Cumhurbaskani Erdogan’in Misir Çarsisi açilisinda yaptigi konusmanin metni
Sevgili İstanbullular, hanımefendiler, beyefendiler, Mısır Çarşımızın kıymetli esnafları, değerli kardeşlerim; sizleri en kalbi duygularımla hasretle, muhabbetle selamlıyorum.
Mısır Çarşımızın restorasyonunun ülkemize, şehrimize, esnaflarımıza hayırlı olmasını diliyorum. İstanbul’un bu simge mekânı 354 yıldır şehir halkı yanında ülkemizin ve dünyanın dört bir yanından gelen misafirlerimize de hizmet veriyor. Çarşımız yapılan restorasyonla aslına uygun şekilde ve daha yüksek standartlarla hizmet verir hale getirilmiştir. Biraz önce de Tophane Nusretiye Camimizde hem Cuma namazını eda ettik, hem de restorasyonunun açılışını gerçekleştirdik.
Sultan II. Mahmud’un şehrimize yadigârı olan bu güzel eserin restorasyonunun da hayırlı olmasını diliyorum.
Mısır Çarşısı, az önce de ifade edildi, Valide Safiye Sultan tarafından inşaatı başlatılan, ancak tamamlanması Valide Hatice Turhan Sultan’a nasip olan gerçekten nadide bir eserdir.
Zaman içerisinde, özellikle Cumhuriyet döneminde müdahaleler sırasında pek çok orijinal özelliği tahrip edilen bu eser, Vakıflar Genel Müdürlüğümüz tarafından aslına uygun şekilde baştan sona elden geçirilmiştir. Yaklaşık 16 milyon liralık bir maliyetle tamamlanan restorasyon çalışmalarıyla Mısır Çarşımız eskisinden daha güzel, daha sağlam ve daha cazip bir görünüme kavuşmuştur. Ben de buranın esnaflarındandım ha, ama içeride olanlardan değil, buraya şarküteri ürünlerini satan esnaflardandım.
Medeniyetimizin bu topraklara vurduğu mühürler olan tarihi eserlerimize sahip çıkmadan geleceğimize güvenle bakamayız. Her zaman söylediğim gibi, biz köksüz bir millet değiliz. Orta Asya’dan Balkanlar’a, Kuzey Afrika’dan Kırım’a kadar coğrafyamızın neresine gidersek gidelim ecdadın ayak izleriyle, geride bıraktığı eserlerle karşılaşıyoruz. İşte hafta başında Özbekistan’daydık. Taşkent’teki resmi temaslarımızın ardından Buhara’ya geçtik. 4 gün Özbekistan ve Kuzey Kore’deydik. Buhara’da ayak bastığımız her yerde atalarımızın kurduğu büyük medeniyetin gerçekten göz alıcı, gerçekten gurur verici eserleriyle karşılaştık. Şah-ı Nakşibendi Hazretlerinin asırlar boyunca tedrisatın kesintisiz devam ettiği külliyesinde, mezarı başında dualarımızı yaptık. Ardından yine buram buram ecdat kokan Ark Kalesini, daha sonra da yine görkemli bir eser olan Poyi Kalon Külliyesini ziyaret ettik. Yaklaşık 1,5 yıl önceki seyahatimizde de Semerkant’ı görme, oradaki eserleri ve önemli mekânları ziyaret etme fırsatı bulmuştum. Genel olarak Orta Asya, özellikle de Özbekistan adeta keşfedilmeyi bekleyen bir inci gibi. Tabi oralara gidince Türkiye’nin hizmet sektöründe ulaştığı seviyeyi çok daha iyi görme imkânı elde ediyoruz. Sadece Mısır Çarşısının da içinde bulunduğu şu tarihi yarımada, pek çok ülkenin toplam turist sayısından çok daha fazla ziyaretçiyi misafir ediyor, bu büyük bir mutluluk. İnşallah devam eden restorasyonlarımızın ardından bu bölgemizi çok daha cazip hale getirecek, çok daha fazla ziyaretçi ağırlayabileceğiz.
Türk turizmi bir süredir maruz kaldığımız yoğun iç ve dış saldırılardan dolayı irtifa kaybetmişti. Geçtiğimiz yıl başlayan toparlanma inşallah bu yıl 40 milyonluk rekor turist sayısıyla şahlanış dönemine giriyor. İhracat ve turizmde kaydettiğimiz bu büyük ilerleme, bir lokomotif görevi ifa ederek diğer alanlarda da bizi hedeflerimize yaklaştıracaktır.
Kardeşlerim; bizim elimizde İstanbul gibi bir hazine varken, Allah’ın izniyle bu milletin, bu devletin sırtı hiç endişe etmeyin yere gelmez, ama bizim de İstanbul’un kıymetini bilmemiz gerekir. Uğruna nice mücadelelerin verildiği bu şehrin 600 yıllık sahipleri olarak, asırlar boyunca her köşesini nakış gibi işledik. Ancak, Cumhuriyet döneminde İstanbul’u hak ettiği özenle yönetemediğimizi de itiraf etmeliyiz. Ecdadın asırlar boyunca üzerine titrediği güzellikleri korumak bir yana, şehrin en mutena köşelerinden çevresindeki bakir alanlara kadar her yerinin çirkin yapıların uğramasına dahi engel olamadık. Bunun sorumlusu asla vatandaşlarımız değildir. Bu felaketin sorumlusu, Türkiye’yi ve İstanbul’u yönetme sorumluluğunu üstlenenlerin imkansızlıktan ziyade vizyonsuzluk kokan ihmalleridir. Siz insanlara eğer yaşayacakları imkanları, kullanacakları altyapıyı göstermeseniz, onlar da gider nereyi bulursa oraya yerleşir, hayat mücadelesini o şekilde sürdürür.
İşte İstanbul’a bu kardeşinizi Belediye Başkanı yaptınız değil mi? İstanbul’un o zaman hava kirliliği nasıldı, çöp dağları nasıldı, susuzluk nasıldı? Ama gençler bunu bilmez, öyle mi? Gençler bilir mi? Sen annenden dinlemişsindir. Ne oldu? Biz geldik, Istranca Dağlarından suyu getirdik 180 kilometre, çöp dağlarını kaldırdık, hava kirliliğini, düşünün gazeteler gaz maskesi dağıtıyordu, onlar gaz maskesi dağıtırken biz o maskeleri kaldırdık ve benim halkım rahatlıkla dolaşır hale geldi.
Dün Kore’deydik, bu ülkenin de İkinci Dünya Savaşı sonrası kalkınma stratejisi hepimize ders olacak nitelikte. Hava kirliliği var ama, onlar da bakım maske takıyorlar. Bak biz o yönde onları aştık. Sanayileşmesinden şehirleşmesine kadar her şeyini planlayan, insanlarını buna göre eğiten, iskan eden, sanayisini buna göre kuran bir ülkenin nereden nereye gelebileceğini Kore’de gördük, onun için takdire şayan.
Aynı dönemde bizim yöneticilerimiz ne yapmış diye bakıyoruz, karşımıza tek parti döneminin CHP’si çıkıyor. Milletin ekmeğini karneye bağlayıp inancıyla uğraşan, ecdat yadigarı eserleri yaşatmak bir yana şu gördüğünüz Suriçi’nde adeta mescit bırakmayan, hepsini yıkan veya satan bir tek parti iktidarı vardı.
İşte İstanbul’a Belediye Başkanı olduğum zaman kimden aldım? CHP Belediyesinden aldım. CHP Belediyesinden aldığım zaman İstanbul’da ne vardı? Çöp dağları vardı, hava kirliliği vardı, öyle mi? Atık su kanalları vardı. Çükü CHP zihniyeti kirliliktir, CHP zihniyeti çöp dağlarıdır. Bunları yaşayanlar bilir, onlara soracaksınız gençler.
Milletimizin rahmetli Menderes’le yapmaya çalıştığı atılımın önünü önce iftiralarla ve kumpaslarla, olmayınca darbelerle kesen bu zihniyetin ülkemize maliyeti çok ağırdır. Eğer Türkiye şu son 16 yılda yaptığı atılımı, sağladığı istikrar ve güven ortamını İkinci Dünya Savaşı sonrasında gerçekleştirebilseydi, bugün dünyanın en büyük 10 ekonomisinden biri olacaktık. Ama şimdi 17. sıraya geldik mi? Geldik. Nereden geldik? 24. sıradan buraya geldik. Yetmez, biz de ilk 10’a gireceğiz. Çünkü milletlerin ve ülkelerin zenginliği iki türlü olur.
Birincisi; çok para getiren tabii zenginlikleriniz, bu karşılık az nüfusunuz vardır, kişi başına gelir itibariyle en önlere geçersiniz. Bu tür ülkeler, evet zenginleşmişlerdir, ama hiçbir zaman gerçek anlamda huzurlu ve gelişmiş olamamışlardır.
İkinci yöntem ise; İkinci Dünya Savaşı sonrası, üstelik de savaşın yıkımını yaşamış olmanıza rağmen çok hızlı bir şekilde toparlanıp yüksek teknolojiye dayalı üretimle dünya devi haline gelirsiniz. Güney Kore’nin de içinde yer aldığı işte bu grup gerçek ve kalıcı gelişmeyi, refahı yakalayan ülkelerdir. Türkiye iyi niyetli birtakım girişimlere, küçük de olsa atılan birtakım adımlara rağmen bu grupta yer alma fırsatını darbeler, cuntalar, muhtıralar, terör olayları, siyasi çekişmeler ve toplumsal kavgalarla kaybetmiştir.
Kardeşlerim; biz ülkemiz işte bu duruma bir daha düşmesin dedik ve çözümü yönetim sistemini değiştirmekte bulduk. İnsanlar gelip geçici, sistemler kalıcıdır, bunu bir defa bilelim. Şimdi 24 Haziran’da cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçiyor muyuz? Buna hazır mıyız? Bunun için şu kalan 50 günde gece-gündüz demeden çalışacak mıyız? Hanım kardeşlerim, çalışacak mıyız? Gençler, çalışacak mıyız? Ana kademe, çalışacak mıyız? Durmak yok yola devam diyor muyuz?
Türkiye, cumhurbaşkanlığı yönetim sistemiyle çok partili siyasi hayata geçtiğimiz dönemden beri yaşadığı krizlerin üstesinden gelebileceği bir imkan elde etmiştir. Biz kendimiz için değil, ülkemiz ve milletimizin geleceği için, en çok da gençlerimiz için bu yönetim sistemi değişikliğini yaptık. Biliyorsunuz yeni hükümet sistemimiz rahmetli Özal başta olmak üzere Türkiye’de yönetim kademelerinin hepsinde de görev yapmış hemen her siyasetçinin hedefi ve özlemiydi. Yönetim sistemi değişikliği hem Mecliste, hem de milletimiz içinde çok geniş bir uzlaşma gerektirdiği için, daha önce kimse bunu başaramamıştı, ama biz bunu başardık.
Tabi bu noktaya durup dururken gelmedik, bu işin temelinde 2007 Cumhurbaşkanlığı seçiminde yaşanan kriz yatıyor. Türkiye’yi pençesinde inim inim tutarak inleten vesayet güçleri ve onlarla birlikte hareket eden partiler, 2007 yılında gerekli çoğunluğa sahip olmamıza rağmen bize cumhurbaşkanı seçtirmek istemediler, biz de çözümü milletimize gitmekte bulduk. Bu arada erken seçim kararıyla birlikte cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından seçilmesi yolunu açarak, belki o zaman çoğu kimsenin farkında olmadığı kritik bir adım attık. 2014 yılında milletimin oylarıyla Cumhurbaşkanı seçildiğimde meşruiyetimin kaynağı sebebiyle farklı bir Cumhurbaşkanı olacağımı peşinen ifade etmiştim. Daha seçim yapılırken dedim ki, farklı bir Cumhurbaşkanı olacağım, alıştığınız gibi Çankaya Köşkü’ne oturup suya-sabuna dokunmadan her türlü yetkiye sahip olup sorumluluk üstlenmeyen bir Cumhurbaşkanı olmayacağım demiştim. Ve ne oldu? Çankaya’ya çıktık ve orada farklı bir Cumhurbaşkanlığı sürecini başlattık, çünkü ben bunu milletime izah edemezdim. Ve ilk günden itibaren anayasanın verdiği tüm yetkileri sonuna kadar kullanarak, Hükümetle de uyumlu bir şekilde ülkemin ve milletimin her türlü meselesinin çözümünde en önde yer aldım.
Bakanlar Kurulu başta olmak üzere, tüm önemli toplantılara periyodik olarak başkanlık yaparak alınan kararları ve uygulamalarını yakından takip ettim.
7 Haziran 2015 seçimlerinin ardından yeni hükümet kurulamayınca, anayasadan aldığım yetkiyle ülkemizi biliyorsunuz yeniden seçime götürdüm ve önemli siyasi krizin hasarsız atılmasını sağlamış oldum. Kiminle? Milletimle, çünkü müracaat edilecek kapı sizdiniz, nihai kararı verecek olan sizdiniz ve size geldim. 7 Haziran’da o tek başına hükümetin olmadığı seçim, ardından Kasım ve Kasım’da siz nihai kararı verdiniz ve dediniz ki, olmaz, yeniden tek başına AK Parti iktidarı dediniz.
Terör örgütüyle mücadele eden güvenlik güçlerimizin daima yanında yer aldım. Tarihimizin en alçak ve kanlı darbe girişimi olan 15 Temmuz’da milletimle birlikte darbelerin karşısına dikilmekte bir an bile tereddüt etmedim. Hamdolsun, FETÖ ihanet çetesinin bu hain girişimini kısa bir sürede bertaraf ettik ve ülkemizi uçurumun kenarından çevirdik. Milletimizin 15 Temmuz’da ortaya koyduğu, 7 Ağustos Yenikapı mitinginde teyit ettiği o birlik ve beraberlik ruhu biz siyasetçilere önemli bir sorumluluk yükledi. MHP ile birlikte bu sorumluluğun gereğini yerine getirdik ve 16 Nisan halkoylamasında milletimiz tarafından da tasdiklenen anayasa değişikliğini, evet, MHP’yle birlikte gerçekleştirdik. Bu değişiklikle Türkiye yapılacak ilk genel seçimlerin ardından hükümetin daha etkin, Meclis’in daha itibarlı, yargının daha bağımsız ve tarafsız olacağı yeni bir yönetim sistemine geçme iradesini ilan etti. Ve ne yaptık? Şimdi işte cumhur ittifakını kurduk. Cumhur ittifakında hep beraberiz, aramızda ayrılık yok, gayrılık yok, Parlamento cumhurun ittifakıyla daha güçlü.
Ve bu seçimlerin normal zamanda, yani 2019 Kasım’ın da yapılmasını biz planlamıştık. Fakat böyle bir gelişme olunca ne yaptık? Biz bunu 24 Haziran’a çektik, ne olur, ne olmaz dedik ve Ana Muhalefetin boynunun ölçüsünü daha önce defalarca aldığımız için bu meydan okumalara da çok itibar etmedi. Dedik ki, belki bu elbise olmaz, yeni bir boyun ölçüsü alalım. Türkiye’yi uzun süre seçim gündemiyle oyalamamak, bir an önce asıl işlerimize dönmek için mümkün olan en kısa tarih olan 24 Haziran’ı seçim tarihi olarak açıkladık.
Bu vesileyle, bir kez daha 24 Haziran seçimlerinin ülkemiz, milletimiz için hayırlara vesile olmasını diliyorum.
Kardeşlerim; seçimler milli iradenin en yüksek düzeyde tezahür ettiği, halkın kendi geleceğini kendi elleriyle biçimlendirdiği demokratik tercihlerin tezahür zamanlarıdır. Türkiye için ise 24 Haziran seçimlerinin anlamı bundan daha ötedir. Yeni yönetim sistemimizin ruhu gereği hükümetle Meclis tamamen ayrılacağı için, sandıktan çıkan neticenin etkileri çok daha güçlü, çok daha belirleyici olacaktır. Biliyorsunuz, yeni sistemde Allah’ın izniyle koalisyona fırsat olmayacaktır. Seçilen cumhurbaşkanı tamamen kendi iradesiyle oluşturacağı hükümeti vasıtasıyla ülkeyi bir sonraki seçimlere kadar idare edecektir. Dolayısıyla sandıkta kullanılan oyun en az 5 yıllığına dönüşü yok, bunun için milletimizin oyunu kullanırken her zamankinden daha çok düşünmesi, her zamankinden daha çok şartları değerlendirmesi gerekiyor.
Cumhurbaşkanına ülke yönetme ve hükümeti kurma yetkisi verirken, onu Mecliste yalnız bırakmak da olmaz. Dolayısıyla Meclis kanunları ve denetim yetkileriyle, cumhurbaşkanı kararnameleri, bakanları ve üst düzey yöneticileriyle ne kadar uyum içinde çalışırsa Türkiye o kadar çok kazanır, Türkiye o kadar çok hizmete kavuşur. Bunun için milletimizin cumhurbaşkanlığı konusundaki tercihini onu Mecliste de güçlü bir grupla destekleyerek taçlandıracağına inanıyorum. Genellikle ilkler her zaman zordur, her zaman sıkıntılıdır, ancak neticesi bereketlidir.
Türkiye yeni yönetim sisteminin bu ilk seçimini inşallah kolay bir şekilde gerçekleştirecektir. Meclisimiz çıkardığı yasalarla, Yüksek Seçim Kurulumuz aldığı kararlarla, Hükümetimiz hazırlıklarını yaptığı tedbirlerle 24 Haziran seçimlerinin tam bir demokrasi şöleni içinde geçmesini sağlayacaktır.
Seçim tarihinin açıklandığı 18 Nisan tarihinden bugüne kadar geçen yaklaşık 2 haftalık dönemde kimin ülkeye ve millete hizmet için daima hazır bulunduğuna, kimin de günü birlik manevralarla iş yapıyor göründüğüne sizler zaten şahit oldunuz. Cumhurbaşkanı adayını açıklamakta, ittifak yapacağı partileri belirlemekte bu kadar zorlananlara bu millet ülkenin yönetimini… O kadar.
Bakınız, ne yaptı? 15 tane milletvekilini gitti bir tane sözde partiye verdi, değil mi? Niye? Grup kur diye. Ondan sonra Parlamentoda sıralara baktık, sıralarda o milletvekilleri yok. Bir garipliktik, transferler, aman ya Rab, bu ne haldir, milletin iradesini satın almaktan daha beter bir şey olabilir mi? İşte bunları gördük. Şimdi bunu yapanlar bu milleti idare edeceğiz diyorlar. Sizden bu ülkeye fayda olmaz. Her şeyden önce demokrasi dürüstlüktür, demokrasi evet bir yerde namus meselesidir. Bu ittifakların, bu adayların amaçları kesinlikle ülkenin ve milletin dertlerine derman olmak değildir. Eğer böyle bir niyetleri olsaydı, planlarıyla, projeleriyle, vizyonlarıyla, programlarıyla milletin karşısına çıkar, ne yapacaklarını, nasıl yapacaklarını, ne kadar zamanda yapacaklarını açıklarlardı. Cumhur ittifakı cumhurbaşkanı adayını da, Mecliste nasıl işbirliği yapacağını da en başından ilan etmiş, yola koyulmuştur.
Pazar günü Cumhurbaşkanlığı seçim manifestomuzu, yaklaşık 1 hafta sonra da Cumhurbaşkanlığı seçim beyannamemizi açıklayacağım.
Manifestomuzda ülkemizi nasıl yöneteceğimizi, bunu Sinan Erdem Kapalı Spor Salonu’nda bütün teferruatıyla açıklayacağım. Ve bugüne kadar yaptıklarımızı ve bundan sonra da yapacaklarımızı milletimizle paylaşacağım. Peki, öteki ittifaklar, öteki partiler ne yapıyor diye baktığımızda gördüğümüz şudur: Bunların tek bir amacı, millete söyleyebileceği tek bir projesi vardır, o da Recep Tayyip Erdoğan’ı indirmektir. Diyelim ki bunu başardınız ve yönetimi devraldınız, peki siz millete ne vadediyorsunuz? Ne yapacaksınız? Tüm milletimden rica ediyorum, muhalefetten birileri karşılarına geçip kendilerinden oy istediğinde onlara şunu sorsunlar: Siz ülkeye hangi büyük yatırımları yapacaksınız? Yavuz Sultan Selim Köprüsü mü yapacaksınız, Marmaray mı yapacaksınız, Avrasya Tünelini mi yapacaksınız, Kanal İstanbul’u mu yapacaksınız, üçüncü havalimanını mı yapacaksınız, Osman Gazi Köprüsünü mü yapacaksınız, İzmir-İstanbul Otobanını mı yapacaksınız? Ne yapacaksınız ya, ne yapacaksınız onu söyleyin. Siz bu ülkede şehir hastaneleri mi yapacaksınız? Sizin başınızdaki şahıs zaten SSK Genel Müdürü iken bu ülkede benim milletimi inim inim inleten kişidir. İyi tanıyoruz değil mi, iyi biliyorsunuz? Mesele bitti. Bunlarda milli gelir büyütmek, ihracatı, istihdamı, büyümeyi artırmak için sorun bakalım ne yapacaksınız? Bunların eğitim diye bir derdi var mı? Sağlık, adalet, tarım, enerji, konut alanlarında ne yapacaklar, böyle bir projeleri var mı? Biz yapılacaklarla değil yaptıklarımızla konuşuyoruz.
İşte eğer bize saldıranlar Afrin’de bunlar iktidarda olsa, saldırılar da bunların iktidarında olsa inanın vatan elden giderdi. Bak biz şu anda son rakam ne biliyor musunuz? Afrin’de etkisiz hale getirilen teröristlerin sayısı 4376. Kuzey Irak’ta 379. Cudi’de, Gabar’da, Tendürek’te 297. Ne dedik biz? Size söz verdik, inlerine gireceğiz dedik, girdik mi? Girdik. Giriyor muyuz? Giriyoruz. Çünkü sizin huzurunuz bizim sorumluluğumuzdur.
Şimdi sizlerden rica ediyorum, lütfen karşınıza geçip Recep Tayyip Erdoğan’a hakaretten başka söyleyecek sözü olmayanlara bu soruyu sorun; eğer sizi gerçekten tatmin eden bir cevap verirlerse –açık söylüyorum- tercihinizi de onlardan yana kullanın. Çünkü biz bu ülkenin ve bu milletin daha ileriye gitmesinden ancak memnun oluruz. Ama bunların biz ciğerlerini biliriz, ciğerlerini. Evet bunlar şu koskoca İstanbul’u bu zihniyet bize teslim etti, nasıl teslim ettiğini gençler, anneleriniz-babalarınız çok iyi bilir, onlara sorun. Bunlar bedavacılığa alışmışlar, bunlar kasaları boşaltmaya alışmışlar ve bir yere de vardıramamışlar. Şimdi kendileri milletten yüz bulamayınca, birileri gelmiş darbe yapmış, muhtıra vermiş, cunta kurmuş, milli iradenin temsilcilerini yıkıp iktidarı bunlara teslim etmiş, artık o devirler geride kaldı. Geçtiğimiz 16 yıl boyunca hükümetimizi demokratik olmayan yollarla sıkıntıya sokan her gelişme karşısında nasıl heyecanlandıklarına, nasıl ellerini ovuşturduklarına bizzat şahit olduk. Allah’ın yardımı, milletimizin desteğiyle biz bütün bu badireleri geride bıraktıkça hırçınlıkları arttı. 15 Temmuz gecesi bunu gördük. Sokaklarda, meydanlarda darbecilerle mücadele ederken bunların başındaki zat Atatürk Havalimanında tankların eşliğinde güvenli bir şekilde Bakırköy Belediye Başkanının -ne yaptı- evine çekildi. Sabaha kadar oradan izledi. Ondan sonra da diyor ki; benim haberim olmadı, haberim olsaydı ben de beklerdim. Ertesi gün değerli kardeşlerim, darbenin başarısızlığa uğraması en az FETÖ’cüler kadar bunları da üzdü. Yenikapı’ya ite kaka geldi. Kendisine haber gönderdim, onu da Yenikapı’ya davet ettim. Önce gelemeyeceğini bildirdi, son anda Cuma günü akşam geleceğini bildirdi. Ama şimdi tam aksini söylüyor, dürüst değil. Bunlarda yalan ganimet ve utanmadan 15 Temmuz’a kontrollü darbe diyerek kısa sürede gerçek yüzlerini gösterdiler. Bugün karşımızda oluşan blokun en büyük özelliği, demokrasi sicilinin bozuk olmasıdır. İşte bunlar bu bozuk sicilli demokratlardandır. İhanet şebekelerine eskiden şöyleydi-böyleydi cingözlüğüne sığınmadan, amasız-fakatsız karşı çıkmayan hiç kimse demokrasiyi ağzına alamaz, milli iradeyi ağzına alamaz. Bunlar terör örgütünü allayıp pullayıp demokrasi diye, özgürlük diye, hak-hukuk diye pazarlamaya çalışıyorlar, ama benim milletim artık bu numaraları, bu tür ayak oyunlarını…
İşte geçtiğimiz hafta CHP’nin 15 milletvekilinin hali, sonra o sözde parti bu millet milletvekillerini istemedi, garipler öylece ortada kalıverdiler. Baktım bazılarının gözü yaşlı, ağlamaya başlayanlar var, hakikaten üzüldüm, yazık. Onlara değil onları Parlamento’ya gönderenlere yazık. Bu milletvekillerinin akıbetinden haberi olan var mı? Böyle bir oyuna niye ihtiyaç duyuldu, bu kadar insanın onuruyla niye oynandı, sonra bu garipler niye orada bırakıldı? Açıkçası biz anlamadık.
Kardeşlerim; evet şimdi Mısır Çarşımızın açılışını yapıyoruz. Mısır Çarşımız tüm İstanbullulara, 81 milyon vatan evladına, ülkemize yurt dışından gelen tüm konuklarımıza hayırlı olsun diyorum, esnafımıza hayırlı olsun diyorum. Ve geçmişteki alışverişlerimizi, biliyorsunuz Mısır Çarşısı bizim adeta kervansarayımızdır, burada ne ararsan bulunur.
Evet, hayırlı olsun diyoruz ve kurdeleyi de şimdi bu anlayışla kesiyoruz.
Fatih, hazır mıyız? Bak Eminönü demiyorum ha, Fatih diyorum. Yanlış söylemedim değil mi? Evet, burası artık Fatih.
Ve Mısır Çarşımız tüm Fatihlilere, İstanbullulara, tüm milletimize hayırlı olsun diyorum, ya Allah Bismillah.