Yükleniyor...

Cumhurbaskani Erdogan’in Uluslararasi Medeniyetler Sûrasi Açilisi’nda yaptigi konusmasinin tam metni

 

Sevgili öğrenciler, hanımefendiler, beyefendiler; sizleri en kalbi duygularımla, muhabbetle selamlıyorum. Esselamu Aleykum Ve Rahmetullahi Ve Berekatuhu.

İbn Haldun Üniversitemizin Medeniyetler İttifakı Enstitüsü ve El-Furkan İslam Mirası Vakfı işbirliğiyle düzenlenen bu şuranın hayırlara vesile olmasını Allah’tan diliyorum.

Bu yıl din ve medeniyet, dinin bir maksadı olarak medeniyetin korunması başlığıyla yapılan şûranın her iki yılda bir tekrarlanmak suretiyle sürecek olması şüphesiz ki memnuniyet vericidir. Düşünceleri ve tartışmalarıyla şûraya katkıda bulunacak olan tüm ilim ve fikir insanlarımıza şükranlarımı sunuyorum.

Değerli misafirler; Türkiye olarak son iki asrımıza damgasını vuran üç tarzlı siyaset, esasen bir medeniyet yönelimi arayışının adıdır. Ancak adını koymuş olmamıza rağmen bu yönelimleri etraflıca tarihte maalesef başarısız olduğumuzu kabul etmeliyiz. Hatta daha da ileri giderek söylüyorum; her fırsatta ifade ettiğimiz İslam medeniyeti mefhumunu dahi günümüz insanlarının muhayyilelerinde müşahhas hale getiremediğimiz bir gerçektir.

Peygamber Efendimizin Aleyhissalatu Vesselam nübüvvetiyle temelleri atılan medeniyetimizin kökleri elbette bellidir ve gayet sarihtir. Bunlar Kur’an-ı Kerim ve Sünneti Seniyyedir. Ancak bugün aziz dinimizi terör örgütleri üzerinden öylesine bir yere konumlandırmaya çalışıyorlar ki böyle olmadığını anlatmaya çalışmaktan çoğu zaman hakikati ifade etmeye fırsat bulamıyoruz.

Şu anda birçok insanlar çıktı türedi, bu türedi tipler sünneti ciddi manada tartışır hale geldiler. Tabii bu tartışmalar özellikle ülkemizde yapılması bizler için ciddi manada bir üzüntü sebebidir. Şunu açık net söylemek zorundayım: Hoca olmak, ahkâm kesmek yetkisini kimseye vermiyor ve dolayısıyla Sevgili Peygamberimizin sünnetini tartışma yetkisini de onlara vermiyor. Bu tartışmaları açmak, aslında bir neslin ifsadı anlamınadır. Ve bu nesli ifsat etme hakkını da kimse onlara vermemiştir, kendileri de böyle bir tarzı siyasetin içerisine giremezler, girerlerse de bedelini onlar da ağır öderler.

Biz bir medeniyet mücadelesinin içerisindeyiz ve şu anda bizim medeniyetimiz var olan bir medeniyettir. Ve medeniyetimizin inşası değil ihyası hareketinin içerisindeyiz. Mademki medeniyetlerin özünü belirleyen inançlardır ki din medeniyetin adeta bir şemsiyesidir, öyleyse bizim de farkımızı ortaya koymamız şarttır. Medeniyetin şekillenmesinde bilim ve teknik önemli olmakla birlikte inancı ve sosyal dayanışmayı ihmal ettiğinizde ortaya çıkan şeyin adı bize göre medeniyet değildir. Bu bakımdan Batı medeniyetinin üslubu ve ölçüleriyle İslam medeniyetinin üslubu ve ölçüleri farklıdır. Mesela bir şehrin Batı ölçüsüne göre medeni sayılması için yollarda aydınlatma olması, sokaklarda çamur bulunmaması gibi görünür sathi özelliklere bakılır. Hâlbuki İslam’ın ölçüsüne göre bir şehrin medeniliğinin işareti, mesela kapı kilitlemeden dışarı çıkılabilmesi, ihtiyaç sahibi herkese el uzatılması, sokak hayvanlarına dahi şefkatle davranılması demektir; bizim medeniyetimizde medenilik budur. Fakat bu tuzağın içine biz farklı şekilde düştük, 40 kat, 100 kat, bu tür binaları yapmak sizi medeni yapmıyor; ama biz de bu tuzağın içine düştük, onu da söyleyeyim. Batılı seyyahların Osmanlı’ya ve diğer İslam coğrafyalarında yaptıkları gezilerdeki gözlemlerine baktığımızda bu farkı tüm belirginliğiyle görebiliriz. Bunun için Batı medeniyeti doğrudan bireye odaklanırken, bizim de içinde yer aldığımız İslam medeniyeti toplumsal hayatın her alanını ihata eden bir anlayış üzerine kuruludur. Hayra çağırmak, iyiliği emretmek, kötülüğü yasaklamak olarak ifade edebileceğimiz İslam dininin ölçüleri eğer bugün dünyada hakim olsaydı şu yaşadığımız krizler ortaya çıkar mıydı? İşte az önce Hanımefendinin Trump’la ilgili ifade ettiği konu çok önemli. Sayın Trump bana göre medeniyet olayını şekil olarak değerlendiren bir tipolojidir. Bizim anlayışımızda biz farklı düşünce insanlarına kapıları kapatmadık. Ama şu anda eğer Amerika’da Müslümanlar oradan kovulmanın hesapları içerisine mahkûm edilmişse, Amerika’da bir sıkıntı var demektir. Önce Trump’ın bunu masaya yatırması lazım. Bizim hedefimizde insan yaratılmışların en şereflisidir. Fakat görüyorum ki Amerika’da durum böyle değil. Ve şu andaki gidiş orada sıkıntıyadır. Eğer Beyaz Saray’ın önünde kahir orada bir gösteri yapıyorsa bu kendi inancının karşılığını alma ve demokrasi mücadelesini verme gayretidir. Ne deniyor Amerika’ya? Demokrasinin beşiğidir. Böyle bir şey demokrasi olamaz ve bunun adı demokrasi olamaz. Benim 13 tane korumam kendi davetine gittiğim bir ülkede eğer kalkıp da daha Amerika’da tanımadan, görmeden, bilmeden haklarında gıyaplarında kalkıp gözaltına alma kararı çıkıyorsa, kusura bakmasınlar ben bu ülkeye medeni demem. Beni davet edeceksin, yanımda korumalarım, ben bir ülkenin Cumhurbaşkanıyım ve teröristlere orada adeta bizi dövdürmeyle, tehditle karşı karşıya bırakacaksın ve kendi korumalarım bizimle ilgili tehdit alacak, hele hele iki tanesi orada hiç yok, eşimin korumaları ve bunlarla ilgili savcı gözaltına alma kararı verecek. Böyle adalet olur mu? Az önce Teoman Hocam adalet dedi, evet. Böyle merhamet olur mu? O da yok. İki dünya saadetini onlar için zaten konuşmamıza hiç gerek yok.

Şimdi bir yerde bir ciddi sıkıntı var. Biz Medeniyetler İttifakı anlayışının birleşmiş milletlerde banisi olduk İspanya’yla beraber. Ben hala da medeniyetlerin ittifakını savunuyorum. Ha vaka çatışmadır, o ayrı bir konu. Ama ben ittifaktan yanayım. Niye? Çünkü biz kesrette vahdeti bulmuş bir milletiz, bir anlayışın mensuplarıyız. Mademki biz kesretten vahdete gidebilmişiz, öyleyse burada da farklı düşüncelerle biz teke, bire gidebiliriz. Bunun adımlarını atmamız lazım. Ve bu çok ciddi bir yaklaşım buldu, birçok devlet sağ olsun buna katıldı, şu anda dünyada 114 devlet bizim bu attığımız adıma destek veriyor.

Şimdi biz bırakalım başkalarını, Müslümanlar olarak bizler kendi medeniyetimizin derinliğinin ne derece farkındayız? Ne derece buna uygun bir hayat yaşıyoruz. Medeniyetlerin inşasında bilgi kadar eylemin de etkili olduğu bir gerçekse, medeniyetlerin gerilemesinin sebebi de aynı demektir. Öyleyse Müslümanlar olarak medeniyet tartışmalarında önce kendimizi bir sigaya çekmemiz gerekiyor. Hangi medeniyetin hangisinin önünde veya arkasında olduğu tartışması hakikatin değil algıların tartışmasıdır. Biz kendi eksiklerimizi diğer medeniyetlerin eksiğinin-fazlasının arkasına sığınarak kapatma yoluna gidemeyiz. Sorgulamayı kendimizden başlatmaz tüm suçu karşımızdakilere yüklersek, içinde bulunduğumuz fasit daireden çıkamayız. Atalarımızın dediği gibi, yitik kaybedildiği yerde aranır, bizim de yapmamız gereken budur.

Sevgili dostlar; medeniyetimizin tüm insanlığın gönlünde ve kafasında yeniden hak ettiği yere gelmesi için öncelikle mecramızı doğru belirlememiz gerekiyor. İslam medeniyetinin tasavvuf, ilim ve tefekkür olarak ifade edebileceğimiz mecralarını sağlıklı bir yola koymadan diğer alanlarda arzu ettiğimiz mesafeyi kat edemeyiz.

Allah’ın hepimize şahdamarımızdan daha yakın olduğu gerçeği; gerçi birileri tabii birisini şahdamarından bize daha yakın diye tanımlıyor, ama bunu da bilmemiz lazım, onlar da tabii şirk içinde, bak bu da Pensilvanya’da, o da ilginç. Nerede neler nasıl tezgâhlanıyor, nasıl üzerimizde oyunlar oynanıyor, bunu çok iyi bilmemiz lazım, işe biraz da buradan başlamamız lazım.

Müminin yitik malı olan ilmi aramak zaten hepimizin başlıca vazifesi.

Tefekkür ise, tüm bu manevi ve maddi yolları açık tutmanın, daima daha ileriye gitmenin vasıtasıdır.

Medeniyetin maddi unsurları olan sanat, estetik ve kültür işte bu iklimde neşet eder, gelişir, yükselir. Üstat ne diyor? Sanat Allah’ı aramakmış meğer. Biz sanata böyle bakıyoruz. Görüldüğü gibi, medeniyetimizi ihya etmenin yolunu başka bir yerde değil doğrudan kendimizde aramalı, bunun için de aklımıza ve muhakememize sahip çıkmalıyız. Nasıl aklı ve muhakemesi olmayan insan dinen mazur sayıldığı için mükellefiyetlerinden muaf tutuluyorsa, aklını ve muhakemesini başkasının emrine verenin de ne dini, ne medeniyeti kalır. Kur’an-ı Kerim’de bizlere defalarca hangi ikaz yapılıyor? Akletmez misiniz? Rabbimiz böyle soruyor. Rabbimizin çağrısına uyduğumuz ölçüde medeniyetimizin yükselişinin yollarını da aydınlatmış oluruz. Medeniyet, tıpkı bir yap-boz gibi birbirlerine benzer gözükseler de her biri farklı olan çok sayıda parçadan oluşur. Bu parçaların bir kısmına sahip olmak, tek başına bir anlam ifade etmez. Tamamı bir araya gelecek ki o büyük terkip, o büyük muhayyile şekillenebilsin. Bu öyle bir tasavvurdur ki ciltler dolusu kitaba sığmaz, ama bir gönülde ve bir zihinde tüm cesametiyle tecessüm edebilir.

Medeniyet konusunda fikri olmayan taklide teslim olmak zorundadır. Bugün İslam dünyasının en büyük sorunlardan biri de budur. Kendi medeniyeti konusunda hayali olmayanın, derdi olmayanın başka hiçbir konuda iddiası da olamaz. Bizim böyle bir derdimiz var, ecdadımızın da böyle bir derdi vardı. Öyle ki Osmanlı çökmek üzere olduğu dönemde dahi dünyanın dört bir yanında medeniyet davasına hayat verecek hamleler yapmaktan geri durmamıştır. Sultan Abdülhamid-i Sani’nin Japonya’dan Hindistan’a, Avrupa’dan Rusya içlerine kadar gönderdiği elçilerin kurduğu Hamidiye medreselerinin hayata geçirdiği projelerin etkileri bugün dahi devam ediyor.

Ülkemizin dört bir yanındaki tüm mazlumlara, mağdurlara el uzatması da, kadim medeniyet anlayışımızın bir tezahürüdür. Hayata geçirmeye çalıştığımız hayra çağırmayı, iyiliği teşvik etmeyi, kötülüğü engellemeyi esas alan dış politika anlayışımızın izahı medeniyetimize sımsıkı sarılmaktır.

Dünya 5’ten büyüktür itirazımız, adalete çağrı boyutuyla aynı zamanda bir medeniyet çığlığıdır. Ne demek dünya 5, olur mu böyle bir şey ya? İkinci Dünya Savaşının şartları bir kenarda, bugünün şartları bir kenarda. 5 ülke dünyanın kaderini belirliyor. Onların dudaklarından ne dökülürse netice o, böyle bir şey olamaz. İkinci Dünya Savaşı geride kaldı, bugün başka bir dünya var. Bütün hadiseler güncellenirken siyasetin bu noktadaki kaderinin güncellenmesi gerekir. Ve bu 5 ülkenin şöyle kimlerden oluştuğuna baktığınız zaman, orada bir tane Müslüman ülke yok. Niye orada Müslüman ülke yok? Ve dünyadaki tüm kıtalar orada temsil edilmiyor, Asya, Avrupa, Amerika, diğer kıtalar nerede? Yok. Ve şu anda niçin Irak, Suriye çözülmüyor? Acaba niçin Rohingya Müslümanlarının sorunu çözülmüyor, Myanmar niçin halledilmiyor? İslamofobiya sürekli tahrik ediliyor. Amerika’da Sayın Trump bakıyorsunuz Müslümanlara terörist ifadesini kullanıyor. Bak böyle bir şey yok dediğimizde de savunamıyor. Hadi buyur Myanmar’da bazı Budistler terörist olarak Rohingya Müslümanlarını öldürdüler. Peki, Budistlerle ilgili aynı şeyi söyleyebiliyorlar mı? Yok. Niye? Onlar yoga yapıyor. Böyle bir saçmalık olabilir mi? Hristiyan teröristler için böyle bir şey söylüyorlar mı? Yahudi teröristler için böyle bir şey söylüyorlar mı? Yok. Varsa yoksa İslami terör diyorlar. Defaten anlatıyoruz, olamaz. DEAŞ’a karşı en büyük mücadeleyi veren ülke biziz ve bu mücadelemizi verirken de DEAŞ’ın İslam’la alakası olmadığını söylüyoruz. Bunu çok açık, net tüm uluslararası toplantılarda, İslam ülkeleriyle yaptığımız görüşmelerde DEAŞ’ın İslam’la alakası olmadığını söylüyoruz. Ama bunlara bunu anlatamıyorsunuz ve ne yazık ki Müslümanı Müslümana bunlar kırdırıyor. Ücretsiz silahları da veriyorlar. Biz savunmak için paramızla silah istiyoruz, bize silah vermiyorlar; böyle garip bir dünyanın içerisindeyiz. Adalet, ben de adaleti arıyorum, yok. Merhamet bunlarda hiç yok.

Geçen G-20 Toplantısında enteresan bir olay oldu, Sayın Trump dedi ki; dünyada en çok dönerler toplantısında en az gelişmiş ülkelere yardım yapan biziz dedi, bizden de hiç bahsetmedi. Ben o arada OECD’nin raporlarını istedim arkadaşlardan, o geldi. Dünyada şu anda Amerika birinci sırada gözüküyor, biz ikinci sırada gözüküyoruz, İngiltere üçüncü sırada gözüküyor. Fakat milli gelire oranla baktığımızda Türkiye birinci sırada, Amerika ikinci sırada gözüküyor. Niye söylemiyorsun Türkiye’yi? İşlerine gelmiyor. Çünkü biz veren el alan elden hayırlıdır diyerek bu yola çıktık. Onun için de nerede bir masum, mağdur, mazlum varsa biz oraya uzanıyoruz ve bundan sonra da uzanmaya devam edeceğiz. Biz tüm gücümüz ve imkânlarımızla yakın ilişki içinde olduğumuz geniş coğrafyada ecdadımızın medeniyetimiz adına ektiği tohumların fidan haline dönüşmesi için çalışıyoruz. Sadece bununla kalmıyor, aynı zamanda gelecek nesiller için de yeni tohumlar bırakıyoruz. Gittiğimiz her yerde çok büyük itibar görüyoruz halktan, idarecilerden değil. Bizim için de aslolan zaten o. Gönülden gelen bir sevgiyle kucaklanıyorsak, ha bu bizim için yeterlidir. Biz her ne olursa olsun bu medeniyet tasavvurumuzu kaybetmeyeceğiz, onun peşinden gitmeye devam edeceğiz.

İslam sadece Müslümanlara değil tüm insanlığa seslenen bir dindir. Öyleyse bizim medeniyet tasavvurumuz da Müslümanlarla birlikte diğer inanç sahiplerini de kapsamak zorundadır. Bunun formülü de medeniyet telakkimizi şahsiyet, cemiyet, devlet hayatını ihata edecek şekilde geniş tutmaktan geçiyor. İslam’ın ufkunun derinliğini kendimizden başlayarak tüm insanlığa göstermeyi ise, ancak medeniyet davamızı başarıya ulaştırarak gerçekleştirebiliriz.

Değerli arkadaşlar; İslam medeniyeti kimi zaman Arapların, kimi zaman Farisilerin, uzunca bir zaman da Türklerin ön planda olduğu 1400 yıl boyunca dünyaya damgasını vurmuş bir medeniyettir. Selçuklu ve Osmanlı’nın yönü istisnalar hariç hep Batıya dönük olduğu için Avrupa’nın İslam telakkisi genellikle bizim ecdadımız üzerinden şekillenmiştir. Öyle ki asırlardır –burası çok önemli- Avrupa’da Türk demek Müslüman demektir. Bu temas, aynı zamanda karşılıklı etkileşimi de beraberinde getirmiştir. Doğudan Batıya, Batıdan Doğuya her türlü fikri ve milli güç ister istemez bizim üzerimizden geçmiştir. Buna Haçlı seferleri de dahildir. Rönesans’ın temelini oluşturan Doğu toplumlarının ilmi birikiminin Avrupa’ya transferi de dahildir. Coğrafyamız bu vasfını günümüzde sürdürüyor.

Önceki gün 14. vefat yıldönümünde kendisini bir kez daha rahmetle yad ettiğimiz Aliya İzzetbegoviç, vefatından bir gün önce kendisini Viyana dönüşünde hastanede ziyaret ettiğimde bana aynen şu ifadeleri kullanmıştı ve gittiğim ana kadar da şuur kapalıydı Bakir kardeşimizin bana ifade ettiği şekliyle, gittiğimde açıldı dedi. Ve şu ifadeyi kullandı: “Sen Osmanlı torunusun, Bosna Hersek’i sana emanet ediyorum” dedi ve ertesi gün rahmetli oldu. Şimdi biz Mostar’ı nasıl bırakabiliriz? Biz şimdi Drina’yı nasıl bırakabiliriz? Biz şimdi oradaki Fatih Sultan Mehmet Camiini nasıl bırakabiliriz? Tabii ki oralarda hiçbir zaman bunları eksik bırakmayacağız, işte bunlar hep oradaki bizim medeniyetimizin adeta taçlandırılmış eserleridir. Bu medeniyet orada varlık sebebi olarak bu eserleri inşa etmiş. Ne zaman? Bakın ta 15. yüzyıldan al zamanımıza kadar.

Devlet adamlığının yanı sıra asrımızın en büyük İslam mütefekkirlerinden birisi olan merhum Aliya’nın bu vasiyeti asla sıradan bir nezaket ifadesi değildir. Tarihi yaşadıkları günden ibaret görmeyenler, maziden atiye köprü kurmayı başaranlar güne ve geleceğe başka türlü bakarlar, merhum Aliya da böyle bakıyordu. Kendisinin Bosna’yı Türkiye’ye emanet etmesi, sahip olduğu medeniyet ufkunun bir tezahürüydü. Çünkü Aliya, Müslümanların ancak birlik, beraberlik, dayanışma, kardeşlik içinde olurlarsa medeniyet tasavvurlarını hayata geçirebileceklerini görüyordu, biliyordu. Onun için bugün öncelikle yapmamız gereken İslam dünyasında yaşanan hadiselerin acısıyla yeis içine düşenlerin meseleye çok daha geniş bir perspektiften bakabilmelerini sağlamaktır.

Bakınız üniversitemizin ismini aldığı İbn Haldun’a göre tıpkı insanlar gibi devletlerin ve elbette medeniyetlerin de bir ömrü vardır. Doğarlar, büyürler ve ölürler. Avrupa’da yeniden hortlayan ırkçılığı, yükselen yabancı düşmanlığını, giderek derinleşen bencilliği bu sürecin ayak sesleri olarak görüyorum. Sömürgecilik üzerine kurulan insanları görünmez zincirlerle köleleştiren, sınırsız tüketime dayalı insanı metalaştıran bir düzenin ilanihaye devam etmesi düşünülemez. Dün sanayileşme adına kurdukları sömürge düzenini bugün demokrasi adına sürdürenlerin yüzlerindeki makyaj dökülüyor ve gerçek yüzleri ortaya çıkıyor.

Hâlbuki İslam medeniyeti, köklerinin derinliği ve beslendiği kaynaklar itibariyle ilelebet ayakta kalacak bir medeniyettir. Tüm saldırılara rağmen medeniyetimizin o çelik çekirdeği sağlamdır. Evet, dünyayı insani çizgide tutabilecek yegâne güç İslam medeniyetidir. Bu hakikati ne DEAŞ gibi, ne El Kaide gibi, ne Boko Haram gibi terör örgütleri, ne de kendi toplumlarını inim inim inleten kifayetsiz yöneticilerin zulümleri değiştiremez. Mücevher çamura bulanmakla değerinden bir şey kaybetmez. Bize düşen bu kıymetli hazineyi üzerindeki çamurlardan arındırıp insanlığın hizmetine sunmaktır. Bunun için de tek yapmamız gereken, kendimizi sürekli geliştirmek, ikmal etmek, çalışmak, mücadele etmektir.

Değerli kardeşlerim, Müslümanlar diğer medeniyetlerin, diğer kültürlerin, diğer inançların dolgu malzemesi, tüketim pazarı, deneme sahası asla değildir. Eğer bugün böyle bir manzara varsa, İslam dünyası terörle, geri kalmışlıkla, mezhep kavgalarıyla, siyasi çekişmelerle harap haldeyse bizlere bir anımızı bile huzurlu geçirmek haramdır. Bugün Suriye’deki, Irak’taki, Libya’daki, Yemen’deki, Somali’deki, yakın geçmişte Balkanlar’daki, Kafkaslar’daki, daha gerilere gidecek olursak tüm Asya coğrafyasındaki yaşanan acıların müsebbibi Müslümanlar olarak bizleriz. Biz medeniyetimizin gereği olan duruşu sergileyemediğimiz için, birileri kadim tarihimizin nadide eserlerini yerle yeksan edebiliyor. Biz vahdet ve uhuvveti tam anlayamadığımız için birileri kolayca kardeşi kardeşe kırdırabiliyor. Biz meselelere Müslüman ferasetiyle bakamadığımız için fitne, çatışma ve yoksulluk coğrafyamızda –dikkat edin- kol geziyor. Şu anda işte Irak’ta olanlar, Suriye’de olanlar, kim kimi öldürüyor? Varil bombalarını kim oradaki Müslümanlara yağdırıyor? Yine Müslümanlar değil mi? Efendim, işte koalisyon güçleri de yağdırıyor, diğerleri de yağdırıyor? Ya tamam da, onları oraya kim davet ediyor? Davet edenler sözde Müslüman. Diğer tarafta da aynı öyle. 1 milyona yakın insan Suriye’de öldü, Irak’a bakıyorsunuz milyonlarca öldü, ta Saddam döneminden aldığımız zaman. 11 Eylül’de Amerika’da Batı medeniyetinin sembollerinden olarak gördükleri İkiz Kuleler bir terör saldırısıyla yıkıldı diye dünyayı kana ve ateşe boğdular. Oysa bizim coğrafyamızda neredeyse yıkılmamış eserimiz, üzerine çirkinliğin gölgesi düşürülmemiş mabedimiz kalmadı. Şu anda Irak diye bir şey kaldı mı ya? Şu anda Suriye, Halep ne halde, İdlib ne halde? Gelin Şam’ın kuzeylerine, ne halde? Bütün o tarihi eserler yıkıldı gitti, yani medeniyet çöktü. Medeniyet adına konuşanlar acaba bunlarla ilgili bir kelam ediyorlar mı? Daha ne kadar yıkabiliriz, onun için geliyorlar. Yani bu asrın Hülagû’leri de var. O nasıl gelip orada bütün kütüphaneleri yakıp yıktıysa, aynı şekilde şimdi de gelip buraları yakıp yıkanlar var.

Görüntümüzden, kıyafetimizden, kullandığımız araç-gereçten başlayarak hayatımızın her alanını kuşatan bir büyük istiladan ruhumuzu kurtardığımızı nasıl düşünebiliriz? Kendi Rönesanslarını bize borçlu olduğunu söyleyenlerin karşısında bugün ortaya koyacak neyimiz var? Elhamdülillah kaynaklarımız sağlam, saf ve sahih bir şekilde yerli yerinde duruyor. Ama eğer bu kaynakları değerlendiremiyor, hayatınıza aktaramıyorsanız hayatınız zayıf kalmaya mahkûmdur. Onlardan aldığınız ilhamla mimariden kültüre kadar her alanda üretim yapamıyorsanız kayıptasınız demektir, ziyandasınız demektir. Bugün tüm Müslümanlar İslam medeniyetini boynu bükük bıraktıkları için kayıptadır, ziyandadır. Dinimizin isminin terör örgütlerinin istismar malzemesi haline getirilmesini dahi engellemiyorsak vah bize. İslam, slm, anlamı malum, barış. Bir barış dini olan İslam’a terörü yüklemeye çalışanlar karşısında biz bunun mücadelesini veremiyorsak yazık bize. Bunun mücadelesini çok kararlı vermemiz lazım. Bir zamanlar Himalaya’lardan Pirene’lere, Karadeniz’den Hint Okyanusuna kadar geniş bir coğrafyaya ışık saçan, insanların huzur ve mutluluk kaynağı olan İslam medeniyetini yeniden ayağa kaldırmak işte bizlerin elindedir. Dışarıdan birilerinin gelip buna talip olacağını sanmayın ha, böyle bir şey beklemeyelim, bunu biz yapacağız. Bu bizim İslam dünyasının, Müslümanların vazifesidir. İnancı, ilmi, tefekkürü hep birlikte hayatımızın merkezine yerleştirmeden de bu vazifemizin gereğini yerine getiremeyiz.

Bu konuda kendi adıma sizlere çok net bir ölçü söyleyeyim; İstanbul’a Mimar Sinan’ın eserlerinin teknik ve estetik boyutunu aşacak bir abide kazandırdığımız gün medeniyetimizi yeniden ayağa kaldırdığımız gün olacaktır. İslam coğrafyasında zekâtımızı, fitremizi verecek kimse bulamayıp da dünyanın başka neresinde mağdur ve mazlum var diye aramaya başladığımız gün medeniyetimizin yeniden zirveye çıktığı gün olacaktır, bunu böyle bilelim. Dünyanın hangi köşesinde yaşarsa yaşasın, insanların sıkıntıya düştüğünde, zulme uğradığında, yardım için en yakın İslam beldesine koştukları gün medeniyetimizin güneş gibi cihanı aydınlattığı gün olacaktır. İnşallah bu silkinişin, bu dirilişin, bu yükselişin çok yakın olduğuna inanıyorum.

İnşallah, tabii şu anda İbn Haldun Üniversitesi’nin bulunduğu mekân geçici bir mekân, çok yakın zamanda, 3-5 yıl içinde en geç inşallah yeni mekânımızı Yönetim Kurulu Başkanımız burada, Rektörümüz burada, üyeler burada, tamamen medeni bir eser olarak ortaya çıkarmamız lazım. Ve orada inşallah hem estetik, hem sanat, her yönüyle bu iddiamızı ortaya koymamızda çok çok büyük faydalar olacaktır. Ve o üniversitemize gelenler geldikleri zaman bir başka ruh ile oradan dönme imkânını yakalayacaklardır diye düşünüyorum, böyle inanıyorum.

Bu duygularla bir kez daha Medeniyetler Şûrasının hayırlara vesile olmasını Rabbimden niyaz ediyorum.

Bu önemli toplantının düzenlenmesinde emeği geçenleri tekraren tebrik ediyorum. Sizlere sevgilerimi, saygılarımı sunuyorum.

Kalın sağlıcakla.

join us icon
SEN DE ARAMIZA KATIL Gücümüze Güç Katalım.