Yükleniyor...

Gelecek nesiller daha iyi anlayacak

 

Başbakan Davutoğlu, Mardin Şehir Müzesi’nde, TRT "Başbakan ile Özel Yayın" programında, gündeme ilişkin gazetecilerin sorularını yanıtladı.

Programdan önce TRT’de yayımlanan ve kendisinin de daha önce setini ziyaret ettiği "Diriliş" dizisine ilişkin görüşü sorulan Başbakan Davutoğlu, son dönemde Türkiye’de dizi ve sinema sanatındaki gelişmelerin tarihi olayları daha iyi yansıtabilen güzel ürünlerin ortaya çıkmasını sağladığını belirtti.

Bu tür dizilerin milletlerin hafızalarının canlanması bakımından önemli olduğunu, her milletin destanla yaşadığını dile getiren Davutoğlu, "Destanını, hikayesini, masalını kaybetmiş toplumların hayal etme güçleri kaybolur ve ortak bir takım değerleri de kaybolur" diye konuştu.

Söz konusu dizide detaylara dikkat edildiğini ifade eden Davutoğlu, dizide kullanılan araçların ve kostümlerin de çok güzel olduğunu söyledi. Başbakan Davutoğlu, "son derece başarılı" olarak değerlendirdiği dizinin devam etmesi temennisini de dile getirdi.

Mardin’in tarihi ve kültürel önemine değinilerek, kente yönelik düşüncesi sorulan Davutoğlu, "Mardin benim özel ilgi duyduğum şehirlerden biri oldu" karşılığını verdi.

Mardin’de 7 bin yılda 7 farklı dinin, kültürün, dilin yeşerdiğini ifade eden Davutoğlu, şehir kültürünün anlaşılması için merkezi konumdaki Mardin’in anlaşılması gerektiğini söyledi. 

Kente ilk olarak 2001’de geldiğini ve Kızıltepe’den Mardin’e baktığında aklında ilk uyanan intibahın Kudüs olduğunu paylaşan Davutoğlu, kenti yaşayan bir müze olarak nitelendirdi.

Davos’taki bir toplantıda yabancı gazetecilere, soruları üzerine, Türkiye’de Mardin ve Amasya’ya da gitmeleri tavsiyesinde bulunduğunu dile getiren Davutoğlu, Amasya’yı da  "keşfedilmemiş hazinelerimizden biri" olarak değerlendirdi. 

Mardin’deki programı kapsamında Kasimiye Medresesi’nde Kürtçe, Arapça ve Türkçe Mevlid-i Şerif dinlediğini belirten Davutoğlu, Kürtçe Mevlid-i Şerif’in de Kültür ve Turizm Bakanlığınca basıldığını ve bugün dağıtıldığını söyledi. 

Başbakan Davutoğlu, şöyle konuştu:

"Hani birilerinin ’Kürtçe niye olmuyor, Kürtçe Kuran-ı Kerim tartışması’ yaptığı şey, Kürtçe klasikleri basıyoruz. Tüm bunlar bizim klasiğimiz. Ahmed-i Hani’nin Mem u Zin’i Kürtlere ait değil ki aynı şekilde Yunus Emre de Türklere ait değil. Bunlar insanlığa ve hepimize ait olan ürünler. Hazreti Mevlana Farsça yazdı diye İranlılara mı ait? Ruhu, atmosferi Konya’da." 

- "Selahaddin Eyyübi benim çok örnek aldığım bir şahsiyet"

Selahaddin Eyyübi’nin kendisi ve AK Parti açısından önemi ile Hakkari’deki havaalanına Selahaddin Eyyubi isminin verilmesine ilişkin soru üzerine Başbakan Davutoğlu, "Selahaddin Eyyübi benim çok örnek aldığım bir şahsiyet" diye konuştu.

Manevi bakımdan dolu olan Selahaddin Eyyubi’nin güçlü bir ilmi birikiminin bulunduğunu ifade eden Davutoğlu, aynı zamanda hekim, düşünür ve komutan olduğunu kaydetti.

Başbakan Davutoğlu, Selahaddin Eyyübi’nin komutanlığa hikmet, siyasetine irfan kattığını vurgulayarak, onun çok özel bir şahsiyet olduğunu söyledi.

Selahaddin Eyyubi’nin herhangi bir kesime değil, herkese ait olduğunu dile getiren Davutoğlu, "Haçlılar ve haçlı tarihi yazanlar dahi Selahaddin Eyyubi’den övgüyle bahsederler. Savaşanların, düşmanların bile övdüğü hikmet sahibi bir lider. O açıdan Selahaddin Eyyubi bizatihi mühimdir" ifadesini kullandı.

Eyyübiler’e ilişkin tarihi bilgiler veren Başbakan Davutoğlu, şunları kaydetti:

"Selahaddin ismi, herkesin benimsediği bir isim. Kastettiğim modern Selahaddinler değil, gerçek Selahaddinler. Bu ismi verirken hem bu coğrafyanın ortak kimliği, mesela Irak tarafından Selahaddin şehri var, her yerde benimsenen bir isim. Türk, Kürt, Arap unsurların hep beraber birlikte olduğu bir döneme, ortak şeyini vurmuş bir isim. Hakkari’ye (havalimanı) bu ismi vermekle bu ortak kimliği uyandırmayı amaç edindik. Hepimize ait olan bir coğrafyadan bahsediyoruz. Şu anda Türkiye’de iki siyaset var. Bir, parçalayıcı siyaset. ’Biz’ derken kişilerin neyi kastettiği önemli. Mesela ben ’Biz’ derken, Mardin olmadan bir ’Biz’ düşünemiyorum. Diyarbakır olmadan Konya’yı düşünemiyorum. Acaba HDP böyle hissedebiliyor mu veya MHP’liler böyle hissediyor mu? CHP’liler böyle hissediyor mu? ’Ben’ dediğim için kişiden bahsetmiyorum, AK Parti’nin bir ismi, bu hareketin önünde bir ilmi veya siyasi kimliğimle söylüyorum, Mardin’e geldiğimde Konya’nın havasını hissediyorum, yaşıyorum. Halkın içinde de yaşıyorum. Bazıları ise ’Biz’ derken parçalayıcı bir boyutla yaklaşıyorlar. Ya etnik ya mezhebi bir kimlikle. Bu parçalayıcılık çok rahatsız ediyor ve açıkçası ürkütücü de bir şey. Suriye ve Irak’ta bu şekilde parçalanmalar yaşandığı için çok acı olaylar yaşandı."

Parçalanmış benlik

Davutoğlu, HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş‘ın "Keşke Hakkari’deki havalimanının açılışında biz de olsaydık" ifadesini kullandığı belirtilerek, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik eleştiride bulunduğunun hatırlatılması üzerine, “Cumhurbaşkanımıza yönelik eleştiri, bana yöneltilmiştir” değerlendirmesinde bulundu. “Demirtaş, keşke bu psikolojiyi ve bu dili her zaman kullansa” diyen Davutoğlu, şöyle konuştu:

“Beni, Selahattin Demirtaş ile ilgili sükutu hayale uğratan husus şu; Selahattin Bey ve onun temsil ettiği siyasi yaklaşımda, şizofrenik demeyeyim, o anlamda tıbbi bir şeyle kullanmıyorum ama çok da klasikleşmiş psikolojide, ‘divided self’ İngilizce’sini söyleyeyim, yani  parçalanmış benlik.  Parçalanmış benlik, yani bir baktığınızda şöyle görünür, bir baktığınızda böyle görünür. Şimdi parçalanmış benlik gibi egoya sahip olan bir kimliğin işaretlerini görüyorum Selahattin Demirtaş’ta.”

Davutoğlu, Demirtaş’ı, 1 Ekim’de, Başbakanlık makamında kabul ettiğini, bu kabulün de bir mesaj olduğunu ifade ederek, şöyle devam etti:

“Yani ben sizi siyasi bir lider olarak muhatap alıyorum, yol yürüyebileceğimizi düşünüyorum. Çözüm sürecinde ciddiyiz, beraber konuşalım. O konuşmada kendisine dedim ki, ‘Selahattin Bey, cumhurbaşkanı seçimini kaybettiniz. Cumhurbaşkanımız kazandı ve biz de bundan büyük onur duyduk. Cumhurbaşkanımız zaten bunu hak etmişti ama sizin dilinizi takdir ettik’ dedim. Türkiyelileşme kavramını ilk defa orada kullandı ve bunu da ifade ettim, yüzüne. Bunu kamuoyuna da ifade ettim. 1 Ekim’deki Selahattin Demirtaş ile 6 Ekim’deki Selahattin Demirtaş, iki ayrı kimliktir. Ben karşımda bir kimlikli kişileri muhatap olarak görmek isterim. Anlaşamazsak da bir kimlikte olsun. Ama bir anda kimlik değiştirdiği zaman kişiler, o andan itibaren muhatap olma niteliğini kaybetmeye başlarlar ya da muhatap olsa bile gerçek bir iletişim olmaz.

Şimdi 6 Ekim’de gencecik çocukları sokağa döken ve Kobani olayları üzerinden haksız bir şekilde Türkiye’yi suçlayan bir yaklaşımla Türkiyelilik yan yana durur mu? Kobani’den 3 günde, 197 bin kişiyi aldığımızı kendi bilir. Kobani’ye her türlü insani yardımı yaptığımızı kendi bilir. Gelip, ben Dışişleri Bakanıyken, ne taleplerde bulundukları, nasıl katkıda bulduğumuzu bilirler. Ben yine Dışişleri Bakanıyken, Suriye ile ilişkilerimiz, Esed ile ilişkilerimiz iyiyken, kendileri gelip, ‘şu problemleri var Suriyeli Kürtlerin’ dediğinde, ben ‘o problemleri zaten biliyorum, Sayın Başbakanımız da biliyor, biz gidip anlatacağız’ dediğimi ve Esed ile bakın tarihi de söylüyorum, 6 Nisan 2011’de yaptığımız görüşmede, ‘Kürt kardeşlerimize kimliklerini verin, dışlamayın’ telkininde bulunduğumu da bilirler. Şimdi bütün bunları bilmelerine rağmen 6-7 Ekim olaylarında yaptıkları şey açık söyleyeyim, bir isyan davetiydi. Şimdi de bir bakıyorsunuz Kadıköy’de 1 Ekim’deki benimle konuşan Demirtaş gibi konuşuyor, buralara geldiğinde veya AK Parti’ye saldırmak icap ettiğinde, 6 Ekim’deki Demirtaş gibi konuşuyor”

"Herkesin çift kimlikleri bırakması lazım"

Demirtaş’ın, “barajı geçemezsek sivil itaatsizlik” ifadesini kullandığını söyleyen Davutoğlu, şöyle devam etti:

“Peki, biz şunu diyor muyuz; iktidar olmazsak sivil itaatsizlik ya da biz 2002’de dedik mi, ‘bu hareketin Genel Başkanı, Kurucu Genel Başkanı yasaklandı, eğer bir şey olursa, sivil itaatsizlik yaparız’ dedik mi? Partimiz kapatılma sürecine girdi, 2008’de, dedik mi? 28 Şubat’ta, hepimiz zulüm gördük, halkı isyana teşvik ettik mi? Türkiyelileşmek, bu toprağa ait olma hissini yaşamaktır. HDP’nin bu konuda biraz daha yol alması lazım. CHP’nin biraz daha yol alması lazım. MHP’nin biraz daha yol alması lazım. Olgunlaşmaları lazım. Çünkü ben gerçekten bunu görememekten muzdaripim. Keşke, Türkiye’nin her yerinde olan anamuhalefet partisi olsa da biz de siyaset yaparken o anamuhalefet partisini göz önünde tutarak siyaset yapsak. Ama burada yüzde 2, yüzde 3, yüzde 1 oy alan bir anamuhalefet partisi, anamuhalefet partisi kimliği taşıyabilir mi? Konya’da yüzde 1 veya ne bileyim Kırşehir’de veya İç Anadolu’da, Karadeniz’de, Trabzon’da, Rize’de yüzde 1 bile alamayan bir siyasi hareket Türkiyelileşmekten bahsedebilir mi? Biz Türkiyeliyiz? Neden? Çünkü her yerde varız. Şimdi çarpıcı olması açısından bunu önemsediğim için söylüyorum, bu seçimle alakalı değil, seçimi yapacağız, Allah’ın izniyle kazanacağız ama diyelim ki herhangi bir tercih olursa, milletimizin tercihine saygı duyarız, yolumuza devam ederiz fakat önemli olan şu; herkesin çifte kimlikleri bırakması lazım ve Türkiyelilikten ne anladığımızı hepimizin ortaya koyması lazım."

Davutoğlu, TBMM’deki bir bütçe görüşmesinde, bir CHP’linin "Niye ‘Bosna’nın kaderi İstanbul’un kaderidir’ diyorsunuz’ dediğini anımsatarak, şöyle konuştu:

"Ben de ‘evet doğru’ söyledi, o zaman Başbakanımız, ‘Saray Bosna’nın kaderi İstanbul’un kaderidir.’ Bir HDP’li milletvekili de dedi ki, o zaman BDP’li, ‘niye’ dedi, ‘Diyarbakır’ın kaderi, İstanbul’un kaderidir’ demiyorsunuz? Dedim ki, ‘bunu söylemeyi zul addederim, biz dışarıda olan için ’kaderimiz ortak’ deriz. ’Diyarbakır biziz, biz Diyarbakırız’ dedim. Niye ayrı görelim? Onların zihninde maalesef Türkiye’nin bir bölgesi ile diğer bölgesi arasında böyle bir ayrılık şeyini, bunu yıkmaları lazım."

Demirtaş’ın, Hakkari’deki havalimanı açılış töreninde olma arzusuyla ilgili, "Memnuniyet duyardık, keşke onlar da olsaydı. Keşke Cumhurbaşkanımızın yanında diğerleri de olsaydı” diyen Davutoğlu, gazetecinin, “Onlar davet beklemiş” sözleri üzerine, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Davet beklediği zaman bizim de beklediğimiz nedir? Bu Ordu-Giresun Havalimanı ile aynı dönemde başladı bu inşaat. Hatta Şırnak’taki Şerafettin Elçi Havaalanı ile aynı dönemde. Niye, Hakkari, Şırnak’a göre 2 yıl sonra bitti? Çünkü iş makinelerini yaktılar, işçileri tehdit ettiler, müteahhit firmayı tehdit ettiler. Keşke, ‘hani keşke biz de orada olsaydık’ diyor ya ben bir keşke cümlesi kurayım; Keşke, Demirtaş o saldırı olduğunda ‘ya bu havalimanını Kürtler kullanacak, onlar dünyayla birleşecekler. Onlar gidecekler gelecekler. 32 virajlı Van yoluna gitmeyecek, buradaki vatandaşlarımız’. 32 virajı var, Van yolunun. Saatlerce sürüyor. Şimdi o yolu da bölünmüş yol yapıyoruz. ‘Buradan bırakın yapılsın, bu havaalanı’ deseydi. Keşke, Selahattin Demirtaş, şimdi bile hala tehdit eden terör örgütüne hakkıyla, ‘bırakın şu şiddeti’ diyebilseydi. Silahları tam da bırakma arifesinde oldukları dönemde, Meclis’e çıkıp provokatif 2,5 dakikalık konuşma yapmak yerine, keşke, ‘yeni bir dönem başlıyor, silahı bırakın’ çağrısında bulunsaydı. Keşke, şimdi Kadıköy’de konuştuğu dili, doğuda konuşsa. Keşke bizim milletvekili adaylarımız, Siirt’te Yasin Aktay, Van’da Burhan Kayatürk saldırıya uğradığında, benim HDP’yi sahiplenmem gibi o da AK Parti’yi sahiplenebilseydi. Yani bu keşkeler artar ama gereğini yine yapabiliriz. Bugün değişsin, o parçalanmış kimlikten çıksın ve kendi çıktığı gibi başkalarını da davet esin, bence Türk siyaseti kazanır, onlar kazanır hepimiz kazanırız.”

“Terör örgütüyle ilişkisini kessin de diyor musunuz” sorusunu yanıtlayan Davutoğlu, “Onu kastediyorum. Söylediğim şey açık” ifadesini kullandı.

"Tek tipleşme karşısında AK Parti’nin çözümü, bütüncüllük"

Davutoğlu, Türkiye’de tek tipçi yaklaşımın İttihat Terakki döneminden gelen bir yaklaşım olduğunu anlatarak, şunları kaydetti:

“Bu da daha önceki Arnavut milliyetçiliği, Sırp milliyetçiliği, yani bir sürü milliyetçilikler, hep beraber gelişti,  Fransız Devrimi’nden gelen bir şey var. Açık bir şey söyleyeyim, aramızdaki farkı yansıtmak için, onun için Osmanlı, Türkiye Cumhuriyeti çizgisini doğru tanımlamak icap ediyor, ulus devlet dediğimiz şey Fransız Devrimi ile ortaya çıktığında temel esas Avrupa’daki küçük feodal beylikleri birleştirmek ve bir ulus devlet kurmaktı. Çünkü Avrupa parçalanmıştı ve birleşti de İtalya birliği, Almanya birliği ama bizim coğrafyamızda tercüme edildiğinde aynı ulus devlet formasyonu bizim coğrafyayı parçaladı. Önce devleti parçaladı, Osmanlı Devleti’ni tasfiye etti, arkasından küçük küçük devlet içinde parçalanmalar... Şimdi şehirleri parçalıyor. ’Şu Kürt şehridir, şu Türk şehridir, Erbil Kürt şehridir, Kerkük Türk şehridir, Türkmen şehridir’, başlıyor tartışma. Ya Mardin’e şimdi Allah aşkına ‘Arap şehri’ mi diyeceksiniz, ‘Kürt şehri mi, Türk şehri mi’ dediğinizde, bir tanımlama koyduğunuz anda o şehir ölüyor. Şehir dediğiniz şey, birçok kimliği barındırdığı zaman anlam kazanıyor. Şimdi İstanbul’a bir isim verdiğinizde mahallelere kadar inmeniz lazım. Nasıl şimdi bu parçalanmışlığı ortadan kaldırırız?

AK Parti bu hastalığa karşı ve 27 Mayıs darbesiyle, daha sonra bu hastalığı perçinleyen 12 Eylül’e karşı bir çözüm olarak geldi. Yani nedir o 27 Mayıs’ta kontrgerillasıyla bilmem özel timle, bir tek tipleşme, tek parti döneminin, tek parti ideolojisinin Demokratik Parti’ye tepki vermesiydi. Sonra 12 Eylül, değişik ideolojik formasyonlara karşı bu tek tipçiliğin tepki vermesiydi. 28 Şubat aynı şekilde, sadece Kürtlere değil bütün toplumsal kesimlere yansıdı. Şimdi buradaki isimler değişti. Doğru bu, bir retçi politikanın yansıması ama sadece buradaki mi? Benim doğduğum köyün adı Pirlerkondu’dur. Osmanlı kayıtları, ‘Pirlerkondu’ der. Hatta, Karaman’da dedemi tanıyan biri, mitingin içinde çıkan biri, güzel şeyler söyledikten sonra ama dedi, ‘Taşkent değildi oranın adı, Pirlerkondu’ydu’ dedi. Adında pir geçtiği için, 30’lu yıllarda, etrafta kaya olduğundan ‘Taşkent’ adı verilmiş. Şimdi böyle tek tipleşme karşısında AK Parti’nin çözümü, bütüncüllük.

Hani farazi olarak söylüyorum, hiçbir zaman bu olmayacak ama AK Parti’nin bir an için olmadığını varsayalım, yani 2001’de böyle bir şey olmasaydı şu anda nasıl bir siyasi tablo olurdu? Bir parti olurdu sadece doğuda, güneydoğuda konuşan, bir parti olurdu sadece İç Anadolu’da konuşan, bir parti olurdu sahilde konuşan. Bizim farkımız şu; onun için meydan okudum, 81 ile gideceğiz inşallah, şunu göstermek için; vaktimiz çok bol olduğundan değil her bir ilimiz kıymetli ve her bir ile gideriz. Her bir ilde konuşuruz. Keşke CHP bunu yapabilse, yapamıyor çünkü milletin dokusundan kopuk. Keşke MHP milliyetçiliği hani milliliği bir bölgeye sıkışma olarak değil de bütün 78 milyonu kucaklama olarak görse.” 

Davutoğlu, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin, kendisine Doğu’da "mele Ahmet", Batıda "yörük Ahmet" diye bağrılmasından rahatsız olduğunu söyledi. 

"Tam da demek istediğim bu, herkesin sizi sahiplenmesi sizin herkesi sahiplenmeniz" diyen Davutoğlu, bir siyasetçinin bunu yapabilmesinin önemli olduğunu belirtti.

2006 yılında Irak’ta Sünni gruplar savaştığı dönemde geçen bir hatırasını anlatan Davutoğlu, Sünni aşiretleri, önemli grupları İstanbul’da topladıklarını söyledi.

İki gün dinledikten sonra gruplara son gün Bağdat tarihi anlattığını dile getiren Davutoğlu, şöyle devem etti:

"’Gerçekten Irak’ı, Bağdat’ı seviyorsanız ihtilaflarınızı bir kenara bırakacaksınız’ diye toparlayıcı bir şeyler söyledim. Ubeydi aşiretinin lideri vardı, ayağa kalktı dedi ki gözleri yaşararak, ’bu kardeşimizi dinleyin, bu kardeşimiz bir Bağdatlı gibi konuşuyor’ dedi. Bağdat sınırlarımızın ötesinde bir yer ama ben Bağdatlı gibi konuşmazsam Irak’ı anlayamam, Şamlı gibi konuşmazsam Suriye’yi anlayamam. Sonunda uzlaşmaya varıldı. Bunu şunun için zikrediyorum, ben burada Mardinliyim. Sokağa çıktığımda Mardinliyim, Konya’da Konyalıyım, Edirne’de Edirneliyim. Bunları da birbirine zıt görmüyorum. Demirtaş’ın problemi Türkiyelilikten bir söylem Türkiyeliliği anlıyor. Bir de marjinal değişik grupları etrafımızda toparlarsak doğru olur diye düşünüyor. Halbuki bu öyle değil. 

Diyarbakır’da emekli müftüyü aday gösterdiği. Acaba İstanbul’da veya Eskişehir’de İzmir’de gösterdiği adaylarla Diyarbakır’da gösterdiği adaylar yan yana oturduklarında ortak kompozisyon oluşabiliyor mu? Mesele onu yapmak değil, halka sirayet etmek ve halkta onu hissetmek."

Kasımiye’de mevlit dinlerken orada Arap’ta bulunduğunu, Kürtçe, Türkçe konuşanların da olduğunu belirten Davutoğlu, hiç kimsenin bir diğerine kendini yabancı hissettirmediğini, siyasetin de böyle bir yere gelmesi gerektiğini vurguladı.

"Bunları biz pazarlıkla yapmadık"

Davutoğlu, Çözüm Süreci’ne ilişkin bir soru üzerine, son çözüm sürecinin 2013 yılına kadar gittiğini, 2005’ten beri, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Başbakanlığı döneminde kafalarında açık bir tablo olduğunu söyledi.

Bu tablonun HDP’nin de istediği bir tablo olduğuna dikkati çeken Davutoğlu, "2005’te ilk Diyarbakır konuşması yapıldığında o zaman daha TRT Şeş yayına başlamamıştı daha siyasi propaganda Kürtçe yapılamıyordu. Kürtçe seçmeli ders yoktu, hapishanede anneler çocuklarıyla Kürtçe konuşamıyordu, Yaşayan Diller diye bir bölüm yoktu, Kürtçe öğretmen yoktu. O günden bugüne zihnimizdeki şeyleri birer birer yaptık. Doğru olanın bu olduğuna, insani olanın bu olduğunu inandığımız için yaptık" diye konuştu.

"Dilleri güzel kılan dil olmaları değil onunla güzel şeyler ifade edilmesi" diyen Davutoğlu, şöyle devam etti:

"İster Türkçe söyleyin, ister Araça, ister Kürtçe, nefret dili kullanıyorsanız kötüdür. Bunları doğru gördüğümüz için yaptık. Olağanüstü hali 2003’te kaldırırken HDP yoktu, HDP’nin geçmişteki uzantıları da yoktu, gidip de İmralı’yla da görüşme yapmadık, Kandil’le de pazarlığa girmedik. Olağanüstü halin kalkması gerekiyordu kalktı. EMASYA’nın kalkması gerekiyordu kalktı, işkencenin bitmesi gerekiyordu bitti. Bunları biz pazarlıkla yapmadık. 

Doğu Anadolu’da şunu işliyorlar, ’biz baskı yapmasaydık olmazdı’, olurdu. Siz baskı yaptığınız için gündemde olduğunuz için olmadı bunlar, biz inandığımız için oldu. 1990’lı yıllarda o kadar terör yaptınız, o kadar cana kıydınız olabildi mi olmadı. Bir şekilde organize olan devletle inatlaşarak belki zarar verirsiniz ama istediğinizi elde edemezsiniz. 90’lı yıllarda elde edilemedi. Ama doğru olanı yapmaya ayarlarsanız kendinizi ki biz doğru olanı yaptığımıza inanıyoruz. HDP’yi, Kandil’i, İmralı’yı onu bunu ikna etmek için hiçbir şey yapmadık. Bunu Batıdaki vatandaşlarımız için de söylüyorum. Bulgaristan’daki Türkleri nasıl Türkçe kullanmalarını biz orada savunuyorsak Türkiye’deki Kürtlerinde, başkalarının da kendi ana dillerini kullanmalarını insani görmemiz lazım. Aynı kültürel coğrafyanın, ayrım olmadan Çanakkale’yi birlikte savunduğumuz kardeşlerimiz. Kimsenin bundan bir zarar geleceğini düşünmemesi lazım."

Davutoğlu, Çözüm Süreci’ni HDP ile başlatmadıklarına dikkati çekerek, sürecin kendi iradeleriyle aldıkları kararlarla buraya geldiğini, bunun vatandaşlara duydukları saygıdan dolayı olduğunu ifade etti.

Yeni Türkiye Sözleşmesini özellikle kaleme aldığını vurgulayan Davutoğlu, gelecek nesillerin o metni daha iyi anlayacağını bildirdi. İlk defa bir Başbakan’ın bir seçime giderken kendi kaleminden çıkmış bir metinle ortaya çıktığını aktaran Davutoğlu, "Bu üzüntü verici bir şeydir, Kılıçdaroğlu’nun hiç bir temele dayanmayan vaatleri bizim aydınların daha çok dikkatini çekti de siyaset felsefesi üzerine yazılan bir metin dikkati çekmedi. Çünkü Türkiye’de, popülizm ve kime karşı neyi kullanacağınız önem taşıyor" diye konuştu. 

"AK Parti yıkılsın da ne olursa olsun gibi düşünen bir çevre var"

Davutoğlu, Çözüm Süreci’nin daha sonraki aşamasında nihai olanın silahların bırakılması olduğuna işaret ederek, "Şimdi Türkiye’de silahı, terörü meşru kılan ne var? Bir grup aydının deklarasyonu oldu, çoğuda tanıdığım isimler. Çoğu bir çok zeminde konuşup anlaşabileceğimiz isimler. HDP’ye destek beyanında bulundular, bulunabilirler, siyasi tercihlerini ifade edebilirler. Ama beni üzen taraf şu, bu isimlerin özgürlükçülük ve barış adına bu açıklamayı yaptıklarını ifade ederken dönüp HDP’ye, PKK’ya şiddeti bırakın demokrasilerde terör olmaz, silah olmaz dememeleri, diyememeleri. O zaman o yaptıkları deklarasyonun bir kıymeti harbiyesi yok. Çünkü meseleleri bir şey inşa etmek değil, bir şeyi yıkmak. AK Parti yıkılsın da ne olursa olsun gibi düşünen bir çevre var" ifadesini kullandı.

AK Parti’ye yapılan saldırıların olduğunu, ellerinde PKK’nın muhtarlara gönderdiği tehdit mektupları bulunduğunu belirten Davutoğlu, oy konusunda da köylerin tehdit edildiğini bildirdi.

Korkudan şikayet beyanında bulunmayan ama resmi beyanda bulunmadan söylenenler olduğuna değinen Davutoğlu, "Bunları görmeyeceksiniz, AK Parti’nin Milletvekili adayı Burhan Kayatürk’ün açık bir şekilde otobüsüne saldırıp yaralanmasını, Yasin Aktay’ın saldırıya uğramasını, bölgede esen terörü görmeyeceksiniz AK Parti’ye dönük olarak deklarasyonda bulunacaksınız, bunlar üzücü" görüşünü paylaştı.

Başbakan Davutoğlu, vatandaşların onurunu, HDP’nin ofislerini korumanın da görevi olduğunu ifade etti.

Davutoğlu, şunları kaydetti:

"Onlara yapılan saldırıyı kendimize yapılmış addederim. Ama siz aydınlar olarak HDP’ye yapılmış saldırı kınayacaksınız, AK Parti’ye yapılırsa meşru. AK Parti’ye saldırılsa da meşru..Böyle bir kanaat yaygınlaştırılıyor. Halbuki şu anda bu aydınlara da söylüyorum, AK Parti gibi birleştirici mayanın olmadığını düşünün Türkiye Irak benzeri bir siyasetle Türk partisi, Kürt partisi, Arap partisi, Sünni, Alevi partisi diye bölünmeye başlar. O bakımdan biz bunların hepsinin Çözüm Süreci bağlamında gereğini yaptık. Ama silahları terk sözü bize 2013’ün Mayısı için verildi, Haziranı için Türkiye’den silahlı grupların çıkması. O günden bugüne bu gerçekleşmedi" değerlendirmesinde bulundu. 

Doğu ve Güneydoğu illerinde halka baskılar yapıldığı yönündeki mektupları değerlendiren Davutoğlu, Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğunu ve buna dönük tedbirlerin alınabileceğini belirtti.

Tedbirlerin alınabilmesi için de vatandaşın cesaretle gelip "şu kişi bana şu tehditte bulundu" diyebilmesinin gerekliliğini dile getiren Davutoğlu, "Öyle bir psikolojik mahalle baskısı oluşturuluyor ki bu genel bir uygulama olarak yaygınlaşır ama hukuki bir sürece dönüşemeyebilir" dedi.

Davutoğlu, bir ilde tabanı kuvvetli, önemli bir topluluğun önderinin yanına gelerek, kendilerine birtakım baskıların yapıldığını belirtmesi üzerine valiye talimat verdiğini ifade ederek, şunları kaydetti:

"(Seçim süreci falan önemli değil. Gereği anında yapılacak) dedim. Her şeyi göze alırız, bir tek vatandaşımızın tehdit altında yaşamasını kabullenemeyiz. Aba altından sopa göstererek; ’ya Meclis’e şu kadar güçle geliriz’ ama geldiğinde de bakın ’silahı bırakırım’ demiyor. Geldiğinde; ’Ben Meclis’e barajı aşıp gelirsem PKK da dahil hepsi silahı bırakacak, artık bizim silahla işimiz yok, biz Meclis’te mücadele edeceğiz’ dese biz onlarla yine siyasi mücadele yaparız. Daha vahimi şu; ’Ben Meclis’e gelsem de silahı orada tutacağım’ diyor. Silahı orada tuttun mu Meclis’teki mevcudiyetinin anlamı ne oluyor? Silah üzerinden elde edeceği hesabı ne ise onu Meclis’te ikisini bir arada denkleştirmek. Böyle bir demokrasiden bahsedilebilir mi? Bu, özgürlük içinde değerlendirilebilir mi? Hangi liberal felsefede ’bir tarafta silah tutulup diğer tarafta oy istenir’ diye bir yaklaşımı var? Bize hukuk devletini öğretmeye kalkıyorlar. Siyaset biliminin giriş dersi şudur; meşru güç kullanma yetkisi sadece devlete aittir. Ama zalimleşirse o devlet aynı Suriye’de, Irak’ta olduğu gibi... Türkiye’de kime ne baskı var şu anda? Kim asimilasyoncu politikalara maruz kalıyor?  Zaten öyle bir devlet olsa seçim olmaz, HDP kurulmaz, HDP de Meclis’e gireceğim diye uğraşamaz. Bunlar serbest iken silaha niye ihtiyaç hissediyor? Silahı bırakın her şeyi konuşuruz, anayasayı da her şeyi de...

Burada vatandaşların sandığa sahip çıkması hususu önemli. Demirtaş bunu sık sık hatırlatıyor; ’7 Haziran’da şöyle olmazsa böyle olur’, sadece o değil. Dışarıdaki onlarla bağlantılı bazı yayın organları... HDP’nin barajı aşması ayrı şeydir, Kürtlerin barajı aşması ayrı şeydir. HDP’nin barajı aşma sorunu var, doğru aşar ya da aşmaz ama Kürtler barajı aşıyor. Bizim burada gösterdiğimiz adaylar Kürt değil mi? AK Parti bir Türk partisidir, Kürt partisidir, bir Alevi partisidir, bir Sünni partisidir. AK Parti’nin içinde hepsi var. Buradaki adaylarımız seçildiğinde Kürt kimliklerinden soyutlanarak gelmiyorlar ki. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı içinde Kürtleri de temsil edecek şekilde Meclis’te. Bu kimlikler kişisel olarak saygı duyduğumuz kimliklerdir ama siyasi olarak AK Parti siyaseti vardır. Hiçbir partinin böyle bir konumu yok."

Seçim sandığının güvenliği için her partiye düşen görevlerin olduğunu vurgulayan Davutoğlu, şöyle devam etti:

"CHP buralarda mevcut olsaydı bütün mücadele AK Parti ile HDP arasında seyretmezdi. CHP tek tipçiliği benimsemeye devam etmeseydi, MHP Türk kimliğini bir bölgeye sıkıştırmasaydı... Ama bütün bu mücadeleyi biz veriyoruz. Biz derken bunu gururla söylüyorum. Onlar olduğu için veriyor diğiliz. CHP’nin tek parti döneminde 12 Eylül döneminde yaptığını şimdi HDP yapıyor. 12 Eylül’de diyordu ki; ’Aslında Kürt yok herkes şu şekilde’. Şimdi de HDP diyor ki; ’Şu coğrafya var ya şuralarda sadece Kürtler kalabilir’ ve baskı uyguluyor. Kendisine tabi olmayan Kürtlere de baskı uyguluyor. Suriye’de de yaşanan bu. Niye HDP, Suriye’den Halep’ten sığınan Kürtler geldiğinde itiraz etti?  Bunları almayın diye bas bas bağırdılar ama Kobani’ye dokununca sıkıntı oldu. Sebep; çünkü oradaki Kürtler kendilerine tabi Kürtler. Şimdi şöyle demeye getiriyorlar; eğer birisi HDP’ye tabi ise bu Kürt’tür ama AK Parti’ye oy veriyorsa o Kürt kimliğinden kopan biridir. 

Biz de inadına diyoruz ki; arkadaş Kürtleri biz temsil ederiz. Bizde temsil edenler de var. Bunu MHP diyemediği için, CHP diyemediği için, diğer partiler diyemediği için Türkiye’nin birliğinin mayasının garantisi AK Parti’dir. Bu maya herhangi bir şekilde zaafa uğrarsa imza atan o aydınlar boğazda konuşabilirler ama gelip o liberalliği HDP’nin egemenliğindeki bir Diyarbakır’da, egemenliği derken siyasal anlamda demiyorum, kontrolündeki Diyarbakır’da, Hakkari’de konuşamazlar. HDP’ye aykırı bir şey söyleseler oraya girimezler. Şu anda her yere gidilebiliyorsa bu AK Parti sayesinde."

PYD’nin Suriye’de KDP’ye tahammül gösteremediğinin altını çizen Davutoğlu, "Bütün farklı grupları sürdü. Bize ilk gelen Kürt mülteciler PYD’den kaçan mültecilerdi. Çünkü PKK’nın ideolojisi tek tipçi bir ideoloji. Şimdi şimdi evrilmeye çalışıyorlar ama evrilmeye çalışınca işte böyle ikili şizofrenik yapılar doğuyor" dedi.

join us icon
SEN DE ARAMIZA KATIL Gücümüze Güç Katalım.