ISID tehdittir, mazur görülemez
El-Cezire Türk televizyonunda, gündeme ilişkin soruları yanıtlayan Davutoğlu, ABD ve İngiltere’nin Türkiye’nin güvenli bölgeyle ilgili şartlarını kabul ettiği ve bunu ilan etmek üzere olduğuna dair haberlere ilişkin, şu değerlendirmeyi yaptı:
"Şimdi bunu tabii bütün taraflarla görüşüyoruz, biz çok acılı 3,5 yıl geçirdik. 911 kilometre sınırla Suriye’ye en uzun sınırı olan ülke biziz. Uzakta olan ülkelerin bazen burada yaşanan dramları anlamaları biraz vakit alabiliyor. Biz bıkmadan, usanmadan 3,5 yıldır uluslararası topluma çağrıda bulunduk. Sadece Suriye konusunda değil Irak konusunda da çağrıda bulunduk. Irak’taki ve Suriye’deki mezhepçi politikaların, tek bir gruba dayalı politikaların büyük bir tepki oluşturduğunu ve bunların bir güç boşluğu oluşturduğunu hep ikaz etmeye çalıştık."
"Yine anlatıyoruz, maalesef daha önce bu konularda yeterli, zamanında bir fikir birliğine varılamadığı için Suriye’de 300 bin kardeşimiz katledildi" diyen Davutoğlu, "Bunlar insan, bunların her birinin hayatları dünyanın diğer köşelerinde yaşayanlar kadar azizdir. BMGK’nın temel görevi böylesine derin bir krize çözüm bulmak ama maalesef bu mümkün olmadı. Şimdi tabii bütün taraflarla Türkiye’nin bu konudaki düşüncelerini paylaşıyoruz, ABD ile de İngiltere’yle de bütün taraflarla ve ancak bu yolla nihai bir çözüme varılabileceğini düşünüyoruz" dedi.
Davutoğlu, savaşın mahiyeti ve hedeflerine ilişkin soru üzerine, şunları belirtti:
"Aslında baktığımızda vaktinde çözülemeyen krizlerin bedelini şimdi ödüyoruz. 3 sene önce 2011 yılında Arap Baharı başladığında, Arap gençleri sokağa çıktığında dünyadaki bütün diğer gençler gibi aynı şeyleri istiyorlardı; Daha çok özgürlük, daha çok refah, daha izzetli bir hayat, siyasi katılım ve liderlerin, ülkelerini idare edenlerin hesap verilebilir nitelikte ilişkiye sahip olması. Dünyada Avrupa’da, Amerika’da veya dünyanın her bir köşesinde gençlerin istediği taleplerdi. Ve 2011 yılındaki bu talepler 2012 yılında büyük bir ümit ortamı doğurdu. Ama 2013’ten bu yana bu taleplerin bastırılması ve maalesef uluslararası toplumun bu talepleri bastıranlara karşı etkin bir yöntem ve ilkeli bir tutum benimsememesi dolayısıyla IŞİD denilen yapı 2013’ün baharında doğdu. Yani bunu şunun için zikrediyorum: IŞİD bir neticedir, bir sonuçtur. Çok büyük bir tehlikedir, tehdittir ve mazur görülemez."
IŞİD’e karşı verilen mücadelenin, esas yürümesi gereken alanın, siyasi, kültürel bir mücadele alanı olduğunu da herkesin fark etmesi gerektiğini ifade eden Davutoğlu, "baskı altında tutulan kitlelerin ümitlerini kaybettiklerinde radikalize olduklarına" işaret etti.
Davutoğlu, şunları söyledi:
"Soruyu sormak lazım: Arap gençlerinin ümidini kim tüketti? Kim Arap gençlerin Suriye’de, Humus’ta sadece ve sadece özgürlük isteyen, fikir özgürlüğü, onurlu bir hayat isteyen insanların ümidini tüketti? Arap dünyasının her bir köşesinde 2011 yılında büyük ümitler vardı. Büyük bir gelecek beklentisi vardı. Şimdi bu soruları sormadan yürütülecek bir mücadele, teröre karşı mücadele anlamında bir gün belki başarıya ulaşır. Ama bir terör örgütü gider, başka bir terör örgütü gelebilir. Esas itibariyle Arap halkının ve gençlerinin o haklı taleplerine saygı duymak gerekir. Bundan 5 sene önce, 10 sene önce El Kaide’yi konuşuyorduk. Ondan daha önce başka terör örgütlerini daha çok konuşuyorduk. Şimdi IŞİD’i. Bunun tek çözümü meşru siyasi yönetimler ve kendi halkına saygı duyan liderler.
Biz bunu Türkiye’de de bütün bu süreçlerde çok ciddi tecrübeler sonucunda buraya geldik. Düşünün, eğer Beşşar Esed halkını bombalamak yerine o halkı dinlemeyi deneseydi, üstlerine kimyasal silah kullanmak, scud füzesi kullanmak yerine o gençlere kulak verseydi, IŞİD ortaya çıkabilir miydi? Ya da Beşşar Esed bunları dinlemediğinde ve insanları katlettiğinde Bosna’da Miloşeviç’e karşı harekete geçen uluslararası toplum Suriye’de de kimyasal silah kullandığında Beşşar Esed’e karşı harekete geçseydi, IŞİD doğabilir miydi? Vaktinde çözülemeyen krizler bir kartopu gibi daha büyük bir yumak halinde önünüze geliyor. Ondan sonra da milyarlarca dolar harcamak, çok riskli operasyonlar yapmak ve çok daha fazla kan dökülmesi sonucunda bir netice almak zorunda kalıyoruz."
Burada en önemli şeyin aynen tıpta olduğu gibi koruyucu hekimlik tarzında daha olay çıkmadan,kriz çıkmadan onu çözmeye dönük politikalar geliştirmek olduğunu kaydeden Davutoğlu, şunları belirtti:
"Onun için şimdi biz, bize dönük tavsiyede bulunanlara onu söylüyoruz: Kapsamlı bir strateji getirin, ilkeleri açık olsun. Sonucunda ne olacağını görelim. Her türlü katkıyı yaparız. Ama bunlar ortaya konmadan sadece bir tehdide dönük, tek boyutlu bir mücadele, bugün bir radikal örgütü tasfiye edebilir, radikalizme karşı gerçek bir zafer kazanılmasını ise mümkün kılmaz. Başka bir örgüt çıkar. O bakımdan kültürel, siyasi, askeri, ekonomik boyutları olan daha kapsamlı bir stratejiye ihtiyaç olduğu kanaatindeyiz."
"Amerika’nın Irak’a müdahalesi sonrasında. Sonra yapı değiştire değiştire, kendini bir anlamda dönüşüme uğrata uğrata geçen sene Mart ayında kendisini Suriye ve Irak’ı da kapsayan bir yapı haline dönüştürdü. Ne zaman DEAŞ yükselmeye başladı? Bağdat’ta ve Şam’da oturanlar çok geniş Sünni kitleleri tümüyle dışlayıp mezhepçi bir tutum benimsediklerinde hem Musul’dan Halep’e, Anbar’dan taa Humus’a kadar olan alanda, Rakka’ya kadar olan alandaki kitleler maalesef farklı arayışlara yöneldiler. Ama esas DEAŞ’ı burada ortaya çıkaran faktör Ebu Gureyb ve Mezze Hapishaneleri’nden boşaltılan ve eski terör tecrübesi olan mahkumlardır.
İlginç bir şekilde, Ebu Gureyb ve Mezze Hapishaneleri’nden, Suriye ve Irak’tan çıkan bu mahkûmlar, tekrar bu Irak El Kaide’sini dönüştürdükten sonra uzun bir dönem Suriye rejimi IŞİD’le hiçbir savaş yapmadı, IŞİD’i hiç bombalamadı, Aksine aralarında taktik bir koalisyon oluştu. Suriye rejimi Özgür Suriye Ordusu’nu (ÖSO) havadan bombaladı, ÖSO’nun elinde tuttuğu şehirler Cerablus’tu, Tel Abyad’dı diğer birçok şehirden havadan bombardımana dayanamayınca çekildiğinde bombalanan yerlerdeki boşluğu IŞİD doldurdu."
Suriye rejiminin Özgür Suriye Ordusu’nun karşısına cesaretle savaşacak kara birlikleri çıkaramadığı için havadan bombaladıktan sonra bu IŞİD unsurlarının girebileceği bir yapı ortaya çıktığını kaydeden Davutoğlu, şimdi IŞİD’den muzdarip olan, Kürtleri temsil ettiğini iddia eden ama bütün Kürtleri temsil etmeyen PYD’nin de IŞİD’le uzun süre yan yana yaşadığını, Hem PYD’nin hem IŞİD’in rejimle uzun bir süre işbirliği yaptığını aktardı.
Hepsinin de hedefinin Suriye halkının haklarını korumaya çalışan ÖSO’nun alanını daraltma olduğunu ve IŞİD’in bu yapı içinde ortaya çıktığını kaydeden Davutoğlu, şöyle konuştu:
"Sonra Irak’ta özellikle Sünni politikacılar Bağdat’ta yalnızlaştırılınca ve Musul’da ciddi bir tepki oluşunca Musul’a tekrar döndü ve geniş bir alanda kontrol imkânı buldu. Ama bu yapıların bir taşeron gibi farklı istihbarat örgütleri tarafından kullanılabildiği de geçmişte görülen örneklerdendir. Ama esas itibariyle burada Suriye rejiminin IŞİD’e çok güçlü bir taktik destek sağladığını da göz ardı etmemek lazım. Eğer Suriye rejiminin hava saldırıları olmamış olmasaydı ÖSO ve ılımlı muhalefet bu alanları boşaltmak zorunda kalmazdı."
IŞİD’i bir yıl içerisinde, yaklaşık olarak, Irak’ın ve Suriye’nin 3’te birine hükmeder hale getiren nedir sorusunu Davutoğlu, "İşte burada zaten bence en temel mesele. Irak ve Suriye ordusunun kendi topraklarını koruyacak milli ordu niteliklerini kaybetmiş olması" şeklinde cevapladı.
Irak ordusu niçin Musul’u hemen terk etti? diye soran Davutoğlu, Çünkü Musul’u savunmaktan daha çok Samarra’yı, Şii kutsal bölgeleri savunmayı düşündü. Suriye ordusu zaten Halep’e, Rakka’ya, İdlib’e savaş ilan etti. Şimdi ilginç bir şekilde Suriye muhalefetini vaktinde silahlandırmakta tereddüt edenler dolaylı olarak IŞİD’i silahlandırmış oldular" dedi.
Amerika Birleşik Devletleri’nin Irak’a bıraktığı sofistike silahların Irak ordusunun terk etmesiyle Musul’da IŞİD’in eline geçtiğini kaydeden Davutoğlu, bunların tabii ortaya çıkardığı ortamı çok dikkatli analiz etmeden bu kadar geniş bir alanda IŞİD’in nasıl bir hakimiyet kurduğunu anlamanın kolay olmadığını söyledi.
Davutoğlu, esas itibariyle Suriye ve Irak rejimlerinin dışlayıcı politikaları ve uluslararası toplumun bu rejimlerin bu politikalarına göz yummasının IŞİD’in önünde geniş bir alan açtığını ve IŞİD’in bir taraftan belli çevreler tarafından desteklenmesi, diğer taraftan da Irak ordusunun Musul’da bırakıp gittiği Amerikan silahlarına sahip olmasının IŞİD’i askeri bir güç haline dönüştürdüğünü kaydetti.
Ayn el-Arab’ın IŞİD’in eline geçmesi Türkiye’nin tutumunu değiştirir ve meclisten aldığı yetkiye dayanarak bölgeye müdahale etmek ister mi sorusuna Davutoğlu, "Biz parlamentodan çıkardığımız tezkereyi çıkartırken bunu bir müdahaleden daha çok Türkiye’nin ulusal güvenliğini sağlamaya dönük bir tedbir olarak çıkardık ve Türkiye’ye dönük bir tehdit olursa kullanmaktan da tereddüt etmeyiz" cevabını verdi.
Koalisyona başvurmadan mı sorusunu ise Davutoğlu şöyle yanıtladı:
"Tabii ki Türkiye’nin güvenliğine yönelik en ufak bir tehdit olduğunda Türkiye buna cevap vermekte tereddüt etmez. Nasıl Suriye uçakları, Suriye rejimi uçakları Türk hava sahasını ihlal ettiğinde bir uçak bir helikopter düşürdük, Suriye hududunu ihlal eden herkese karşı Türkiye tedbir alır. Bunda da hiç tereddüt etmeyiz, gerekli talimatlar silahlı kuvvetlerimize verildi. Ama Suriye içinde bir operasyon, Türkiye’ye doğrudan bir saldırı olmadan Suriye içindeki bir operasyon için uluslararası koalisyonla birlikte hareket etmeyi tercih ederiz. O hareketi de güvenli bölgeler, uçuşa yasak bölgelerle birlikte değerlendiririz. Kapsamlı bir strateji görmek istiyoruz."
Güvenli bölgeye ilişkin yakın zamanda bir sonuca ulaşabileceğinize inanıyor musunuz sorusunu "Mümkün" diye yanıtlayan Davutoğlu, ne zaman olacağı konusunda kesin bir şey söylemenin zor olduğunu dile getirerek şu ifadelere yer verdi:
"Biz bunun için yoğun bir müzakere yürütüyoruz, "Ayn el-Arab’ın düşmesini istemeyiz, Ayn el-Arab’ın düşmemesi için elimizden gelen katkıyı da sağlarız. Ama bütün bu sorumluluğu Türkiye’nin üzerine yüklemeye kimsenin hakkı yok. Suriye’deki krizin sorumlusu Türkiye değil. Herkesin elini taşın altına koyması lazım. Ayn el-Arab’ın düşmesi istenmiyorsa Ayn el-Arab’taki durumun diğer yerlere de sıçramasına engel olmak lazım. Şunu sormak da herkesin hakkı; Peki Ayn el-Arab’ın düşmesi gerçekten bizi üzer ve düşmemesi için elimizden gelen katkıyı yaparız ama Rakka düşerken neredeydiler? Cerablus düşerken neredeydiler? Musul düşerken neredeydiler? Musul’u terk etmediği için bizim başkonsolosumuz rehin alındı. Musul’u terk eden Irak ordusunun sorumluluğu nerede? Peki Azez düşerken neredeydiler?
Şimdi dolayısıyla meseleyi sadece Ayn el-Arab’a bağlamak ve sadece bir yerdeki mücadeleye bağlamak doğru değil. Bizden bir şey talep eden, masaya kapsamlı bir strateji koyacak ve Türkiye’ye bu stratejinin uygulaması esnasında Türkiye’ye yönelecek mülteci gücünü nasıl engelleyeceğini de anlatacak. Burada da anlaşacağız. Bundan sonraki aşamada Suriye’de nasıl bir yapı doğacak, onda da anlaşmamız gerekecek. Yoksa IŞİD’e karşı mücadele ederken Suriye rejimini meşrulaştırmaya kesinlikle razı olmayız."
Ayn el-Arab’ı savunanlara katılmak isteyen Türkiyeli Kürtler var. Onlara kentin düşüşünü önlemek, kardeşlerinin yanında savaşmak için geçiş izni verecek misiniz sorusunu ise Davutoğlu, şöyle yanıtladı:
"Bunu daha önce Araplar da, Türkiye’de Arap nüfus da var Türkmen nüfus da var, onlar da giderek Suriye’de bunu yapmak istediler. Onlara da aynı politikayı takip ettik. Türkiye sınırı öyle bir sınır ki mesela Rasulayn’da, karşı tarafta Afrin’de ve Aynul Arab’ta her iki tarafta da Kürtler var, İdlib’te, Halep’te, Azez’de her iki tarafta Araplar var, Cerablus’ta, Lazkiye’de her iki tarafta Türkmenler var. Eğer biz, ki bütün bunları kendimize kardeş kabul ederiz, onların giderek orada savaşmalarına izin verirsek, bütün Türkler’in giderek, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının Suriye’de savaşmalarına göz yummak gerekir ki, bunun doğurabileceği büyük bir kargaşa olur. Ama oradakilerin bulundukları yerlerde kendilerini savunmaları için neler yapılabilir, bunu tabii konuşmak gerekir veya Türkiye’ye gelen mülteciler Suriye’ye dönüp kendi toprakları için savaşmak isterlerse ona hiç bir zaman engel olmayız. Ama Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının giderek savaşmalarına göz yummak bir müddet sonra başka yerlerde başka talepleri de beraberinde getirir. Türkiye için bir Arab’ın bir Türkmen’e, bir Türkmen’in bir Kürd’e, bir Kürd’ün bir Arab’a üstünlüğü yoktur. Herkes eşit şekilde bizim kardeşlerimizdir. Birine vereceğimiz hakkı diğerine de vermemiz gerekir bu da tabii Türkiye-Suriye sınırını kontrol etmeyi imkansızlaştırır."