Yükleniyor...

Cumhurbaskani Erdogan’in Müslüman Azinliklar Zirvesi’nde yaptigi konusma

 

Bismillahirrahmanirrahim.

Diyanet camiamızın kıymetli yöneticileri, çok değerli misafirler, aziz kardeşlerim, hanımefendiler, beyefendiler; sizleri en kalbi duygularımla, hürmetle, muhabbetle selamlıyorum. Esselamu aleykum ve rahmetullahi ve berekatühü.

Değerli kardeşlerim; Türkiye’ye, medeniyetlerin başkenti, İslam medeniyetinin bu muhteşem şehri İstanbul’umuza hoş geldiniz. Sizleri Peygamber Efendimizin Aleyhissalatu Vesselam methine mazhar olan bu güzel şehirde ağırlamaktan çok büyük memnuniyet duyuyorum.

Bugün bizleri biraraya getiren böylesine muhteşem bir uhuvvet ikliminde gönüllerimizi buluşturan Yüce Allah’a hamdüsenalar ediyorum.

Diyanet İşleri Başkanlığımıza ve zirvenin tertip edilmesine destek sağlayan bütün kuruluşlarımıza emekleri, gayretleri için şükranlarımı sunuyorum.

Az önce Sayın Başkanımızın da ifade ettiği üzere, bugün 100’ü aşkın ülkeden yaklaşık 250 Müslüman dini lider, temsilci, alim, akademisyen ve yazara burada ev sahipliği yapıyoruz. Güney Afrika’dan Arjantin’e, Sri Lanka’dan Meksika’ya, Avrupa’dan Amerika’ya, Hindistan’a kadar dünyanın dört bir ucundan din kardeşlerimizi misafir ediyoruz. Hoş geldiniz. Binlerce, onbinlerce kilometre ötelerden gelerek zirveyi teşrif eden, bu önemli toplantıya özellikle değer katan siz seçkin misafirlerimize özellikle teşekkür ediyorum.

Ülkemizde ilk defa düzenlenen Dünya Müslüman Azınlıklar Zirvesi’nin İslam ümmetinin sorunlarının müzakere edilmesine, sıkıntılarının çözülmesine, geniş işbirliği potansiyelinin keşfine imkan sağlayacağına inanıyorum.

Diğer hususlar yanında bu zirvenin yeryüzünün farklı bölgelerinden gelen siz kardeşlerimiz arasında dostluğun, dayanışma ve muhabbetin güçlenmesine de vesile olacağını düşünüyorum. Kaldı ki bizler sürekli olarak zaman zaman biraraya gelmek ve Rabbimizin “Veşavirhüm fi’l-emr” hükmünü de icra etmek suretiyle istişareye ne kadar önem verdiğimizi sürekli olarak ortaya koymakla yükümlüyüz.

Dört gün boyunca burada yapılacak istişarelerin, tenkit ve tekliflerin ülkelerimiz ve alemi İslam için hayırlara vesile olmasını Rabbimden niyaz ediyorum.

Sözlerimin hemen başında özellikle de bir hususu ifade etmekte fayda görüyorum. Meselelerin ve problemlerle ilgili çözüm yollarının tespiti elbette çok değerlidir. Fakat alınan kararların kuvveden fiile geçirilmesi çok daha önemlidir. Yoksa verilen bunca emek, harcanan onca mesai eksik kalacaktır, yarım kalacaktır.

Benim kendime siyasi ve idari hayatım boyunca pusula olarak kıldığım dört başlığım var. Özellikle istikbalimizin teminatı olarak gördüğümüz gençlerimize bu dört prensibi sık sık hatırlatıyorum; oku, düşün, uygula, neticelendir. Başarı zincirini oluşturan bu dört halkanın herhangi birinde kopma veya kırılma olursa hedeflenen noktaya varılması da mümkün değildir.

Burada 4 gün süresince yapılacak samimi tartışmalar neticesinde varılacak kararların önümüzdeki dönemde mutlaka hayata geçirilmesi, uygulaması, neticelendirilmesi önem arz ediyor. Gerekirse ayrı bir platform oluşturularak ya da şu an Dönem Başkanlığını yürüttüğümüz İslam İşbirliği Teşkilatı bünyesinde şöyle bir kurumsal yapı tesis edilerek, ama mutlaka bu zirveyle yakalanan ivmenin devam ettirilmesi gerekiyor. Dünya Müslüman Azınlıklar Zirvesinin bu bakımdan da örnek olacağına, alanında fark oluşturacağına inanıyorum.

Çok değerli kardeşlerim; bizler birini Allah için seven, burada Allah’ın rızası için toplanan insanlarız. Rengimiz, dilimiz, kültürümüz farklı olsa da, bizler aynı dine inanan, aynı Peygambere, aynı mukaddes kitaba tabi olan insanlarız. Aramızdaki farklılıklar asla kardeşliğimize, muhabbetimize mani değildir. Binlerce kilometre ötede olsak da, kıblemizin ve kalplerimizin yönü birdir. Pasaportlarımız, ülkelerimiz ayrı olsa da, bizler aynı ümmetin mensuplarıyız. Rabbimiz bu hakikati Hucurat Suresi’nde, “…” müminler ancak kardeştirler diyerek ifade ediyor.

Bizde ayrım yok; ama ayrım var mı? Ne yazık ki var. İşte bunu şu anda son dönemde özellikle de İslam dünyasının belli bölgelerinde acımasızca yaşıyoruz. Hep söylüyoruz, öldüren Allahu Ekber diyor, ölen o da Allahu Ekber diyor. Sorulduğu zaman, o da İslam için, Allah için öldürüyor, ölen o da Allah için öldürüyor; bu nasıl bir şeydir? Bunu anlamak, bunu anlatmak mümkün değil. Gerilere döndük, mızrakların ucuna Kur’an-ı Kerim sayfalarını yerleştirmek suretiyle nasıl o geçmişte o bizim önderimiz durumunda olanlar öldüler ve öldürdülerse, şimdi tekrar oralara döndük. Öyleyse bizim bunu yeniden ele alıp bu işi düzeltmemiz lazım, bunu halletmemiz lazım.

Hucurat Suresi’nin devamında Yüce Mevla bu hukukun gereği olarak, öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin emri ilahisiyle işte bize bugün yapmamız gerekeni emrediyor. Evet, Müslümanlara kardeş olduklarının hatırlatılmasından hemen sonra, arabuluculuk vazifesinin de verilmesi çok dikkat çekicidir.

Hayatın doğal akışı içerisinde Müslümanlar arasında ayrılıkların, anlaşmazlıkların, kimi zaman dargınlıkların, hatta kavgaların, çatışmaların olması ne yazık ki kaçınılmaz hale geliyor. Bunu siyasette de, yaptığım işin içerisinde de ne yazık ki yaşıyorum, yaşıyoruz ve bundan sıyrılamıyoruz. Niye? İşte emre uymadığımız için. İçimizdeki en büyük düşmanı, cihadı ekbere gidiş olayını kavrayamadığımız için; o da nefis.

Habil ile Kabil’den bu yana kardeş kavgası her ne kadar hiç istenmese de, insan hayatının maalesef bir parçası olmuştur. Peygamber Efendimizin Aleyhissalatu Vesselam Hakk’a irtihalinden sonra da İslam ümmeti arasına farklı meseleler üzerinden tartışmalar vuku bulmuştur. İşte az önce söyledim, bunun en önemlisi, en büyük gerilimin savaşa dönüştüğü Sıffin Savaşı ve Cemel Vakasında olduğu gibi sıcak çatışmaya dönüştüğü, kardeşin kardeşe kılıç çektiği dönemler yaşandı ve şimdi de hala devam ediyor.

Dinimiz İslam barış dini. İnsanın dünya imtihanının bir parçası olan bu durumu görmezden gelmek yerine, sorunun çözüm yollarını göstermiştir. İslam’da kardeşlik hukuku mümin kardeşine destek olmak yanında, sıkıntılarına taraf olmayı, müdahil olmayı da gerektirir. Bir mümin içinde yaşadığı toplumdan kendisini kesinlikle bir defa bertaraf edemez, kendisini oradan tecrit edemez. Bir mümin hangi saikle olursa olsun neme lazımcılığa, boş vermişliğe asla tevessül edemez. Mümin aktif olmakla, kardeşleri, komşuları, arkadaşları arasındaki sıkıntıları çözüm aramakla mükelleftir. Türkçemizdeki ifadesiyle, bana değmeyen yılan bin yıl yaşasın, yani ne kimse bana karışsın, ne de ben kimseye karışayım anlayışı bir Müslümana, gerçek bir mümine yakışan anlayış değildir.

Müslüman, bir defa yaşadığı hayatı bizatihi içinde olarak, olmak suretiyle yaşayan, çalışmasıyla, eğitim-öğretimiyle, ticaretiyle, tavır ve ahlakıyla diğer insanlara örnek olan insandır. Müslüman, çevresine güven aşılayan, insanların elinden ve dilinden emin olduğu insandır. Müslüman, komşusu açken tok yatamayacak kadar etrafıyla hemhal olması gereken insandır. Dinimizin kılıçtan ziyade kalemle, ticaret ve ilim erbabının gayretleriyle yayılmasının sebebi budur. Asırlar boyunca gönül ve hikmet erlerinin İslam’ın sancaktarlığını yapmasının altında yatan saik budur.  Bu açıdan, bizlerin nerede olursak olalım, hangi konumda bulunursak bulunalım hayatın içinde olmamız, aktif bir tavır sergilememiz gerekiyor.

Kardeşlerimizden başlayarak halka halka vuku bulan gerilimlere, sorun ve sıkıntılara müdahale etmemiz önem arz ediyor. Ve biz kendi aramızdaki meseleleri, çıkan bütün bu çatışmaları Müslümanlar olarak kendimiz çözmüyoruz, burası sıkıntılı; İslam’ın dışındakiler bunu çözüyor. Onlara kaldığı zaman da ne oluyor? İşte varil bombaları yağmaya başlıyor. Adını da koyuyorlar, bunun adı zaman zaman kimyasal silah oluyor, zaman zaman konvansiyonel silah oluyor, adı koymak kolay. Neymiş, geçmişte bir anlaşma yapılmış, kimyasal silahlara karşı uluslararası kuruluşlar tavır koymalıymış. Koyun bir kenara ya. Neticesi ölüm olduktan sonra sebebi hangi silah olursa olsun bu suçtur. Ama bakın buna buradan yanaşmıyorlar. Şu anda kimyasal silahlarla Ortadoğu’da bin kişi ölmüşse, ama konvansiyonel silahlarla yüzbinler öldürüldü, yüzbinler, hiç bunu konuşmuyorlar, dile getirdikleri hep bu.

Değerli kardeşlerim; bu tespitlerimizin özellikle içinde yaşadığımız süreçte son derece mühim olduğunu düşünüyorum. 11 Eylül terör saldırılarından bu yana Müslümanlar olarak çok taraflı, çok katmanlı bir saldırı dalgasıyla yüzleşiyoruz. Eli kanlı çeteler üzerinden istikbalimizin karartılmaya çalışıldığını, hak ve hürriyetlerimizin gasp edilmek istendiğini görüyoruz. İşte DEAŞ, Boko Haram, Eşşebab, FETÖ gibi katil sürülerinin terör eylemleri bize zarar vermesinin yanında, İslam karşıtı çevrelere dört gözle bekledikleri fırsatı da veriyor, sizin İslam dediğiniz bu mu diyorlar, hani Müslüman kan dökmezdi, bunu diyorlar, hani siz barış diniydiniz diyorlar. Biz onlara malzeme veriyoruz. Öyleyse bu işi bizim tersine çevirmemiz lazım.

Bu örgütlerin hunharca katlettiği veya hayatını kararttığı Müslümanların masumiyeti görmezden gelindiği gibi, işlenen vahşi cinayetlerin faturası da dinimize ve müminlere kesiliyor. Birçok Batı ülkesi de kendi iç sorunlarını perdelemek için adeta bu ateşe benzin döküyor; çok temizler ya. Ahlaksızlığın daniskası onlarda, katliamların daniskasını onlar yaptılar, utanmadan, sıkılmadan buradan kalkıp fatura kesiyorlar; durun bakalım ya. Geçen bir tanesine söyledim telefonda, siz dedim Cezayir’de 5 milyon insanı katletmediniz mi? Önce bunun hesabını verin. 5 milyon insanı siz Cezayir’de katlettiniz, şimdi kalkıyorsun Suriye’yle ilgili bana akıl veriyorsun dedim. Sadece orada mı? Libya’da yaptınız, Ruanda’da yaptınız, buralardaki insanları katlettiniz, bunun hesabını verdiniz mi? Hayır, vermediler ve vermeyecekler de. Bir diğeri bakıyorsun başka ülkede, bir diğeri başka ülkede. Ama eğer Müslüman olursa bu, Müslümana kestikleri fatura çok ağır, bunlara bu fırsatı bizim vermememiz lazım. Batı dünyası İslam karşıtlığı üzerinden kendi ideolojisini, kendi hayat biçimini tahkim etmek istiyor, onu güçlendirmek istiyor. Modern insanın buhranlarına cevap verebilecek yegane din olan İslam, proje mahsulü teröristler üzerinden yaftalanmaya, lekelenmeye çalışılıyor. İşte bunlar son dönemlerin proje terör örgütleridir, bunlarla bunu yürütüyorlar.

Dünyanın birçok gelişmiş ülkesinde kültürel ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve Müslüman karşıtlığı gibi hastalıkların yayılmasının, Neonazi partilerin iktidara ortak olacak konuma gelmesinin sebebi de budur.

Bugün demokrasi ve hukuk havariliği yapan birçok devlette Müslümanlara ve mültecilere yönelik saldırılar sıradan hale gelmiştir. Müslümanların iş yerleri, evleri, ibadethaneleri hemen her gün ırkçıların ve faşist grupların hedefi oluyor ve bunun en önemli şu anda zemini de Almanya, Hollanda, Belçika, Fransa, buralarda bunlar devam ediyor. Müslüman kadınlar sırf başörtüsü taktıkları için sokakta, çarşıda, iş yerlerinde tacize uğruyor; bunun da en önemli örneği Fransa. Sadece o mu, başörtüsüyle kalmıyor, bunun yanında bunlar insanları da ayırıyorlar. Mesela Fransa Romanları Fransa’dan derdest etti. Hani sen Avrupa Birliği üyesiydin, Avrupa Birliği müktesebatında sen kalkıp da herhangi bir ırka mensup olanı derdest edebilir misin? Ülkenden, topraklarından atabilir misin? Atamazsın. Ama bunlar Romanlara karşı bunu uyguladı. Peki, bizde böyle bir şey var mı? Yok, ben Romanlarla iç-içeyim. Onların içinde doğdum, onların içinde büyüdüm, onların içinden milletvekili oldum, Belediye Başkanı oldum, Başbakan oldum, Cumhurbaşkanı oldum. İşte onlar Roman. Bu incelikleri bizim yakalamamız lazım ve dinimizi bu örneklerle de bizim güçlendirmemiz lazım. Çünkü bizim dinimizde ayrım yok ve biz bunları da yapmadık. Adı Ahmet, Muhammet, Ali, Mustafa olanların resmi kurumlarda ve özel sektörde iş bulma imkanları kısıtlanıyor Batıda.  Müslüman çocukların hiç olmadık bahanelerle eğitim-öğretim hakları ellerinden alınıyor. Peygamberi Zişan Efendimiz bir hadisi şeriflerinde adeta bugünümüzü tasvir edercesine: “Öyle bir zaman gelecek ki dininin gereklerini yerine getirme konusunda sabırlı davranıp Müslümanca yaşayan kimse avucunda ateş tutan kimse gibi olacaktır” böyle buyuruyor. Bilhassa Müslüman azınlıklar Resulü Ekrem Efendimizin Aleyhissalatu Vesselam bu tasvirini andıran baskılara ve zulümlere maruz kalmaktadır. Daha da ötesi, sırf Müslüman oldukları için katledilen, evlerinden, yurtlarından kovulan yüzbinlerce Müslüman var. İşte az önce Arakan’dan kardeşimiz konuştu, Türkistan, Sri Lanka, kimi Orta Afrika ülkeleri başta olmak üzere birçok yerde etnik ve dini kimliğinden dolayı şiddet gören, eziyet çeken milyonlarca kardeşimiz var. O Arakan’daki kardeşlerimizin o yaşamları, daha şurada bir hafta önce durumlarını şöyle bir öğreneyim istedim, maalesef hala 600 bin Bangladeş’te ciddi sıkıntılar içinde yaşıyorlar. Ve tabii yapmak istediğiniz yardımı vesaire bunları da yapamıyorsunuz. Diyoruz ki oralara da ulaşalım, oralara da bir şeyler yapalım, bakıyorsunuz onların da kendilerine has mazeretleri var.

Misyonerler tarafından din değiştirilmeye zorlanan, evlatları kendilerinden koparılan on milyonlarca Müslüman bulunuyor.

Kardeşlerim; sizler dünyanın farklı köşelerinde yaşayan Müslüman kardeşlerim olarak, Müslüman azınlıklar olarak bu sorunların ekseriyetini bizzat tecrübe ediyorsunuz. Sizler bulunduğunuz ülkelerde İslam karşıtı dalgaya doğrudan muhatap olarak herkesten önce göğüsleyen insanlarsınız. Bu süreçte sizlerin duruşu, tavrı ve mücadelesi çok önemli. Bakınız, giderek kötüleşen bu tablo karşısında Müslümanlar olarak bize düşen görev bellidir. Konuşmamın başında da ifade ettiğim üzere, biz asla saldırılar karşısında sinemez, kendi kabuğumuza çekilemeyiz. Müslümanların başka din mensuplarıyla birarada barış içinde yaşama problemi yoktur, tarih boyunca da hiçbir zaman olmamıştır. Endülüs’ten İstanbul’a, Şam’dan Kahire’ye, Timbuktu’ya, Kudüs’e kadar kadim İslam beldelerinin tamamı farklı inançlara ev sahipliği yapmıştır.

Bu ara ben muhtarlardan grup grup İspanya’ya gönderiyorum. Dün akşam bir yerdeydim, oraya giden muhtarlarımızdan bir tanesi yanıma geldi, ya Cumhurbaşkanım dedi, siz bizi iyi ki Endülüs’e gönderdiniz. Hayırdır dedim, sizin anlattığınız kadar ben orada birçok şeyi öğrendim, ama bir şeyi çok farklı öğrendim. Nedir? Ben dedi, Başkanım yeniden doğdum dedi. Hani kubbenin etrafında yazıyor ya, “La galibe İllallah.” Şimdi hakikaten gezmek, buraları görmek, yeniden doğmak, yeniden yaşamak ve bunu tüm buradaki temsilci kardeşlerim ülkelerinden grupları grup-grup İstanbul’a, Kudüs’e, Endülüs’e, buralara göndererek, her şey okumakla bitmiyor, hani okumak, gezmek, görmek, bunların hepsi birbirinin mütemmimi. Birileri bizi hep gettolara hapsetmeye alışsa da, bizim tuzağa düşmememiz gerekiyor vesselam. Bize kurulan kumpası dağıtmamız için öncelikle böyle olduğu gibi biraraya gelmeli, imanımızı tazelemeliyiz, diyaloğumuzu artırmalı, işbirliğimizi daha da güçlendirmeliyiz. Proje sahiplerinin bilhassa gençlerimizi çekmek istediği o pasifizm veya şiddet ikilemine kesinlikle düşmemeliyiz. Ne haklarımızdan vazgeçeceğiz, ne toplumdan kopacağız, ne de meydanı hukuk ve ahlak tanımazlara bırakacağız. Meşruiyetten sapmadan, elimizdeki tüm imkanlarla haklarımızı korumanın mücadelesini vereceğiz. Tecrübelerimizden istifade edecek, kendimizi her konuda geliştirecek siyaset, eğitim-öğretim, ticaret ve kültür alanında söz sahibi, etki sahibi olmanın yollarını arayacağız.

Etnik ve kültürel farklılıklarımızın kardeşlik hukukumuzu zedelemesine, müstebitlerin elinde fitne aracına dönüşmesine müsaade etmemeliyiz. Milletini, milliyetini bilmek ile kavmiyetçilik yapmak arasında ince, ama derin bir ayrım vardır. Her kim etnik aidiyetini dini kimliğinin önüne koyuyorsa, o asabiyeti cahiliye, yani kavmiyetçilik hastalığına yakalanmış bir kişi demektir. Çünkü biz Türk, Arap, Acem, Afrikalı, Peştun, Somali, Malayi, Hintli, Kürt olmaktan önce Müslümanız. Bu kimliklerin tamamı İslam kardeşliğimizin karşıtı, alternatifi değil tamamlayıcısı, mütemmim cüzüdür. Biz inancımız gereği, yaratılanı Yaradan’dan ötürü severiz. Biz insanı insan olduğu için, eşrefi mahlukat olduğu için severiz. Malum, Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz insanların farklı kavimlere ve kabilelere ayrılmasının sebebi birbirleriyle tanışmalarıdır. Bu hakikati Resulü Kibriya Aleyhissalatu Vesselam Efendimiz Veda Hutbesinde: “Ne Arap’ın Arap olmayana, ne de Arap olmayanın Arap olana üstünlüğü vardır. Üstünlük, ancak takva iledir.” Müslüman ortak paydasında buluşmaktan, birbirimizi Allah için, onun rızası için sevmekten başka bir çıkış yolumuz yoktur.

Bu temel düsturları hayata geçirdiğimiz takdirde hem kendi aramızda birlik ve beraberliğimizi perçinleyeceğimize, hem de küresel planda çok daha güçlü bir konuma geleceğimize inanıyorum.

Değerli kardeşlerim, kıymetli misafirler; Müslüman adeta bir pergel gibi Mevlana ifadesiyle, ayağının birini kendi toplumuna, kendi meselelerine sabitleyen, diğeriyle dünyayı dolaşan insan demektir. Biz inançta 1,7-1,8 milyarlık İslam dünyasının, yaradılışta ise aslında 7 milyarlık insanlık aleminin bir parçasıyız. Ümmetin bir ferdi olarak şahsımızla, ailelerimiz ve komşularımızla beraber milyarlarca kardeşimizin de mesuliyetini taşıyoruz. Bizler Suriyeli mazlumların, açlıktan ve hastalıktan kırılan Yemenli çocukların, Filistinli yetimlerin hepsinin hukukunu da korumakla mükellefiz. Bizler İslam ümmetinin haremi ismeti, namusu, gözbebeği olan Kudüs’ün hakkını canımız pahasına savunmak zorundayız. Kendi sorunlarımızla ilgilenirken kardeşlerimizin sıkıntılarına bigane kalamayız. Müslümanların kanı, canı ve hayatı söz konusu olduğunda sergilenen çifte standart karşısında bizim sahada olmamız gerekiyor. Batılı güçlerin işin ucu çıkarlarına dokununca neler yaptıklarını, ortalığı nasıl ayağa kaldırdıklarını hepimiz görüyoruz. Mesele petrol, altın, elmas, pazar payı olunca, bu ülkelerin adeta kan kokusu almış köpek balığı gibi binlerce kilometre öteden koşup geldiklerini de biz çok iyi biliyoruz. Ama aynı ülkelerin Filistin’deki katliamlara, Arakan’daki soykırıma, komşumuz Suriye’de yüzbinlerce masumun hayatına mal olan zulme nasıl sırtlarını döndüklerinin de gayet iyi farkındayız; kimse kimseyi uyutmaya kalkmasın.

Burada sorun sadece Müslümanların feryatlarına kulak tıkama da değildir, asıl mesele bu ülkelerin insani krizleri, çatışma ve iç savaşları engellemek yerine fırsata çevirme gayretleridir. Asıl mesele, DEAŞ meselesiyle bir ülkenin kaynaklarına çökme, bunun için yeni terör örgütlerini palazlandırma düşüncesidir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi gibi kağıt üzerindeki görevi küresel istikrarı sağlamak olan kurumların barış ve güvenliğin önünde en büyük engele dönüşmeleri de bir başka sorundur. İşte onun için ne zamandan beridir Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin, Birleşmiş Milletler’in reforme edilmesi gereğini bunun için konuşuyoruz, dünya 5’ten büyüktür derken bunun için bunu söylüyoruz. Ama gel gör ki, Müslüman ülkelerin liderleri dahi dünya 5’ten büyüktür tezini hala kavramış değil, anlamış değil, çünkü köleleştirilme politikalarına onlar da alıştılar. Konuşuyoruz, doğru söylüyorsun, haklısınız. Tamam, o zaman çıkışımızı yapalım, yoksa bu iş çözülmeyecek. Bir ülkenin iki dudağının arasındasın, hayır dedi mi bitti iş, evet dedi mi bitti iş, ne istiyorlarsa onlar yapıyor. Tamam da, artık dünya İkinci Dünya Savaşının şartlarını yaşamıyor ya, onlar geride kaldı, şimdi bizim yeni bir dünya kurmamız lazım. Öyleyse terörle mücadelemizden sınır ötesi operasyonlara kadar pek çok konuda dost ve müttefik bildiğimiz ülkelerin riyakarlığıyla karşılaşmaya maalesef devam ediyoruz.

İşte 15 Temmuz gecesi 251 vatandaşımızı şehit eden, 2193 kardeşimizi de yaralayan o FETÖ örgütüne yönelik aldığımız meşru tedbirler Batı ülkeleri tarafından sürekli eleştiri konusu oluyor. 34 yıldır yaklaşık 50 bin insanımızı katleden PKK’ya karşı yürüttüğümüz o mücadelede yaptığımız fedakarlıklar, aynı şekilde örgütün harf oyunlarına kurban edilmeye çalışılıyor. Buna karşılık, aynı çevreler İsrail’in Gazze sınırında katlettiği gençler karşısında tek bir kelime dahi etmiyor. 13 yaşında, 14 yaşında, hatta daha küçük, kız ve kemiğini orada kayalara vurarak o çocuğu bağırtıyor, o çocuğu ölümle karşı karşıya getiriyor. 20 tane İsrail polisi, askeri bakıyorsun 14 yaşında bir yavrumuzu alıyorlar aralarına, sürükleye sürükleye getiriyorlar; dünya bunları görüyor. Dünya bunları görüyor ama, bunların karşısında bir tavır var mı? Yok. Ondan sonra İsrail’le ilgili bir laf söylediğin zaman, İsrail’e çok sataşıyorsunuz. Ne yapacağız, susacak mıyız? Ya elimizle, ya dilimizle ya da kalbimizle buğz edeceğiz, bu da en zayıf derecesi, neyin? İmanın en zayıf derecesi. Ya maalesef biz bunların hepsinden neredeyse koptuk.

Meşru mücadelemiz sebebiyle bizi kıyasıya eleştirenler, Filistinlilerin kameraların önünde kurşuna dizilmesine ses çıkarmıyor. Ülkemizi kimi hırsızlık, kimi gasp, kimi terör suçundan hapse atılan sözde gazeteciler üzerinden suçlayanlar, tek suçu İsrail’in katliamlarını belgelemek olan gazetecilerin infaz edilmesine adeta alkış tutuyorlar. İslam ülkelerini azınlık hakları konusunda sıkıştıranlar, birçok Afrika ve Asya ülkesinde Müslümanlar azınlıklara yönelik etnik temizlik faaliyetlerini görmüyorlar.

Kardeşlerim; bu riyakarlıkların bizi yolumuzdan ve haklı mücadelemizden alı koymasına izin veremeyiz. Müslüman İlahi Kelimetullah için, tüm dünyada hak ve adaletin tecellisi için çalışmak zorundadır. Biz zaferle değil, seferle mükellefiz. Biz hakkın sancağını en yükseğe taşımakla mükellefiz. Bu yolculukta en büyük kuvvet kaynağımız şu kardeşliğimizdir. Kardeşliğimiz ne kadar kavi ise, Müslümanlığımız da o kadar muhkemdir. Müslümanlar emrolundukları gibi olurlarsa, Allah’ın inayetiyle önlerinde durabilecek hiçbir fani güç yoktur. Kalpleri bir, hedefleri bir, inançları, umut ve sevdaları bir olan topluluğun aşamayacağı engel yoktur. Sizin bir ülkede azınlıkta olmanız asla bir avantaj, dezavantaj değildir. Az önce İlahi Kelimetullah olarak Rabbimizin emrini aşr-ı şerifte İshak Hocamız okudu, orada işte nice az inanmış toplukları Rabbim o inanmış kalabalıklar üzerine galip kılmıştır biiznillah, hüküm orada. Öyleyse biz inançlı topluluklar olarak o ellerinde bombalar, şunlar-bunlar, neler olursa olsun, Allah’ın izniyle bunların hepsi aşılır. Tarihte de sayıca nice az, ama örgütlü topluluk kendisinden katbekat üstün topluluğa hakim olmuş, onlara yönetmiştir.

Ve bunu tercümede biraz sıkıntı çekeceksiniz biliyorum ama, ben yine de yavaş okuyayım, bir şiir.

İstiklal şairimiz Mehmet Akif öyle ifade ediyor:

“Girmeden tefrika bir millete düşman giremez,

Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.”

Evet, mesele bir olmak, beraber olmak, bünyan-ı mersus olmak, yek değerine kenetlenmektir. Asıl güç kemiyette, yani nüfusta değil, ya?.. Keyfiyette, yani niteliktedir, buna bakacağız.

İnşallah bu zirvenin Müslüman azınlıklar açısından uhuvvet ve dayanışma ikliminin güçlenmesine vesile olacağını düşünüyorum. Dört gün sonunda daha güçlü, çok daha ümitvar bir şekilde buradan ayrılacağınıza inanıyorum.

Bu düşüncelerle sözlerime son verirken, Allah kardeşliğimizi daim kılsın, muhabbetimizi ziyade ebedi kılsın. Rabbim bizi Kur’an-ı Kerim’in nurundan, Habibi Muhammed Mustafa’nın o mübarek yolundan ayırmasın diyorum.

Şu üçayları, içinde bulunduğumuz Recep, ardından Şaban, ardından Ramazan ve ya Rab bizleri Ramazan’a kavuşturacağın gibi bayramına da kavuştur niyazına birlik ve beraberlik içerisinde gönülden niyaz ediyorum.

Ülkelerinize ve toplumlarınıza bizim dostluk ve kardeşlik mesajlarımızı iletmenizi, selamlarımızı götürmenizi sizlerden özellikle istirham ediyorum.

Rabbim yolumuzu, bahtımızı açık etsin diyor, hepinizi bir kez daha sevgiyle, saygıyla selamlıyorum, kalın sağlıcakla.

join us icon
SEN DE ARAMIZA KATIL Gücümüze Güç Katalım.