Cumhurbaskani Erdogan’in Dogu Ve Güneydogu Sivil Irade Platformu iftar programinda yaptigi konusma
Bismillahirrahmanirrahim.
Başı rahmet, ortası mağfiret, sonu ebedi azaptan kurtuluş olan Ramazan-ı Şerifinizi tekrar tebrik ediyorum.
Artık son akşamlara geldik, son iftarlarımızı yapıyoruz. Belki bu gece Leyle-i Kadir, belki yarın Leyle-i Kadir. Bizde yarın akşam Leyle-i Kadir olarak ilan edildi. Yarın Leyle-i Kadrimizi inşallah hep birlikte yaşayacağız.
Rabbim alemi İslam’ın birliğine, beraberliğine vesile kılsın. Milletimizin birliğine, beraberliğine vesile kılsın.
Doğu ve Güneydoğulu kardeşlerimin şu anda İstanbul’da yaşayıp da bu akşam bu salonda beraber oluşumuz İstanbul için bir farklılığı inşallah ifade ediyor.
Güneydoğu Anadolu’muzdan, Doğu Anadolu’muzdan gelip bu aziz şehirde hayatını sürdüren değerli kardeşlerimle, hanımefendiler, beyefendiler hep birlikte istiklalimizin teminatı olan sevgili gençlerle bu akşam inşallah farklı bir çıkışı, farklı bir duyguyu yaşarız.
Değerli kardeşlerim; 24 Haziran’da malum Türkiye bir seçime gidiyor. Fakat 24 Haziran, bugüne kadar alışılmış seçimlerden bir seçim değil.
Değerli kardeşlerim; biz yeryüzünde yaşayan Allah’ın kulları içinde galiba en sevgili olanlarından biriyiz. Çünkü Rabbimiz bize öylesine güzel, öylesine birbirini tamamlayan, öylesine cazip, öylesine hayret uyandırıcı farklılıklar vermiş ki dünyanın başka yerinde bunun örneğini bulmak gerçekten çok zor. Bu büyülü zenginliğin, bu masalsı farklılığın yeri olan Anadolu ve elbette İstanbul tarih boyunca hep medeniyetlerin boy verdiği, dünyanın en bereketli toprakları olmuştur. Üstelik bu öyle bereketli bir toprak ki herkes birbirine karışıyor olsa bile hiç kimse kendi rengini, kendi biçimini, kendi özünü kaybetmeden orada varlığını sürdürebiliyor.
Bizim tarihteki en büyük başarılarımızdan birisi, işte bu kesrette vahdet, yani çokluk içinde birliği, biz sürekli olarak muhafaza etmeyi başarmış olmamızdır. Bunu yaparken ecdadımız lügatinde hiçbir zaman “öteki” mefhumuna yer vermedi, onun yerine “başka” kelimesini seçti. Bu topraklardaki tüm başka’lar bizimdir. Biz Kurtuluş Savaşına da bu ruhla girdik. Vatanımız işgal altındaydı ve vatan için ayağa kalkanların hiç birisine kökenleri, dilleri, inançları sorulmadı.
Bu topyekûn kıyama katılanların kimisi medreselerde yetişmişti, kimisi askeri mekteplerde okumuştu, kimisi de mülkiyeden, tıbbiyeden mezundu. Ama hepsini biraraya getiren şey, öteden beri hep işaret ettiğimiz milli iradeydi, milli iradenin üstünlüğüydü. Ellerindeki tüfekler belki kırıktı, ama kalplerindeki iman, dudaklarındaki dua, yüreklerinde heyecan aynıydı ve çok güçlüydü. Böyle olduğu için de kimse kimseyi ötelemedi, kimse kimsenin ayağına basmadı, kimse kimseyi horlamadı, kimse kimseyi aşağılamadı. İşte biz bugün aynı ruhla tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet şiarıyla Erciyes’in, Ağrı’nın, Torosların, Cudi’nin başı göğe eren doruklarına nakşedildi. Bugün gönül gözüyle dünyanın neresinden bakarsanız bakın, o yüce dağların doruklarında iman gücüyle sabitlenmiş Rabia’mızı görürsünüz.
Kardeşlerim; İstiklal Harbimizi bu ruhla yürüttük ve zafere ulaştırdık. Cumhuriyetimizi de yine aynı heyecanla kurduk. Ama sonra ülkemizde tek tipçi bir anlayış türedi. Tek parti dönemi Cumhuriyet Halk Partisi’nin kendi değerlerine yabancı, mensubu olduğu medeniyete düşman, faşist zihniyeti, milletimizi zorla bir başka yörüngeye sokmaya çalıştı. Camilerimiz yıkıldı, ahırlara çevrildi ve medreseler yok edildi. Zaten İslami ilimleri tedris etmek mümkün olmaz hale geldi. Bu anlayış yeri geldi dine cephe aldı. İbadete, ezana, camilere karşı adeta savaş ilan etti. Bugün Avusturya’nın Başbakanından o zamanki zihniyetin ne farkı var, onlar da şimdi camilerimizi Avusturya’da kapatmanın hesapları içinde, planları içinde. Bu nereye gidiyor? Bu yeniden, ondan korkuyorum, bir haçlı-hilal savaşına doğru bu Avusturya Başbakanının attığı adımlar dünyayı buraya doğru götürüyor. Onun için de özellikle Batı dünyası bu adamlarına çeki düzen vermesi gerekir. Eğer bunlar çeki düzen vermezse, bu hesaplar farklı bir şekilde yapılmaya doğru gidecektir. Neymiş, oradaki bizim din adamlarımızı Avusturya’nın dışına atacaklarmış. Siz bunu yaparsınız da biz boş mu dururuz, biz de bir şeyler yaparız demektir. Arapların bir atasözü var, bilirsiniz; men dakka dukka. Demek ki böyle bir şey yapmak lazım.
Yeri geldi aynı zihniyet inkâr ve ret politikalarıyla milletimizin bir başka kesimini hedefe koydu. Böylece bizi geçmişin o muazzam kültürel zenginlik bahçesinden alıp kıraç bir toprağa sürgün ederek hepimizi her geçen gün maddi-manevi olarak biraz daha fakirleştirdi. Bu durum kaçınılmaz olarak kör-topal yürüyen demokratik nizamı can çekişme noktasına kadar getirdi. Darbeler yaşandı, başbakanlar asıldı bu ülkede, insanlara hayatları zindan edildi. Tabii ki demokrasinin olmadığı yerde ekonomik refah da olmazdı. Fikir hürriyetinde cimri davrananlar, kalkınma konusunda da aynı derecede hasistiler. Kalkınma hamlesi gecikti, kimi dönemlerde yapılan atılımların önü de sürekli krizlerle kesildi. Milletimiz yoksullaştıkça köylerden şehirlere kaçtı. Şehirler plansız bir şekilde büyüdükçe, oralar da köylere benzemeye başladı. Sonra kendimizi kardeş kavgasının içinde bulduk. Memleket koca bir yas evine döndü.
AK Parti 2001 yılında kurulduğunda karşımızda işte böyle bir Türkiye fotoğrafı vardı. Gelir dağılımı bozulmuş, sosyal adalet yok olmuş, sağlık sistemi çökmüş, eğitimi felce uğramış, ulaştırma rafa kalkmıştı. Milletimiz bize ülkeyi yönetme sorumluluğunu verdiğinde, bunların hepsinin de üstesinden gelebileceğimize inanarak Bismillah deyip işe koyulduk.
Bu büyük mücadelede belki önde biz görünüyorduk, ama arkamızda koskoca bir millet vardı. Hep beraber çıktık yola. Cumhuriyet tarihi boyunca yapılan reformların kat be kat fazlasını 16 yıla sığdırdık. Şimdi bugünün gençleri tabii birçok şeyi bilmiyor. Bugünün gençleri, 18 yaş gence seçilme hakkı verenin AK Parti iktidarı olduğunun farkında değil. 18 yaşındaki gence artık senin sadece seçme değil seçilme hakkın da var demek suretiyle sana kimsenin vermediği beratı AK Parti iktidarı verdi. Çünkü biz güvendik, biz inandık. Eğer bu milletin geçmişinde Fatih Sultan Mehmet 21 yaşında İstanbul’u fethederek bir çağı kapatıp bir çağı açıyorsa, şimdiki neslin içinde de inşallah nice Fatih’ler çıkar diyerek bu adımı attık.
Tabii bu yola böyle koyulduk. Hamdolsun kısa süre içinde ekonomi şaha kalktı, refah arttı. Yollar yaptık, havaalanları açtık, hastaneler inşa ettik, okullar, fabrikalar kurduk, biz yaptıkça milletimiz daha fazlasını istedi. Ama bugün gazetelerden bir tanesinde bir şey okudum. Ana Muhalefetin cumhurbaşkanı adayı diyor ki; fabrikaları kapatıp kıraathane açacaklar. Ya bunlar zavallı be, bunlar çırak bile değil. Bunlar okuma seferberliğine de karşı. Çünkü bunlara kıraathaneyi sorduğun zaman nedir diye, herhalde okey masasının kurulduğu yer diye zanneder veya iskambil kâğıtlarının olduğu yer zanneder. Be hey cahil, fizik öğretmeni olabilirsin, ama sen kıraathanenin ne anlama geldiğini bilmiyorsun. Bak biz şimdi millet kıraathaneleri kuracağız. Nedir bu biliyor musun? Artık her ilçede bir veya birkaç tane bu kıraathaneler bizim adeta butik kütüphanelerimiz olacak. Cumhurbaşkanlığında Cumhurbaşkanlığı Kütüphanesi var. Şimdi Rami Kışlasını Rami Kütüphanesine çeviriyoruz. Ankara 5 milyon cilt kitap alacak bir kütüphane, Rami 7 milyon cilt kitap alacak bir kütüphane. Ama her ilçede de inşallah millet kütüphaneleriyle 100 metre, 200 metre, 400 metre, 600 metre gibi farklı projeleri hayata geçireceğiz ve oralarda 24 saat çocuklarımız 7’den 70’e gelecek, orada dergi, gazete, kitap açıp okuyacak. İnternet, internet de olacak. Ama aynı tarafta yine orada kek, çay, kahve, o da olacak ve onu da ücretsiz olarak orada alacak. Bay Muharrem, anladın mı ne işe yararmış bu. Burada fabrikaları falan kapatmaya gerek yok, o bizim işimiz değil, o sizin işiniz. Nuri Demirağ’ın uçak fabrikasını kapatıp da gazocağı fabrikasına dönüştüren siz oldunuz, siz.
Milletimiz daha fazlasını talep ettikçe biz daha çok çalıştık. Her şeyimiz yoluna girmeye başlamıştı. Ama hala yolunda gitmeyen bir şey vardı. Kardeşlerim; Türkiye büyüyor, gelişiyor, demokratikleşiyor, zenginleşiyordu; ama birileri hâlâ memleketin dağlarında elinde silahla dolaşıyordu. Askerlerimiz, polislerimiz, vatandaşlarımız, öğretmenlerimiz, yol yapan, baraj yapan işçilerimiz, din adamlarımız, partimizin mensupları alçakça katlediliyordu. Öğretmenlerimiz kaçırıldı, polislerimiz kaçırıldı. Askerlerimiz kaçırıldı, mühendisler, mimarlar kaçırıldı. Kaçıranlar kim? PKK.
Ben burada bir şeyi özellikle söyleyeceğim; bıyıkları yeni terlemiş gencecik çocuklar dağlarda heba olup gidiyordu. Diyarbakır Belediyesinin önünde ağlayan anneler Kürt anneler değil miydi? 6-7 Ekim tarihlerindeki olaylarda 53 tane öldürülen o Kürt kardeşlerimiz, Kürt evlatlarımız bizim evlatlarımız değil miydi? Öldürenler kimdi? PKK mensupları. Onlar kimdi? Kürt’tü. Ama onların Kürt olması, benim Kürt kardeşlerimi eleştirmeye mesaj vermez. Tam aksine, benim Kürt kardeşlerim işte bu PKK’yı terörden ayırması lazım. Kürt olmak başka bir şey, terörist olmak başka bir şey.
Güvenlik sorunu sebebiyle köyler sahipsiz kalmış. Yaylalarda, meralarda baykuşlar öter hale gelmişti. Adını önce demokratik açılım, daha sonra millî birlik ve kardeşlik projesi, en sonunda çözüm süreci koyduğumuz süreçlere bu yüzden ihtiyaç duyduk. Anaların gözyaşları dinsin, hanelere şivanlar düşmesin, babalar gözyaşlarını içine akıtmasın diye tüm yasakları kaldırdık. Kürtçe yayın yapan televizyondan alfabeye, dilin hayatın her alanında serbestçe kullanımına kadar tarihî reformlara imza attık. Bütün bunları yaptıktan sonra dönüp baktığımızda şahit olduğumuz manzara gerçekten çok güzeldi. Yıllarca öteki muamelesi yapılmış milyonlarca kardeşimizin kendilerini artık bu ülkenin başı dik, vakur, birinci sınıf birer vatandaşı olarak hissettiğini gördük. Bunun için baldıran zehri içsek de bu süreci devam ettireceğiz dedik. Biz bu kararlılıkla çalışmaya devam ettik, ama meğerse karşımızdakilerin derdi başkaymış. Biz onlara, “silahlarınızı bırakın, gelin demokratik nizama katılın, mücadelenizi hukuk içinde verin” dedik, onlarsa bunun karşılığında yeniden terör yöntemlerine sarıldılar. Çukur kazdılar, mayın döşediler, damlara ağır silahlar yerleştirdiler, mahalleleri işgale teşebbüs ettiler, roketler, el bombaları stokladılar. Gördük ki bunların derdi Kürt, Kürtçe, mağduriyet, mahrumiyet, birinci sınıf vatandaşlık filan değilmiş. Bunların tek derdinin demokrasi, hak, özgürlük gibi kavramları kendilerine siper ederek kafalarında ve gönüllerinde ideal olarak belirledikleri dünyada ne kadar eli kanlı katil varsa onların baskıcı yönetim sistemiyle halkımızı esir etmek olduğunu anladık ve bunu yaptılar. Bunlar, ülkemizin asli parçası olmak yerine Türkiye’ye düşman, bizi kendi hesaplarının önünde engel gören emperyalistlerin oyunlarında piyonluk yapmayı seçtiler. Hepimizin geleceği, mutluluğu, refahı yerine birtakım istihbarat örgütlerinin maşası olmayı tercih ettiler. İşte Suriye’nin kuzeyinde PKK’nın yandaşı PYD, YPG ile beraber bir terör koridoru oluşturmayı seçtiler. Biz buna evet diyemezdik. İşte onun için biliyorsunuz Zeytin Dalı Operasyonunu başlattık, onun için Cerablus’a girdik. Çünkü eğer biz o terör koridorunu boş bıraksaydık, bugün Türkiye’nin güneyi çok zor durumda kalacaktı.
Bölge halkının güzel rüyalarını kâbusa çevirdiler, evlerini başlarına yıktılar. Çocuklarını ellerinden aldılar. İşte şurada 3-4 gün önce Diyarbakır’daydım, Allah’ıma hamd ettim; Ya Rab, şurada PKK dönemindeki, HDP dönemindeki Diyarbakır’la şu kayyumlara burayı devrettikten sonra şu Diyarbakır’ın geldiği güzelliğe bak, öyle mi? İstanbul’da, Ankara’da dört gidiş-dört geliş cadde yok, ama Diyarbakır’da dört gidiş-dört geliş cadde var. Gece aydınlıklar, aman Yarabbim, apaydınlık yollar. Kim derdi ki ya Diyarbakır böyle olacak? Şu anda Diyarbakır artık adeta Doğu’nun, Güneydoğu’nun bir İstanbul’u oldu. Bu onlara kalsa olur muydu? Ama benim özellikle Güneydoğu’daki kardeşlerim hala bu inceliğin farkında değil ya. Ben onlardan şimdi destek istiyorum, yardım istiyorum, el ele verelim ve bu işi bitirelim.
1990’lı yıllarda nasıl insanlar köylerinde kovulduysa, 2015 yılında da bu defa bölücü terör örgütü şehirlerde oturan insanlarımızı yuvasından etmeye kalktı. Ben Siirt damadıyım. Siirt’te de merkezde bütün eski Arapları oradan kovdular. Şu anda merkezde o insanlar neredeyse kalmadı, öyle mi İhsan Hocam? Terk ettiler, İstanbul’a geldiler, Ankara, İzmir, değişik yerlere gittiler, niye? İşte bu çatışmalar. Hâlbuki bunlar, on yıllar öncesinde böyle bir şey var mıydı? Hepsi kardeşçe el ele, gönül gönüle buralarda yaşadılar. Biz bunu istemiyoruz. Ben kardeşim diyorsam, yaratılanı Yaradan’dan ötürü sevdiğim için kardeşim diyorum. Çünkü Rabbimiz “…” ancak inananlar kardeştir diyor. Bizim inanmayanlarla zaten bir işimiz yok, ama inananlar kardeştir ve inanıyorsa benim kardeşimdir. İnanmıyorsa zaten yolu belli. Öyleyse biz bunu bir defa yerine getirmemiz lazım.
Bin yıllık kardeşlik hukukuyla bağlı olduğumuz vatandaşlarımızı sokakta bulmadığımız için sokakta da bırakmadık. Şu anda Diyarbakır’da eğitimden alın, sağlıktan, adaletten, emniyetten, ulaşımdan, enerjiden alın elhamdülillah bütün ihtiyaçlarını gidermenin gayreti içerisindeyiz. İster Doğu’ya gidin, ister Güneydoğu’ya gidin, bunların hepsini yapmaya çalışıyoruz. İnsanların oy vererek kendilerine temsilci seçip Meclis’e gönderdiği milletvekilleri asli görevlerini unutup terör örgütünün sözcülüğüne, hatta kuryeliğine soyundular. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin önünde ağlayan analar kimin analarıydı? Onlar Türk müydü, Laz mıydı, Çerkez miydi, Gürcü müydü, Roman mıydı? Yok ya, benim Kürt kardeşlerimdi onlar. Ama onları hüngür hüngür ağlattılar, o anaların yavrularını dağa kaçırdılar, Kandil’e kaçırdılar. Kaçıranlar kimdi? Sözde Kürt. Değil be, onlar teröristi terörist, teröristti. Hastaneleri geldiler kurşunladılar, okulları kurşunladılar yıktılar, saat kulesini, camilerimizi yıktılar-yaktılar. Nerede? Güneydoğu’da. Ya benim Güneydoğulu kardeşlerim bunlara prim vermezdi ya, benim tanıdığım Güneydoğulu kardeşlerim bunlara prim vermezdi ya. Gençlik yıllarımda ben Güneydoğu’ya gittiğim zaman, ben Güneydoğu insanının imanını bilirim ya, vermezdi. İmandır o cevher ki ilahi ne büyüktür, imansız olan paslı yürek sinede yüktür; olay bu.
Şehirlerimizi harabeye çeviren, sonra da çıkıp o harabenin karşısında özgürlükten bahsedenlerin ikiyüzlülüğünü elhamdülillah milletimiz çabuk çözdü. Keskin nişancılarıyla sokakta insan avına çıkanların 5 aylık bebeği annesiyle beraber havaya uçuranların, kendilerinden olmayan herkese kurşun sıkanların, hayatı insanlara zehir edenlerin karşısına millet ve devlet olarak beraber çıktık.
Yasin Börü Kürt değil miydi? Yasin Börü kaç yaşındaydı? 15-16 yaşında. Yasin Börü ne yapıyordu? Kürt fakir fukaraya bir şeyler dağıtıyordu. Onu acımasız bir şekilde öldürmediler mi? Kimdi öldürenler? Yine sözde Kürt. Yok ya değil teröristti teröristi, bunları karıştırmayın.
Biz bölücü örgüte karşı yürüttüğümüz operasyonlarla topyekûn Türkiye’nin geleceğini kurtardık. Teröristler yıktı biz inşa ettik. Diyarbakır’da inşa ettik. İşte Dicle’ye bir gidin görün bakın neler oldu, Sur içinde neler oldu bir görün. O taş evler ne hale geldi görün elhamdülillah. Niye? Biz imarla mükellefiz, ihya ile mükellefiz, onlar ise yıkmakla. Onların yıkım ekipleri var, bizim de inşa ekiplerimiz var. Şırnak aynı, Siirt aynı, yapıyoruz yapacağız, durmak yok yola devam, Hakkâri aynı. Ya buralarda bizim milletvekilimiz falan yoktu ha, yani biz illa milletvekili olsun diye bakmıyoruz. Niye? Bu topraklar bizim topraklarımız değil mi? Bu toprakları bizim en güzel şekle dönüştürmemiz lazım. Terör örgütü yandaşları insanları sürdü, biz geri getirdik. Onlar zulmettiler, biz şefkat gösterdik. Onlar aç bıraktılar, biz iş verdik, yardım ettik, yatırım yaptık.
Kardeşlerim; silahın patladığı yerde söz biter. İşte bunun için namlusu ülkemize yönelmiş son terörist de etkisiz hâle getirilene kadar bu mücadele devam edecek diyoruz, bunu da açıkça söylüyorum.
Bizim önümüzde uzun bir demokrasi ve kalkınma yolculuğu var. Biz bazıları gibi ne petrol kuyularına, ne de gaz rezervlerine sahibiz. Ama biz onlardan daha zengin ve daha özgürüz. Çünkü biz, demokrasi gibi, serbest seçimler gibi, millî iradenin üstünlüğü gibi dünyanın en güçlü silahlarından birine sahibiz. Ne zaman dara düşsek, ne zaman çıkmaza girsek çok partili hayatımızın bize bir hediyesi olan serbest seçimleri devreye sokuyor, milletimizin her şeyi yeni baştan düzenlemesi yoluna gidiyoruz. Bu yüzden milletimize müteşekkiriz. Bu yüzden milletimize minnettarız. İnşallah ben bu sefer de öyle olacağına inanıyorum.
Şu anda bütün buradaki kanaat önderi kardeşlerime diyorum ki; 14 gün kaldı, bu 14 gün içinde sizlerden destek bekliyoruz. El ele verelim, omuz omuza verelim. Ve bu yanlış gidişi hep beraber inşallah gelin çok farklı bir, dinamik bir yapıyla düzeltelim. Güçlü Meclis’iyle, güçlü hükûmetiyle güçlü Türkiye’yi sizlerle beraber inşa edeceğiz. Türkiye’yi aydınlık yarınlara yine beraber taşıyacağız. Biliyorsunuz önemli bir seçimin arifesindeyiz. Sizlerin de yakından takip ettiği gelişmeler sebebiyle biraz hızlı bir seçim süreci yaşıyoruz. Biz de önümüzdeki günleri en iyi şekilde değerlendirerek seçimlere hazırlanıyoruz. Gönül ister ki 81 vilayetimizin hepsini ziyaret edelim. Gönül ister ki 80 milyonun her bir ferdinin elini sıkalım. Gönül ister ki tüm vatandaşlarımızın sofrasına, hanesine misafir olalım. Ama sayılı günlerin ve diğer programlarımızın imkân verdiği ölçüde mümkün olduğu kadar her gün iki ilimize, bu arada farklı ilçelere gitmeye gayret gösteriyoruz. Bu çerçevede Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgemizi de ihmal etmedik. 26 Mayıs’ta Doğu Anadolu Bölgemizin kadim şehri Erzurum’dan dadaşlara selam vererek yola çıktık. 31 Mayıs’ta bir başka kadim şehrimiz Malatya’da kardeşlerimizle kucaklaştık. Ertesi gün Güneydoğu Anadolu’muza geçip Adıyaman’da yine bir kardeş vuslatı gerçekleştirdik. Geçtiğimiz Pazar günü Diyarbakır’da hem meydanda kardeşlerimizle muhabbet ettik, hem de akşam yine böyle bir kanaat önderleriyle iftar sofrasında buluştuk. Ondan sonra da caddede şöyle bir yürüyelim dedik ve bir şöyle baklavacı dükkânına girdik. Adı neydi Mehdi Bey? Kadayıfçı Hacı Levent’e uğradık. Ve ama öyle kendimize Müslüman olmadık, kapıları açtık, herkes geldi. Şöyle biz orada çok geniş kapsamlı bir muhabbet sofrası kurduk. Biliyorsunuz muhabbetten Muhammed oldu hasıl, Muhammed’siz muhabbetten ne hasıl.
Seçimden önceki hafta inşallah Van’la, Şanlıurfa’yla, Mardin’le bu kucaklaşmaları sürdüreceğiz. Tabii biz bu şehirlere gidiyoruz, ama aslında Doğu ve Güneydoğulu kardeşlerimizin en çok yaşadıkları yer neresi? İstanbul. Öyleyse İstanbul’daki kardeşlerimizle de buluşalım, görüşelim, dertleşelim istedik.
Bizlerin bugün bu güzel iftar sofrasında biraraya gelmesinde emeği geçen tüm kardeşlerime şükranlarımı sunuyorum.
Bu vesileyle tüm vatandaşlarıma şunu hatırlatmak istiyorum: Bayramı takip eden Pazar günü biliyorsunuz seçim var. Aman ha, memleket ziyaretini veya tatili uzatıp da sandıkları boş bırakmayın. İki pusula tek zarf. İki pusulanın bir tanesi biliyorsunuz parlamentoya, milletvekiline ait, bir tanesi de cumhurbaşkanına aittir. Ama hepsini aynı zarfa atıyoruz ve bizim cumhur ittifakı ile Parlamentoda seçime giriyoruz. Ama başkanlıkta şahsımla ilgili zaten resmimle altı sadece bize ait. Diğerleri de kendilerine ait.
Oy namustur. Oy vererek sadece ülkeye cumhurbaşkanı ve milletvekili seçmiyorsunuz, aynı zamanda geleceğinizin kararını veriyorsunuz. Bunun için namusunuz olan oyunuza ne olur sahip çıkın. Mutlaka sandığa gidip iradenizi yansıtın. Allah göstermesin, bir aksilik olursa o ahların-vahların, keşkelerin hiç kimseye faydası olmaz.
AK Parti teşkilatlarında görev alan veya AK Parti’ye gönül vermiş kardeşlerimizin sorumluluğu daha da büyüktür. Bu kardeşlerimiz artık bu bayramda ailelerinden müsaade isteyecekler, seçim çalışmalarına kesintisiz devam edecekler. Milletimize en büyük bayramı hep birlikte inşallah 24 Haziran akşamı yaşatacağız. Ama o güne kadar durmadan, duraksamadan, yorulmadan çalışacağız.
Kardeşlerimiz; biz milletimize karşı hiçbir zaman çift dilli olmadık. Bu kardeşiniz İstanbul’da ne konuştuysa, Erzurum’da aynı şeyi konuşmuştur. Trabzon’da başka, Adıyaman’da başka, İzmir’de başka, Diyarbakır’da başka konuşmadım. İnanmadığımız hiçbir şeyi sırf şirin gözükelim diye meydanlarda avaz avaz bağırmadık. Ne aslımızı inkâr ettik, ne kendimizi olmadığımız bir şey gibi göstermeye çalıştık. Milletimizle hep yüz yüze, kalp kalbe, ru be ru iletişim kurduk. Bu sebeple milletimiz bizi çok iyi tanır. Biz de milletimizin ne düşündüğünü, ne hissettiğini, ne istediğini, neye özlem duyduğunu çok iyi biliyoruz. Bu sayede 16 yıldır sürekli artan bir destekle ülkenin yönetiminde kalmayı başardık. Biz milletimizin bize verdiği tüm yetkileri ve imkânları Türkiye’nin tamamı için kullandık. Demokraside ve ekonomide yaptığımız tüm reformları işte bu anlayışla hayata geçirdik.
Ülkemizin yaşadığı bu büyük dönüşümün en büyük faydası nereye olmuştur? Elbette bir dönem ihmal edilmiş, geri kalmış yerlere olmuştur. Ülkemizde Karadeniz’den İç Anadolu’dan, ta oralara kadar geri kalmış, ihmal edilmiş yerler vardı. Ama hiç şüphesiz en geri kalmış, en fazla ihmal edilmiş bölgelerimiz Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizdi. Bunun için o bölgelerimize daha fazla yatırım yaptık.
Mesela geçtiğimiz 16 yılda Doğu Anadolu’muz için ne harcadık biliyor musunuz? 247 katrilyon harcadık. Güneydoğu Anadolu’muz için ne harcadık biliyor musunuz? 89 katrilyon. Bu iki bölgeye toplam 336 katrilyon liralık kaynak kullanarak her alanda bu bölgeleri kalkındırdık. GAP ve DAP gibi bölgesel kalkınma projelerinin yanı sıra tüm bakanlıklarımızla, tüm kurumlarımızla, valiliklerimizle bölgemizde 79 yılda yapılanların tamamının 3 katı, 5 katı, 10 katı hizmeti biz 16 yılda hayata geçirdik. Bugün artık eğitimden sağlığa, ulaşımdan enerjiye, alt yapıdan sosyal yardımlara kadar hiçbir alanda bölgelerimiz arasında çok ciddi farklar kalmadı.
İnşallah önümüzdeki dönemde Türkiye’nin tamamıyla birlikte Doğu ve Güneydoğu Anadolu’muzu da daha çok kalkındıracak, daha çok zenginleştireceğiz.
İstanbul’da yaşayan siz değerli kardeşlerimizden bu mücadelemizde bize destek olmanızı istiyorum. Gelin 2023 hedeflerimize hep birlikte ulaşalım. Gelin hep birlikte vakit birlik vakti diyelim. Gelin hep birlikte vakit kardeşlik vakti diyelim. Gelin hep birlikte vakit Türkiye vakti diyelim.
İftar soframızı teşrifleriniz için her birinize ayrı ayrı teşekkür ediyorum. Sizlere bir kez daha sevgilerimi, saygılarımı sunuyorum.
Kalın sağlıcakla.