Cumhurbaskani Erdogan’in Genç Kadinlar Liderlik Toplantisi’nda yaptigi konusmanin tam metni
Bismillahirrahmanirrahim.
Kıymetli misafirler, saygıdeğer hanımefendiler, çok değerli genç kardeşlerim; sizleri sevgiyle, saygıyla selamlıyorum, esselamü aleyküm ve rahmetullah ve berekatühü.
Mağrip’ten Kuala Lumpur’a, Balkanlar’dan Pasifik’e, Orta Asya’dan Afrika’ya kadar uzanan engin İslam coğrafyasının seçkin kadın temsilcileri olarak sizleri aramızda görmekten büyük bir bahtiyarlık duruyorum. Türkiye’ye, Başkentimiz Ankara’ya hoş geldiniz.
Bu anlamlı programı düzenleyen Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığımıza ve Bakanımıza, İslam İşbirliği Teşkilatı Kadın Danışma Konseyine, Sayın Başkanına şahsım, milletim adına teşekkür ediyorum.
Gelecek için müttefik temalı genç kadınlar liderlik ve girişimcilik programının tüm İslam alemi için hayırlara vesile olmasını diliyorum.
2 Kasım Perşembe günü İstanbul’da başlayan, biraz sonra yapılacak sertifika töreniyle nihayete erecek olan program sürecince, gerek yurt içinde, gerekse yurt dışından birçok seçkin isimle biraraya geldiniz. Ekonomiden diplomasiye, kariyer planlamasından sosyoloji, tarih, sanat ve edebiyata kadar oldukça geniş bir yelpazede farklı tartışmalara şahit oldunuz, aynı zamanda Türkiye’yi ve birbirinizi çok daha yakından tanıma fırsatı buldunuz. Zengin bir içeriğe sahip olduğunu gördüğüm bu programın sizler açısından da başarılı geçtiğini ümit ediyorum.
Burada edindiğiniz bilgi, birikim, tecrübe ve dostlukların inşallah hayatınızın her aşamasında, her safhasında sizlere farklı bir perspektif sunacağına inanıyorum.
Atalarımız, bunun tabi tercümesini de arkadaşlar iyi yapmalı, evvel refik, badel tarik, burası zaten pek tercümeye de gerek yok, ama ben Türkler için söyleyeyim, yani önce yoldaş, sonra yol derlerdi. Gönül ve fikir birliği içinde hareket ettiğiniz yol arkadaşlarımız olduğu müddetçe hiçbir yol uzun değildir. Kalpleri bir, hedefleri bir, inançları, umut ve sevdaları bir olan toplulukların aşamayacağı engel yoktur. Hayatta asıl zenginlik, dost biriktirmektir. Burada geçirdiğiniz sürenin bu açıdan da sizler için bereketli ve verimli olduğuna inanıyorum.
Kıymetli misafirler, saygıdeğer hanımefendiler; 1969 yılında kurulan İslam İşbirliği Teşkilatı, 56 üyesi ve 5 gözlemci üyesiyle bütün İslam ülkelerini biraraya getiren yegane platformdur. Sizlerin de bildiği gibi, Türkiye geçtiğimiz yıldan bu yana Teşkilatın Dönem Başkanlığını yürütüyor. Ülkemiz ve İslam dünyası için son derece önemli olan bu 2 yıllık süreci en verimli şekilde değerlendirmeye çalışıyoruz. Müslümanların ve tüm insanlığın kanayan yaraları olan sorunların çözümü için elimizden gelen gayreti gösteriyoruz.
Hedefimiz, onyıllardır ihmal ettiğimiz, çoğu zaman görmezden geldiğimiz, ancak içten içe büyüyen meselelerin gündeme taşınmasını sağlamaktır. Peki, başarılı mısınız? Onu da açık söylüyorum, çok da başarılı değiliz. Bunu bir özeleştiri olarak söylemek zorundayım. Niye derseniz, ne yazık ki İslam dünyası aynı hedefe aynı şekilde kilitlenmiyor. İşte bir Myanmar’ı yaşıyoruz, Arakan’ı yaşıyoruz, acaba İslam dünyasının bütün ortakları burada aynı hissiyatı duyuyor mu? Duymuyor.
Birleşmiş Milletler’de bu yıl biz Genel Kurulda bu işi gündeme getirdik ve Genel Kuruldaki bu gündemde devlet başkanı olarak ne yazık ki 2 devlet başkanı vardık, bir ben, bir de İran. Başbakan olarak sadece Bangladeş Şeyh Hasina, bir de Endonezya’dan cumhurbaşkanı yardımcısı, bir de Pakistan Başbakanı vardı. Bu kadar basit mi bu iş? Yani bu kadar böyle parmak ucuyla tutulacak bir durum mu? Buna bu kadar böyle sathi bakmak söz konusu olabilir mi? Ama ne yazı ki böyle. Yani yüzbinler ölüyor, Müslüman kardeşlerin ölüyor umurunda değil. İşte bize geliyorlar, işte Hanımefendiyi gönderdiniz, hakikaten sağ olun, o bir ateşleme oldu, bir hareketlenme oldu, işte Dışişleri Bakanınızı, bakanınızı gönderdiniz, bunlar güzel şeyler oldu. Ya tamam da, siz ne yaptınız, bir de onu söyleyin? Çünkü bir elin nesi var, iki elin sesi var, bunu yapmamız lazım. Eğer bu eller birbiriyle vuruşmuyorsa, bu eller birbiriyle tokuşmuyorsa, o zaman burada netice almak mümkün değil, bunu yapmamız lazım. Yoksa biz zaten kimse gelmese de, biz sonuna kadar Türkiye olarak gücümüz yeni gerektiriyorsa bunu yapmakta kararlıyız. Biz petrol zengini değiliz, bizim petrol kuyularımız yok, ama olmasın. Şu anda dünyada en az gelişmiş ülkelere yardımda bir numara Amerika, ikinci sırada biziz, fakat milli gelire oranla baktığınız zaman birinci sırada Türkiye, ikinci sırada Amerika, üç İngiltere. Peki, biz bunu niye böyle bakıyoruz, niye bu şekilde yaklaşıyoruz? Çünkü biz, veren el alan elden üstündür ilkesiyle hareket ediyoruz, olaya böyle bakıyoruz. Biz yüzleşmediğimiz her soruna bizden sonraki nesillere bırakılmış ağır bir yük olarak bakıyoruz. Tüm Müslümanların da kendi meselelerine bu anlayışla yaklaşması, önlerindeki sorunların üzerine cesaretle, kararlılıkla gitmesi şarttır.
Müslümanlar olarak ihmal ettiğimiz alanların başında hiç şüphesiz kadınlarımızın durumu geliyor, ihmal edilmiş bir alan. İslam dünyası ümmetin yarısını oluşturan Peygamber Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam’ın “…” diye ifade ettiği Cennet annelerin ayakları altındadır ifadesiyle övdüğü anneyi maalesef olması gereken yere çıkarmada ümmet başarılı bir sınav verememiştir, hala da veremiyor. İslam, Allah’tan başka hiçbir gücün kulluğuna izin vermeyerek insanı özgürleştiren, zincirlerinden kurtaran bir dindir. Dinimizin taşıyıcı sütunları tevhittir, ahlaktır, hürriyettir ve adalettir; bunun üzerinde ısrarla durmamız lazım. 14 asırlık medeniyet müktesebatımıza baktığınızda sanattan mimariye, siyasetten beşeri münasebetlere kadar bu ilkelerin izlerini görürsünüz. Asırlar boyunca İslam aleminin, ilmin, irfanın, hikmetin ve adaletin merkezi olması işte bu anlayış sayesindedir. Ne zaman ki odak şaşmıştır, işte o zaman gerileme başlamıştır. Bugün halen o odak sapmasının sancısını yaşıyoruz, maalesef, bunun bedelini ağır ödüyoruz. Özellikle kadınlarla ilgili konularda buna şahit oluyoruz.
Birçok İslam ülkesinde kadınların sosyal, siyasal ve beşeri rollerini İslam dininin prensipleri değil kalıplaşmış toplumsal alışkanlıklar belirliyor. İşte şimdi son zamanda yeniden bir şeyi tekrar köpürttüler, ne o? Ilımlı İslam. Bu ılımlı İslam ifadesinin patenti nereye ait? Batıya ait ya. Şimdi belki de o ifadeyi kullanan şahıs, yani bu bana aittir gibi de düşünüyor olabilir. Hayır, sana ait değil. 15 yıl önce Avrupa Birliği ülkelerini dolaşmaya başladığımda Avrupa Parlamentosu’nda benden bir konuşma istemişlerdi, konuşmamı yaptım, sorular başladı. Sorular başladığında sorulan soruların başında ılımlı İslam hakkında ne düşünüyorsun? Bana o zaman bunu söylemişlerdi, sordukları buydu. Tabii ben de kendilerine şunu söyledim: İslam’ın ılımlısı-ılımsızı olmaz, İslam tektir. Kimse İslam’ı çeşitlemeye veya İslam’a yakıştırma yapmaya gitmek suretiyle İslam’ı bir zaafın içerisine sokma gayretine girmesin. Bir müddet bununla muhatap oldum, ama ondan sonra kesildi, daha kimse bana bu soruyu sormadı. Şimdi ne oldu da yeniden bu üflendi? Mesele şu: Mesele İslam’ı zaafa düşürmek, dinimizi zaafa düşürmek. Bizim dinimizin ılımlı-ılımsız böyle bir yanı yok. İslam, bütün kurumlarıyla, müesseseleriyle, Kitabullah’ta kendini bulmuş, orada ifade edilen dinin ta kendisidir. Onun dışında kimse dinimize tanım yapmasın. Ve Batının, yabancıların yakıştırmalarıyla da biz dinimizi öğrenmedik, öğrenmiyoruz da, böyle bir sıkıntımız da yok, bunu da herkes bilmeli. Ve İslam geleneğin, ananelerin üzerindedir. Hepsinden çok daha üstedir, aşkındır. Gelenek, ancak İslam’ın ruhuyla mütenasip olduğu zaman anlamlıdır. O zaman fıkhi otoriteler de o gelenekten ne yaparlar? İstifade ederler. Ve o toplumun o geleneklerine göre de fakihler hükmederler. Kadınlarımızın hayatın her alanında varlık gösterebilmeleri konusunda yaşanan sıkıntıların İslam’dan değil toplumların asırlara sari yerleşik algılarından kaynaklandığı bir gerçektir. Oysa bizim tarihimizde Hazreti Hatice Validemiz, o annelerin en güzelidir, annelerin en yücesidir. Çünkü Sevgili Peygamberimizi o hangi dönemde nasıl ona şefkat, merhamet ellerini, anlayışını ortaya koymuş, bunu öyle her anne, her eş yapamaz. İşte o yüce görevi aldığı anda ürkek haliyle eve geldiğinde, o beni örtünüz örtünüz dediği anda onu o ürkek anında örten eş Hazreti Hatice Validemizdi. Güçlü bir iş kadınıydı, güçlü bir iş kadını olmanın yanında da Sevgili Peygamberimizle evlenmişti.
Hazreti Ayşe Validemiz, Ümmü Seleme, Raziye Begüm Sultan, Melike Hatun, Mihrimah Sultan gibi hizmetleriyle abideleşmiş onbinlerce kadın var. Elbette annelik, Allah’ın kadınlara en büyük lütfudur, ikramıdır. Anneliği inkar fıtratı, yani yaratılışı inkardır. Ancak Müslüman kadın iyi bir anne olduğu kadar yeri geldiğinde çığır açan bir ilim insanı, siyasetçi, öğretmen, hatta yeri geldiğinde atılgan bir savaşçıdır. Kadınların emeği ve katkısı olmayan, kadın eli değmeyen her iş bize göre eksiktir, yarımdır.
Kıymetli genç kardeşlerim; bu anlayışla son 15 yılda ülkemizde kadınlarımızın önündeki engelleri kaldırmak için çok büyük adımlar attık. Modern yapıyı İslam düşmanlığı olarak anlayan sözde elitist, özde lümpen bir güruha rağmen kadınlarımıza haklarını teslim etme mücadelesini verdik, teslim etmeye de devam ediyoruz. İnancının gereği olan kıyafetinden dolayı üniversiteye gidemeyen, iş hayatına atılamayan, adeta dört duvar arasına mahkum edilen kadınlarımızı özgürlükleriyle buluşturduk. Ilımlı İslam, ya sen daha ılımlı İslam diyorsun, bir bayana araba kullanma müsaadesi vermiyorsun, nasıl ılımlı İslam? İslam’da buna mani bir hüküm var mı? Yok. Demek ki herhalde bundan sonra yapacaklar, şu ana kadar yok. Böyle bir anlayış olamaz. Bugün Türkiye’de hiç kimse inançlarından, hayat tarzlarından, düşüncelerinden dolayı artık ötekileştirilmiyor. Devletin tüm kurumlarında artık hanım kardeşlerimiz özgürce yer alabiliyor. Ama 15 yıl önce böyle değildi ha, onu da söyleyeyim. Çünkü ben bu işin acısını çekmiş bir babayım. Ama sabır, sabır, men sabera zafera dedik sabrettik ve zafere ulaştık, şimdi artık bunlar aşıldı. Başı açık veya örtülü tüm kadınlarımız arzu ettikleri her alanda özgürce çalışabiliyor. Hayatın içinde yer alabiliyor. Önümüzdeki dönemde de girişimcilikten siyasete, eğitimden dış politikaya kadar her alanda kadınlarımızı inşallah daha da güçlendirmeyi sürdüreceğiz.
İslam İşbirliği Teşkilatı’nın Dönem Başkanı olarak bu tecrübe ve birikimimizi diğer kardeşlerimizle de paylaşmak istiyoruz. İslam İşbirliği Teşkilatı’na bile hala hanımlar olayını aslında doğru dürüst almış değiller, bunu da söyleyeyim size. Bir el bakıyorsunuz ön kesiyor. Ya İslam İşbirliği Teşkilatı gibi bir teşkilatın içinde niçin bir kadın kolları olmasın, öyle mi? Niçin olmasın? Ama ülkelerin liderleri bu konuda henüz aynı anlayışta değil. Gençlik teşkilatı da yoktu İslam İşbirliği Teşkilatı’nın. İşte bundan birkaç yıl önce Dolmabahçe’deki bir toplantıda, orada teklifi getirdim ve orada gençlik teşkilatını kurma kararını verdik. Peki, yani doğru dürüst bir gençlik teşkilatı var mı? O da yok. Aslında en dinamik unsurlar bu gençlik teşkilatıyla kadın teşkilatının kurulmasıdır, bunun olması lazım. Bu olduğu andan itibaren bunun dünyadaki yayılması çok daha farklı olacaktır. Buna sadece benim ülkemin adeti, ananesi, örfü budur, bundan dolayı ben böyle bakıyorum dediğimiz anda netice alamayız, orada bu iş eksik kalır. İşte şimdi biz bu anlayışla dönem başkanlığımızın ana konularından birini kadın sorunlarına ayırdık. 13. İslam Zirvesinde yaptığımız çağrı güç de olsa diğer ülkeler nezdinde makes buldu, teşkilat bünyesinde ilk kez bir istişari Kadın Konseyi kuruldu. Halihazırda bu konseyin de dönem başkanlığını üstleniyoruz, öyle mi? Kadın Konseyinin teklifiyle Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığımız tarafından hayata geçirilen genç kadınlar liderlik ve girişimcilik programı işte bu çabalarımızın bir semeresidir, bir neticesidir. İnşallah bu adımlar sizler tarafından çok daha güçlü, çok daha yayın bir şekilde devam ettirilecektir.
Burada şu noktayı üzülerek belirtmem gerekir: Tüm çabamıza rağmen İslam İşbirliği Teşkilatı içerisinde kadınların rolü ve etkinliği noktasında halen ciddi eksikler var. Teşkilat içerisinde kadınlarla ilgili yürütülen projelerde maalesef bir bariyer, bir dirençle karşılaşıyoruz. İnşallah ortak çabalarımızla bu direncin aşılacağına, kadınların teşkilat içerisinde hak ettikleri konuma geleceklerine inanıyorum. Elbette bu süreçte sizin gibi vizyoner genç hanım kardeşlerime önemli vazifeler düşüyor. Unutmayın, siz hakkınızı aramazsanız, kimse lütuf olarak onları size vermeyecektir, bunu bilin. Her biriniz inşallah çok önemli görevlere gelecek, ülkenize, İslam alemine ve hatta tüm dünyaya yön vereceksiniz. Teknolojide, inovasyonda, bilişimde çığır açacak projelere imza atacak, bu konuda da bu adımları gerçekleştirecek olan yine sizlersiniz.
Geçtiğimiz günlerde yüksek teknoloji alanındaki özgün yatırımlarıyla tüm dünyada dikkat çeken Elon Musk ile bir görüşmem oldu. Baktım çok heyecanlı, kendisinin vizyonunu, hayallerini, gayretini bizzat ağzından dinleme imkanım oldu. Gördüm ki her şey önce bir hayal ile başlıyor. Eğer hayal olmazsa, ondan sonra da bunu gerçekleştirebilmek mümkün değil. İnsan hayal kurabildiği müddetçe yaşar ve başarıya koşar. Hiç kimsenin hayallerinizi çalmasına, cesaretinizi hırpalamasına sakın müsaade etmeyin. Buradaki tüm kardeşlerimin meseleye bu açıdan yaklaşmalarını, özgüven sahibi olmalarını, Elon’da da bunu gördüm, bir ara ben tükendim diyor, bittim, artık para-mara bir şey kalmadı bende diyor. Ama yılmadım, azmettim, ondan sonra kapılar açıldı ve şu andaki duruma geldim diyor. Ayeti kerimede ne buyuruyor Rabbimiz: “…” Şöyle bir kere azmettin mi, ondan sonra Allah’a tevekkül et mesele bitmiştir. Bizim için önemli olan bu.
Saygıdeğer hanımefendiler, bizler hem kendi ülkemizde, hem de İslam aleminde kadınların durumunu düzeltmeye çalışırken özellikle Batı dünyasında bambaşka bir atmosferin yayıldığına şahitlik ediyoruz. Batılı ülkelerde yabancı düşmanlığı, kültürel ırkçılık ve İslam karşıtlığının giderek yaygınlaştığını görüyoruz. Dış görünüşü, dili, dini, ten rengi farklı olanın hayat alanı da ne oluyor? Daralıyor. Avrupa, özellikle bu kesimler için giderek bir açık hava hapishanesine dönüşüyor. Göçmenleri, ibadethaneleri, iş yelerini hedef alan saldırılar artık haber değeri bile taşımıyor. Irkçı partiler birçok ülkede siyasetin merkezine oturdular, hatta hükümet ortağı olacak oy oranlarına ulaştılar. Zannediyorlar ki, orada biz ilanihaye kalacağız, ya kalmayacaksınız, siz de gidicisiniz. Batıda biz nice partiler gördük geldiler-gittiler. Aynı şeyde bizde olmadı mı? Bizde de aynı şeyler oldu, kimler geldi, kimler geçti. Hamdolsun, bizler aralıksız 2002’nin sonundan bu yana 15 yıldır Türkiye’yi yönetiyoruz, inşallah azimle, kararlılıkla yönetmeye devam edeceğiz.
Elbette Batıdaki bu karamsar tablonun en büyük mağduru Müslüman kadınlar. Başörtüsü yasakları Avrupa ülkelerinde giderek yaygınlaşıyor. Bir dönem ülkemizde olduğu gibi kamusal alan-özel alan kurnazlığı ile Müslüman kadınların hayata katılımları engellenmeye çalışılıyor. Müslüman kadınları evlerine hapsedecek bir anlayış virüs gibi yayılıyor. Bugün çoğu Avrupa ülkesinde bilhassa başörtülü kadınları istihdama katılabilmesi, hatta bazı yerlerde eğitim imkanları önemli ölçüde sınırlanmış durumdadır. Hemen her fırsatta bize demokrasi ve insan hakları dersleri verenler, kendi ülkelerinde en temel insan haklarının çiğnenmesine ne yazık ki alkış tutmaktadır. Türkiye bu adaletsizliğe ve çifte standarda dikkat çeken en az sayıdaki ülkeden biri.
Bir kez daha sizlerin huzurunda özellikle şu hususun altını çiziyorum: Hiç kimsenin haklarımızı elimizden almasına izin vermeyeceğiz, bu konuda kararlı olacağız. Terör bahanesiyle insanlarımızın ötekileştirilmesine, zihnimize pranga vurulmasına kesinlikle müsaade etmeyeceğiz. Küresel ölçekte hak, özgürlük ve adalet mücadelemizi sabırla sürdüreceğiz, yılmayacağız. Nerede olursa olsun hak bildiğimizi söyleyeceğiz. Tehditler gelebilir, nereden gelirse gelsin, haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır, bunu böyle bileceğiz.
Her platformda bir şeyi dile getiriyorum; nedir o? Dünya 5’ten büyüktür. Bunun aksi söylenemez ki, bunun aksi ispatı var mı? Yani dünyada Birleşmiş Milletler Genel Kurulunu oluşturan 196 ülke 5 tane ülkenin iki dudağının arasına mahkum mu ya, böyle şey olur mu? İkinci Dünya Savaşının şartlarında ortaya bir tablo çıkmış, o günün şartlarında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi 5 daimi üye, 15 geçici üye ile oluşmuş. O zaman müracaat edenler, zaman zaman zaman derken 196’ya çıktı. Şimdi kararı kim veriyor? Bakıyorsunuz bu 5 daimi üyeden bir tanesi eğer herhangi bir konuda hayır derse, örneğin Arakan’la ilgili işte geçenlerde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde Çin hayır dedi ve Arakan’a yaptırım konusunda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinden karar çıkmadı; bak sadece Çin. Nerede adalet, nerede bulacağız adaleti? Şimdi biz bunu dünyada gittiğimiz bütün yerlerde ülkelere söylüyoruz, anlatıyoruz, herkeste bir korkaklık var, bir ürkeklik var. Doğru söylüyorsun diyorlar bana, ama bunun karşısında durmak mümkün değil. Ya senin Birleşmiş Milletler’de daimi üye olma hakkın yok mu? Senegal niye Birleşmiş Milletler’de daimi üye olmasın; öyle mi, Mısır niye olmasın, Türkiye niye olmasın, Suudi Arabistan niye olmasın, Libya niye olmasın? Çünkü bu 5’linin içinde bir tane Müslüman ülke yok, 3 kıtaya dağıtılmış, dünyanın tamamına da hitap etmiyor; niçin? Onların da işine gelmiyor. Niye? Çünkü burada diyorlar pasta var, siyasi pasta, bu siyasi pastayı biz kimseyle paylaşamayız.
Peki, biz dünya 5’ten büyüktür derken neyi ifade ediyoruz? Diyoruz ki, dünyadaki tüm ülkeler daimi üye olabilsin, bir dönerli sistemle, 20 mi, yani bu sayı daha da arttırılabilir. Şu anda daimi ve geçici olarak 20, biz bu 20’nin tamamı daimi üye olsun diyoruz ve dönerli sistemle 2 yılda bir 10 tanesi bunların değişsin ve bu dönüşümlü sistemle dünyada hiçbir ülke daimi üye olmadan Birleşmiş Milletler üyesi olarak durmasın, hepsi daimi üye olmanın zevkine ersin. Bu 3 de olabilir, ama mesele ben de daimi üye oldum desin. Ve her inanç grubunun, her etnik grubun yer aldığı bir Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kuralım, dünya kendini Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde görsün. Şu anda dünyanın tüm ülkeleri Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyini kendini görmüyor, böyle bir yapı adil bir yapı olamaz, bunu görmemiz lazım. Mülkün temeli adalettir, ama burada adalet yok. Adaletin olmadığı, çiftçe standardın hüküm sürdüğü bir dünyada huzur, barış ve esenlik de olamaz.
Türkiye’nin mücadelesi, tüm ezilenlerin, ötekileştirilenlerin, sessiz yığınların mücadelesidir. Türkiye’nin mücadelesi, özünde antiemperyalist bir mücadeledir ve bu mücadeleyi bu can bu tende oldukça vermeye devam edeceğiz. Biz kavga etmiyoruz, biz çatışma istemiyoruz, biz sadece adalet istiyoruz.
Bakınız bugün bu salonda dünyanın 50 farklı ülkesinden kardeşlerim var. Biliyorum çok yorgunsunuz, ben de biraz yordum sizi herhalde, onun için şöyle son cümlelerle toparlayayım. Bugün aramızda Arakanlı, Pakistanlı, Afganistanlı hanımefendiler var, şu an bu salonda Afrikalı, Asyalı, Ortadoğulu kardeşlerim bulunuyor, aramızda dünyanın uzun yıllar kaderine terk ettiği Somali’den misafirlerimiz var. Ama Somali’yi sömürüyorlar, Somali’ye büyükelçilik yapamayacak kadar ürkek, korkak olanlar bu dünyayı sömürüyorlar. Konteynerler içerisinden büyükelçilik açanlar, hep bunları tanıdık. Adaletsizliğin, sömürülmenin, küresel çıkar hesaplarına kurban edilmenin acısını en iyi onlar biliyor, terörün, açlığın ve yoksulluğun yükünü en çok onlar taşıyor. Kimse bizden bu adaletsizliği sessiz ve tepkisiz kalmamızı bekleyemez, çünkü bizim inancımızda zulme rıza zulümdür. Siz genç kardeşlerimin bu şuurla hareket edeceğine, küresel barış ve adalet için yürütülen bu kutlu mücadeleye destek olacağına inanıyorum.
Kıymetli misafirler, dünya baş döndürücü bir şekilde değişiyor. Her değişim sancılı olur, meşakkatli olur, bu değişim süreci de krizlere, gerilimlere, hatta ve hatta sıcak çatışmalara da sahne oluyor. İşte Türkiye jeostratejik konumu itibarıyla bu zorlu değişim sürecinin tam da merkezinde bulunuyor. Komşuda ateş yanarken dumanı bana gelmesin demek ham bir hayaldir ya, mümkün mü? Muhakkak gelecek. Türkiye’nin etrafı ateş çemberine dönmüşken, binlerce yıllık kardeşlik bağları bulunan ülkeler sıkıntı yaşarken bizim rahat olmamız beklenemez. Pasifikteki dünyanın kalanıyla irtibatı olmayan birkaç tropikal ada dışında krizin olmadığı, sorunun yaşanmadığı ülke neredeyse kalmadı. Aslına bakılırsa, Habil ve Kabil’den beri insanın olduğu her yerde çatışma da, kriz de, gerilim de hep var olmuştur. İşte Kabil katil olmuş, Habil maktul. O günden bugüne bitti mi? Bitmedi. Bitecek mi? Hayır bitmeyecek, kimse kimseyi aldatmasın son insan kalıncaya dek bu devam edecek.
Bazıları söylüyor, işte barış filan. Kimi aldatıyorsunuz? Barış diyenler katil ya, bunları görüyoruz. Ve acımasızlar, öyle diye diye öldürüyorlar, bunları yaşıyoruz. Hem onu diyorlar, hem silahı satıyorlar, oradan da sömürüyorlar. Madem krizden kaçamıyoruz, öyleyse bunları çözecek ve daha önemlisi fırsata çevirebilecek adımları atmamız gerekiyor. Bir ülkenin diplomatik ve siyasi gücü işte bu süreci yönetebilme kabiliyetiyle orantılıdır. Hamdolsun Türkiye, Suriye ve Irak başta olmak üzere bölgesindeki tüm sıkıntılarda demokrasinin, özgürlüklerin, adaletin ve hakkın yanında yer almıştır. Sınırlarımıza dayanan 3 milyonu aşkın mazluma kapılarımızı açıp tüm kurumlarımızı seferber etmek suretiyle insanlık ve kardeşlik vazifemizi bihakkın yerine getirdik. Fazla oldu, gelmeyin demedik, açtık kapımızı, yedirdik, içirdik, giydirdik, sağlık bakımlarını yaptık, eğitimini, her şeyini A’dan Z’ye yaptık, yapıyoruz ve şimdi bir kısmını da vatandaş yapmaya başladık, vatandaş yapıyoruz. Niye? İstiyoruz ki artık vatandaşlıkla da geleceğini rahat görebilsin.
Türkiye geçtiğimiz yıl yaptığı 6 milyar dolarlık insani kalkınma yardımıyla milli gelirine orandaki o tırmanışını daha da devam ettirecek. Ve bakın biz sadece Irak ve Suriye, oradan gelenlere yaptığımız bizim yatırım 30 milyar dolar. Bize Avrupa Birliği’nin verdiği söz 3+3 6 milyar avroydu, peki ne verdi? Şu ana kadar bize verilen 800 milyon avro. Bunlar dürüst değil. Bunlarda takiye de var, her numara var. Gelişmiş ülkeler yüksek duvarlar arkasında sıkı güvenlik politikalarıyla huzur ararken, ülkemiz kökenine, inancına, diline, meşrebine bakmadan milyonlarca insanı bağrına basarak dünyaya örnek oldu.
Bu dünyada her şey fanidir, yani geçicidir, baki kalan hoş bir sedadır. Kalıcı olan tek şey, geride bıraktığımız eserlerdir. Çünkü her insan unutmayın eserleriyle anılır. Biz de hayırla yad edilecek eserler bırakmak için çalışıyoruz. Bu anlayışla bayrak yarışı gördüğümüz bu görevleri sizin gibi gençlere bırakacağımız güne kadar inşallah mücadelemizi sürdüreceğiz. Sizlerin de değişimden korkmadan yolunuza devam edeceğinize inanıyorum.
Ben bu düşüncelerle sözlerime son verirken, istikbalimizin teminatı olarak gördüğüm siz kardeşlerimi ülkemizde ağırlamaktan duyduğum memnuniyeti bir kez daha ifade etmek istiyorum.
Ama dünya beşten büyüktür derken bir şeyi daha söylemem lazım. Rabbim, Peygamberimiz ne diyorlar? Emir çok açık, net: Nikahlanın, evlenin, çoğalın. Bu konuda da hassasiyeti bir kenara asla koymamak gerekiyor. Müslümanın çoğalması şart, bundan asla geri adım atmaması gerekir. Ve bu konuda Müslüman kadınların hassasiyetini çok önemsiyorum. Türkiye’deki terör örgütü bu konuda çok çok hassas, en az 5, 10, 15 çocukları var. İnanıyorum ki Rabbimin emri, Sevgili Habibinin sünneti de yerine gelecektir.
Geleceğin liderleri, iş kadınları, akademisyenleri, siyasetçileri olarak gördüğüm sizlere eğitim ve iş hayatınızda Allah’tan başarılar, muvaffakiyetler diliyorum.
Bu toplantının düzenlenmesinde emeği geçenlere tekraren şahsım, milletim adına teşekkür ediyorum.
Sizlerden ülkelerinize döndüğünüzde ailelerinize, arkadaşlarınıza, tüm halkınıza selamlarımı götürmenizi özellikle rica ediyorum.
Rabbim yar ve yardımcınız olsun, kalın sağlıcakla.