ana Muhalefet kafası, bunların arasında hiçbir fark yoktur. Her ikisi de Türkiye’nin gerçekleştirdiği yakın tarihin en büyük insani operasyonunu gölgelemeyi, itibarsız hale getirmeyi amaçlamaktadır. Bizim için önemli olan, kapımızı açtığımız, bağrımıza bastığımız bu kardeşlerimizin ne dediği, ne hissettiğidir. Onların şöyle kalpten kokup gelen bir Allah razı olsun sözü bizim için dünyanın tüm iltifatlarından, tüm yardımlarından çok daha değerlidir.
Sevgili dostlar; Bosna Hersek’in kurucusu büyük devlet adamı, büyük komutan, büyük düşünür merhum Aliya İzzetbegoviç’in güzel bir sözü var. Diyor ki merhum Aliya; “her şey bittiğinde düşmanlarımızın sözlerini değil, dostlarımızın sessizliğini hatırlayacağız.” Bu söz bize Peygamber Efendimizin Aleyhissalatu Vesselam; sizden biriniz bir yanlış gördüğünde eliyle düzeltsin, buna gücü yetmezse diliyle ihtar etsin, buna da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin emrini hatırlatıyor. Göçmenler konusunda biz elimizle yapabildiğimiz her şeyi yapıyoruz. Müdahale alanımızın dışındaki konularda her platformda meseleleri dile getirerek dilimizle ihtar görevini de gerçekleştiriyoruz.
İşte bugün bakın Başbakanımız bir heyetle birlikte Bangladeş’te, turistlik seyahate gitmedi Bay Kemal. Nereye gitti? Rohingya Müslümanları var ya, Myanmar’dan kovulan, göçe zorlanan o dereleri, o bataklıkları geçerken bazı çocukların ölümünü, annelerin, babaların ölümünü herhalde sizler de ekranlarda izlemişsinizdir. Bakın oradaki aileleri görmeye, onlara nasıl yardım yapabiliriz, bunu yerinde tespit etmek için oraya gitti Bangladeş’e, oradan kampları gezecekler.
İşte bir ay kadar önce Dışişleri Bakanımız, eşim, çocuğum, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanımız bir heyet STK’larla onlar da gitmişti. Takip ediyoruz, sahra hastanesi vesaire, neler yapabiliriz, onların üzerinde duruyoruz. Biz dertliyiz dertli, bizim derdimiz var, ama o Batının derdi yok, onlarda bol bol laf var, ama biz dertli olmaya devam edeceğiz.
İnsanlığın, özellikle coğrafyamızın sorunları öylesine çoğaldı ve derinleşti ki, artık kalple buğz etmekle yetinemeyiz, bunun son örneği Kudüs meselesidir. Kudüs İsrail’in işgalinden beri kesintisiz şekilde huzursuzluğunu, haksızlığın, adaletsizliğin yaşandığı bir yer haline gelmişti. İsrail’in Kudüs’le birlikte tüm Filistin’de uyguladığı devlet terörünün acı görüntüleri hepimizin hafızalarındadır. Amerika’nın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma kararı, bu zulmün adeta ödüllendirilmesidir, teşvik edilmesidir. Kudüs meselesi sadece kalple buğz edilerek geçiştirilebilecek bir konu değildir. Hatta bu konudaki sorumluluğumuzun gereğini sadece dille ifade ederek de yerine getirmiş olamayız, Kudüs konusunda mutlaka somut, elle tutulur, gözle görülür netice almaya yönelik adımlar atmak zorundayız.
Müslümanlarla birlikte Hıristiyanların da kutsal mekânlarını barındıran Kudüs’ü İsrail gibi işgalci bir gücün insafına terk etmek, insanlığı bin yıl geriye götürecek tehlikeli bir sürecin kapısını açmaktır. Bu mübarek topraklar geçmişte çok büyük acılara şahitlik etti, üzerine dökülen çok kanı emmek zorunda kaldı. Bugün Kudüs’te ve Filistin şehirlerinde ağlatılan her çocuk, acı çektirilen her anne, vurulan, dövülen, hakaret edilen her insan yaklaşan yeni bir fırtınanın habercisidir. Adaletin olmadığı yerde, evet, zulüm vardır, ama aynı zamanda bir uyanış da vardır, bir başkaldırı da vardır. Kudüs meselesi inşallah topyekun insanlığın ve özellikle de Müslümanların uyanışına vesile olacaktır. Biz bu konuda üzerimize düşenleri yaptık, yapmayı sürdüreceğiz.
70 yıldır göçmen durumunda olan Filistinli kardeşlerimiz yeniden yurtlarına. evlerine kavuşana kadar da bu mücadelemizi sürdüreceğiz. Adaletten, hukuktan, meşruiyetten asla taviz vermeden, teröre, iftiraya, çirkinliğe kesinlikle müsaade etmeden bu mücadeleyi zafere ulaştırmakta karalıyız.
Bu duygularla Dünya Göçmenler Günü vesilesiyle dünyanın her köşesinde evsiz, yurtsuz, garip tüm insanlara selamlarımı, sevgilerimi yolluyorum.
Nüfus ne kadar artmış olursa olsun, dünya hepimize yetecek, hepimize, güvenli, huzurlu, müreffeh bir gelecek sağlayacak büyüklüktedir. Yaşarken dünyaya sığmayan insana, öldüğünde 2 metrekarenin dahi büyük geldiği bilindiği halde tamahkârlığından geri durmayanların Allah gözlerini doyursun diyoruz. Biz, Aşık Veysel’in deyimiyle, iki kapılı bir han olan bu dünyada sadık yârimizin, evet, kara toprak olduğunu hiç unutmayandan yolumuza devam edeceğiz.
Bu toplantının düzenlenmesinde emeği geçenleri bir kez daha tebrik ediyorum. Sizlere sevgilerimi, saygılarımı sunuyorum, kalın sağlıcakla.