Cumhurbaskani Erdogan’in, medya kurulusu temsilcileriyle bulustugu iftar yemeginde yaptigi konusma
Sizleri en kalbi duygularımla, muhabbetle selamlıyorum.
İftar soframızı teşrifleriniz için her birinize ayrı ayrı teşekkür ediyorum.
Bugün 22. gününü geride bıraktığımız ve veda etmeye hazırlandığımız Ramazan-ı Şerifinizi gönülden tebrik ediyorum. Başı rahmet, ortası mağfiret, sonu ebedi azaptan kurtuluş olan bu mukaddes ayın ülkemiz, milletimiz ve tüm insanlık için hayırlara vesile olmasını, barışa, huzura, dayanışmaya vesile olmasını Allah’tan diliyorum.
Sevgili dostlar; sizler basın yayın hayatımızın farklı alanlarında yer alan bireyler olarak, yöneticiler olarak gerçekten kritik görevler üstlendiniz, üstleniyorsunuz. Ülkemizde ve dünyanın dört bir köşesinde yaşanan hadiseler hakkında kamuoyunu sizler bilgilendiriyorsunuz. Bu çalışmaların tarafsız, hakkaniyete ve mesleğin temel ilkelerine riayet edilerek yürütülmesi şüphesiz ki çok ama çok önemli. Hakikatin en yalın haliyle okuyucuya ve izleyiciye aktarılması, bu mesleğin olmazsa olmazıdır. Zira tahrif edilen hakikat, hakikat olmaktan çıkar. Yanlı, tek taraflı, hatta kasıtlı bir haber, gerçek anlamda bir haber değildir.
Maalesef bizler ülkemizde senelerce haber yerine özellikle de dezenformasyonla ağır bir propaganda bombardımanıyla hep karşı karşıya kaldık. Bilhassa medya dünyasının köşe başlarında bulunanlar ellerindeki bütün gücü milletin sesini duyurmak için, demokrasinin gelişmesi için değil özellikle de kendi ideallerini yansıtabilmek, bunu özellikle ısrarla devam ettirebilmek amacıyla kullandılar. Medya, halk adına kamuoyu oluşturan bir kuvvet olmaktan ziyade kendisini siyasetin, yargının, yasamanın, yürütmenin özellikle yerine koyan bir konumda olmuştur. Özellikle darbe dönemlerinde Türk medyasının nasıl kötü bir imtihan verdiğini sizler çok daha iyi biliyorsunuz. 40 yıllık siyasi hayatım boyunca hem yerel, hem de uluslar arası medyada karalama kampanyalarının muhatabı olmuş birisiyim. Yani sadece ulusal değil uluslar arası medyada da nasıl muhatap olduğumu sizler en az benim kadar biliyorsunuz. Siyaset yaptığımız partiler de aynı şekilde baskılara, haksız ve asılsız ithamlara maruz kaldı. Ve bir değil, iki değil, üç değil kapatıldı, hatta hatta şu anda da Genel Başkanı olduğum partim Parlamentoda kahir ekseriyete sahip olduğu bir dönemde partim kapatılmak istendi. Ve sayı itibariyle neredeyse Anayasayı değiştirebilecek güce sahip olduğu dönemde bununla karşı karşıya kaldık. Hatta Ana Muhalefetin başındaki zat o zamanlar Ankara’da da gerçekten yargıç varmış gibi ifadeler kullandılar. Tabii bunları kullananlar aynı şeylerin onlara da, bize de zaman zaman gelebileceğini düşünmediler. Kaldı ki bizler zaten siyasetin içinde bulunduğumuz dönemler içerisinde bunları çok yaşadık, yaşıyoruz, bundan sonra da yaşamaya devam etmeyeceğimizi kimse bize garanti edemez. Bizler bütün bunlara rağmen hakkın ve hakikatin üstün geleceği inancıyla asla ümitsizliğe kapılmadan çalıştık, mücadele ettik ve bundan sonra da aynı şekilde mücadele edeceğiz.
İktidarlarımız döneminde diğer alanlarda olduğu gibi medya sektöründe de farklı seslerin, farklı görüşlerin dillendirilmesine özellikle imkân sağlamaya gayret ettik. Ayrıcalıklarını kaybedenler bundan rahatsız olsalar da, bugün medyamızın daha renkli, daha demokratik, daha çoğulcu olduğu bir muhakkaktır, bir gerçektir. Demokraside ulaştığımız seviye itibariyle ülkemizde artık hiç kimse milli iradeyi yok sayamaz. Kendini milletin ve seçtiklerinin üstünde göremez. Türkiye’de Anayasa ve yasalar herkes için bağlayıcıdır. Nasıl siyasetçiler hukuk içinde hareket etmek zorundaysa, şüphesiz ki gazetecilerin de, medya dünyası mensuplarının da aynı şekilde hukuka bağlı kalmak zorunda olduğu bir Türkiye’de yaşıyoruz. Kaldı ki özgürlük dediğimiz şey, sınırsız hürriyetin olduğu bir şey değildir. Özgürlüklerin de bir sınırı vardır. Ki benim özgürlük alanıma kadar bir özgürlük. Ben de kalkıp sınırsız bir özgürlüğe sahip olduğumu söyleyemem. Ben de bir başkasının özgürlük alanının sınırına kadar bunu kullanabilirim, daha ileri gitmem mümkün değil.
Batıdaki bazı kuruluşlar sürekli bize gelirler hapisteki gazeteciler teranesi tutturmuş gidiyorlar. Biz yurt dışına çıktığımızda aynı şeyi söylüyorlar; işte sizin cezaevlerinde çok tutuklu gazeteci var. Bugün ülkemizde arkadaşlar, size Bakanlığımızın rakamlarını veriyorum; mesleğini gazeteci olarak ifade ederek cezaevinde bulunan, kendi ağızları bu, 177 kişiden sadece 2’si sarı basın kartı sahibidir. Bakın sadece 2’si sarı basın kartı sahibidir. Bu 177 kişiden bir tanesi cinayet suçundan, diğerleri de terör örgütleriyle olan ilişkileri sebebiyle cezaevinde bulunuyor. Değerli dostlar, bunu öyle bir dezenformasyonla Batı dünyasına bildiriyorlar ki, Batı dünyası da alıyor onunla bizim önümüze geliyor. Diyoruz ki; siz bizim Bakanlığımızın size verdiği bilgilere, belgelere mi bakacaksınız, yoksa onların yalanlarına mı? Ne derseniz deyin aynı şeyi döndürüyor döndürüyor karşımıza geliyorlar.
Şimdi son birkaç gündür yapılan tartışmaların bu çerçevede bana göre değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum. Haber peşinde koşmakla ihanete aracılık etmek tamamen farklı şeylerdir. Manşetini, kalemini, gazete sayfalarını terör örgütünün emrine verenlerle eline silah alıp dağa çıkan arasında temelde bana göre hiçbir fark yoktur. Terör örgütü mensupları ile işbirliği içinde hukuku çiğnemenin milli güvenliği tehdit eden eylemlere girişmenin elbette bir müeyyidesi olacaktır. Dünyanın hiçbir ülkesinde devlet sırlarını yasa dışı yollarla ele geçirip tahrif ederek, eğip bükerek sözüm ona haberleştirmek gazetecilik faaliyeti olarak görülemez, gerçekçi olalım. Ve milletin bütün sırlarını, menfaatini bu şekilde yerle yeksan etmek kimsenin haddine değildir. Uluslar arası karalama kampanyalarına kalemşörlük yapmak da gazetecilik değildir. Hele hele FETÖ’cülerin servis ettiği çarpıtmalar üzerinden devleti, devletin güvenliğini, ülkenin geleceğini hedef almak asla gazetecilikle bağdaşmaz. Bugün ortalığı ayağa kaldıranlar nümayişle suç bastırmaya çalışmak yerine öncelikle kendilerini hesaba çekmeli. FETÖ ile işbirliklerini sorgulamalıdırlar. Hukuk önünde hiç kimse layüsel değildir, dokunulmaz asla değildir. Kendi istedikleri kararlar çıkmadığında yargı kurumuna saldıranlar, en büyük zararı bu ülkeye veriyorlar. Unutmayın adalet yollarda değil adliye binalarında aranır.
Rahmetli Demirel’in ifade ettiği gibi yollar yürümekle aşınmaz ve bunu aşındıramayacaklar. Varsa bir haksızlık müracaat edeceğin yer bellidir. Siyasette söyleyecek sözü olanın bunu ifade edeceği yer de yol kenarları değil Meclis kürsüsüdür. Gelirsin Meclis’te bunları ifade edersin. Mahkeme kararına itirazın da usulleri bellidir. Bunun dışında bir hareket tarzının ne ülkeye, ne millete, ne de adaletin tecellisine bir katkısı olmayacaktır. Zira biz ülkemizi güçlü kılmak istiyorsak, biz bu ülkeyi birlik beraberlik içerisinde muasır medeniyetler seviyesinin üstüne çıkarmak istiyorsak, o zaman ülkeyi karıştırmanın hiçbir anlamı yoktur. Sizin gibi 15 Temmuz’da da bunu yapanlar oldu, sizin 15 Temmuz’dakilerden ne farkınız var? Onların elinde F16’ları vardı, helikopterlerle saldırıyorlardı, tanklarla toplarla saldırıyorlardı, sizler de şu anda yollarda yürüyüşleri yapıyorsunuz, işte akşam da karavanlarda istirahat ediyorsunuz; olay bu. Ama sizler eğer kalkıp da TEM’i veya E5’i, buraları da biz işgal ederiz falan diyecek olursanız, o zaman durum aynen 15 Temmuz’a dönüşür ki ona da tabii ki müsaade etmek gibi bir lüksümüz asla yok. Zaten yapılan iş şu anda hukuki değildir, onu da söyleyeyim. Bunu yasal yollardan böyle bir adımı yapmak suretiyle gidişiniz şu andaki Hükümetimizin bir inceliğidir, daha da ileri gidiyorum bir lütfudur, bunun da çerçevesi içerisinde devamı. Ama bu şekilde kalkıp da gerek ulusal, gerek uluslar arası bazda, özellikle ülkemizi işte özgürlüklerin olmadığı bir ülke havasında yansıtmanın gayreti içerisine girmek asla bu ülkeye bir şey kazandıramayacağı gibi kendilerine de bir şey kazandırmayacaktır. Bunu bir tehdit yolu olarak düşünüyorlarsa, hiç mi hiç kazandırmayacaktır. Zira her şey ortada, 15 Temmuz’da olanların akıbeti belli. Daha bitmedi işimiz, devam ediyor. Çünkü 15 Temmuz’un banileriyle yapacağımız çok büyük işler var, onlarla vereceğimiz mücadelenin öyle az-buz değil, işte bakın her yerden bir şeyler çıkıyor. Virüs bütün bünyeyi sarmış vaziyette. Bu işi öyle ufak tefek olarak ele alamayız. Bu sürece gelene kadar bizim de eksiklerimiz-yanlışlarımız olmuş olabilir, göremediğimiz, gözden kaçırdığımız şeyler olabilir, bundan dolayı iş buraya kadar gelmiş olabilir. Fark ettik, şimdi de üzerine üzerine gidiyoruz.
Ben özellikle tabii medya dünyamızın Türk demokrasisine verdiği katkılar dolayısıyla özellikle hepinize şükranlarımı sunuyorum ve davetimize icabet ettiğiniz, iftarımızı paylaştığınız için sizlere özellikle teşekkür ediyorum.
Benim özellikle bir başka ricam da şudur: Gerçekten sizler gerek hükümetimizle, gerek şahsımla ne konuşuyorsam aynı şeyi konuşmak zorunda değilsiniz. Ama bir şeyi özellikle rica ediyorum, o da şudur: Yerli ve milli olarak ülkemizin ve milletimizin menfaatinin olduğu yerde bana göre diğerleri teferruattır, buna bizim dikkat etmemiz lazım. İşte şu anda dağlarda olanlarla dağlara kaçırılanlar ve onların verdiği desteklerle ülkemizi hala karıştırmanın gayreti içerisinde olanlar, ekonomide ciddi bir sıçramanın işaretlerinin ortaya çıktığı bir dönemde bunun bize kazandıracağı hiçbir şey yoktur, işte ilk çeyrekte yüzde 5 gibi bir büyümenin yakalandığı Türkiye, artık 2017’yi çok daha farklı bir şekilde inanıyorum ki oranlarını yükselterek gerçekleştirecektir. İhracatta, bugün de söyledim, inşallah şu andaki işaretler 155 milyar doları gösteriyor, ben onun da üzerine inşallah çıkacağımıza inanıyorum. Koşuyoruz, koşturuyoruz, daha iyi bir yere varacağız. Tabii bu da bize yetmiyor, çünkü 2023 hedeflerimiz çok büyük, bu hedefleri yakalamamız lazım. Ama burada moral denilen bir olay var. Halkımızın morallerinin yüksek tutulması sizlerle beraber olacaktır. Gerek yazılı, gerek görsel medyada halkımız bu enformasyon kanallarının kendilerini teşvik edici mahiyeti olduğunu gördüğünde inanıyorum ki herkes işine çok daha farklı sarılacaktır. Sizler bu işin bilgide inanıyorum ki lojistiği durumundasınız. Ve bunu psikolojik olarak vermek halkımızı çok daha farklı bir yöne doğru götürecektir. Bunun yanında da özellikle yatırımcılarımızı teşvik edecektir, çünkü bugün mesela yanıma bir vatandaşımız geldi, bir yeri satın almış ve bu yer bir fabrika, şimdi oraya 3,5 milyar dolar yatırım yapmak için hazırlıklarını yapmış. İşte Cumhurbaşkanım, bu yatırımların inşallah açılışında beraber olabilir miyiz diyor. Şimdi bu soru tabii beni uçuruyor da, fakat bakın vatandaş demek ki bir şeyi yakalamış. Dedik ki; gökten ne yağar ki yer kabul etmez, tabii ki sizinle beraber olacağız hele hele böyle bir yatırım. Şimdi bunlar bizim için önem arz ediyor. Bir başka girişimcimiz geldi, biz dedi; şu anda bu yılsonuna kadar 800 kişiyi daha istihdam edeceğiz. Bunlar bir şeyi gösteriyor, demek ki işsizlik 1 puan azaldı, ama daha da azalacak. Hele hele şimdi mevsimsel koşullar da başlıyor, turizmde hareketlilik başladı. Buralarda sizlerin desteği inanıyorum ki ülkeme, sizlere çok şeyler kazandıracaktır.
Ben bu vesileyle yaklaşan Leyle-i Kadrinizi, yaklaşan Ramazan Bayramınızı tebrik ediyorum, ülkemiz, milletimiz için barışa, kardeşliğe vesile olmasını Allah’tan temenni ediyorum. Hepinizi gönülden selamlıyorum, kalın sağlıcakla.