Cumhurbaskani Erdogan’in Uluslararasi Zeytin Dagi Baris Ödülleri Töreni’nde yaptigi konusmasi
Sevgili Filistin ve barış dostları, kıymetli misafirler, hanımefendiler, beyefendiler, sizleri en kalbi duygularla selamlıyorum.
Toplantımıza yurt dışından iştirak eden misafirlerimize ülkemize ve güzel İstanbul’umuza hoş geldiniz diyorum.
Yıllardır zulme uğrayan, evlerinden yurtlarından zorla uzaklaştırılan, hak ve özgürlükleri ellerinden alınan, kendileri yaralanıp gazi olan, yakınları can verip şehitlikle şereflenen Filistinli kardeşlerimizin her birine buradan selamlarımı, sevgilerimi özellikle gönderiyorum.
Buradan bir kez daha davalarını davamız, mücadelelerini mücadelemiz, direnişlerini direnişimiz bildiğimiz Filistinli kardeşlerimize sonuna kadar yanlarında olduğumuzun mesajını, müjdesini iletmek istiyorum.
Biraz sonra Uluslararası Zeytin Dağı Barış Ödüllerini takdim edeceğimiz çizgileriyle zulme meydan okuyan merhum Naci El Ali adına dostu Sayın Hani Mütire, gönüllü çalışmalarıyla hayatını Filistin davasına adayan Endonezyalı Hanımefendi Sayın Nur Fıtri’ye, Batıdaki tüm vicdanlı insanların temsilcisi olarak İsveç’ten Kudüs’e kadar yürüyen Filistin davasının sesi Benjamin Ladraa’ya, genç yaşında haksızlığa ve zulme direnirken İsrail buldozerleri tarafından alçakça katledilen Rachel Corrie’nin anne ve babasına şükranlarımı sunuyorum.
Filistin ve Kudüs meselesi sadece bir milletin, bir coğrafyanın, bir şehrin davası değildir. Maruz kaldıkları zulümler, katliamlar, haksızlıklar sebebiyle Filistinliler dünyadaki tüm mazlumların sembolüdür. Tarih boyunca Musevilerin, Hristiyanların ve Müslümanların kutsal şehri olan Kudüs ise, insanlığın ortak değerler etrafında toplanabilme idealinin sembolüdür. Dolayısıyla Filistin’i ve Kudüs’ü savunmak kadim insanlık tarihi boyunca iyi olan, güzel olan, doğru olan, hak olan ne varsa hepsini de savunmak demektir. Onun için burada farklı dinlerden, farklı kültürlerden, farklı coğrafyalardan bireyler olarak biraradayız.
İnsanlığın geleceğini Filistin ve Kudüs meselesinde verdiği imtihanda elde edeceği netice belirleyecektir, bunda hiç şüphe yok. Şayet bu imtihandan alnımızın akıyla çıkabilirsek, insanlık olarak geleceğimize güvenle ve umutla bakabiliriz. Tam tersi olursa, o zaman hakların, özgürlüklerin, ahlaki ve vicdani tüm ölçülerin ortada olmadığı veya ortadan kalktığı, zulmün hakim olduğu karanlık bir gelecek bizi bekliyor demektir. Çünkü Filistin’de, özellikle de Kudüs’te yaşananlar zalimlerin zulümlerini meşrulaştırma, hatta kurumsallaştırma çabasından başka bir şey değildir. İsrail Yönetiminin daha yakın zamanda kendi topraklarına sahip çıkmaktan başta hiçbir suçları olmayan Filistinlilere karşı uyguladığı şiddet, zalimlerin cüretinin her geçen gün arttığını gösteriyor. Bu saldırılarda onlarca şehit ve binlerce yaralı veren Filistinlilerin yaşadıkları karşısında uluslararası toplumun sergilediği kayıtsızlık hiçbir halkın, hiçbir bireyin güvende olamayacağı bir geleceğin işaretidir. Biz insanlığın özellikle barış merkezi olması gereken Filistin’in ve Kudüs’ün adını zulümle yan yana yazan İsrail yönetiminden iki cihanda da davacı olacağız.
Filistin’le birlikte Suriye’de yaşananlar acı bir gerçeği gösterdi, biz bunları iyi tanıdık, iyi tanıyoruz, iyi biliyoruz, hatta hata ikili görüşmelerde onların bize söylediklerini unutmamız mümkün değil. Bunlarda ne insani, ne vicdani asla böyle bir karakter, böyle bir cibilliyet yok. Uluslararası toplumun, özellikle görevi barışı ve güven temin etmek olan uluslararası kuruluşların riyakârlığı artık gizlenemez, saklanamaz, daha önemlisi tahammül edilemez bir boyuta ulaşmıştır. İşte bu çarpıklığa karşı itirazımızı biz dünya 5’ten büyüktür diyerek dile getiriyoruz. Dünyadaki tüm ülkelerin güvenliğini sadece 5 ülkenin çıkarına ve hatta keyfine bırakan bir sistemin sürdürülebilirliği yoktur, artık Birleşmiş Milletler’in reforme edilmesi olmazsa olmazdır, kesinlikle reforme edilmesi şarttır.
Dünya, İkinci Dünya Savaşının şartlarında yaşamıyor, artık bunlar tarih oldu, bunlar geride kaldı. Öyleyse şimdi Birleşmiş Milletler’i reforme etmek, reforme etmek suretiyle yeniden bir Birleşmiş Milletler yapısını ortaya çıkarmak gerekiyor. Türkiye olarak bu çarpıklığın düzeltilmesi konusunda bir yol açmak için harekete geçtik, görüştüğümüz tüm dünyadaki liderlere hep bunu anlatıyoruz. Tabi bu 5 ülkenin işine gelmediği gibi, diğer dünyadaki liderler de korkuyorlar, çekiniyorlar, böyle bir şeye tevessül edersek acaba akıbetimiz ne olur, çünkü hepsinin öyle veya böyle bu 5 ülkeden çıkarları var, birisi sağdan, birisi soldan, hepsi bir yerden bağlı. Hamdolsun, bizim böyle bir bağlantımız yok, biz sadece Hakk’a bağlıyız, sadece halkamıza bağlıyız. Onun için de doğru neyse bunu son nefesimizi verene kadar savunacağız. İnsanlığın tamamına hizmet edecek bir uluslararası güvenlik mimarisi kuruluna kadar inşallah bu mücadelemizi sürdüreceğiz.
Değerli kardeşlerim; şu anda bizleri biraraya getiren ödül töreninin de düzenleyicisi olan Kudüs Platformu kadınlarımızın öncülüğünde kurulmuştur. Bir meseleye eğer kadınlar sahip çıkmışsa, başarı yolunun yarısı kat edilmiş demektir. Filistin davası inşallah kadınlarımızın da omuz vermesiyle yükselecek ve zafere ulaşacaktır. Bugün ödül tevdi ettiğimiz isimler arasında da her biri birer irade, cesaret, azim sembolü olan kadınlar öne çıkıyor. Dünyaya baktığımız zaman kadınların yaşanan trajedilerle hem en önemli hedef olduğunu, hem de ortaya çıkan ağır sonuçların en büyük mağduru durumunda bulunduklarını görüyoruz. Kadınlar ve onlarla beraber çocuklar, çoğunlukla kendi kararları olmayan savaşların ve krizlerin bedelini ödemek zorunda kalıyorlar.
Filistinli kadınlar ve çocuklar İsrail yönetiminin zulmüne en çok maruz kalanların başında geliyor. Filistinli çocukların önemli bir bölümü vatanlarının dışında mülteci kamplarında veya başka ülkelerde hayatlarını sürdürüyor. Vatanlarında kalabilmeyi başarmış olanlar ise her gün evlerinden okullarına giderken arama noktalarından bindiği toplu taşım aracına, kapısından girdiği eğitim-öğretim kurumuna kadar adımını attığı her yerde ayrımcılığa, psikolojik ve fiziki şekilde maalesef maruz kalıyor.
Sokakta fanatiklerin tacizine uğrayan, okul çantasındaki kitabı, defteri, kalemi defalarca yerlere dökülüp aranan Filistinli çocuk kendisine nasıl bir gelecek tahayyül edebilir? Evinin ne zaman başına yıkılacağının, ekmeğini kazanmak için kapıdan çıkan eşinin, okula giden çocuğunun dönüp-dönmeyeceğinin endişesi içindeki Filistinli kadın nasıl geleceğine güvenle bakabilir? Hayatı bu şekilde geçen hangi Filistinli birey, kendine haksızlığı, hukuksuzluğu, korsanlığı politika haline getirmiş bir zulüm devletinin parçası olarak hissedebilir? Bırakınız kendi devletine sahip olmayı, kendi toprağının, kendi mülkünün göz göre göre yağmalandığını gören hangi Filistinli çiftçi, esnaf, işadamı üretimin, kalkınmanın, gelişmenin peşine düşebilir? Kulaklarını Filistinli kadınların, çocukların, erkeklerin çığlıklarına kapatmış olanlar, eğer kendilerini daha huzurlu ve güvenli bir dünyada hissediyorlarsa, ortada çok daha vahim bir var demektir. Vicdanların nasır tutuğu bir dünya daha güvenli değil, sadece daha acınacak durumda demektir.
Allah’a şükür, bir kısmını bugün burada ağırladığımız gibi, mahşeri vicdanın temsilcileri ortaya çıkıyor da umutlarımızı koruyabilmemizi sağlıyor. Tıpkı bembeyaz karın içinden çıkmayı başarıp baharın müjdecisi olarak bizleri selamlayan kardelen çiçekleri gibi zulmün ortasından birer vicdan ve adalet abidesi olarak yükselen bu insanlara biz müteşekkiriz. Her gün hayatta kalma ve geleceğine sahip çıkma mücadelesi veren Filistinlilere destek olan her birey, sadece kendisi saygıyı hak etmekle kalmıyor, aynı zamanda tüm insanlığın da onurunu kurtarıyor.
Bizim inancımız umutsuzluğu yasaklıyor. İhtiyacımız olan sadece yalnız olmadığımızı hizmettir. Nur’ların, Benjamin’lerin, Rachel’lerin sayısı attıkça Filistinli mazlumlarla birlikte bizler de dünyada yalnız olmadığımızı görüyoruz. Hangi inançtan, hangi coğrafyadan, hangi milletten, hangi kültürden, hangi dilden olursa olsun umudumuzu diri tutan ve yükselten herkese buradan bir kez daha teşekkür ediyorum.
Değerli arkadaşlar; barış insanoğlunun bu dünyada ilk var olduğu günden beri aradığı, peşinden koştuğu, özlemini geçtiği bir idealdir. Hele hele bizim dinimiz İslam, slm, yani bir barış dinidir. Ve bizler bir barış dininin mensupları olarak Allah’a hamd ediyoruz, Ona layık olmanın gayreti içerisindeyiz. Ama ne yazık ki o barış dinin mensupları birbirini yiyor, bu da ayrıca bizim bir derdimiz. Tıpkı Habil’le Kabil’in hikâyesi gibi, güçsüzle güçlünün değil, haklıyla haksızın, mazlumun zalimin hikâyesi gibi. Çünkü Habil aslında Kabil’den daha güçlüydü, sadece Kabil Habil’den daha hırslı, daha vicdansız, daha fesattı. Evet, bunlar kötü, ama kabul etmeliyiz ki hepsi de insana dair hasletlerdir. “…” gerçek bu. İyi ve kötü, doğru ve yanlış, hak ve batıl arasında seçim yapma iradesi, insanı diğer varlıktan ayırarak mahlûkatın en şereflisi yapan temel farktır. Binlerce yıldır insanlık tarihinde yaşanan savaşların, çatışmaların, haksızlıkların gerisinde hep bu irade vardır. Bugün de birileri tercihini kötülükten, haksızlıktan, yanlıştan yana kullanıyor. Bize düşen, daima hakkın ve haklının yanında yer almaktır, barışın anahtarı işte burada yatıyor. Gözümüzün önündeki bu hakikate ulaşmak genellikle öyle kolay olmuyor, maalesef önce tüm olmazlar deneniyor, sonra da barış yoluna giriliyor. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarını hatırlayın, tek dertleri pastadan daha çok pay almak isteyen muhterisler dünyamızı yakıp-yıkarken, geride on milyonlarca kurban bıraktılar. Bugün de benzer hırslar özellikle de coğrafyamız üzerinde oynanan oyunlarda kendini çok açık, net gösteriyor. Filistinlilerin 70 yıldır maruz kaldığı insanlık dışı saldırılar, Suriyelilerin, Iraklıların, Yemenlilerin son yıllarda yaşadığı trajediler hep bu oyunların birer tezahürüdür. Gerisinde insani hiçbir amacın olmadığı meydan okumalar, sadece bitip tükenmek bilmeyen bir güç iştahıyla yapılıyor. İşte az öne Ruanda söylendi, sadece Ruanda mı? Cezayir’de Fransızlar 5 milyon Müslümanı orada katlettiler. Libya’da aynı Fransızlar orada da yine devasa bir katliam yaptılar, dünyanın sesi çıktı mı? Çıkmadı, yine sessiz kaldılar. Bu her zaman aynı oyun, yarın da aynısı olacak hiç endişeniz olmasın, çünkü yapı bu, karakter bu, cibilliyet bu, bunu değiştirmek mümkün değil.
Bugün Türkiye dünyanın 17. büyük ekonomisi olmasına rağmen insani yardımlarda geçtiğimiz yılın rakamları itibarıyla muhtemelen ilk sırada yer alıyor. Hâlbuki bizim ne Amerika’yla, ne Batılı ülkelerle mukayese edilir bir yanımız yok, onlar bizim çok önümüzde, ama buna rağmen biz farklıyız. Biz biliyoruz ki, yaptıklarımız, verdiklerimiz bizim için kayıp değildir, tam aksine o bizim inancımızın gereği olarak olması gerekendir. Peki, ekonomik, siyasi ve askeri güç geldiğinde birbirleriyle yarışan, bizim 2 katımız 5 katımız, 10 katımız büyüklüğündeki devletler niye insani yardım dendiğinde gerimize düşüyor derseniz? Çünkü tamamen bir vicdan, ahlak işi olan insani yardım para getirmez, petrol getirmez, altın getirmez, siyasi güç getirmez. Bunlar nerede elmas varsa, nerede altın varsa, nerede kendileri için petrol varsa oradalar, bunlar oradalar.
İnsani yardım size sadece ve sadece en yakınınızdakilerden başlayarak diğer insanlara karşı sorumluluğunuzu yerine getirmiş olmanın huzurunu verir, işte biz bu huzuru duyuyoruz. Anlaşıldığı kadarıyla böyle bir anlayışın parası ve silahı çok olanlar nezdinde bir karşılığı yok. Türkiye olarak biz Suriye ve Iraklı toplamda 4,5 milyon kişiyi yıllarca ülkemizde misafir ederken, Avrupa devletleri bir ara ciddi paniğe kapıldılar ve adeta bizden, ne olur, siz onları orada tutun, sakın kapıları açıp da bırakmayın, bu denli korktular. Biz zulmedecekler diye bizdeki bu muhacirlere, mültecilere kapıyı açıp onları göndermedik, tekrar onları kamplarımıza aldık, çünkü zulmedeceklerdi; işte bazı komşu ülkelerde o yaptıkları zulmü gördük. Bu mültecilerin kendi topraklarına yönelebilme ihtimali hepsinin de muvazenesini bozdu. Bize gelip yardım istediler, Türkiye olarak biz zaten hiçbir karşılık beklemeden bu kardeşlerimizle evimizi ve ekmeğimizi paylaşıyorduk, çünkü biz ensar olmaya taliptik. Çünkü biz Sevgililer Sevgilisi Peygamberimizi ağırlayan o ensarı öğrenmiştik, onları iyi biliyorduk. Ve muhacirlik bizim içindi, ensar o da bizim içindi. Ve bunun gereğini yerine getirmek de bizim asli görevimizdi. Yaptığımız bu çalışmalara destek olmak üzere 3 milyar avro ve ardından bir 3 milyar avro daha yardım sözü verdi, kim? Batı. Ayrıca, Avrupa Birliği tam üyelik müzakerelerimiz çerçevesinde yapmaları gereken, ama sürekli geciktirdikleri serbest dolaşım hakkı ve fasılların açılması başta olmak üzere çeşitli konularda ilerleme taahhüdünde bulundular. Biz ülkemizde hala 3,5 milyon Suriyeli kardeşimizi misafir etmeyi sürdürüyoruz, en ufak bir tereddüdümüz yok. Yardım gelse de-gelmese de biz bunu yapmaya devam edeceğiz. Şu ana kadar yaptığımız yardım ne oldu biliyor musunuz? 31 milyar dolar oldu. Niye? Dedim ya, biz bunu asli görevimiz telakki ediyoruz. Bereketi de geliyor elhamdülillah. Avrolar gelse de-gelmese de bereketi var. Şu ana kadar verdikleri 1 milyar 850 milyon avro, söz 6 milyar avro; işte Batı bu, onun için Batıyı iyi tanıyalım, iyi bilelim ve biz iyi biliyoruz. İyi tanıdım 16 yıllık Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı yaşamımda. Diğer tüm ülkelerden ve kurumlardan gelen yardımlar ise Birleşmiş Milletler’i kastediyorum, o da 550 milyon dolar. Bunlar bu. Buna karşılık aynı kesimler Suriye’de yaptıkları birkaç saatlik operasyonda bilmem kaç yüz milyon dolarlık bomba kullanmış olmayı böbürlenerek anlatıyorlar. Bu kadar silah kullanıyorsunuz, 5 bin tır silah oraya geliyor, 2 bin kargo uçağıyla silah geliyor, ya bunun bedeli ne ve bunlar kime karşı geliyor? Gelse gelse bunlar Türkiye’ye karşı geliyor, çünkü sınırda Türkiye var, başka birisi yok. Ve 20 tane üs var sadece Amerika’nın. Bu üsler ne iş görür, kime karşı? Bütün bunları sorduğumuz zaman, biz hepsinin seri numaralarını aldık, savaş bitince biz bu silahların hepsini alıp gideceğiz. Kimi aldatıyorsunuz ya, biz bunları Irak’ta gördük. Irak’ta siz hiçbir silah almadınız ve daha sonra biz o silahların bir kısmını PKK’lıların elinden topladık topladık, biz bunları biliyoruz. İnsanları öldürmek için gösterdikleri gayretin, harcadıkları paranın onda 1’ini insanları yaşatmak için kullansalar muhtemelen bütün sorunlar çözülecek, ama böyle bir dert yok.
Biz Türkiye olarak kim ne yaparsa yapsın elimizdeki gücü ve imkânları Filistinli, Suriyeli, Afrikalı kardeşlerimiz başta olmak üzere insanlığın yararı için kullanmayı sürdüreceğiz. Rabbimizin emrine ve ecdadımızın bıraktığı mirasa uygun şekilde nerede bir mazlum varsa yanında olmak için daha çok çalışacağız.
Değerli kardeşlerim, şu hususu bir kez daha vurgulayarak sözlerime son vermek istiyorum: Birey ve toplum olarak Filistin meselesi konusunda gösterilen duruş, insanlığa karşı sorumluluklarımızı ne düzeyde yerine getirdiğimizin ölçüsüdür. Biz Davos’ta one minute derken sadece kendimizin değil milletimizin ve dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın Filistin meselesine vicdani bakış sahibi herkesin hissiyatını dile getirdik. Ne zaman ki insanlığın tamamı zalimlere one minute deme noktasına gelirse, işte o zaman bu zulüm bitme sürecine girmiş demektir.
Bir İsrail seyahatim oldu, zaten bir kere gittim. O zaman Şaron Başbakan. Filistin tarafına geçeceğiz, bize bayağı çile çektirdiler. Arabayı aradılar, şunu yaptılar-bunu yaptılar vesaire, yarım saat, 45 dakika oyaladılar. Bırakıp gitmek mümkün değil onu da yapamıyorsun. Fakat ikili görüşmede enteresan bir şey anlattı Şaron, tabii sonra da malum çok çile çekti. Söylediği şuydu: Hayatta en çok zevk aldığım şey, Filistinlileri öldürürken tank üstündeki görevimdi. Düşünebiliyor musunuz, bu insanların karakteri bu, yapısı bu. Peki, ne oldu sonra? Kaç yıl değil mi, alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste, bu iş böyle. Onun için adil olacaksın, dürüst olacaksın, zulmetmeyeceksin ve bizlere düşen inşallah o güne kadar mücadeleyi sürdürmek, her platformda Filistinli kardeşlerimizin seslerini duyurmak, yanlarında olmaktır.
Ünlü şair Nizar Kabbani’nin mısralarıyla ifade edecek olursak:
“Ey Kudüs, ey hüzünler şehri
Ey gözlerinden kocaman yaşlar akan
Kim durduracak düşmanları
Üzerine çullanan, ey dinlerin incisi
Kim silecek kanları duvarlarından
Ey Kudüs, ey şehrim
Ey Kudüs, ey sevgilim
Yarın, yarın çiçek açacak limon
Sevinecek yeşil sümbüller ve zeytin
Gözler gülecek
Geri dönecek göçmen güvercinler
Tertemiz yuvasına
Ve geri dönecek çocuklar oynamaya
Buluşacak babalarla oğullar
Ey memleketim
Ey barış ve bereket şehri.”
Evet, barış ve bereket şehri Kudüs için, Filistinliler için, mücadele eden tüm dostları bir kez daha tebrik ediyorum.
Zeytin Dağı’ndan Kudüs’e baktığımızda huzuru ve barışı göreceğimiz günlerin yakın olmasını Rabbimden özellikle niyaz ediyorum.
Bu toplantının düzenlenmesinde emeği geçenleri tebrik ediyorum, hepinize sevgilerimi, saygılarımı sunuyorum.
Kalın sağlıcakla.