Kamu düzenini kimse yok sayamaz
NTV ile Star televizyonunun ortak canlı yayınında, soruları yanıtlayan Davutoğlu, Kobani’den Türkiye’ye tam olarak 138 bin 211 kişi geçtiğini bildirdi ve Suriye’den gelenlere karşı hiçbir etnik ve mezhebi ayrım yapılmadığını söyledi.
Davutoğlu, "O kederi nasıl birlikte paylaşmışsak ve kardeşlerimizi kabul ederken, hala görüntüler, hani o askerlerimizin o yaşlı hanımları, çocukları sınırın bu tarafına taşıyan görüntüleri dururken, ertesi gün HDP’li şeylerin de bu sevinci paylaşmalarını bekledim. İki gün üst üste oldu. Bir acı ve biri sevinç ama acı da bizim acımız, sevinç de bizim sevincimiz. O bakımdan bunların hepsinden dersler çıkarıp, yeni bir döneme girmemiz lazım" diye konuştu.
Davutoğlu, bir soru üzerine, Başkonsolos Öztürk Yılmaz’ın Musul’a gönüllü gittiğini bildirerek, "Hatta bir ara Erbil’i yazayım’ diye düşünmüş, ’Musul zor’ diye, Musul’u yazmış. Zor şartlara kendi iradesiyle gitti" dedi.
Bu tür görevlerin hepsinin riski olduğuna dikkati çeken Davutoğlu, Dışişleri Bakanlığı sırasında Kerkük’e ve Libya’ya yaptığı ziyaretleri örnek gösterdi. Ziyaretleri öncesinde buralardaki tehditler konusunda önüne istihbarat raporları konulduğunu anlatan Davutoğlu, "Bir karar veriyorsunuz, ’Ben oraya gideceğim’ dediğinizde bütün riskleri alıyorsunuz" dedi.
Başbakan Davutoğlu, kendisini uyaran görevlilere, gitme kararını kendisinin aldığını, hiçkimsenin bundan sorumlu olmadığını isterlerse yazıya dökebileceğini belirttiğini ifade ederek, şunları söyledi:
"Bu şahsi aldığım bir risktir. Bazen onlar, ’Ahmet Davutoğlu olarak risk alabilirsiniz ama Türkiye Cumhuriyeti’nin Dışişleri Bakanı almamalı’ derler. Ben de ’yok, alıyorum, gidiyorum’ demişsem, bunun gibi, bu görevleri yapanların zaten hep bir riskleri vardır. Her türlü tedbiri alsanız da risk payı vardır. Bu görevler onurlu görevlerdir ama aynı zamanda risk üreten görevlerdir. Dolayısıyla burada, Öztürk bu riskleri görerek gitti."
"İki cep telefonu yayındaydı"
Başkonsolos Yılmaz’ın iki cep telefonunun bir süre yanında olduğunu söyleyen Davutoğlu, "Cevval de bir arkadaş olduğu için iki telefonunu değişik şekillerde yanında tutmayı başardı" dedi.
Daha sonra, bunlardan birinin alındığını ve iletişimin bir müddet kesildiğini bildiren Davutoğlu, şöyle konuştu:
"Bunlar, Öztürk’ün kendi şartları içinde çözüm bulduğu konular. Çocuklar ise gerçekten, ben onun evine gittiğimde, kızlarıyla oturup sohbet ettiğimde, sonra gördüm, çocuklar bu işi, en fazla onlar hissediyor. Bir keresinde Öztürk aradığında arkada çocuk ağlıyordu. ’Ela mı?’ diye sordum, telefonla görüştüğümüzde. Şimdi onların şeyleri gidiyor mu, biz onları da takip ediyoruz. Mamaları gidiyor mu, hasta mı, mesela bir ara hastalık oldu, doktor gitmediğini öğrendik, değişik kanallarla doktor gitmesini sağlamaya çalıştık. Bunları da günlük hayat içinde şey yapıyorsunuz. Çocuklara da benim dayanamadığımı herkes bilir."
"Kapımızı kapatmamız mümkün değil"
Davutoğlu, bir soru üzerine, "milletlerin zor dönemde aldıkları kararlarla tarihe geçtiklerini ve anıldıklarını" vurgulayarak, Türk milletinin tarihinde, gelene kapısını kapatmasının söz konusu olmadığını, gelenin etnik kimliğine ve dinine bakılmadığını vurguladı.
Başbakan Davutoğlu, "Troçki gibi bir komünist de gelir, Humeyni gibi Şii din alimi de gelir. Macar milliyetçileri de gelir, Polonya milliyetçileri de gelir. Irak’tan Kürtler de gelir, Bosna’dan Boşnaklar da gelir. Kosova’dan Arnavutlar da gelir, Bulgaristan’dan Türkler de gelir. Yani böyle bir geçmişe sahipsek, böyle bir arka plan almışsak ve biz şu anda bu imkanla karşı karşıyaysak, bunun gereğini yapmak durumundayız, kapımızı kapatmamız mümkün değil" diye konuştu.
Suriye’den ilk mültecilerin geldiği haberini Mayıs veya Nisan 2011’de aldığını ve gece 01.00’de kriz toplantısı yaptığını anlatan Davutoğlu, o sırada önlerinde ne olduğunu tam olarak bilmemelerine karşın, "Her mezhepten ve etnik kesimden kaçışlar olabilir. Buna göre tedbir alalım" dediklerini aktardı.
Davutoğlu, "Emin olun bir kere dahi, hani birileri bizi Sünni politika takip etmekle Türkmenlere, Araplara yakın olmakla Kürtlere karşı olmakla falan suçlamaya çalışıyorlar ya, bir tek toplantıda dahi bizim aramızdaki kriz yönetimimizde veya kamp kurmada, mezhep ve etnik kimlik geçmemiştir" ifadesini kullandı.
"İşte o zaman..."
Hatta, bir aşamada, Suriye’de rejime destek veren Nusayri unsurların gelmeleri durumunda nerelerde ağırlanacağının değerlendirildiğini belirten Davutoğlu, bazı Suriye rejimi yanlılarının da Türkiye’ye geldiklerini ve sağ salim dönmelerinin temin edildiğini kaydetti.
Başbakan Ahmet Davutoğlu, şunları söyledi:
"Türkiye’de, isim zikretmeyeyim ama herkes bilir, bir siyasi parti, ana muhalefet partisi bu konuda bir suçlama yöneltti, sanki bizim mezhep ağırlıklı politika takip ettiğimiz gibi. BDP’liler de bazen Rojava’ya ilgisiz kaldığımız ve onları dışladığımız gibi... Bunların hiçbirisi doğru değil. Aslında üç gün içinde yaşananlar, son üç buçuk yılı da toplayarak söylüyorum, bir seferde en fazla mülteci son üç gün içinde geldi. Diğerleri aylara yayılarak geldi. Bir an bile tereddüt etmedik ama şu denirse işte orada mezhepçilik başlar, etnik ayrım başlar: ’Benim etnik grubumdan gelenler gelirse onlara ben yardım edeyim ya da onlar için gerekirse gidip savaşayım ama diğer etnik ve mezhebi gruplar savaşmasınlar veya gidip onlara yardım etmesinler’ dediğinizde, işte o zaman ırkçılık başlar, etnik ayrımcılık başlar."
Davutoğlu, Suriye Kürtlerinin tarihini iyi bildiğini düşündüğünü bildirerek, Türkiye’deki Kürtlerin sınırın öte tarafındaki Kürtlerle Arapların Araplarla Türkmenlerin de Türkmenlerle akraba olduğunu belirtti. Orada, akraba olmayan kimse bulunmadığını söyleyen Davutoğlu, daha önce mayın ve tel örgülerle kaplı sınırın bu yüzden açıldığını ifade etti.
Yemen türküsünde sözü edilenler arasında yoğun olarak Suriyeli Kürtler ve Türkmenler bulunduğuna işaret eden Davutoğlu, ayrım yapmadıklarını yineledi.
Davutoğlu, şu ana kadar Suriyeli Kürtlerin göç etmesini gerektiren bir durum olmadığını ifade ederek, malesef PYD’nin, rejimle işbirliği halinde düzen kurmaya çalıştığını kaydetti. Ama şimdi IŞİD baskısının, oradaki rejim güçlerini de tümüyle devre dışı bırakınca, PYD unsurları ile IŞİD’in karşı karşıya kaldığını dile getiren Davutoğlu, şöyle devam etti:
"Oradaki Kürt kardeşlerimiz, bazen PYD’nin de baskısı altında kalıp Kuzey Irak’a kaçtılar. Barzani ile PYD’nin arası açıldı. Biz, sınırımıza gelene bakmayız, daha önce kimi destekledi, ne oldu, ne bitti... Yezidilere de... 36 bin Yezidi var. Yani ’Müslüman mı, Hristiyan mı, Yezidi mi’ diye de bakmayız. Böyle bir ayrım hiçbir zaman olmadı. Onlara tek, ’rejimle işbirliği yapmayın, bu zulme alet olmayın’ şeklinde telkinlerimiz oldu. Salih Muslim Türkiye’ye geldi, sonra da ne zaman insani yardım talebi olmuşsa bizzat bana gelmişlerse her zaman elimize gelen yardımı da yaptık. Açılmayacak kapıları açtık. Bu olayda da Suriyeli Kürt kardeşlerimize baskı geldiğinde, Suriyeli Arap, Türkmen kardeşlerimize ne yapmışsak, aynısı yapıldı. Ne fazla ne eksik.
Ama şunu da söyleyeyim: Türkiye’nin içinde kamu düzenini kimse yok sayamaz. Yani, diyelim ’Urfa’daki Araplar, karşı tarafta Araplar öldürülürken sınıra giderse; Türkmenler, karşı tarafta Türkmenler öldürülürken sınıra giderse ya da Nusayriler giderse içeride biz düzen koruyamayız.’ Nasıl Kürtlerin canı azizse Arap’ın da azizdir, Türkmen’in de azizdir, Sünninin de Azizdir, Nusayrinin, Alevinin, İsmailinin, hepsinin azizdir. Şimdi içeriden, ’Ben savaşmaya gidiyorum’... Peki daha önce Araplar veya Türkmenler gitmek istediğinde bunu bir terör faaliyeti olarak görüyordun. Şimdi niye böyle görüyorsun? Bu doğru değil."
"Türkiye’ye bulaşmaması için çok büyük özen gösterdik"
Başbakan Davutoğlu, hiçbir zaman Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının Suriye’ye gitmelerini mazur da doğru da görmediklerini, bir fayda getireceğine de inanmadıklarını belirterek, "Oradaki zulmü durdurmak için ne yardım gerekiyorsa hiçbir ayrım yapmadan, her etnik ve mezhebi gruba yardım ederiz ama bizim vatandaşlarımızın Türkiye sınırları içindeki güvenliğini tehdit edecek veya bu vatandaşlarımızı gereksiz maceraya sürükleyecek her türlü işin, eylemin de doğru olmadığı kanaatindeyiz. 138 bini içeri alırken, içeriden de dışarıya şey yaparsak, o zaman Türkiye içinde kamu düzeni kalmaz" diye konuştu.
Suriye ve Irak’taki savaşın Türkiye’ye bulaşmaması için çok büyük özen gösterdiklerini, bu özeni göstermeye devam ettiklerini kaydeden Davutoğlu, "Suriye rejimi bizi dinlemiş olsaydı 9 ay yalvardığımızda, bunlar başına gelmeyecekti. Maliki bizi dinlemiş olsaydı, bunlar başına gelmeyecekti. Maliki ve Esad bizi dinlemediği zaman bunu uluslararası topluma anlattığımızda, onlar bizi dinlemiş olsalardı, bunlar kimsenin başına gelmeyecekti. Bunların hiçbirisinin sorumlusu Türkiye değil. Bunların hiçbirinin sorumlusu, masum Irak ve Suriye halkı da değil" ifadelerini kullandı.
ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin bir televizyon kanalındaki “Söz vermek önemli değil aksiyona bakarız, şimdi rehineler serbest bırakıldı, kanıt artık pudingin içinde” şeklindeki sözlerine ilişkin değerlendirmesinin sorulması üzerine Davutoğlu, Kerry ve ABD Savunma Bakanı Chuck Hagel’in Türkiye’ye yaptıkları ziyaretlerde ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da ABD Başkanı Obama ile yaptığı görüşmede bu konuların gündeme geldiğini dile getirdi.
Konunun, sadece IŞİD bağlamında değil bölgedeki genel durum ile ilgili değerlendirme şeklinde gündeme geldiğini anlatan Davutoğlu, şunları söyledi:
“Ama son dönemde gerçekten uluslararası basında da Türkiye’ye de bazen yansıyacak şekilde öyle bir hava oluşturuluyor ki sanki Türkiye bir şekilde sınavda olan bir tarafta bir şey ispat etmek zorunda. Herkesin bilmesi gereken bu, ben bunu Sayın Kerry’ye de Dışişleri Bakanlığı dönemimde de söyledim, şimdi bütün uluslararası kamuoyuna da buradan söylüyorum: Türkiye bir şey ispat etmek zorunda değil. Türkiye kendi inandığı doğrular etrafında kararlı tutum alabileceğini her zaman göstermiştir. İttifaklık ilişkisi gerektirdiğinde müttefikler bazen bazı hassasiyetlerimize yeterli özen göstermediği dönemlerde dahi bu özeni ne kadar göstermiş olduğuna bizzat onlar şahittir ama buradan hareketle bütün meseleyi rehinelerle ilişkilendirip, ’rehineler olduğuna göre bakalım ne yapılacak’ gibi bir şey Türkiye gibi bir ülkeye sorulmaz. Ne yapacağımıza biz karar veririz ve bu kararı da biz şimdi vermedik.
Üç sene önce bütün dünyaya ‘Eğer Esad’ın bu zulmü durmazsa, bu mazlum insanlara sahip çıkan olmazsa terörizm artar, radikalizm artar’ diye, keşke duvarların dili olsa da o toplantılarda kor grup, çekirdek grup toplantılarında o Birleşmiş Milletler zeminlerinde telefon görüşmelerimizi şimdi yayınlasak, müttefikleri harekete geçirmek için uluslararası toplumu harekete geçirmek için birileri bir şeyi ispat edecekse bu mazlumlar karşısında Birleşmiş Milletler kendisi ispat etsin, 350 bin insan öldü, 4 milyon insan mülteci, birileri bir şey ispat edecekse önce uluslararası toplum varlığını ispat etsin. Kimyasal silah kullanıldı, cezalandırıldı mı? Scud füzeleriyle insanlar öldürüldü, varil bombalarıyla öldürüldü, bir tek Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararı çıkarılabildi mi?”
"Hiçbir zaman ikili bir dil kullanmadık"
“IŞİD’e karşı olan tutum, teröre karşı olan tutum aşikardır” ifadesini kullanan Başbakan Davutoğlu, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Dün dahi televizyonda birileri, bunlar hiçbir zaman bizim hükümetimizin IŞİD’e ‘terör örgütü’ demediğini söylüyor. Ya cahiller ya da olayları takip etmiyorlar ya da kasıtlı yapıyorlar. Biz 13 Ekim 2013 tarihinde Bakanlar Kurulu kararıyla IŞİD’i terör örgütü ilan etmiş bir hükümetiz. Ekim 2013, bir sene önce daha ortada Musul baskını yok hiçbir şey yok ve yine sınırlarımızı yaklaştığı için bu radikal örgütlere karşı operasyon, yani tarafımızdan Azzaz’la Münbiç arasında top mermisiyle mukabelede bulundu bizim tarafa düştü diye. Mukabele biy misil yapıldı. Yani açıp baksalar bunlar 13 Ekim 2013 tarihli Resmi Gazetede ne dediğimizi görürler. Yok ama niyet başka. Niyet şu; rehinelerimiz oradayken bize bir şey söyletecekler ve bir şekilde bizi problemin parçası haline getirecekler.
Aynı şekilde şimdi de niyet eğer bölgede ortak strateji gerçekleştirmekse uluslararası basın anlamında da söylüyorum: Türkiye önüne imtihan kağıdı konulacak bir ülke değil, oturulup eşit olarak konuşulacak bir ülkedir. Otururuz bizim kaygılarımız var, bizim ulusal çıkarlarımız var, bizim önceliklerimiz var onlarla birlikte konuşuruz.
Şimdiye kadar da Amerikalı bütün yetkililerle her düzeyde hep bu şekilde konuştuk, hiçbir zaman ikili bir dil kullanmadık. Ne söylediğimiz bellidir, neyi yapacağımızı da herkes bilir. O anlamda doğrusu Sayın Kerry’nin bu kadar yansıyan şekliyle ifadeleri bizimle olan hukuku bağlamında da doğru bir zeminde değil. Mutlaka kastettiği daha önceki ifadelerinden de şey yaptığımız, tabii rehinelerle ilgili durumumuzu anladığını ifade ediyor. Bu doğrudur.”
Rehinelerin kendilerinin birinci önceliği olduğunu ve bunu her zaman söylediklerini ifade eden Davutoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Rehinelerle ilgili önceliğimiz bir anlamda yerine geldi veya aşıldı dedikten sonra bizim esas meselemiz bölgede huzur ve istikrarı sağlayacak iyi bir yaklaşımın benimsenmesidir. Burada da mesele IŞİD’le veya genel olarak şiddetle terör örgütleriyle mücadele esas olmakla birlikte bu mücadelenin sonrasını da görmeyi istemek veya bunun hangi parametreler üzerinde yürüyeceği konusunda bir ortak zemin bulmak talebimizde haklıdır. Yani eğer IŞİD’i tasfiye etmek suretiyle ki tahliye edilmelidir bütün bu örgütler bu anlamda bölgede herkes için tehlike teşkil eder, buna Suriye rejiminin önünü açacak şekilde bir şey olursa bugün o isimli olan örgüt yarın başka isimle çıkar.
Mesele Suriye halkının sahipsizliği. Suriye halkına Esad devlet başkanı olarak sahip çıkmadı katletti, uluslararası toplum sahip çıkmadı, Özgür Suriye Ordusu, ılımlı muhalefeti desteklemedi ve zayıfladı o muhalefet, e o zaman birisi çıktı ‘ben bu meselenin sahibiyim veya koruyucusuyum’ gibi bir şeyle öne çıktı ve bir boşluğu doldurmaya çalıştı. Aynı şey Maliki için, Allah aşkına az mı tenkit edildik Maliki’nin politikalarını eleştirdik diye. ‘Sünni kesimi dışlamayın’ dedik."
Irak’ta Sünni siyasetçilerin birer birer devre dışı bırakıldıklarını anımsatan Davutoğlu, şöyle devam etti:
"Tarık Haşimi, Rafi İsavi, Nuceyfi... Sünni siyasetçi kalmadı, siyaseti olmayan yapı neye yönelir? Kendini korumak için bu tür eylemlere yöneliyor. Bunu söylediğimizde bu, IŞİD’i mazur göstermek değil. IŞİD denilen yapı, en büyük zararı İslam’a veriyor çünkü İslam ile algıyı bozuyor. Bizim İslam telakkimizle arasındaki farklar aşikar. Bunları hep söyledik. Fakat görmek istediğimiz şey şu; ’yağmurdan kaçarken doluya tutulma’ denir, geçmişte Özgür Suriye Ordusu ’bu hakları savunacağım’ derken onu desteklememenin bedeli ağır oldu. Şimdi bu harekat sadece bir tehdidi ortadan kaldırmak değil bir düzeni de yani kalıcı bir düzeni de tesis etmek için kurulmalı. Yoksa o tehdit ortadan kalkar başka bir tehdit ortaya gelir. Bu noktada Türkiye’nin kanaatleri, maalesef öngörüleri hep doğru çıktı.
Kimyasal silahlar kullanıldığında söyledik o zaman gönüllüler koalisyonu talep edildiğinde ‘Biz oluruz’ dedik bunu doğru bulduğumuzu söyledik. Neden? Çünkü kimyasal silah kullanıldığı zaman eğer o kimyasal silah oluşturduğu dehşet başka bir dehşeti doğurur. Başka bir dehşet de işte son dönemdeki o görüntüler. Bu dehşetler birbirini şey yaptı, aradaki gri alan yok edildi. Gri alanı Suriye Ulusal Koalisyonu temsil ediyordu. Bu zayıflatıldı, bilinçli bir şekilde neredeyse zayıflatıldı. Daha sonra kimyasal silah dışında Cenevre 2 süreci, muhalefetin katılmasına ikna ettik her türlü desteği verdik ama Cenevre 2 sürecinde ne elde edildi. Şimdi bu hat üzerinde büyük kitleler kendilerini sahipsiz addediyorlar ve tek tek ne yapabileceklerini, nasıl kendilerini savunacakları konusunda bir çaba içine giriyorlar.
Biz geçmişte her zaman uluslararası toplumun aldığı her kararı, yani olumlu yönde aldığı kararı içinde bulunduğumuz kararın gereğini yaptık. Şimdi Türkiye sanki gereğini yapmamış gibi, önünde ne olduğunu göreceğiz gibi bir sınava sokulamaz. Biz kendi kararımızı alırız, bu karar milli menfaatlerimizi korumak için alınması gereken bir kararsa gereğini yaparız. Türkiye’nin bölgedeki ağırlığı ve bölgeden gelebilecek riskleri tabiri caizse minimize etmek için, bertaraf etmek için ne yapmak gerekiyorsa yaparız ama uluslararası basın üzerinden Türkiye’yi böyle sınava sokar gibi bir psikoloji oluşturulmasını da kabul etmeyiz.”
"Demokrasi dalgası esiyordu"
Türkiye’nin pozisyonunu, Kerry ve Amerika yönetiminin çok iyi bildiğini vurgulayan Davutoğlu, "Geçmişte birçok kereler ne yapılması gerektiğini anlattığımızdaki kanaatlerimizi de biliyor, nasıl bir bölge arzu ettiğimizi de biliyor. 2012 yılında Ortadoğu bölgesinde demokrasi dalgası esiyordu, demokrasi rüzgarı vardı. Eğer bugün Ortadoğu bölgesinde demokrasi rüzgarı yerine terör rüzgarı esiyorsa o demokrasilerin arkasında durmayanlar öncelikle kendilerini sorgulamalılar. Biz ilkeli olarak durduk. Bu sefer biz koyarız pudingin içindeki şeyi görmek bakımından, ’ne kadar mülteci alacaksınız’ diye sorarız bütün dünyaya" diye konuştu.
Türkiye’nin üç günde 138 bin mülteci aldığını, bütün Avrupa’nın ise 3 yılda 130 bin civarında olduğunu söyleyen Davutoğlu, şunları kaydetti:
"Biz, 3 günde aldık, arkamıza bakmadan aldık. Buradan gelebilecek riskleri göre göre aldık. 1.3 milyon kişi Türkiye’de bu aziz millet tarafından ağırlanıp, her türlü imkanlarıyla paylaşıyorsa bu milletin önüne kimse sınav kağıdı koyamaz. Biz gereğini yaparız, ne düşünüyorsak biz düşündüğümüz için yaparız. Birisi bize söylediği için yapmayız. O zaman biz herkesin önüne ’bu mültecilerden kim sorumlu’ diye sorarız. Bunu sadece Amerika için söylemiyorum bütün dünyaya. ’Kim bu mülteciler, akın akın Türkiye’ye Ürdün’e Lübnan’a giderken gerekli tedbiri almadı, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ne yaptı’ diye sorarız. Eğer IŞİD gibi terör örgütleri tasfiye edilecekse ki edilmeli etkileri yok edilecekse bunlar hepsi doğru şeyler. Sonrasında ’bu kitlelere ne vadediyorsunuz’ diye sormak da düşer.
Yani bu kitleler siyasal sistem içerisinde nerede duracaklar. Ordusu yok, orduyu kendi ordusu gibi göremiyor çünkü Suriye’deki bütün ordu şu anda bütün istihbarat yüzde 12’lik bir azınlığın elinde. Geri kalan ne yapacak. Aynı şekilde Irak ordusu yüzde 95 nispetinde tek bir mezhepten oluşuyor. Bunu herkes biliyor ve istatistiklere yansımış olan bir şey."
Böyle bir yapının sürdürülmesinin mümkün olmadığını ve sürmesi halinde savunmasız kitlelerin nereye savrulacaklarının da belli olmayacağını dile getiren Davutoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Bizim arzu ettiğimiz şey; 2012’de kaybedilen o demokrasi dalgasının tekrar onurlu bir şekilde ve eşit vatandaşlık ilkeleri etrafında bütün halklara sunulabileceği bir ortamın oluşturulması. İster Müslüman olsun ister Hrıstiyan, ister Sünni olsun, ister Nusayri, ister başka mezhepten. İster Yezidi, ister Keldani, ister Arap, ister Türkmen, ister Kürt olsun herkesin eşit vatandaşlık haklarından yararlandığı bir Irak, bir Suriye. Eşit vatandaşlık hakları, hani insan haklarının tümüyle yerleşmesi zaman alabilir ama eşit güvenlik hakkı en azından eşit güvenlik hakkı yani ’ben Sünniyim’ diyen birinin Basra’da rahat dolaşabilmesi, Lazkiye’de rahat dolaşabilmesi, ’ben Şiiyim’ diyen birinin Musul’da rahat dolaşabilmesi, Halep’te rahat dolaşabilmesi, ’ben Nusayriyim’ diyen birinin Deyrizor’da rahat dolaşabilmesi İdlib’de rahat dolaşabilmesi... Bunlar olabildiği zaman kalıcı barış olur."
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Musul’da alıkonulanların kurtarılarak Türkiye’ye getirilmelerinin ardından New York’a giderken "Bundan sonra karar mekanizmalarımız daha rahat olacak" dediğinin hatırlatılması ve "Bunun anlamı insani konu mudur yoksa IŞİD’e karşı askeri meselelere biraz daha yaklaşma olasılığını bu ne kadar güçlendiriyor" sorusunu cevaplarken Davutoğlu, bölgede çok dinamik bir süreç yaşandığını vurguladı.
Türkiye’nin kendi yakın sınırlarında bir güvenlik kuşağı oluşturması konusunda, mülteci akınını sınırların ötesinde tutabilmek ve oradaki halka güvenli alan oluşturabilmek için 2.5 yıl önce ilk kez "güvenli alan", "güvenli bölge" ve "uçuşa yasak" bölge teklifinde bulunduğunu belirten Davutoğlu, "Bunlar masaya gelip de ciddi bir şekilde konuşulacağı zaman tabii ki biz destek veririz" dedi.
"Güvenli bölge" tabirini daha doğru bulduğunu dile getiren Davutoğlu, sözlerine şöyle devam etti:
"Güvenli bir bölge oluşup, Türkiye’ye mülteci baskısı azaltılacaksa bunun parçası olduğu bir planlamayı doğru görürüz ama sadece havadan vuralım, bu arada da şu veya bu şekilde oradan kitleler halinde kaçışlar olur... Her hava bombardımanı mülteci dalgası oluşturur. Bizim yaşadığımız tecrübe bu. Bunun tedbirinin alınması lazım. Bunu da Amerikalılarla her düzeyde en geniş bir şekilde konuştuk. Bunlar konuşulmuyor zannedilmesin. Bütün müttefiklerle uluslararası toplumla da gerektiğinde bunları konuşuyoruz. Çevremizde birkaç ülke dışında kendi ülkesinin bütününü koruyabilen ordu kalmadı. İsrail var, İran var. Ukrayna ordusunu düşünün, güvenliği sağlayamıyor. Irak, Suriye, Lübnan ordusunun karşı karşıya kaldığı zorluklar malum. Libya’da ordu yapısı yok. Böyle bir durumda, Türkiye böylesine karmaşık bir coğrafyada kendi güvenliğinin riske edilmesine izin vermez.
Güvenlik olmadan ekonomik kalkınma da refah da olmaz. Türkiye gereksiz yere, kendi ülkesini maceraya sokacak adımlar içinde olmaz. Geçmişte de olmadık. Birileri bize bunu hem atfettiler ama Türkiye eğer hala kendi sınırları içinde güvenli bir şeyi muhafaza ediyorsa bunda Türkiye’nin takip ettiği akıllı ve erdemli politikanın bir payı var. Hem insani olarak gereğini yaptık hem çözüm süreciyle kendi içimizdeki toplumsal entegrasyonu, bütünleşmeyi tahkim ettik ve ediyoruz. Böylece içeriyi emniyet içine aldık. Ekonomimizi riske edecek her türlü şeyden kaçındık. Dışarıda da mümkün olduğu kadar, tehdidi sınırlarımızın ötesinde tutmaya çalıştık. Şimdi de herhangi bir bölgesel çalışmada veya koalisyonda, Türkiye’nin bu çıkarlarını gözeten bir tutumun olmasına özen gösteririz, bunu görmek isteriz. Bir şekilde şey yapalım, sonra ne olacağına karar veririz olmaz. Geçmişte maalesef ya böyle ya da tedirgin davranarak geldiğimiz sonuçlar ortada."
"Zorunluluklara dayalı değil daha özgürlükçü bir yaklaşım"
Bakanlar Kurulu’nda, Milli Eğitim Bakanlığına bağlı okulların kılık kıyafet yönetmeliğinde değişiklik yapılması kararı alındığının hatırlatılması üzerine Davutoğlu, gerek eğitim hayatında gerek toplumsal alanda, son dönemde ciddi bir özgürleşme ve demokratikleşme çabası olduğunu, bu çabanın üniversite ve liselerde gözlenir hale geldiğini ifade etti.
Davutoğlu, "Mecburiyetlere, zorunluluklara dayalı bir yaklaşım değil de daha özgürlükçü bir yaklaşım. Bu çerçevede yönetmelik içinde düzenlemeler var, bunu sadece başörtüsü ile ilgili olarak telakki etmemek lazım ama başörtüsü de bunun bir parçası tabii’" diye konuştu.
"Ortaöğretimde başörtüsünün bir baskı unsuru olup olmayacağı tartışmalarının" gündeme gelebileceğinin belirtilmesine karşılık Başbakan Davutoğlu, şunları kaydetti:
"Bunlar hep argüman. Genellikle özgürlüğü sınırlamaya kalkanlar, ’şu yapılırsa öbürlerine baskı olur’... Birilerine baskı olmasın diye başka birilerine baskı yapmak bir tek bizde vardır. Başörtüsü çilesini ben eşimden, çocuklarımdan 30 yıl yaşamış biriyim. Hep söylenen şu: O başörtüsü takarsa başı açık kendisini baskıda hisseder, onun için onun başörtüsü takmaması için baskı uygulayalım. Birisinin muhtemel baskı görmemesi için birine fiili baskı uygulanıyor. Bu, adalet değil. Herkes aklı başında, onurlu insanlar. İsteyen takar, isteyen takmaz.
Allah aşkına, 10 sene önce memurlar arasında başörtüsü takılırsa kıyamet kopar zannediliyordu. Bir baskı mı var? Dün bazı şeyler için birkaç hastaneye gittim. Başörtülü doktor var, başı açık var. O kadar da güzel bir ortamda gördüm ki hepsini. Herhangi bir gerilim yok. Üniversitelerde gerilim mi var? Bazı başörtülüler başını açıyor belki, bazı başı açıklar da başını örtüyor. Şu mantık yanlış bir mantık, ’Senin böyle davranman, benim üzerimde baskı oluşturuyor, dolayısıyla senin böyle davranmaman için sana baskı yapayım.’ Böyle özgürlük anlayışı olabilir mi?"
"İnsan öğretmense bunun bir ahlakı var"
Herkesin kendi hayatını istediği şekilde yaşayacağını belirten Davutoğlu, "Şu ana kadar da herhangi bir hayat tarzı, yaşam biçimi, ne derseniz deyin, buna dönük bir baskı olmadı ama kendi hayat tarzına baskı edilmemesini isteyenler başkalarının hayat tarzına baskı uygulanması talebinde bulunmamalıdır. Bu da ayrı bir çelişki. Kimse kimseye üstün değil. Eğer sen kendi hayat tarzına müdahale edilmesini istemiyorsan sen de benimkine etmeyeceksin. Birilerinin zorla ’başörtüyü tak’ demesini istemiyorsan sen de birilerine zorla ’başını aç’ da demeyeceksin" diye konuştu.
Bir öğretmen sınıfa girdiğinde, karşısındaki öğrencinin "başı açık mı örtülü, Müslüman mı Hristiyan mı, Sünni mi Alevi mi" olduğuna hiçbir zaman bakmadığını anlatan Davutoğlu, şu ifadeleri kullandı:
"Onlar benim için öğrencidir. Bir kişi çıksın desin ki: Ahmet Hoca, akademik hayatı boyunca ki kendi ailem başörtüsü sebebiyle baskı görürken, başörtülülere daha yakın davrandı, ona tebessüm etti de diğerine etmedi. Çünkü bir insan öğretmense bunun bir ahlakı var. Karşımdaki sadece öğrencidir. Ben onu görürüm. Lisede de üniversitede de öğretmenlerimiz artık sadece öğrenci görecek. Yanyana oturan öğrenciler de ’başı açık mı, örtülü mü’ diye değil, arkadaş görecekler birbirlerini. Bu kadar basit. Bunu öğrenmek için bile bu özgürlük şart."
Uyuşturucuyla mücadele
Bakanlar Kurulu toplantısında ele alınan konulardan birinin de iş güvenliği olduğunu dile getiren Davutoğlu, ekim ayında, "en tehlikeli" kategorisine giren bütün işyerleri sahiplerinin ve kendisinin katılımıyla bir toplantı yapılacağını, eylem planının anlatılacağını belirtti.
Kurulun bugünkü toplantısında uyuşturucuyla mücadelenin tüm yönleriyle ele alındığını da aktaran Davutoğlu, mücadelede yeni ilkesel ve yapısal çerçeve ile yeni süreç yönetiminin belirlendiğini, kısa, orta ve uzun vadeli bir eylem planı çerçevesi oluşturduklarını söyledi.
Süreç yönetiminde, uyuşturucu tehdidinin ortaya çıkmasını engelleyici faaliyetlerin yer alacağı koruyucu aşama, polisiye ve asayiş tedbirlerini içeren önleyici ve engelleyici aşama ve üçüncü olarak da rehabilitasyon ve tedavi aşamasının olacağını kaydeden Davutoğlu, toplumun en üst katmanından mahallelere kadar inen bir yapı oluşacağını ifade etti.
İlgili bakanlıkların, sivil toplum kuruluşlarının ve kurumların katılımıyla belirli aralıklarla "Uyuşturucu ile Mücadele Şurası" toplanmasının öngörüldüğünü dile getiren Davutoğlu, Şuranın kasımda yapılmasının amaçlandığını söyledi.
Davutoğlu, "Bizde oran Avrupa’ya göre düşük görünüyor, yüzde 2,7. Mümkünse orta vadede bunun yüzde 1’in altına çekilmesi, 2023’e doğru giden süreçteyse yüzde 0,5’in altına inerek minimize, marjinalize hale getirmesi için bir takvim önümüze koyduk" diye konuştu.