Cumhurbaskani Erdogan’in Marmara Üniversitesi 135. Kurulus Yildönümü Programi’ndaki konusmasi
Pek muhterem hocalarım, Marmara Üniversitemizin çok değerli yöneticileri, değerli misafirler; sizleri en kalbi duygularımla, muhabbetle selamlıyorum.
Mensubu ve mezunu olmaktan daima gurur duyduğum Marmara Üniversitemizin 135. kuruluş yıldönümünün hayırlı olmasını diliyorum.
Marmara Üniversitemizin Sultan Abdülhamid-i Sani Hazretlerinin kendi has hazinesinden tahsis ettiği kaynakla muhasebe ve diplomasi alanında eğitim-öğretim vermek üzere kurulmuş bir okulla başlayan hikayesi işte bugünlere kadar gelmiştir.
Esasen bugün Atatürk Eğitim Fakültesi adıyla üniversitemiz bünyesinde faaliyet gösteren ve kuruluşu 1846 tarihine kadar giden Mektebi Muallim’i de hesaba katacak olursak, bu tarihi daha eskiye götürmek mümkündür. Şahsımın mezuniyetinden 1 yıl sonra bugünkü adını alan Marmara Üniversitemiz az önce de Sayın Rektörümüzden dinledik, 84 binin üzerindeki öğrenci ve 3 bin 277 öğretim üyesiyle ülkemizin önde gelen yükseköğretim kurumları arasında mümtaz bir yere sahiptir.
Yurt dışındaki eğitim-öğretim kurumlarıyla yakın ilişkileri de üniversitemizi farklı kılan hususlardan biridir. Her yıl 115 farklı ülkeden 3 binden fazla öğrencinin Marmara Üniversitemize geliyor olması, bu tarihi kurumun temsil kabiliyetinin gücüne işaret ediyor.
Mesela ilahiyat fakültemizin uluslararası alandaki gücünü ve itibarını bizzat bilen ve gören birisiyim. Aynı şekilde pek çok milli sporcumuzun yetiştiği Spor Bilimler Fakültesi de kendi alanında başlı başına bir markadır. Diğer fakültelerimizin her birinin de ülkemiz ve dünya çapında öne çıkan hususiyetleri var. Üniversitemizin önünde çok büyük hedefler bulunduğunu biliyorum. Bir mezunu ve Cumhurbaşkanı olarak üniversitemize her konuda destek verdim, veriyorum. Maltepe ve Göztepe’deki külliyelerimizle ilgili çalışmaları yakından takip ediyorum. Hele hele Maltepe, hamdolsun az önce rektörümden de nihai durumu da öğrendim, 2 bin 200, 2 bin 300 dönüm civarında bir arazi üzerinde inşallah şu anda projenin son halini de toplantıdan sonra kendilerinden göreceğim. Son haline de bakacağız ve Maltepe’deki yer bittiği zaman gerçekten Marmara Denizine nazır ve külliye olarak bütün birimlerini büyük ölçüde biraraya toplayan bir üniversite olması bakımından hakikaten evradını cami ağyarını mani bir külliye meydana gelmiş olacaktır. Üniversitemizin hedeflerine ulaşması için hep birlikte çok daha fazla gayret göstermeliyiz. Tabii bu noktada bütün mezunlarımızın da seferber olması lazım. Onlar da gerekli destekleri vermeleri lazımdır diye düşünüyorum. Türkiye’nin, dünyanın en iyi 500 üniversitesi listesine onlarca kurumla girmesi lazımdır. İnanıyorum ki, inşallah Maltepe bittiği andan itibaren Marmara Üniversitesi, dünyadaki ilkler arasındaki ilkler arasındaki yerini de bu fiziki imkanla beraber alacaktır. Dünyanın en eski üniversitelerine, eğitim-öğretim kurumlarına, şifahanelerine, matematik ve astronomi merkezlerine sahip bir ülke olarak bize yakışan da budur.
Saygıdeğer hocalarım, kıymetli misafirler; Türkiye’nin 2023 yılında dünyanın en büyük 10 ekonomisinden biri olma hedefine ulaşabilmesi, ancak nitelikli bilgi üretimi ve nitelikli insan kaynağıyla mümkündür. Nitekim Türkiye’nin geçtiğimiz 15 yılda yaşadığı büyük dönüşüm, hayata geçirdiği tarihi reformların en müşahhas örneklerini görebileceğimiz alanlardan biri de yükseköğretimdir. Biz Hükümete geldiğimizde milyonlarca gencimizin girmek için kapıda beklediği, ancak çok azının bu imkanı elde edebildiği bir yükseköğretim sistemi vardı. Arz-talep dengesi bu kadar bozuk olunca, ister istemez dershaneler gibi fırsatçı birtakım ara eğitim mekanizmaları doğmuştu. Dershaneleri ele geçiren FETÖ zihniyeti bu şekilde ülkemizin dört bir yanındaki en zeki, en parlak öğrencileri devşirebileceği bir zemin bulmuştu. Evlatlarımızın üniversiteye girişlerini kolaylaştırarak bu çarpıklığı ortadan kaldırmak için attığımız her adımda birilerinin tehditleriyle, saldırılarıyla, kumpaslarıyla karşı karşıya geldik. Başta bakıyorsunuz emniyet sistemi, öbür tarafta yargı sistemi, buralardan tehditler. Yıllar boyunca hükümet değişikliklerinde göreve gelen her Milli Eğitim Bakanına ilk talimatım, dershaneleri kapatın olmuştur. Buna rağmen allem edilmiş kallem edilmiş binbir hile ve hurdayla dershanelerin varlığını sürdürmesi sağlanmıştır. En sonunda Nabi Avcı Hocamızın Bakanlığı döneminde bu meseleyi kökten çözme imkanı bulduk. Türkiye’nin 17-25 Aralık ve 15 Temmuz darbe girişimlerine giden yolu dershane tartışmaları üzerinden takip etmek mümkündür. FETÖ, bu milletin çocuklarına yaptığı kötülükle geleceğimizi gasp etmiştir, geleceğimizi çalmıştır ve bu ümmeti parçalamıştır.
Değerli misafirler, üniversite kapasitemizi talep eden herkesin girebileceği bir düzeye hamdolsun ulaştırdık. Göreve geldiğimizde üniversite sayımız 75’ti, ama şu anda üniversite sayımız hamdolsun 185’e çıktı. Buna bağlı olarak fakülte sayımız 532’ydi, o da bin 678’e çıktı. Yüksekokul sayımız 173’tü 466’ya, meslek yüksekokulu sayımız 417’ydi 968’e, enstitü sayımız 289’dan 677’ye yükseldi. Bu bir şeyi gösteriyor, nedir? Gençlik gidebileceği bir yükseköğrenim, üniversite ne yazık ki bulamıyordu, bu imkan yoktu. Üniversitelerdeki profesör sayımızı 9 bin 396’dan 23 bin 816’ya, doçent sayımızı 5 bin 367’den 14 bin 311’e, yardımcı doçent sayımızı 11 bin 190’dan 36 bin 307’ye ve toplam akademisyen sayımızı da yaklaşık 155 bine çıkardık.
Yardımcı doçentlik unvanıyla ilgili çeşitli şikayetler vardı, biliyorsunuz. Birçok tabii yardımcı doçent kardeşlerim var, yakın çevremde ahbaplarım, akrabalarım var. Tabii dinlediğimde ben de tatmin olmazdım, yani bunun bir aldatmaca olduğunu da bilirdim ve yardımcı doçentliğin sadece bir siyasi karar olduğunu bilirdim. Yani bununla bir gönül çalmak, gönül almak, bunun için bunun yapıldığı belliydi. Dedik ki, biz bu ara öyle bir adım atalım ki bu ara unvanı ortadan kaldırıp doktoradan doğrudan doçentliğe geçilebilmesini temin edecek bir çalışma yapalım. YÖK Başkanımıza bu talimatı verdik. Doçentliğin şartları da buna göre yeniden düzenlenerek inşallah büyük ihtimalle önümüzdeki hafta Parlamentoya gönderilecek ve böylece bu sorunu da çözeceğiz. Artık doktoradan sonra bir de yardımcı doçentlik olmayacak, doktoradan kazanan doğru doçentliğe gidecek.
Öğrencilerimiz için de yıllardır tartışma ve provokasyon vesilesi olarak kullanılan üniversite harçlarını kaldırdık. Talep eden her öğrencimize 2002 yılında 45 lira olan, bu yıl ise 470 liraya yükselttiğimiz kredi veya burs açık-net ortada.
Yükseköğrenim yurtlarının yatak kapasitesini 182 binden 617 bine yükselterek barınma sorununa da ciddi bir çözüm getirdik. Bugün artık öğrencilerimizin yarışı üniversiteye girme değil, gönüllerindeki üniversite ve bölüm hangisiyse oraya yerleşme yarışıdır. Kemiyetten keyfiyete geçiş, yani kalitede yarış dönemi başlamıştır. Bu yarışta üniversitelerimize düşen görev, öğrencilerimiz için en cazip, en talep edilen, en istenen fakültelere ve bölümlere sahip olmaktır. Biz kapasiteyi ve kontenjanları uygun düzeye çıkartarak, bunun külfetini üstlenerek üzerimize düşeni yaptık. Şimdi sıra üniversite yönetimlerimizde ve hocalarımızdadır. Her iş gibi akademi de adanmışlık gerektirir. Ben rektörlerimizde, bunun yanında rektör yardımcılarımızda, dekanlarımızda, hocalarımızda artık bu azmi, bu kararlılığı görüyorum. Kendisini bilime, üniversitesine, öğrencilerine adayan bir hocanın elde edemeyeceği hiçbir başarı yoktur. Açık konuşuyorum, Türkiye’de imkan sorunu, para sorunu, kaynak sorunu yoktur. Bunların hepsine de hamdolsun artık sahibiz. Çünkü israf ekonomisini bir kenara koyan, verim ekonomisini uygulamaya sokan bir iktidar var; biz böyle çalışıyoruz. Bizim en önemli handikabımız; bu imkanları en ideal şekilde kullanarak neticeye ulaşacak insan gücünün eksikliği sorunudur. İnşallah bu sıkıntıyı da en kısa sürede aşarak dünya çapında söz ve yer sahibi çok sayıda üniversiteye kavuşacağımıza inanıyorum. Bu arada YÖK, Kalite Kurulu, misyon farklılaştırılması, nitelikli insan kaynağı yetiştirme programlarıyla bu konularda ilk adımları atmıştır. Üniversitelerimizden de benzer bir anlayışla kendi projelerini hayata geçirmelerini bekliyoruz.
Saygı değer hocalarım, sevgili misafirler; Türkiye uzun yıllar boyunca her alanda milletimizin değerlerinden kopuk, halka rağmen halk için anlayışla hareket eden, söylemi sosyalist, zihniyeti faşist kadroların tasallutu altında kalmıştır, üniversitelerimiz de bu alanlardan biri olmuştur. Ben, Rektörümüz Emin Beyle üniversite yıllarımızda işte bu çileleri çok çektik. Yalnız söyleyeyim Rektörümüz üniversiteye benden daha fazla giderdi, ben onun kadar gidemezdim, benim sıkıntım daha fazlaydı.
Benim oyumla çobanın oyu bir olabilir mi diyen bir zihniyetin olduğu yerde demokrasiden söz edilemez. Kendi tarihini karalamak için, zayıf kaynaklara dayanarak hezeyanlar saçan bir zihniyetin olduğu yerde millilikten söz edemeyiz. Belli görüşlerin dayatılması, buna karşılık farklı görüşlere tahammülsüzlük üzerine kurulu bir sistemden özgür bilim çıkmaz; nitekim de yaklaşık bunca yıldır çıkmıyor, çıkmamıştır.
Biraz önce İslam bilim ve teknoloji tarihini anlatan filmi hep birlikte izledik. Dünya bilim tarihine böylesine büyük katkılarda bulunmuş bir inancı ve saygı değer Fuat Hocamızın gerçekten destekleriyle aynı zamanda şu anda da Gülhane Parkı’nın içerisindeki o güzel müzeyle de bir hizmet veriyor. Ve bu millet tarihiyle böyle bir inancı, böyle bir ilmi ve onun mensuplarını güya çağdaşlık adına aşağılayan hiç kimseye gerçek bilim insanı nazarıyla biz bakamayız. Çünkü bilim demek, özgür bir zihin demektir. Siz zihninizi belirli kalıpların belirli ideolojilerin, belirli tezlerin emrine vermişseniz, bilim adamı sıfatınızı artık kaybetmişsiniz demektir. İşte Pennsylvania’nın emrine, her yanıyla cehalet kokan bir adamın emrine her şeyinizi teslim etmişseniz, ipotek altına vermişseniz, profesör de olsan hiçsin, ne bileyim çok farklı reklamın, şu- bu da olsa bir hiçsin; bunlar da var. Kapınızdaki tabelada öyle yazıyor olmasının bir anlamı yoktur. Yanlış anlaşılmasın, ben demiyorum ki tüm bilim insanları bizim istediğimiz düşünecek veya hepsi böyledir, haşa. Ben, aklını, ilmini bu tür adamların emrine kiraya verenler için bunu söylüyorum. Bundan çok çektik, bunları zaten sizler de gayet iyi biliyorsunuz.
Bizim isteğimiz, bilimin özünü oluşturan objektiflikten, hakkaniyetten, farklılıklara saygıdan uzaklaşılmadan hareket edilmesidir. Meczuplukla mümbitlik arasındaki o ince çizgiye dikkat etmek lazımdır. Cumhuriyet tarihinde bilimle, bilimsel çalışmalarla, bilim kuruluşlarıyla, araştırmayla geliştirmeyle, teknolojik atılımlarla en yakından ilgilenen bu yöndeki çalışmalara en çok destek veren Başbakan ve Cumhurbaşkanının ben şahsım olduğunu iddia ediyorum, olmaya da devam edeceğim.
Bugün Türkiye’de artık yükseköğretimin kontenjan, bina, hoca ve benzeri sorunlarını da değil de kalite meselesini konuşuyoruz, bunu tartışıyoruz ve bu geldiğimiz noktanın en güzel ifadesidir.
Geçtiğimiz günlerde Boğaziçi Üniversitesinde de ifade ettim, milletin değerlerine saygılı olmakla bilimde en üst sıralar çıkmak, birbirinin alternatifi, birbirinin zıttı değildir. Tam tersine, dünyadaki tüm önemli üniversiteler ülkeleri ve toplumlarıyla sahip oldukları güçlü bağlar sayesinde bu konuma gelmişlerdir, bizim kendi üniversitelerimizden beklediğimiz işte budur. Bu anlayışın giderek güçlendiğini görmekten doğrusu memnuniyet duyuyorum.
Dünyanın en eski ve köklü bilim yuvalarına ev sahipliği yapmış ülkemize yakışan, duruşu, söylemi ve faaliyetleriyle markalaşmış çok sayıda üniversiteye sahip olmaktır. İnşallah o günlerin de yakın olduğuna inanıyorum.
Değerli dostlar; ülkemizin verdiği çok yönlü mücadelede akademinin desteği olmazsa olmaz mesabesindedir. Sosyal bilimlerde, temel bilimlerde, mühendislik bilimlerinde, sağlık bilimlerinde güçlü bir altyapıya, güçlü bir desteğe sahip olmadan bir devletin sadece kamu kuruluşlarının gücüyle hedeflerine ulaşması mümkün değildir. Geçmişte ecdadımızın en parlak olduğu dönemde geride işte böyle bir gücün varlığını görüyoruz. Aynı şeklide Batı ülkelerinin gerçekleştirdikleri atılımların da itici gücü, lokomotifi hep bilim dünyası olmuştur.
Türkiye olarak şu anda bölgemizde ve dünyada çok büyük mücadeleler veriyoruz. Avrupa’dan Afrika’ya kadar çok geniş bir coğrafyada bize kılavuzluk edecek siyasi, sosyal ve ekonomik verilere, analizlere, öngörülere ihtiyacımız var. Ülkesini geriden takip eden bir akademi lokomotiflik yapamaz, bunun için üniversitelerimizin önden gitmesi, öncülük etmesi lazım. Şayet biz herhangi bir konuda çalışmaya oturduğumuzda önümüzde çok güçlü bir bilimsel müktesebat bulamazsak, ancak el yordamıyla hareket edebiliriz. Şahsen fotoğraf çekme ve yön gösterme bakımından kendi çalışmalarımda böylesine dolu, tatmin edici pratik bir birikimi her zaman bulamadığımı söylemek isterim. Halbuki çok ihtiyacımız var, çünkü el yordamıyla iş yapmak hem çok enerji ve zaman kaybettirir, hem de maliyeti çok artırır. Bilimsel verilerle hareket etmek demek, nokta atışı iş yapmak, dolayısıyla kısa sürede büyük netice elde etmek demektir.
Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine giden süreçte ve yeni dönemde akademiden çok daha güçlü, çok daha işe yarar destek bekliyorum. Ülkemizin, milletimizin ve insanlığın hizmetine sunulacak, özellikle de bu hedefi yakalayamamış, doğru mecralara aktarılmamış bilgi odaların dört duvarı veya kitapların iki kapağı arasında kalmaya mahkumdur. Biz değerli kaynaklarını bu şekilde hovardaca heba edebilecek bir ülke değiliz. Onun için önümüzdeki dönemde üniversitelerimizden her alanda çok daha büyük destek bekliyoruz.
Bu duygularla bir kez daha Marmara Üniversitemizin 135. Kuruluş Yıldönümünü tebrik ediyorum.
İnşallah Maltepe’deki külliyenin de süratle bitirilmesi en büyük bizim hedefimiz, heyecanımız olacaktır.
Üniversitemizin kurucusu olarak gördüğüm Sultan Abdülhamid-i Sani’den bugüne idareci ve hoca olarak okulumuza emek vermiş herkese şükranlarımı sunuyorum. Ebedi aleme irtihal etmiş olanlara Allah’tan rahmet diliyorum.
Sizleri sevgiyle, saygıyla selamlıyorum, kalın sağlıcakla.