Sayin Davutoglu’nun AK Parti 1. Olagüstü Büyük Kurultayi‘nda yaptigi konusmanin tam metni
Selam olsun, evveliyatla ve öncelikle insana selam olsun, eşrefi mahlukat olarak yaratılan insana.
Alemlere rahmet olarak gönderilen Sevgililer Sevgilisine selam olsun. Onun gül kokusunu bu diyarlara getiren Ebu Eyyub El-Ensari’ye selam olsun.
İçinde bulunduğumuz Başkentimiz Ankara’nın manevi mimarı ve kadim payitahtımız İstanbul Fatih’inin hocası, Akşemseddin’in hocası Hacı Bayram-ı Veli’ye selam olsun. Aşkımızın piri Mevlana’ya, ahlakımızın piri Ahi Evran’a, erkanımızın piri Hacı Bektaş-ı Veli’ye selam olsun.
Gönül dilimizin pirleri Yunus Emre’ye, Feqiye Teyran’a, Ahmedi Hani’ye selam olsun.
Ve zamana selam olsun, o zaman ki bize var oluşun ve tarihin sırını öğretir. Bundan tam 943 yıl önce bir 26 Ağustos sabahı etrafındaki Türk, Kürt, Zaza, Arap ve diğer Anadolu kavimleriyle Anadolu’ya yürüyen Alparslan Gazi’ye ve yiğitlerine selam olsun. Selam olsun bundan 92 yıl önce milletin istiklali için Kocatepe’den İzmir’e yürüyen Gazi Mustafa Kemal’e ve istiklal ordusuna selam olsun. Ve selam olsun bu iki 26 Ağustos tarihi arasında, 1071 ile 1922 yılları arasında bu topraklarda medeniyetimizi ihya için, inşa için, dünyada adaleti ikame etmek için yola çıkmış, şehit düşmüş, emek vermiş, ter dökmüş, Bacıyan-ı Rum’a, Ahiyan-ı Rum’a, Horasan erenlerine, Mezopotamya alimlerine, bütün şühedaya selam olsun.
Ve mekana selam olsun, bu zaferler sonrasında bize vatan olarak emanet edilen bu aziz toprağa selam olsun. Bu vatanın toprağına, suyuna, havasına, ateşine selam olsun. Anasır-ı Erbaa’ya selam olsun, var oluşa selam olsun. Bu vatanın her köşesinde heybetle bu vatanı bekler durur gibi görünen Ağrı’ya, Erciyes’e, Uludağ’a selam olsun, Toroslara, Menteşlere, Kaçkara, Ilgaz’a, Istranca’lara selam olsun ve onların sınır ötesindeki kardeşlerine selam olsun.
Hira’ya, Turu Sina’ya, Zeytun Dağı’na, Rodoplara, Kafkaslara, Altaylara selam olsun ve o dağların eteklerinde yaşayan bütün kardeş, dost ve komşu kavimlere, halklara selam olsun.
Selam olsun bu vatanın suyuna, ırmağına, Fırat’a, Dicle’ye, Sakarya’ya, Seyhan’a, Ceyhan’a, Yeşilırmak’a, Kızılırmak’a selam olsun. Ve onların kardeşlerine, Tuna’ya, Nil’e, Amyderya’ya, Siriderya’ya, Volga’ya, İtil’e selam olsun.
Selam olsun bu mekan ve tarih bilincini bize aşılayanlara.
Ve yine bir Ağustos sabahı, bir Ağustos günü, 14 Ağustos’ta bu zaman ve mekan bilinciyle ayağa kalkan ve ayağa kaldıran ve bir milleti yeni bir idealle buluşturan AK Parti kadrolarının kurucu lideri ve seçilmiş Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a selam olsun. Selam olsun onunla birlikte bu kutlu yürüyüşe çıkan kurucularımıza. Selam olsun o günden bugüne AK Parti hareketinin başarısı için ter döken dava arkadaşlarımıza, Merkez Karar ve Yönetim Kurulu üyelerine, Merkez Yürütme Kurulu üyelerimize, Bakanlar Kurulu üyelerimize, il ve ilçe başkanlarımıza, milletvekillerimize, belediye başkanlarımıza, il genel meclis ve belediye meclis üyelerimize, belde ve köy temsilcilerimize, sandık müşahitlerimize, bu davanın her bir neferine, Kadın Kollarımıza, Gençlik Kollarımıza selam olsun.
Bu tarihi anda bizimle birlikte olmak için dünyanın her bir köşesinden gelen dostlarımıza selam olsun ve burada aldıkları selamı diyarlarına barışla, esenlikle götürsünler.
En büyük selamımız burada bulunan delegelerimize, AK Parti kadrolarının her bir neferine.
Ve ondan ötesinde 10 Ağustos’ta şanlı bir zaferle bundan sonra bütün tarihimiz boyunca sadece ve sadece bu millet cumhurbaşkanı seçecektir diyerek Cumhurbaşkanımıza destek veren bütün vatandaşlarımıza selam olsun. İki ayağındaki bastonlarla yürüye yürüye sandık başına giden ninelerimize, dedelerimize, nasırlı elli çiftçilerimize, işçilerimize, Anadolu’muzun, Trakya’mızın her bir köşesindeki dava ve aşk yüklü kardeşlerimize selam olsun.
Aslında bu girişle ben sadece şunu anlatmak istedim: AK Parti konjonktürel siyasi şartlarda çıkmış bir siyasi parti değildir, dönemsel bir parti değildir, bir döneme, bir kesime hitap eden bir parti değildir, AK Parti biraz önce zikrettiğimiz bütün ulu erenlerin yönünü aydınlattığı kutlu bir yürüyüşün, kıyamete kadar sürecek olan bu yürüyüşün bugünkü tecessüm etmiş halidir. AK Parti milletin ta kendisidir, AK Parti millet idealinin ta kendisidir.
Sayın Cumhurbaşkanım, değerli dava arkadaşlarım; Sayın Cumhurbaşkanımız konuşmaları esnasında bir veda Kongresinden bahsettiler. Sayın Cumhurbaşkanım, bu bir veda Kongresi değil, Olağanüstü Büyük Kongremiz, ama bir vefa Kongresi, bir ahitleşme Kongresi. Sayın Cumhurbaşkanımıza vefa borcumuzu ödüyoruz. Onun bıraktığı miras AK Parti için bir şeref meselesidir. O miras bizim şerefimizdir ve sonuna kadar korunacaktır. Bütün kadrolarımız onun başı dik, onurlu yürüyüşünün devamı için her türlü fedakarlığı yapmaya hazır ve nazırdır.
Bir büyük yeni Türkiye yürüyüşünün arifesindeyiz. 12 yıllık birikimimiz var, bu birikimi en iyi şekilde değerlendirme kararlıyız, ama bu tarihi yürüyüş sadece bir aşamadadır. İlelebet sürecek olan bu yürüyüşü biz bizden sonraki nesillere en güçlü şekilde devredebilmek ve AK Parti hareketini hedefe ulaştırmak için her türlü fedakarlığı yapmaya hazırız.
Ve Sayın Cumhurbaşkanımıza şunu söylüyoruz: Biz size bütün millet adına teşekkür borçluyuz, çünkü bu kutlu yürüyüşün tarihteki ayak izlerinin eserini taşıyan bir parti kurulmasına öncülük ettiniz. O partiyi 1,5 yıl içinde iktidar yaptınız, 12 yıl içinde de milletimize büyük başarılara öncülük ettiniz.
Şimdi aziz delegeler, değerli kardeşlerim; Sayın Cumhurbaşkanımızın bu dönemde bu tarihi emaneti hakkıyla yerine getirdiğine şahitlik eder misiniz? ("Evet" sesleri) Allah ve millet şahittir ki, bundan sonra da bu kadrolar Sayın Cumhurbaşkanımızla birlikte bu yolda yürüyecektir. Hiçbir güç, hiçbir fitne ya da hiçbir odak ve mahfil bu saflara fitne sokmaya gücü yetmeyecektir.
Yeni bir Türkiye’nin arifesindeyiz, yeni bir yürüyüşün arifesindeyiz… ("Gençlik seninle gurur duyuyor" sesleri) Biz gençlikle gurur duyuyoruz. Yeni bir yürüyüşün arifesindeyiz dedik, şimdi gelin biraz bu yürüyüşün temel esaslarına dikkatleri çekelim.
Son 12 yıl içinde büyük bir restorasyon hareketi, büyük bir inşa ve ihya faaliyeti yaptık.
Tekrar sizi bir tarihe götürmek istiyorum; tam bundan 600 yıl önce 1402 yılında o zaman 100 yaşında olan Devleti Aliye Osmaniye büyük bir fetrete girmişti, devlet otoritesi parçalanmıştı, Anadolu ekonomisi felç olmuştu. Bu devleti kim toparlayacak diye bakıldığı bir anda o fetreti durduracak güçlü bir irade kendini gösterdi ve ondan 50 yıl sonra fetretten çıkan bir devletin kurduğu düzenle İstanbul’un kapıları bu aziz millete açıldı. Aynı şekilde 600 yıl sonra 2002’de bu sefer Türkiye Cumhuriyeti büyük bir fetrete girmişti, devlet otoritesi zaaf göstermişti, çeteler, mafyalar, hortumcular milletin bütün kaynaklarını tüketiyordu. İşte o zaman AK Parti hareketi sadece bir devleti, bir siyaseti, bir otoriteyi tesis etmek üzere değil, yeni bir medeniyet ihyası için ayağa kalktı ve yeni bir yola yürüdü. Bu ihyanın, bu inşa faaliyetinin 9 temel esası vardır ve bu 9 alanda bu kararlı yürüyüş devam edecek.
Yeni Türkiye’nin psikolojik altyapısı, psikolojik temeli özgüvendir. Son 12 yılda büyük devrimlere imza atıldı, ulaştırmada, sağlıkta, tarımda, dış politikada, her alanda büyük başarılar sağlandı. Ama şunu sorasınız: Bütün bu başarıların arkasındaki temel saik nedir diye sorulsa, denilecek şey milletin özgüvenin tekrar kazanılmasıdır.
Ben Davos’ta Sayın Cumhurbaşkanımızın Başdanışmanı olarak birlikteydim. Özgüvenimizin bir timsali olarak aslında o gün İstanbul Atatürk Hava Limanına geldiğimizde Sayın Başbakanımız o gün yaptığı konuşmada bu özgüvenin işaretini vermişti ve demişti ki, bundan sonra biz hiçbir zaman şu veya bu tavrı alırsak şu veya bu ülke ne diyor diye düşünmeyeceğiz, başka ülkeler Türkiye Cumhuriyeti Devleti ne düşünüyor diye düşünecekler. İşte bir milletin ayağa kalktığının simgesi budur. Bu özgüven bizde oldukça, bu özgüveni harekete geçiren AK Parti kadroları kendilerine güvendikçe hiç kimse bu yürüyüşe dur diyemeyecek.
Aslında son 12 yıl içinde kazanılan bu özgüvenimizi 2013 yılında hedef ettiler. 2013 yılındaki Gezi olaylarının, 17 Aralık, 25 Aralık kumpaslarının en büyük hedefi, millete kazandırdığımız bu özgüveni yıkmaktı. Çok şey söylediler, dediler ki, bunlar rüya görüyorlar, ütopikler, hayal görüyorlar, yapamayacağımız hedeflere yürüyorlar. Doğru, biz bir rüya görüyoruz, yeni bir Türkiye rüyası görüyoruz, bu rüyayı göremeyenler utansın, bu rüya için ayağa kalkamayanlar, özgüven gösteremeyenler utansın.
Beni gelecekle ilgili olarak büyük umuda sevk eden bir hatırayı nakletmek istiyorum.
30 Mart seçimleri için Konya Beyşehir’de miting meydanına çıkarken, bir baba 10 yaşındaki bir çocuğunu hemen miting meydanın önünde yanıma getirdi, tanışmak istediğini söyledi. Döndüm, biraz teşvik olsun diye, çabuk büyü, bize adam lazım dedim. O 10 yaşındaki çocuk döndü ve dedi, Sayın Bakanım, aradığınız adam benim dedi. O anda Necip Fazıl’ın, üstadın sözü aklıma geldi ve bir an o küçük kardeşimizi 2053 yılında hayal ettim, 2053 yılında tam da bizim yaşımızda olacak.
Eğer o kardeşimiz aradığınız adam benim deme cesaretini, kararlılığını, iradesini göstermişse, bunda son 12 yıl içinde milletin adamının gösterdiği dirayet ve basiretli liderlik vardır, çünkü artık gencinden yaşlısına herkes adam gibi adamlar peşinde yürümek istiyor, özgüvenini kaybetmiş, kimliğini kaybetmiş, şahsiyetini kaybetmişlerin arkasında değil. Şimdi milletin adamı Cumhurbaşkanlığı makamında, ama milletin adamları tükenmeyecek, bizden sonra da yeni nesiller daha kararlı bir şekilde bu yola devam edecekler.
Bu yeni dönemin, yeni Türkiye’nin ikinci önemli alanı sosyokültürel birlik ve bütünlüktür, yani çözüm sürecidir. Devletler ve milletler ancak ve ancak aidiyet bilinciyle ayakta dururlar, eğer bir toplumda aidiyet bilinci zayıflamışsa, devlet bir grup vatandaşını dışlamışsa, ötekileştirmişse, o andan itibaren o devletin ayağa kalkması, o milletin felah ve sükun bulması mümkün değildir. Maalesef AK Parti iktidarlarına kadar şu veya bu kesim inançları dolayısıyla, etnik ve mezhebi kökenleri dolayısıyla ötekileştirildiler, baskıya maruz kaldılar. AK Parti iktidarlarının en büyük başarısı, bütün bir milleti tek bir yürek, tek bir güç haline getirmiş olmasıdır. Burada Sayın Cumhurbaşkanımızın gerek konuşmasında, gerek daha önceki hitaplarında yeni döneme, yeni Türkiye’ye ve yeni hükümetimize bir emanet gibi tevdi ettiği çözüm sürecini başarıya ulaştırana kadar bize uyku haramdır. Bu millet arasına ekilmiş fitne tohumları yok olana kadar, bu millet her etnik ve mezhebi grupla omuz omuza bu kutlu yürüyüşe çıkana kadar gece-gündüz çalışacağız.
Aidiyet bilincinin de iki parametresi var, iki boyutu var; birisi tarihdaşlık, birisi vatandaşlık.
Biraz önce ulu erenleri zikrettim, Horasan erenlerinden, Mezopotamya Mellelerinden bahsettik, evet, Kars’ta Hasan Harakani’yle Doğu Beyazıt’ta Ahmedi Hani aynı medeniyetin çocuklarıydı, Hazreti Mevlana’nın irfanı, marifetiyle Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın marifeti, irfanı aynı irfandı. Bu irfanları bölmek için, bu kardeşleri birbirine düşman edebilmek için her türlü yolu denediler, terörü denediler, siyasal ırkçılığa yöneldiler. Buradan aziz milletimize bir kez daha bir ahit ve söz olarak tekrar ediyoruz, bizim iktidar olduğumuz Türkiye’de hiç kimse şu veya bu gerekçeyle bir daha ötekileştirilemeyecek, tarihdaşlığımız korunacak, kaderdaşlığımız korunacak, eşit vatandaşlık hukuku daima önde ve temel ilke olarak benimsenecek.
Aynı şekilde bizim için mezhebi bir tavır söz konusu değildir. Alevi kardeşlerimiz, Sünni kardeşlerimiz eşit vatandaşlar olarak bu toprağın asli unsurlarıdır ve asli unsurları olarak kalacaklardır. Onların inanç özgürlüğü, fikir özgürlüğü, düşüne özgürlüğü bize emanet edilmiş bir görevdir.
Aynı şekilde, ki bir büyük devrim şeklinde kendilerine takdim edilen haklarla birlikte düşünüldüğünde, gayrimüslim vatandaşlarımız da hangi dine mensup olurlarsa olsunlar eşit vatandaşlık haklarını koruyacaklardır.
Dikkat ediniz değerli dava arkadaşlarım, Suriye’de bunalım var, Irak’ta bunalım var, geçmişte Irak’ta, Bosna’da yaşananları hatırlıyorsunuz, bütün bu kavimler bir sıkıntıyla karşılaştıklarında Anadolu ocağına geri dönüyorlar, Anadolu kucağına sığınıyorlar. Allah şahittir ki, şu veya bu gerekçeyle bu topraklara bir … bulmak için gelen kim olursa olsun, etnik ve mezhebi kökenine bakılmaksızın bu topraklarda asli unsur olarak karşılanacaklar ve ağırlanacaklardır. Bizim tarihimiz merhamet tarihidir, şefkat tarihidir, hem kendi vatandaşlarımıza merhamet ve şefkat, hem de bu topraklarda medet uman, bu topraklarda sığınacak bir yuva arayanlara şefkat ve merhamet bizim kültürümüzdür.
Üçüncü inşa alanımız, ihya alanımız siyasi alandır.
İnsan onuru, insanın eşrefi mahlukat olma özelliğinden gelir, o onuru korumak bizim asli görevimizdir. Bu onurun esası da özgürlük ve güvenliğin teminidir. Özgürlüğü garanti edilmemiş insansın onur duyması mümkün değil, güvenliği tehdit altında olan birinin kendi özgürlük alanını yaşaması da mümkün değil. Onun için, daha ilk hükümet programlarında bugüne kadar hep özgürlük, güvenlik dengesi dedik. Şimdi bir kez daha söylüyoruz, Türkiye’de düşünce özgürlüğü, inanç özgürlüğü, ifade özgürlüğü, girişim özgürlüğü AK Parti hükümetlerinin teminatı altındadır, hiç kimse bu özgürlükleri ihlal edemez, edemeyecek. Ama her özgürlük de bir sorumluluk getirir. Basın ve ifade özgürlüğü basın ahlakını gerektirir, girişim özgürlüğü meşru ve helal rızık arayışını gerektirir, inanç özgürlüğü diğer inançlara saygıyı gerektirir. Biz özgürlükleri yeni bir ahlaki formasyonla buluşturuyoruz, buluşturacağız.
Daha AK Parti Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde harekete geçtiği anda 3-Y ile mücadele sözü vermişti ve ondan sonraki her hitabında da Sayın Cumhurbaşkanımız Genel Bakanımız ve Başbakanımız olarak bu 3-Y ile mücadeleye söz verdi; yasaklar, yolsuzluklar ve yoksulluk. Yasakları bu dönemde kaldırdık, kaldırmaya devam edeceğiz.
Dikkat ediniz, bir oyuna dikkatlerinizi çekmek istiyorum; son yıllarda, özellikle geçen sene öyle bir kampanya yürütüldü ki, sanki Türkiye’de otoriterleşme var, Türkiye’de demokrasiden uzaklaşma var diyerek Sayın Cumhurbaşkanımıza, Hükümetimize ve AK Parti’ye dönük büyük iftiralar ortaya atıldı. Şimdi gelin bir muhasebe yapalım, 12 yıllık AK Parti iktidarları dönemi bir bütündür ve parçalanamaz. Kim derse ki şu dönemlerde AK Parti daha demokratikti, daha sonra da otoriterleşti, aslında niyeti AK Parti kadroları arasına fitne sokmaktır; AK Parti kadroları 12 yılı bir bütün olarak görür. Ancak şunu da açık yüreklilikle söyleyebiliriz ki; iktidarımızın ilk dönemlerinde alan temizliğiyle meşgul olunmak zorunda kalındı, birçok özgürlükler uygun zamana kadar bekletildi.
Çok iddialı bir şekilde söylüyorum, Sayın Başbakanımıza Başbakanlığı döneminde geçen sene uluslararası medya tarafından yapılan saldırılara bir cevap olsun diye söylüyorum, Türkiye gerçek demokratikleşme hamlelerini son birkaç yıl içinde gerçekleştirebildi. Hangi kriteri alırsanız alın, asker-sivil ilişkisi son yıllarda normalleşti, 2007’de e-muhtıra verilen Cumhurbaşkanlığı seçimleri söz konusuysa, bakınız bu sene Cumhurbaşkanlığı seçiminde Silahlı Kuvvetlerimiz demokrasiye tam bir saygı içinde kendi görevini yürüttü, kimse de e-muhtıra vesaire beklentiler içine girmedi.
Siyasi özgürlükler açısından bakınız, daha 2008 yılında ülkenin iktidar partisi, en büyük partisi kapatılma tehdidiyle karşı karşıya bırakılmıştı, ama 2010 referandumuyla bütün bunlar tarihe gömüldü. Siyasi partilerin ve siyasi faaliyetin özgürlükleri son yıllarda teminat altına alınabildi.
Yine ana dilde konuşma, ana dilde dili öğrenme, ana dilde siyasi propaganda yapma hakkı son yıllarda verildi. Azınlık mallarının mülklerinin devri son yıllarda, son 3 yıl içinde gerçekleşti. Hepsi de Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde gerçekleşti. Otoriter dedikleri Cumhurbaşkanı, kendi Başbakanlığı döneminde bütün bu reformları gerçekleştirdi. Onlar için daha az önemli olabilir ama, halk için çok büyük önem taşıyan başörtüsüne özgürlük ancak son yıllarda gerçekleştirilebildi.
Sayın Cumhurbaşkanım, değerli arkadaşlar; Cumhurbaşkanımızın açtığı yoldan yürüyerek müsaade ederseniz ben de ceketimi çıkarabilir miyim?
Dolayısıyla gerek özgürlük alanlarının genişletilmesi, derinleştirilmesi ve yaygınlaştırılması anlamında, gerekse demokrasinin kökleşmesi anlamında şimdiye kadar edindiğimiz mirası daha ileri safhalara, hatlara taşımaya kararlıyız. Demokrasi ancak ve ancak millet iradesini hayata geçirdiği zaman demokrasi niteliği taşır. Burada sandığı hafife alanlara, temsili demokrasiyi yok sayarak sanki sandık dışında demokrasi varmış gibi tavır takınanlara bir cevap mahiyetinde söylüyorum; bu millet ne zaman başı dara sıkıştığında, ne zaman özgürlük alanları daraldığında sandığı bekledi. Hiç ümitlenmesinler ve heveslenmesinler, sandığı namusu gibi gören bu milletin emanetine sadık kalacağız ve sandığı, yani millet iradesinin hafife alınmasına hiçbir zaman izin vermeyeceğiz.
Bakınız AK Parti iktidarının en büyük devrimi, milli irade devrimidir. AK Parti iktidara gelene kadar halk iradesiyle seçilmiş hükümetlere şu misyon verildi, 1950’leri, 60’ları, 70’leri, 80’leri düşününüz: Siz yol yapın dendi, siz baraj yapın dendi, altyapı yapın, birtakım çalışmalar yapın dendi. Başbakanlar barajlar kralı, yol kralı diye anıldı. Ama zinhar güvenlik alanına, istihbarat alanına, dış politikaya, makro ekonomik ilişkilerin uluslararası boyutlarına girmeyin, o devlet meselesidir dendi. Sanki devlet ile hükümet ayrı mevkilermiş gibi, sanki devlet ile hükümet birbirine alternatifmiş gibi. Ama AK Parti iktidarında her mesele o yetkiyi alan Hükümet tarafından ve Sayın Başbakanımız tarafından kullanıldı. Türkiye’nin Kıbrıs politikası ne olacak diye 2004’te Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti karar verdi. Türkiye’nin Ortadoğu politikası, Türkiye’nin makro ekonomik ilişkileri, Türkiye’nin IMF’le ilişkilerine millet iradesiyle seçilen lider karar verdi, hükümet karar verdi. Artık devlet ile hükümeti ayırarak sanki devlet bürokrasinin hizmetinde, hükümet ise geçici ve konjonktürel bir yapıdır kanaatini yayanların, buna inananların dönemi bitti. Yeni Türkiye’de devlet de, hükümet de milletin emrindedir, amir olan millettir, memur olan devlettir. Devlet, ancak ve ancak millet iradesini kullanarak iktidara gelmiş olanlarca denetlenebilir, yönetilebilir.
Şimdi yine Sayın Cumhurbaşkanımızın konuşmasında bir emanet olarak bize tevdi ettiği meseleye gelmek istiyorum. Bu demokratikleşme hamlesinin en ileri düzeye ulaşması için demokrasimizin evrensel standartlarda, Avrupa Birliği standartlarının da ötesinde özgürlükçü bir demokrasi haline gelebilmesi için yeni bir anayasaya ihtiyacımız var. Yeni anayasa özgürlükçü ve demokratik karakteriyle yeni Türkiye’nin önünü açacaktır.
Şimdi delegelerimize ve dava arkadaşlarımıza soruyorum; inşallah 2015 seçimlerinde Anayasayı değiştirecek çoğunluğa sahip olacak mıyız? ("Evet" sesleri) Ve ilk defa, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa millet tarafından seçilenlerin yaptığı bir anayasaya sahip olacak mıyız? ("Evet" sesleri) Bu bir teminattır, bir ahitleşmedir.
Ve bir hususa daha siyasi alanda dikkatinizi çekmek istiyorum; Cumhurbaşkanlığı makamıyla Başbakanlık makamı arasında ikisi de seçilmiş olmak dolayısıyla ihtilaf çıkmasını bekleyenlere buradan bir kez daha cevap veriyorum; millet iradesine dayanan makamlar arasında ihtilaf çıkmaz. Milletten gücünü alanlar arasında, hele dava arkadaşları arasında hiçbir zaman ihtilaf çıkmaz, hiç heveslenmesinler. Seçilmiş cumhurbaşkanı ve seçilmiş başbakan el ele, omuz omuza birlikte yeni Türkiye’yi inşa edeceklerdir. Biz bunun hizmetkarıyız, bu yolda yürümeye kararlıyız.
Dördüncü inşa alanımız; devletin ve bürokrasinin restorasyonuydu. Biraz önce Osmanlı Devleti’ndeki fetretten bahsettim. 1402 yılında öylesine bir fetret oluştu ki devlet parçalandı, coğrafi olarak parçalandı, otorite olarak parçalandı. AK Parti iktidara geldiğinde devlet içine nüfuz etmiş çeteler, mafyalar, cunta heveslileri ve üçlü koalisyonun her bir bakanlığı neredeyse bir Anadolu beyliği gibiydi. Bakanlar birbirleriyle görüşemiyorlardı, Hükümet toplanamıyordu, herkes kendi kararını alıyordu. AK Parti iktidarlarıyla birlikte devlet büyük bir restorasyondan, ihya sürecinden geçti. Başbakanımızın dirayetli liderliğinde bu ihya süreci devlette karar alma yeteneğini geliştirdi. Ama şimdi o geçmiş vesayetler bittikten sonra yeni vesayet türleri çıkmaya başladı. Paralel devlet yapısı denilen yapı, aslında fetret isteyen bir yapıdır. Bakınız geçen sene Gezi olaylarından bu yana onların yayın organlarında tek bir olumlu haber göremezsiniz. 17 Aralık’tan, 25 Aralık’tan bu yana isterler ki ve beklerler ki kriz çıksın, ekonomi tarumar olsun, AK Parti içinde ihtilaf çıksın, bazı milletvekilleri istifa etsinler. 30 Mart’ta Dışişleri Bakanlığı’nı dinleyerek Dışişleri Bakanlığı’nın sırları üzerinden saldırıya maruz bıraktılar, sürekli olarak bir kampanya yürütüldü. Kampanyanın hedefi AK Parti değildi, kampanyanın hedefi AK Parti’nin son 12 yıl içinde gerçekleştirdiği büyük birikimdi.
Şimdi buradan bir kez daha söylüyorum, bir kez daha Sayın Cumhurbaşkanımızı teyiden söylüyoruz; hiçbir şekilde kim ve ne niyetle olursa olsun devlet otoritesinin parçalanmasına bir daha izin vermeyeceğiz.
Hem kadim kültürümüzün siyaset felsefe metni olan Nizamülmülk’ün Siyasetname’sindeki ehliyet esasları açısından, hem de modern rasyonel bürokrasinin şartları açısından bürokraside aranacak tek nitelik ehliyettir, liyakattir. Şu veya bu networkle eskiden bazı locaların yaptığı şekilde, şimdi de paralel devlet yapılanması içinde o networkler üzerinden bürokrasiyi ele geçirmek, daha sonra da ele geçirilen bürokrasi üzerinden milletin seçtiği siyasi otoriteye şantaj yapmak açık bir ihanettir. Millet otoritesini sadece seçtiği insanlar üzerinden kullanır. Eğer bu otoriteyi birisi kullanmak istiyorsa, bürokrasi sıfatından ayrılacak, kopacak, emniyet mensubuysa, yargı mensubuysa, hangi bürokrasideyse o bürokrasi sıfatından çıkacak ve halkın önüne gidip bizler gibi oy isteyecek. Anadolu’nun her bir beldesinde ter dökecek. Ama bunlar ter dökmeden devleti ele geçirmek isteyen zihniyettir. İzin verilmeyecek, bundan sonra bürokrasiyi kontrol etmek suretiyle devleti ele geçirmek isteyenler, ister cunta heveslileri olsun, ister belli loca mahfilleri olsun, ister paralel devlet yapıları şeklinde olsun, hiçbir şekilde devletimize nüfuz edemeyecekler. Biz bu devleti biraz önce zikrettiğimiz gibi milletin hizmetinde ve emrinde görüyoruz. Bu devlet idaresine talip olanlar gidecekler ve milletten ruhsat isteyecekler, milletten destek isteyecekler.
Beşinci ve belki de en önemli restorasyonumuz ahlak restorasyonudur. Biraz önce AK Parti siyasi tarihiyle ilgili, çizgisiyle ilgili sunum yapılırken hepimizin belki zamanla unuttuğu çok önemli bir kavrama atıf vardı. Sayın Cumhurbaşkanımızın AK Parti’yi ilan ettiği günlerde “erdemliler hareketi” denmişti. Evet, bizim için siyaset bir erdem ve ahlak vesilesidir. Siyaset, ahlak ve erdeme dayandığı zaman anlam taşır, var oluşumuza cevap teşkil eder. Onun için siyasetimizin ahlakı Şeyh Edebali’nin ahlakıdır; “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” ahlakıdır.
Aslında bir kez daha hareketimizin ahlakı özünü gösteren bir hususa dikkatinizi çekmek istiyorum. İki kongre süreci yaşanıyor şu arada; bir AK Parti Kongre süreci, bir de Cumhuriyet Halk Partisi Kongre süreci. AK Parti Kongre sürecinde Sayın Genel Başkanımızın, Başbakanımızın öncülüğünde her kademede istişareler yapıldı; Merkez Karar Yönetim Kurulunda istişare yapıldı, Merkez Yürütme Kurulunda istişare yapıldı, milletvekillerimizle istişareler yapıldı, il başkanlarımızla, belediye başkanlarımızla istişareler yapıldı. O güya otoriter dedikleri yapı içinde her kademenin katıldığı son derece ahlaki ve erdemli bir istişare süreci yaşandı. Ve bugün biz bu salonu dolduran AK Partililer bu salondan çıkarken daha da bütünleşmiş, daha da birleşmiş olarak çıkacağız. Ben başta Sayın Başbakanımıza, Genel Başkanımıza bu istişareleri esnasında gösterdiği teveccüh dolayısıyla bütün kurullarımıza, Merkez Karar Yönetim Kuruluna, milletvekillerimize, Merkez Yürütme Kuruluna, il başkanlarımıza, belediye başkanlarımıza ve takdir ederlerse bugün inşallah netice aldığımızda tekrar teşekkür edeceğim ama, delegelerimize minnet borcumu, teveccühleri dolayısıyla teşekkürümü bir kez daha ifade etmek istiyorum.
Biz bir vefa hareketiyiz. Onun için Cumhurbaşkanımızın bugünkü hitabı bir vefa hitabıdır bizim ona cevabımız. Biz bir sadakat ve hilm hareketiyiz. Sadakatimiz davamızadır, sadakatimiz dostluğumuzadır, kardeşliğimizedir. Bundan sonra da ilelebet sürecek olan, musalla taşına kadar sürecek olan bir birlikteliğin adıdır, adresidir AK Parti.
Ve yine bu çerçevede AK Parti’nin çıkış prensiplerinden olan ve 3Y’nin ikincisi, yani yolsuzluklara karşı da en çetin mücadeleyi AK Parti vermiştir ve vermeye devam edecektir. Yine Sayın Cumhurbaşkanımızın daha önce vurguladığı şekilde bir kez daha eğer seçilmemiz durumunda inşallah AK Parti Genel Başkanı olarak ve atanmamız durumunda Başbakan olarak şunu aziz milletimize teminat olarak söylüyoruz: Milletin ve tüyü bitmemiş yetimin hakkına uzanacak eli kardeşimiz olsa koparırız. Hiçbir şekilde AK Parti kadroları şeffaflık ve yolsuzluğa karşı mücadele anlamında töhmet altında bırakılamaz. Eğer gerçekten böyle bir mücadele yürümemiş olsaydı, Allah aşkına 2001’de mecali tükenmiş Türkiye’den bugün her bir alanına duble yollar yapılmış, havaalanları yapılmış Türkiye’ye gelinebilir miydi? Eğer herhangi bir yanlışlık yapılırsa üzerine gidilir. Ama birtakım dosyaları sadece ve sadece AK Parti’yi yıpratmak için bekleterek ve tam da üç seçim öncesinde, yani 30 Mart, Cumhurbaşkanlığı seçimi ve 2015 genel seçimler öncesinde dinamit gibi toplumun ortasına atarsanız bunun adına ahlak arayışı, yolsuzluklara karşı mücadele denmez. Bunun adına siyasi operasyon denir. Biz bu operasyona hiçbir zaman boyun eğmedik, bundan sonra da boyun eğmeyeceğiz.
Konuşmamızın başında erkan pirimiz olarak Hacı Bektaşi Veli’ye atıfta bulunmuştum, onun dediğini diyeceğiz, “Eline, diline, beline sahip ol.” Ahlakın ve erdemin olmadığı siyaset yozlaşır, çürür. AK Parti hareketi bir erdemliler hareketi olarak başladı, bir erdemliler hareketi olarak yoluna devam edecek.
Altıncı restorasyon, inşa ve ihya, yaptığımız ve yapacağımız yeni Türkiye’nin alanı ise adalet ve yargı alanıdır. Adalet mülkün temelidir dendiğinde sadece şahsi mülk kastedilmez, kastedilen devlettir aynı zamanda. Adaletin olmadığı devletin yaşaması mümkün değildir. İster Tursun Beğ’in adalet dairesine bakınız, ister Hazini’nin Kitab-ül Mizan-ül Hak’ına bakınız, ister modern adalet teorilerine, devletin esası, siyasetin esası adalettir. Onun için de bizim partimizin adı Adalet ve Kalkınma Partisi’dir.
Şimdi hal böyleyken ve adaleti her şekliyle ikame ve idame etmek için yola çıkmışken bir hususu da dikkatlerinize getirmek istiyorum. Maalesef siyasetle ve siyaseti kontrol etmek, siyasete hakim olmak için yargı mensupları şu veya bu şekilde devreye girdiklerinde bu millet büyük felaketler yaşadı. Geçmişte bürokrasinin bir kesimiyle o zamanki Şeyhülislam arasında bir ilişki doğduğunda hal fetvalarıyla neler yapıldığını Sultan Abdülhamit Han’dan biliyoruz. Halasgaran-i Zabitan diye harekete geçenlerin 12 yıl içinde İmparatorluğumuzu nasıl çökerttiğini biliyoruz. Bizler, bu tecrübeyi yaşayanlar, bu tecrübeyi bilenler bir daha Osmanlı Devleti’nin başına gelen felaketin Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin başına gelmesine de izin vermeyeceğiz. 27 Mayıs yargısını hatırlayın. Sizi buraya tıkan irade bunu istiyor demişlerdi rahmetli Adnan Menderes’e. Yargıydı, ama adalet değildi. 12 Eylül yargısını hatırlayın, Diyarbakır hapishanelerinde yaptıkları zulüm terörün tırmanmasına sebebiyet vermişti. Her birimiz 12 Eylül yargısının ne anlama geldiğini biliyoruz. Sağcısıyla biliyoruz, solcusuyla biliyoruz, dindarıyla biliyoruz, liberaliyle biliyoruz. Eğer yargı vicdanını kaybetmişse, eğer yargı temel adalet terazisinden sapmışsa, eğer yargı adalet dairesinin dışına çıkmışsa, bir hak ve adalet aracı olmaktan uzaklaşır ve ülke için yanlış yolların önünü açar. Maalesef biraz önce zikrettiğimiz paralel devlet yapılanması içinde bürokrasinin bir kesimiyle yargının bir kesimi arasında öyle bir network oluştu ki kimsenin emniyet ve güven hissi kalmadı. İş adamları dinlendi, sanatçılar dinlendi, siyasiler dinlendi, muhalefet ve iktidar dinlendi, devletin sırlarına sızılmaya çalışıldı. Hedef neydi? Hedef, bu bürokratik geçmişte yaşadığımız darbe benzeri yargıları tekrar kurmaktı.
Şimdi 12 Ekim’de Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu seçimleri var. Öyle bir hava estiriliyor ki sanki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden daha önemli. HSYK seçimi, belli bir adalet felsefesine inanmış saygın yargı mensupları arasında yapılan, nihai kertede bu adaleti tesis etmek üzere yapılan mesleki bir seçimdir. Ama birileri şöyle düşünüyorlar ve diyorlar ki eğer bu seçimlerde geçmişte olduğu gibi kendi otoriterimizi kurarsak, yaptığımız çalışmalarla tek bir fikre, düşünce ya da çevreye ait olan HSYK oluşturursak, bu HSYK milletin seçtiği siyasi irade üzerinde Demokles’in kılıcı gibi durur. Hiç heves etmesinler, hiçbir kılıç milletin iradesinden daha güçlü değildir, hiçbir güç milletin iradesini aşamaz. Bir kez daha buradan HSYK seçimlerine girecek vicdan yüklü, yüreği adaletle çarpan yargı mensuplarına sesleniyorum; yargının tek bir mahfil ve çevrenin otoritesi altına girmesine izin vermeyin. Böyle bir durum olursa en önce siz mağdur olacaksınız. Bütün kesimlerin temsil edildiği, her kaygının paylaşıldığı, ola ki farklı siyasi görüşler varsa ki bu yargıya taşınmaması lazım, o görüşlerin ve adalet anlayışlarının da kendini temsil imkanı bulduğu bir HSYK oluşmalıdır. Onun için 12 Ekim HSYK seçimlerine zinhar olması gerekenden fazla bir önem atfedilmemelidir. Eminiz, ümit ediyoruz ki; vicdanına güvendiğimiz yargı mensuplarımız böyle bir oyuna, böyle bir tuzağa izin vermeyeceklerdir. Yargının bağımsızlığı bizim için esastır. Ama yargının bağımsızlığı sadece yürütmeye karşı olan, yasamaya karşı olan bağımsızlığı değildir. Aynı zamanda kendisini domine etmek isteyen güçlere karşı olan bağımsızlığıdır. Düşününüz ki bir yargı mensubu daha soruşturma iddiasıyla yürütülen, soruşturma aşamasında bir savcı eğer halk iradesiyle göreve gelmiş bir Başbakana daha sonra kullanılmak üzere “o dönemin Başbakanı” diye yazabiliyorsa, burada yargı bağımsızlığından bahsetmek mümkün değildir. Burada 27 Mayıs yargısından bahsetmek mümkündür. Hiç kimsenin tereddüdü olmasın, 27 Mayıs yargısının mantığını bir daha yeni Türkiye’de kimse göremeyecek. Geçmiş vesayet anlayışlarına nasıl karşı çıkmışsak, yeni vesayet anlayışlarına da aynı kararlılıkla karşı çıkacağız ve milli iradenin üstünde hiçbir vesayetin olmadığı yeni Türkiye’yi birlikte inşa edeceğiz.
Yedinci büyük restorasyon, inşa, ihya, yeniden uyanış faaliyeti; kültür ve medeniyet restorasyonudur. Türkiye, bu topraklar, başta selamlayarak her birine hitapta bulunduğum o ulu erenler bize büyük bir kültür ve medeniyet mirası bıraktı. Dünyada hiçbir ülke medeniyet mirası bakımından bizim ülkemiz kadar şanslı ve birikimli değildir. Eğer insanlık tarihi kadim, modernite ve küreselleşme gibi evrelere ayrılırsa şunu çok açık bir şekilde söyleyebiliriz ki bu ülke, bu aziz topraklar, bu sadece jeostratejik değil jeokültürel öneme haiz topraklar kadimin bütün renklerini bünyesinde barındırırlar. İslam medeniyetini, ondan önceki Mezopotamya kültürünü, ondan önceki Hitit kültürünü, Roma kültürünü bünyesinde barındırır. Hiçbir medeniyet havzası yoktur ki Anadolu’yla etkileşime girmemiş olsun. Yine modernite esas alındığında bu kadim kültüre sahip olan başka hiçbir ülke yoktur ki moderniteyle bizim gibi yüzleşmemiştir. Ve nihayet küreselleşmeyi de bizim kadar derinden ve yakından yaşayan bir başka ülke yoktur.
Şimdi büyük bir yeni kültürel uyanışın arifesindeyiz. Bu yeni kültürel uyanış, insanlığın temel değerler itibariyle varoluşsal ve epistemolojik problemlerle karşı karşıya kaldığı bir dönemde bütün insanlığa evrensel bir medeniyet çağrısı yapacak bir uyanıştır. O bakımdan içselleştirici ve bütünleştirici kültürü egemen kılacağız. Hiçbir kültür birikimini ötekileştirmeyeceğiz, dışlamayacağız.
Aynı şekilde şehirlerimiz, AK Parti eğer yerel yönetimlerden merkezi yönetime yürümüş bir devrim hareketi ise, şehirlerimizin kadim karakterini muhafaza edeceğiz. Kadim karakterin moderniteyle yüzleştiği yerde yıkıcı olmayan, darbe vurmayan modern mimariyi kabul edeceğiz. Ama kadim tarihi birikimimize bir tehlike teşkil ettiğinde ona karşı duracağız. Dikey mimari değil yatay mimariyi kadim şehirlerimizde egemen kılacağız. Ve küreselleşme anlamında da bütün şehirlerimizi kadimi koruyan, modernite birikimini kullanan küresel şehirler haline getireceğiz. Onun için İstanbul bir semboldür. İnşallah İstanbul önümüzdeki dönemde bir Birleşmiş Milletler şehri olarak bütün insanlığın uğramadığı zaman kendisini kayıpta hissedeceği, bütün iktisadi faaliyetlerin orada bir etkisi olmadığı zaman kendisini kayıpta hissedeceği büyük bir dünya şehri olacak. Her bir şehrimiz bu büyük dönüşümden istifade edecek.
Sekizinci ve bugünlerde özellikle de diğer bütün faaliyetleri destekleyecek olan, onlara altyapı hazırlayacak olan inşa ve ihya alanı ekonomik restorasyondur. 2001 yılında Türk ekonomisi büyük bir tarumar yaşamıştı, bütün birikimler heba edilmişti. Tasarrufumuz hortumcular tarafından tarumar edilmişti. AK Parti dönemlerinde birinci büyük ekonomik sıçramayı yaşadık. Atıl kapasite öylesine, öylesine güçlü ve iyi bir yönetimle harekete geçirildi ki bu dönemler 12 yıl kendisi aciz ve hasta adam gibi görülen bir ülkenin ayağa kalkmasını sağlayan ekonomik bir devrim gerçekleşti. Sayın Cumhurbaşkanımız bunun istatistiksel rakamlarını verdi, ben buna girmek istemiyorum. Herkes biliyor ve şahittir ki 2001’in hasta adamından 2014’ün yükselen ekonomik gücüne, 2015’in G-20’ye ev sahipliği yapacak en sağlıklı ekonomisine gelmesinin yolu kararlı, basiretli, rasyonel bir ekonomik politikadan geçmiştir. IMF politikalarını sadece rasyonel göremeyiz. Rasyonel politika, ekonomik politika ülkenin ihtiyaçlarına cevap veren politikadır. Sayın Başbakanımızın IMF direktörüyle yaptığı görüşmelerde 2008 krizinde ben de bulunmuştum. 2001’de IMF defteri açıldığında, aynı zamanda siyasi hegemonya defteri de açılmıştı. 2001’i düşünün, o zaman sıradan bir IMF memuru Ankara’ya geldiğinde millet Başbakanın ne dediğine bakmaz onun ne dediğine bakardı. Ama şimdi IMF defterini kapatmış bir Türkiye Cumhuriyeti Devleti var. Ulaştırmada, sağlıkta, tarımda, enerjide, her alanda büyük devrimler gerçekleştirildi. Şimdi ikinci büyük sıçramanın eşiğindeyiz, bu atıl kapasiteyi kullanma dışında bu ikinci sıçramanın iki ana kaynağı, gücü vardır, iki de dezavantajı vardır. Bizim ekonomik gücümüzün kaynağı insanımızdır, coğrafyamızdır. Büyük doğal kaynaklarımız yok. Bize başka ülkelerde olduğu gibi yüzmilyarlarca euro verenler de yok. O zaman yeni bir ekonomik sıçrama için insan kaynağını ve katma değeri artırmak zorundayız. Bunun için de başlattığımız eğitim reformunun çıtasını yükselterek devam edeceğiz. Dünyada hiçbir güç ekonomik anlamda insan kaynağından daha önemli değildir. İnşallah öylesine büyük bir eğitim reformu, öylesine büyük bir ar-ge atılımı gerçekleştireceğiz ki Türk ekonomisi katma değerini misliyle artırabilsin. Coğrafyamızı kullanacağız, coğrafyamız dünyanın en mutena coğrafyasıdır ekonomik kaynakları itibariyle. Ulaştırma hatları Pekin’den ister demiryoluyla, ister karayoluyla Avrupa’ya gidecek her ulaştırma koridoru Anadolu topraklarına selam verip gidecek. Her enerji koridoru istir Azerbaycan’dan, Kafkasya’dan gelen TANAP gibi, ister Irak’tan gelen Kuzey Irak ve bütün Irak petrol ve doğalgaz kaynakları gibi her bir şekliyle mutlaka Anadolu topraklarından geçecek. Tarımda büyük reformların, daha etkin tarım yöntemlerinin önü açılacak. Nihayette insanımızı katma değeri yükseltecek şekilde donanımlı hale getirdiğimizde nitelikli kalkınmanın önünü açarız. İnşallah bu ikinci ekonomik sıçramayı da hep beraber yaşayacağız. Ama bir daha hiç kimse bu ülkeyi borç batağı üzerinden idare edilebilir bir ülke haline getiremeyecek. Makro ekonomik istikrarı sağlarken reel sektörü de güçlendireceğiz ve gelecek yıllarda Türk üretim sektörü, üretim sanayi Afro-Avrasya’nın en büyük üretim alanı haline dönüşecek.
Aslında buradan şu hususa da dikkatlerinizi çekmek istiyorum: Bir ülkede demokrasi varsa, ekonomik aktivite garanti altındadır. Bir ülkede hukuk devleti işliyorsa girişim özgürlüğü vardır. Bundan sonra gerek objektif hukuk kuralları açısından, gerekse girişim özgürlüğü açısından 12 yıllık birikimin üzerine yepyeni ve dış yatırımı da çeken büyük açılımların eşiğinde olacağız, yeni kaynaklara yöneleceğiz.
İki dezavantajımız olan enerji açığı ve cari açığa karşı da hem coğrafyamızdan
İki dezavantajımız olan enerji açığı ve cari açığa karşı da hem coğrafyamızdan, hem nitelikli kalkınma ve nitelikli insan unsurumuzdan gelen kaynakları kullanarak harekete geçeceğiz.
Şu anda dünyanın 17’nci, Avrupa’nın 6’ncı büyük ülkesiyiz ekonomik anlamda. İnşallah, hiç kimsenin şüphesi olmasın ki önümüzdeki dönemde 2023’te dünyanın ilk 10 ekonomisi arasına girmek için gece-gündüz çalışacağız ve bu hedefi gerçekleştireceğiz.
Ve nihayet 9’uncu restorasyon, dış politika üzerinden Türkiye’nin uluslararası alandaki konumuyla ilgiyi yeni inşa faaliyetidir.
2001 yılında dış politika dendiğinde Türkiye’de anlaşılan şey, dış ilişkilerdi. Ortak stratejik bir perspektiften kaynaklanan bir dış politika değil, ülkelerle ve uluslararası örgütlerle yürütülen dış ilişkiler vardı. Bütün dış politika gündemi de sadece Kıbrıs’tan, Ermeni meselesinden, birkaç defansif konudan ibaretti. Türkiye demokrasisini güçlendirdikçe, ekonomisini sağlam temellere oturttukça dış politikada büyük hamlelere imza attı. Temel ilkeleri hiçbir zaman terk etmeyeceğiz. Kim ne derse desin, dış politikada temel ilkemiz, politikamızın Ankara merkezli olmasıdır. Türkiye’nin dış politikasının sırrını arayacak olanlar Ankara’ya dönüp bakacaklar. Onun için gururla ifade ediyorum, 2001’de 84 olan Ankara’daki yabancı büyükelçilik sayısı şu anda 117’ye çıktı. Neden? Çünkü artık diğer ülkeler biliyorlar ki, Ankara’da oturduğunuzda bütün çevre bölgelerin nabzını tutarsınız.
Dış politikamız çok boyutlu olmuştur, çok boyutlu olmaya devam edecektir, bu coğrafyamızın bir zaruretidir. Türkiye’yi Avrupa’yla Asya kıskacı arasına almak isteyenler Türkiye’nin coğrafyasından bihaberdirler. Türkiye’nin Avrupa Birliği hedefi stratejik bir hedeftir ve kararlılıkla sürdürülecektir. Ama Türkiye’nin stratejik gücü de çevre bölgelerde ve havzalarda birikecektir. Onun için, ekonomimize büyük kaynak sağlasın diye vizeleri kaldırma politikası takip ettik, 74 ülkeyle vizeleri kaldırdık, 19 ülkeyle hükümetler arası mekanizmalar kurduk, ortak kabine toplantıları yaptık ve bu yolla dış ticaretimizin önünü açtık, bu yolla girişimizin Afrika’da temsilinin önünü açtık, 12 olan Afrika büyükelçiliğinin sayısı 35’e çıkardık. Gururla ve iftiharla söylüyorum, şu anda 222 dış temsilcilikle dünyada en fazla temsil edilen 7’nci büyük ülkeyiz.
Bu şu demektir: Bakanlığı devraldığımızda bir talimat vermiştim bütün Bakanlık mensuplarına, bütün büyükelçiliklere, bundan sonra hattı diplomasi yoktur, sathı diplomasi vardır, satıh ise bütün dünyadır. Buradan da yeni dönemde de al bayrağı dünyanın her köşesinde dalgalandırabilmek için, Türkiye’nin çevresindeki bütün havzalarda etkin ve sonuç alıcı vicdani bir dış politika takip etmek için gece-gündüz çalışacağız. Ve nihayet bu ekonomik ve siyasi arka plan dışında bizler dış politikayı sadece reel politik olarak görmeyiz, bizler dış politikayı en başta söylediğim, selamladığı insan unsuruna muhatap olarak görürüz. Bizim dış politikamız insani diplomasiye dayanır, vicdani diplomasiye dayanır. Nerede bize yardım eden yok mu diyen tek bir insan varsa Allah bize onlara ulaşma gücü ve kudreti versin. Bu milleti ve bu devleti öylesine kudretli ve müşfik yapsın ki, bizim ismimizin anıldığı yerde zulme imkan kalmasın. Zalimleri korkutan, mazlumlara şefkat olan bir güce ve kudrete Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kavuştursun. Sizler adına dünyanın her köşesinde mazlumlarla kucaklaşma şerefini Rabbim ve görevlendirmesi vesilesiyle Sayın Başbakanımızın sayesinde ulaştık, selamlaştık, kucaklaştık.
Bakınız, Türkiye’de yaşayanlar Türkiye’nin ne anlama geldiğini tam idrak edemiyor olabilirler, gidin bunu Arakanlılara sorun, Afganistan’da, Belh’te, Mezar-ı Şerif’te olanlara sorun, Balkanlar’da Sancak’ta, Bosna’da olanlara sorun, Somalililere sorun, onlar için Türkiye her deva olabilecek güçte bir ülkedir.
Bir ziyaretimde Afganistan’da Belh Valisi taleplerini dile getirdiğinde bir gazeteci dostumuz, o kadar rahat istiyor ki gören de Belh Valisi değil onu Konya valisi zanneder. Evet, bütün dost ve gönül coğrafyalarında Türkiye’den beklenti büyüktür. İnşallah bu beklentilerin hepsine cevap vereceğiz, hepsine cevap verebilmek için gece-gündüz çalışmaya devam edeceğiz kim ne derse desin, kim hangi ithamda bulunursa bulunsun. Eksen kayması dediler yıllarca, sonra yalnızlaştık dediler, temel hedefleri bizim özgüvenimizdir, bizim vicdani diplomasimizdir; iddialarımızdan vazgeçemeyeceğiz.
Son 1 yılı aşkındır Gezi, 17 Aralık, 25 Aralık ve bu çerçevede uluslararası medyada yürütülen kampanyaların aslında değerli dava arkadaşlarım, tek bir özeti vardır, denmek istenen şudur: Türkiye çok oldu, mevzilerine geri çekilsin, eskiden olduğu gibi kendi iç ihtilaflarına gömülsün, eskiden olduğu gibi sadece ve sadece bazı dış politika problemleriyle uğraşsın. Hiç heveslenmesinler, al bayrağı dalgalandırdığımız hiçbir mevziden ve mevkiden geri çekilmeyeceğiz. Ümitlerini bize bağlamış hiçbir kardeş halkı yalnız bırakmayacağız, Filistinlileri yalnız bırakmayacağız, Suriyelileri yalnız bırakmayacağız, Balkanlar’daki dostlarımızı, kardeşlerimizi yalnız bırakmayacağız, Kafkasya’yı, Orta Asya’yı yalnız bırakmayacağız. Ve bu kutsal yürüyüş Anadolu’ya nasıl girmişse, İstanbul önlerine nasıl yürümüşse, aynı ideal için yürümeye devam edeceğiz. Necip Fazıl üstat ne güzel demiş, yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya. Yüz üstü çok süründün, ayağa kalk Sakarya. Şimdi bizim görevimiz ayağa kalkmaktır, elhamdülillah kalktık ve bir daha ayağa kalkan bu milleti bir adım geriye kimse götüremeyecektir. Biz bu idealler için ayağa kalkacağız ki, biz bu idealleri dizimiz titremeden savunacağız ki bizden sonraki nesiller yürüsünler, onlar yürüyecekler ki ondan sonrakiler hedefe koşsunlar, menzile koşsunlar.
Hedef nedir? Hedef, çıkarıldığı şehirden insanlık adına, adalet, özgürlük adına, eşitlik adına yürüyen bir ulu Peygamber’in Medine’sidir.
Hedef, ordusunda bulunan bütün Anadolu halklarıyla Malazgirt’te o savaşa kefen giyerek yürürken Alparslan’ın zihnindeki yeni vatan idealidir.
Hedef, ya İstanbul beni alır, ya ben İstanbul’u alırım diyen Fatih Sultan Mehmet Han’ın zihnindeki İstanbul’dur.
Hedef, ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir diyerek istiklali gösteren, istiklal ordusu ve Gazi Mustafa Kemal’in zihnindeki bağımsız Türkiye’dir.
Hedef, Yassıada’da idam sehpasına yürürken milletini düşünen ve özlem duyarak hayal ettiği demokratik Türkiye’yi düşünen Adnan Menderes’in millet iradesine dayanan Türkiye’sidir.
Hedef, Türkiye’yi dünyaya açarak bu coğrafyanın ötesine taşımak isteyen rahmetli Özal’ın zihnindeki dünyaya açık Türkiye’dir.
Hedef, 28 Şubat Anayasa Mahkemesi yargısı önünde savunduğu idealleri hiç sesi titremeden savunan adalete dayalı bir dünya özlemindeki Profesör Necmettin Erbakan’ın Türkiye’sidir, savunan adamın Türkiye’sidir.
Hedef, milletin gönlünde yer etmiş bir şiiri okudu diye Pınarhisar Hapishanesine yürürken bugünleri hayal eden Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’sidir.
İşte AK Parti kutsal hicret yolculuğunda maneviyatı bulur, Alparslan’ın Malazgirt’inde tarihini bulur, Fatih’in İstanbul’unda şehrini ve payitahtını bulur, Gazi Mustafa Kemal’in hedeflerinde Ankara merkezli, Ankara odaklı tam bağımsız Türkiye’yi bulur. Borca mahkum edilmeyen Türkiye’yi bulur. Adnan Menderes’in rüyasında bir daha bırakın idam sehpasına götürmeyi, millet idaresine dayanan insanları, milletten güç almış, millet tarafından seçilmiş başbakanların bir adım dahi başka bir emirle bir yere götürülemeyeceği özgür Türkiye’dir. Bundan sonra hiç kimse bu ülkeyi kendi adına idare etme göreviyle görevlendirilmiş siyasi kadrolara Adnan Menderes’e yaptıkları muameleyi yapamayacaktır.
Hedef, dünyaya açık Türkiye’dir Özal gibi.
Hedef, AK Parti’nin hedefi yeni bir dünya düzeni içinde adaleti ikame etmektir.
Ve işte Sayın Cumhurbaşkanım, sizin bize bıraktığınız miras bizim şerefimizdir, o mirası sonuna kadar koruyacağız. Bize emanetçiyi bir tek şeyle söyleyebilirler, biz tarihi mirasın emanetçisiyiz. Ama bir kişi olarak değil, bütün AK Parti kadroları olarak tarihin bize emaneti bizim varoluş sebebimizdir, bizim şerefimizdir ve ebediyete kadar korunacaktır. Allah bu uğurda gayret sarf etmiş olan, ter dökmüş, emek vermiş olan bütün AK Parti mensuplarına eğer vefa etmişlerse rahmet eylesin ve bu kadroyla geleceğe kararlı ve emin adımlarla yürümeyi bize nasip eylesin.
Allah yar ve yardımcımız olsun.
Hep beraber yeni Türkiye’ye idealine bundan sonra daha kararlı bir şekilde yürümek üzere Allah’a emanet olunuz.
Allah yar ve yardımcımız olsun.