Yükleniyor...

Cumhurbaskani Erdogan’in “Trt World Forum”unda yaptigi konusmasinin tam metni

 

… ve dünyanın farklı noktalarından Türkiye’ye gelmiş uzmanların, gazetecilerin, akademisyenlerin ağzından dünyadaki değişime nasıl bir ilham kaynağı olabiliriz ve olmalıyız, bunun üzerinde durduk.

Ve yaptığımız panellerin ilkinde, yani eski düzen kurucuları yeni aktörlere karşı adlı panelimizde, sayın panelistlerimiz liberal dünya düzeninin artık değişmesi gerektiğini vurguladılar. Peki, neden böyle bir değişime ihtiyaç var ve böyle bir değişim nasıl gerçekleşir? Özellikle Türkiye’nin mevcut adaletsiz dünya düzenine sunduğu öneriler var mı? Bununla başlayalım efendim.

Öncelikle tüm davetlilere, gerek Türkiye’den, gerek Türkiye dışından, gerçekten TRT World’ün böyle bir anlamlı, anlam yüklü sempozyumunda biraraya gelmeleri sebebiyle ülkeme hoş geldiniz diyorum.

Konu bana göre çok çok hassas, çok çok önemli. Gerçekten Romen Diyojen’in ifadesiyle, hani gün ışığında mumla adam araması gibi, biz de şu anda dünyada adaleti arıyoruz. Maalesef dünyada adalet yok. Özellikle ekonomik noktada güçlü olanın haklı olarak takdim edildiği bir dünyada yaşıyoruz. Haklı olanın güçlü olduğu değil, güçlü olanın haklı olduğu bir dünya; böyle bir dünyayı kabullenmek mümkün değil.

Az önce dev ekranda izledik, ben böyle bir dünyada yaşamak istemiyorum. Bu dünyada yaşamak bizim için bir zül. 7’den 70’e masum, mağdur insanların üzerine varil bombalarının indirildiği bir dünyada yaşamak, bizim için züldür. Böyle bir dünyada yaşayıp da ne yapacaksın? Bunu gündeme getirdiğiniz zaman, güçlü olan ülkelerle bunu paylaştığınız zaman, kimse kalkıp da doğru söylüyorsunuz, burada bir şeyler yapmamız gerekir demiyorlar.

Şu anda Türkiye bildiğiniz gibi Suriye’den kaçan 3,5 milyon insana ev sahipliği yapıyor, şu ana kadar harcadığımız para 30 milyar doların üzerinde. Peki, bizim bu yaptığımız harcamaya destek veren var mı? Yok. Yaklaşık 800 avro Avrupa Birliği’nin söz verdiği 3 milyar avrodan, 2016 Temmuz’u itibarıyla bunu ödeyecekti, ki bu ödenmedi, aynı şekilde Birleşmiş Milletler Mülteciler Komiserliğinin de verdiği şu ana kadar 550 milyon dolar, ama bizim yaptığımız harcama 30 milyar doları aşmış vaziyette. Bütün bunları ilgili yerlere ilettiğimizde aldığımız cevap ne? Aldığımız cevap şu: Diyorlar ki, Türkiye takdire şayan çalışmalar yapıyor. Tamam da, Türkiye’ye olan desteğiniz ne? Ve bunu bizle ikili yaptıkları görüşmede söylüyorlar da, fakat uluslararası toplantıya gelince orada söylemiyorlar.

Ve çok daha enteresanı, biliyorsunuz benim başından itibaren bir tezim var. Nedir o? Dünya 5’ten büyüktür diyorum. Şimdi dünyayı İkinci Dünya Savaşının şartlarında değerlendiren güçler var. Artık dünya o İkinci Dünya Savaşının şartlarında değil, geçti o. Peki, böyle bir değişim olması gerekmiyor mu? Gerekiyor. 5 daimi üye ve bütün dünya bu 5 daimi üyenin iki dudağının arasında, onlar ne derse o. Fakat çok ciddi de bir aldatmaca var. Nedir o aldatmaca? 15 tane de geçici üye koymuşlar, o 15 tane geçici üyelik için de bütün ülkeler yarışıyor, yani oradan ben bir geçici üyelik kaparsam ne olur diye; hiçbir şey olmaz. İşte biz de bir kere kaptık, ne oldu? Orada bir yaptırımın var mı? Yok. Sadece ha Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde sen de geçici üyesin, bu, aslolan 5 tane daimi üye. Ben diyorum ki, az önce sizlerin de ifade ettiği gibi, artık bunun değişmesi lazım. 196 tane devlet Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda bunun mücadelesini vermesi lazım, demesi lazım ki, buradaki 5 tane daimi üyenin burada hakkı neyse, aynı hakka ben de sahip olmak istiyorum. 20 üye mi olacak, 20 üye olsun, dönerli olarak iki yılda bir her birine bir sıra gelsin, hiç olmazsa dünyadaki tüm ülkeler ben de dünyanın kaderinde söz sahibi oldum, rol sahibi olsun desin, dünya bana geçmesi lazım. Eğer demokratsak, eğer gerçekten adil bir dünyayı tesis edeceksek, kuracaksak buna ihtiyacımız var.

Peki Sayın Cumhurbaşkanım, şöyle devam etmek istiyorum sizin söylediklerinizden: Dünya 5’ten büyüktür, bunu defaatle özellikle Birleşmiş Milletler kürsüsünden dünyaya söylediniz. Ve Türkçede biz doğruyu söyleyen 9 köyden kovulur diye bir deyim biliyoruz. Siz bunu söyledikten sonra farklı çevrelerden tepkiler aldınız. Size destek veren ülkelerin sayısı da giderek artıyor ama öyle değil mi efendim?

İkili görüşmeleri yaptığımız zaman artıyor… (Gülüşmeler ve Alkışlar) Fakat o güçlülerin karşısına geldikleri zaman, kalkıp da dünya 5’ten büyüktür diyemiyorlar. Niye? Bir yerden bağlılıkları var.

İşte şu anda yanı başımızda Irak’taki, Suriye’deki gelişmeler görüyorsunuz değil mi? Şimdi buradaki bu gelişmelerde Türkiye’nin Suriye’ye olan sınırı 911 kilometre. Burada söz sahibi olması gereken hangi ülkedir? Türkiye’dir. Şimdi Türkiye’yle bu kadar sıcak ilişkileri var, tacizler oluyor. Terör örgütü PKK, onun düşük çocukları var PYD, YPG.  PYD’yle YPG’yi DEAŞ denilen bir terör örgütüne karşı kim yanına alıyor? Amerika. Şimdi bir terör örgütünü bir başka terör örgütüyle ıslah etmek, yok etmek akıl karı mıdır? Ben bunu Sayın Trump’a söylediğim için burada da açık açık söylüyorum. Hem böyle konuşuyoruz, gelin bunu beraber yapalım, DEAŞ’ı beraber yok edelim diyorum, bak bunun için 2 tugay da hazırladık diyorum, beraber yapalım bu işi. Diyorlar ki, PYD, YPG’yle yapacağız.

Ve bakın çok daha enteresan, 3500 tır zırhlı taşıyıcılar, silahlar ne yazı ki kuzey Suriye’ye girmiştir, bunları da kendisine söyledim, 3500 tır. Şimdi bu silahlar kuzey Suriye’de nereye yerleşecek? Orada 5 tane hava üssü var, 8 tane de üs var, bunların dışında terör örgütüne bunlar veriliyor ve bundan DEAŞ da istifade ediyor, velev ki istifade etmediğini kabul edelim, bunlar benim için, ülkem için yarın tehdit oluşturmaz mı? Kimse buna oluşturmaz diyemez. Sayın Bush zamanında Irak’a girdiklerinde aynı durum yine olmuştu, biz seri numaralarını alıyoruz demişlerdi, olaylar bitince bu silahları alacağız dediler. Bütün olaylar bitti, bittikten sonra Amerika’nın ve Rusya’nın silahları Barzani ve PKK’nın elinde bizim elimize geçti. Şimdi bize aynı şeyi söylüyorlar, diyorlar ki, seri numaralarını alıyoruz, dolayısıyla Suriye’de DEAŞ’a karşı bu operasyonlar bittikten sonra biz bu silahları alacağız. Ben kendilerine dedim, alamazsınız, bunların hepsi yerini bulur. Nitekim şu anda da gidiş oraya, iyi bir gidiş değil. Ve bizler Suriye’deki bu gelişmeleri özellikle İdlib, tabi bunun yanında şu anda Afrin sorunu var ve PYD orada. Şimdi biz PYD’ye karşı sessiz durabilir miyiz? PKK terör örgütü neyse, PYD, YPG de odur ve biz terörle mücadelede sonuna kadar mücadeleyi kararlı bir şekilde sürdüreceğiz.

Peki Sayın Cumhurbaşkanım, bu konuyu açmışken özellikle çifte standartta biraz değinmek istiyorum, ki panellerimizde de bu konuşuldu. Özellikle son dönemde sanki bir iyi terörist, kötü terörist ayrımı yapılıyor gibi. Örneğin, terör örgütü PKK Türkiye’de bir terör saldırısı gerçekleştirdiğinde maalesef Batılı ülkelerin ağızlarından bir şey duymak ya da bir tepki işitmek çok zor oluyor, çok nadir karşılaşıyor. Ama aynı şekilde DEAŞ, El-Kaide gibi terör örgütleri bir saldırı düzenlediğinde herhangi bir maalesef Avrupa kentinde, sokaklarda toplanan liderleri, beraber yürüyen binlerce insanı görebiliyoruz. Türkiye bu çifte standartlığa sıkça tanık oluyor. Geçtiğimiz günlerde Somali’de maalesef çok büyük bir terör saldırısı gerçekleştirildi ki Somali Başbakanı da burayı onurlandıracaktı, ama maalesef bu terör saldırısı nedeniyle gelemedi. Bu çifte standarttın önüne bizler toplum olarak nasıl geçebiliriz ya da diğer ülkelerin liderleri bunu durdurmak için, bu bir çifte standarttır, Madrid kadar İstanbul da önemlidir, İstanbul kadar Bağdat da önemlidir ya da Bağdat kadar New Delhi de önemlidir nasıl diyebilir?

Önce tabi bir durum tespiti yapalım değil mi? Teşhis olmadan tedavi olmaz. Aslında soruyu sorduğunuz nokta çok çok önemli. Bunların birbirleriyle dayanışması yeni değil. Ben isim vererek konuşacağım, gizli konuşmanın hiçbir anlamı yok, çünkü şu anda TRT World bütün dünyaya bu yayını yapıyor, herkesin bazı gerçekleri bilmesi lazım.

Bakın, Almanya’ya ben PKK’yla ilgili 4500 dosya verdim ve bu 4500 dosyanın hiçbirinden bize geri dönüş olmadı. Ve bunların hepsi elini, kolunu sallaya sallaya başta Almanya olmak üzere Avrupa’da dolaşıyor. Hani PKK Avrupa Birliği kayıtlarında terör örgütü olarak görülüyor. Terör örgütüyse bak ben sana dosya veriyorum, bunlar bizim Milli İstihbarat Teşkilatımızın dosyaları buyur al, bunun üzerinden hareket et, yok; bu bir.

İki; FETÖ terör örgütü, aynı durum onunla ilgili de var. Ve bu sadece orada değil, bakın geçenlerde Fransa’da ne oldu, yürüyüş yaptılar değil mi PKK terör örgütü? Bölücü terör örgütünün başı, bütün posterleri ellerinde bu yürüyüşü yaptılar. Kimin nezaretinde yaptılar? Fransız polisinin nezaretinde yaptılar. Aynı şey Almanya’da da öyle, Alman polisinin nezaretinde benim idam fermanımı açıkladılar. Hem de ne zaman biliyor musunuz? G-20’ye gittik Hamburg’da ve Berlin’deki Başbakanlığın önünde bir pankart, bir de Mercedes otomobil. Pankartta benim resmim var, Sayın Putin’in resmi var, birde Suudi Arabistan Kralının resmi var, öldüren Mercedes’i alır. Ben bunu Bayan Merkel’e söylediğim zaman, Bayan Merkel yanındakilere bakıyor, farklı bir duruma yatıyor aslında. Bir gerçek var ya, yani samimi olalım, dürüst olalım, yani bu Başbakanlığın önünde oluyor, senin bundan haberin yok; böyle bir şey olabilir mi? Şimdi aynı durum Fransa’da ve Fransa’nın devlet televizyonunun veya radyosunun dev binasına kalktılar o posteri astılar ve aşağıdan Fransız polisi onu seyrediyor; böyle bir şey olabilir mi? Yani gerçekler var ki bunların bilinmesi ve ona göre de tavır alınması lazım.

Amerika, ben davetli olarak Amerika’ya gidiyorum, görüşmelerimizi yapıyoruz. Görüşmelerden sonra biz rezidansa geçeceğiz, rezidansa geliyoruz ki orada PKK’lılar, FETÖ hep beraber gösteri yapıyorlar işte 100-150 kişi, ama birde bizi sevenler var onlar da onlara karşı orada bir tavır sergiliyorlar. Ve orada bir tane vatandaşımız ağzı gözü yaralanıyor, bir megafonla vuruyorlar ona. Ve daha sonra iki bizim vatanseverlerden, iki de PKK’lılardan içeri alınıyor ve o iki tane PKK’lı bırakılıyor, şimdi onlar dışarıda, ama o iki tane vatansever evladımız şu anda içeride; ne söylediysek hiç. Ve benim de 13 tane korumam, iki de eşimin koruması dahil olmak üzere onlara da ardından gözaltı kararı çıkıyor, haklarında suç duyurusu. Ve bunların içinde Amerika’yı görmeyen de var, onlar hakkında da böyle bir karar çıkıyor. Ya ölür müsün, öldürür müsün? Bu nasıl iştir, bu nasıl adalettir? Bu adalete ben isyan ediyorum işte; yok böyle bir şey. Böyle olacaksa zaten bir yere varmak da mümkün değil. O bakımdan dünya 5’ten büyüktür, bunun halledilmesi gerekiyor. Er veya geç eğer biz dik durursak, sağlam durursak adalet yerini bulacaktır, bundan hiç şüphem yok.

Aslında tam burada şunu sormak gerekiyor Sayın Cumhurbaşkanım: Biraz değerler üzerinden gitmek istiyorum, bugün Batının anladığı değerler, demokrasi anlayışı, kendi çıkarları için kullanılan özgürlük anlayışı ve bu değerlerin bizim panellerimizde özellikle gelişmekte olan ülkelere zorla empoze edilmeye çalışıldığı, ama kendi anladıkları biçimiyle empoze edilmeye çalışıldığı yönünde bir görüş bildirildi ve bunun sonlandırılması gerektiği belirtildi. Buna nasıl direnebilir gelişmekte olan toplumlar? Bu birinci soru.

İkinci soruyu da şöyle devam edebiliriz: Çünkü Türkiye’nin de bölgesel bir güç, küresel bir güç olma yolunda ilerlediğini ve Türkiye’nin de kendi çevresini etkilemeye başladığını söylüyor bu uzmanlar. Türkiye bunu empoze etmeden kendi yakınlarındaki ülkelere, nasıl gerçekleştirecek değerlerini?

Önce ben değerler üzerinden şunu söyleyeyim: Bakın böyle giderse, bu gidiş kötü bir yere gidiş. Nedir bu? Bundan sonra bu anlayışla demokrasi sorgulanmaya başlanacaktır. Çünkü demokrasi şu anda insanoğlunun düşüncelerinin karşılığını vermiyor, yani buna demokrasinin iflası da diyebiliriz. Nitekim şu anda Amerika’da bu üniversitede filan tartışılıyor, yoksa demokrasinin sonuna doğru mu gidiyoruz? Niye? Bakıyorsunuz eğer oylar bu işin karşılığını veriyorsa, ona niye saygı duymuyorsunuz? Saygı duyun. Şimdi bunların hepsi güçlünün -az önce söyledik ya- haklı olduğu yere doğru gidiyor, haklı olanın güçlü olduğu yer değil ve onun için de bu sorgulanma sürecine girdik.

Aynı şekilde emperyalizmin acımasız o vukuatları karşısında demokratlar olarak ne yapacağız? Şimdi Türkiye’de partim açık ara önde seçim kazanıyor. Açık ara benim partim seçim kazandığı halde kalkıp da Batı eğer benim partimi yargılıyorsa, ben bu Batıdan şüphe ederim. Demokrasi değil mi? Soruyorum, 15 Temmuz gecesi bu ülkede darbe girişiminde bulunuldu mu? Bulunuldu. Kime karşı bulunuldu? Bize karşı bulunuldu. Peki, biz bu ülkede otoriter, totaliter bir rejim mi kurduk? Yok. Halkımın verdiği oylarla iktidar olmuş bir partiyiz ve 15 yıldır da ülkemizi yönetiyoruz ve 3,5 kat ülkemizin bütün maddi olarak gücünü katladık, altyapısıyla, üstyapısıyla değişen bir Türkiye var. Darbe girişiminde bulunuldu ve darbe girişiminde bulunulmasına rağmen demokratız diye geçinen ülkelerden inanın bizi 3 gün, 1 hafta sonra aramaya başladılar. Baktılar ki darbe netice getirmedi, bu defa arayarak dostlar alışverişte görsün kabilinden bize geçmiş olsun demeye başladılar; böyle şey olabilir mi?

Ve şu anda, bakın çok açık konuşuyorum, 99’da Amerika’ya giden Feto denilen adam, Pensilvanya’da 400 dönüm arazi kendisine tahsil edildi veya satın aldılar bilmem, oradan 170 ülkeyi bu adam idare ediyor; tabi bu adam sembolik, idare edenler başka. Koyarsın ön tarafa birisini, suflörler arkadan işi idare ederler, yoksa onun idare edecek bir kabiliyeti de yok, gücü de yok bakma, ama işi böyle götürdüler ve götürüyorlar.  Şimdi bütün bu olaylar olurken eğer ben stratejik ortağıma 85 koliyi veriyorum da benim stratejik ortağımdan bize herhangi bir destek gelmiyorsa, bunun karşısında demokrasiye inanmış bir insan olarak biz ne yapacağız? Demokratik bir hukuk devletinin gereği neyse onun gereğini yapacağız. Kalkıp da, yani adeta bizi emir kulu gibi görüp, işte birisi var içeride, onu bize verin. Ya onu sen alacaksan önce sen kendindekini bize ver. Bizimki yargıdan geçmiş ve hakkında tutukluluk var. Seninki yargıdan geçmemiş ya, orada çiftlikte duruyor, sen çiftliktekini ver bakalım. Ona göre biz ne kadar stratejik ortağız, biz bunu görmüş olalım. Maalesef bu şekilde işte başkalarına da yaptıkları gibi Türkiye’ye de biz böyle yaparsak buradan nasıl netice alırız, bunu görelim diyorlar.

İşte şimdi en son açık, net bir örnek, vize meselesi. Ne diyor vizede? Kalkıyor hemen bir paragraf, vizeleri kaldırdık. Bunu diyen kim? Ankara’da Büyükelçi. Kim bu Büyükelçi ya? Koskoca Amerika Birleşik Devletleri adına stratejik ortağıyla ilişkide hemen şöyle bir paragrafla vizeleri kaldırdık diyebiliyorsa, o zaman ben bu stratejik ortaklığımı masaya yatırırım. Biz de ne yaptık? 2 saat içinde aynı şekilde, aynı kelimelerle biz de vizeleri kaldırdık. Niye? Burada adalet bunu gerektiriyor da onun için. Şimdi iki gündür Ankara’da görüşmeler yapıldı, bakalım nereye varacak? Bu duruşlar önem arz ediyor. Ama ben bunu sadece ülkem için konuşmuyorum, tüm dünyaya sesleniyorum, diyorum ki, eğer demokrasiye sahipsek, eğer adaleti arıyorsak ve buna da inanıyorsak, gelin hep beraber el ele verelim, omuz omuza verelim, dünya 5’ten büyüktür diyelim ve 196 ülke dünyada bu hakkını istesin ve alsın.

Sayın Cumhurbaşkanım, aslında giderek süremizin sonuna da geliyoruz, ama şunu da sormak istiyorum… Biraz naif bir düşünce mi bilmiyorum, ben son 10 yılda hep savaş bölgelerinde çalıştım, belki bu kadar naif düşünemiyorum. Panelistlerimiz özellikle yakın zamanda MENA dediğimiz bölgede, yani Ortadoğu, Kuzey Afrika bölgesinde artık bir şeylerin de iyileşmeye çalışacağından ümitvar, artık Arap toplumlarının kendilerini daha demokratik süreçlere taşıyabileceklerine inanıyorlar. Siz bugün dünyanın bu tablosuna baktığımızda; ki sizin parantez içerisinde söylüyorum, duygusal olduğunuzu da biliyoruz, siz umutlu musunuz yakın zamanda en azından benim çocuğum için ya da benden daha gençlerin çocukları için daha iyi bir Ortadoğu olacak mı?

Biliyorsun biz 2023 dedik mi? Dedik. 2053 dedik mi? Dedik. 2071 dedik mi? Dedik, bunlar birer hedeftir. Bunu ben görmeyeceğim, 2023’ü Rabbim lütfederse görürüz, ama 2053’ü inşallah torunlarımız görecek diyorum, 2071’i belki torundan torunlarımız görecek diyorum. Bu illa Körfez olsun diye bir şey yok, dünya için de geçerli bu. Biz elimizden gelen gayreti gösteriyoruz. Şimdi Körfez’de olan şu son olaylar yenilir, yutulur değil ki. İşte orada da görüyorsunuz 4 tane ülke bir araya geliyor, öbür tarafta Katar, ne diyorlar? İşte şunu şunu şunu yapmayacaksın, Türkiye’ye üst kurdurmayacaksın, işte televizyonu kapatacaksın, hatta şu kadar televizyonlar, onları da kapatacaksın. Şimdi bunlar ne komşuluk hukukuna girer, ne de yıllar yılı beraber yaşamış olan insanların özel hukukuna girer, girmez. Şimdi biraz böyle sanki yumuşa havası var. Temenni ederim ki bu tamamen yumuşar ve Körfez’deki bu sıkıntılı hava bir an önce ortadan kalkar.

Örneğin biz şimdi orada işte 250 kişinin olduğu bir üs var, ama ben bu üs kurma meselesini Suudi Arabistan’a da teklif ettim, eğer arzu ederseniz biz Suudi Arabistan’da da bir üs kurabiliriz dedim. Bir değerlendirelim dediler. Oradan bir cevap gelseydi bize, biz orada da bir üs kurabilirdik. Farklı ülkeler üs kurma noktasında müsaade eden Körfez, peki Türkiye’ye niye bu noktada acaba müsaade etmiyor? Bu soru işaretlerinin cevabını bulmamız lazım. Bunu ben inanıyorum ki ekranları başında bizi izleyen tüm dostlar bu cevabı bulacaktır. Fakat biz yine de ümitsiz olmayacağız, ümidimizi koruyacağız ve bu devran böyle dönmez.

İşte 15 yıl oldu, benim milletim AK Parti iktidarına adeta süresiz vize verdi ve biz o vizeyi şu ana kadar hakkıyla kullanmanın gayreti içerisindeyiz. Şimdi bir devran daha değişecek 2019, inşallah Türkiye’de başkanlık sistemine geçişi milletim onaylarsa, başkanlık sistemiyle bu süreci devam ettirirsek, Türkiye bundan sonraki sürece ben inanıyorum ki çok daha güçlü bir şekilde devam edecek ve karar alma mekanizmaları çok daha yoğun bir şekilde çalışacak. Tabi bu kalkınmamıza olsun, uluslararası noktada siyaset etme durumumuza olsun olumlu etkiler yapacaktır.

Sayın Cumhurbaşkanım, son bir soru soracağım, bugün bir meslektaşımla konuşurken panel arasında, Batılı bir gazeteci meslektaşımız, ben şayet Cumhurbaşkanı Erdoğan’la konuşsaydım şu soruyu sormak isterdim dedi, ben de senin adına sorabilirim dedim. Biz Batılılar belli bir formatla büyüyoruz dedi, ki ben de o formatın içerisindeyim, hepimize o format atılıyor, o değerler yükleniyor, o geleneksel anlayış oluyor. Türkiye, siz de az önce bahsettiniz, Suriye’deki mülteciler için 30 milyar dolar harcadı, aynı zamanda Somali’de askeri üssümüz var, başka noktalarda askeri üssümüz var. Batılı gazeteci arkadaşım, bunun bir karşı menfaati olmadan mümkün olmayacağına, olamayacağına inanıyor ve kendi toplumlarının da öyle inandığını düşünüyor. Ve şunu sormak istiyor: Gerçekten 30 milyar doları Suriyelilere sadece doğru olduğuna inandığınız için mi harcadınız?

Tabi o dost, o arkadaşınız, ona söyle, bizim geleneklerimizde, bizim örf ve adetlerimizde, veren el, alan elden hayırlıdır anlayışı var, mağdura, mazluma uzanan el anlayışı var. 2011’de Somali’ye ilk kez biz gittik, eşim, çocuklarım, onlar da yanımdaydı, beraberce gittik, bir adım attık. Ama şimdi 2011’deki Somali yok ve o Somali çok değişti, hastaneleriyle, okullarıyla, havalimanıyla vesaire. Ve şu anda Somali’de ciddi manada bir büyükelçilik de yok, bir bizim var, 80 dönüm üzerinde dünyada en büyük büyükelçiliğimiz bizim Mogadişu’da.

Geçtiğimiz yıl açılmıştı.

Evet. Ve bunun dışında da ayrıca 400 dönüm arazi üzerinde orada çok ciddi bir askeri eğitim merkezi kurduk, oradaki bütün Somali’nin askerinin eğitimini orada yapalım, onu da ay sonu orada açılışı yapıldı Genelkurmay Başkanımız tarafından.

Şimdi Arakan Müslümanlarının durumu değil mi? Bakın, 600 bine yakın insan bazı Budistli teröristler tarafından ne yapılıyor? Öldürülüyor ve evlerinden bunlar maalesef tehditle topraklarını terk ediyor. Şimdi biz hep bir şey söyledik, bakınız her inancın teröristi olur. Yani bu yoga yapıyor, şöyle yumuşaktır, böyle yumuşaktır demekle kimse kimseyi aldatmasın. İşte relaks olacaksın, şudur-budur filan, onunla olmuyor bu iş işte bak, neler yapıyor ve kimse bunu dile getirmiyor ama. 600 bine yakın insan o derelerden geçtiklerini görüyorsunuz. Sağ olsun eşim, Dışişleri Bakanım, oğlum, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanım Arakan’a gittiler, yerinde tespitler yapıldı.

Tabi ben Bangladeş Başbakanı Sayın Hasina’ye de Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda söyledim, rica ettim, dedim ki, bize bir yer şey yaparsanız, biz orada çadırkentler oluşturalım. Şu andaki çadır gibi görünenlerin çadırdan başka her şeye benziyor. Anladım ki bir endişeleri var. Nedir endişe? Acaba buraya yerleşirlerse buradan çıkarlar mı; bu endişeyi taşıyorlar. Biz tabi elimizden geleni yaparız, ama önce onları şu hakikaten insanlık dışı yaşamdan kurtaralım.

Ve biz şöyle de bir teklif getirdik, o da şu: Değerli dostum Zapatero, dedik ki, gelin biz bütün gıda, ilaç, giyecek, hepsini Bangladeş’ten alalım, hem bu sizin ekonominize de çok ciddi bir katkı olacaktır, ama bu insanları da burada insanca yaşamalarına bir zemin hazırlayalım, fırsat verelim. Biz bu konularda bakın hiç çekinmiyoruz.

Açık ve net söylüyorum, şu anda dünyada donör olarak en az gelişmiş ülkelere yardımda Amerika birinci sırada, biz ikinci sıradayız, fakat milli gelire oranla baktığımız zaman biz birinci sıradayız, Amerika ikinci sırada, böyle bir durum var. Dedim ya, veren el, alan elden hayırlıdır, biz bunu yapmaya devam edeceğiz, biz masumların, mazlumların, mağdurların yanında olmaya devam edeceğiz. Ve verdik verdik bizim bitmedi, daha iyi oldu, kişi başına milli gelir 3500 dolardı, şimdi 11 bin dolar, güçleniyoruz, daha da güçleneceğiz. Büyümede ilk yarıda bakın 5.1, bu yıl büyük ihtimalle 6’nın üzerine çıkacağız, çalışıyoruz ya, olacak bunlar.

Bugün aslında benzer bir soru İlker Beye de sorulmuştu Türk Hava Yollarıyla ilgili, Somali’ye niye uçuyorsunuz ki, hani para mı kazanıyorsunuz? Neden Somali’ye uçuyorsunuz diye sormuşlardı.

Bu sene iyi, bayağı para kazanıyorlar.

Peki Sayın Cumhurbaşkanım, şunu soracağım: Biz dün aynı zamanda world … adını koyduğumuz, bunu belki küresel vicdan olarak yorumlayabiliriz, bir proje başlattık. Bu proje kapsamında geçtiğimiz aylarda TRT World çalışanları olarak Mahmutpaşa’dan aldığımız hediyeleri kutuladık ve Türkiye’deki mülteci kamplarında Kurban Bayramında dağıttık, çok sevinmişlerdi. Bunu TRT World personeli yaptı paketlemesini, dağıtımını, her şeyini. Sonra gazetecilik dersleri verdik bu mülteci kamplarında gençlere, bir mobil gazetecilik nasıl olur, yeni medyayı nasıl kullanırsınız, telefonla haber nasıl çekilir, bunları öğrettik.

Ve şimdi yeni bir projeye başladık, Avrupa’da kaybolan yaklaşık 30 bin civarında Suriyeli çocukların izini sürüyoruz. Dün bunun gala yemeği vardı ve onlarca davetlimiz vardı bu yemekte, videolar izlettik ve davetlilerimizin gözleri doldu. Bu süreçte sadece Türkiye, etrafımıza baktığımızda bir ateş çemberi, bunları karşılamaya yetecek mi? Biz elimizden tutacak veya başkalarının elinden birlikte yürüyebileceğimiz ortaklarımız olacak mı?

Olabilir, olmaz dersek bu da tabi doğru olmaz. Yani onun için hakikaten insan hakları savunucuları vesaire gibi birçok kuruluş var, yani bunlarla irtibatları geliştirip, sadece Avrupa’da hamdolsun 5 milyon insanımız var, onlarla da irtibata geçmek suretiyle onların köprü vazifesi görmesiyle oralardaki birçok kuruluşlarla burada bir dayanışma içeresine girilirse, ki değerli dostum Zapatero da burada, onların da bu konudaki deneyimleri, tecrübeleriyle bu konularda bir dayanışma olursa, o zaman birçok hakikaten bu tür mağdur, mazlum, kayıp buraları arayıp bulmada bizler de siyasetçi olarak seferber oluruz. İnşallah neticesini de, tamamı olmasa bile bir kısmının neticesini alma fırsatını yakalarız, umutsuz olmayacağız.

Şöyle diyebilir miyiz efendim: Türkiye 30 milyar dolar Suriyeli mülteciler için harcadı, bu bir manada Türkiye’nin onlara bir borcu diyebiliriz. Aynı zamanda Avrupa Birliği’nden bunlara yardım edilmesi talebinde bulunuyor, ama bizim buna ihtiyaç duyduğumuzdan değil, biraz da bu pastaya diğerlerini ortak etmenin çabası diyebilir miyiz?

Ona tabi şöyle diyelim: Avrupa Birliği’nin şu anda bu kendi bütçesindeki paralar niçin? Bu tür şeyler için. Kaldı ki bu parayı Türkiye Cumhuriyeti’nin bütçesine vermiyor, bu parayı UNESCO vasıtasıyla Kızılay’ımıza veriyor ve Kızılay’ımız vasıtasıyla da ne yapılıyor bu? Buralara dağıtılıyor, işte bunlar ilaç oluyor, gıda oluyor, giyecek oluyor, eğitim, sağlık, bütün bu faaliyetlerde kullanılıyor, yapılan bu. Ve diğer yerlerde de yine yapılacak olan bu olacaktır. Bundan dolayı da kimse tabi kimseyi şöyle zaafa düşürmek suretiyle ifadeler kullanmaması gerekir. Ama Avrupa Birliği eğer hakikaten kendi içinde adeta ben bir devletim diyorsa, gereğini yapması lazım, yoksa Brexit’ler çoğalabilir yani.

Sayın Cumhurbaşkanım, son iki gündür belirsizlik çağında değişime ilham olmak için onlarca akademisyen, gazeteci, politikacı biraraya geldi, dünyanın farklı ülkelerinden onlarca insan geldi ve yaklaşık 450’nin üzerinde kişiyi güzel İstanbul’da ağırladık.

Programımıza katıldınız, Forumumuza katıldınız, onur verdiniz, ben TRT ailesi adına şükranlarımızı bir kez daha sunuyorum efendim, teşekkürler.

Ben de tabi özellikle bu davetinize icabetle Türkiye’ye gelen bütün entelektüel kesime, ama siyasetçisi, ama ilim adamı, ama televizyon yayıncıları vesaire, hepsine ülkem adına çok çok teşekkür ediyorum. Tabi TRT World’ün bu etkinliğini de hakikaten bu kadar isabetli, kararlı bir şekilde gerçekleştirmiş olmalarından dolayı da Genel Müdüründen tüm kademelerdeki arkadaşlara ben de teşekkür ediyorum, sağ olun, var olun.

join us icon
SEN DE ARAMIZA KATIL Gücümüze Güç Katalım.