Sendikalara isçileri egitme çagrisi
Başbakan Ahmet Davutoğlu, Kanal 24’te katıldığı canlı yayında gündeme ilişkin soruları yanıtladı.
Başbakan Ahmet Davutoğlu, hükümetin 6 Eylül’de güvenoyu aldığını, güvenoyu alır almaz Konya’ya gittiğini, orada açılış yaptığını ancak bu güzel seyrin arkasından eve döndüğünde komşuların tebriklerini kabul ederken, Şişli’deki asansör kazası haberini aldığını anlattı.
Bu makamlarda bulunmanın ağır sorumluluk olduğunu ve 77 milyonun her an başına gelen bir şeyi hissetmekle ilgili olduğunu dile getiren Davutoğlu, "Ertesi gün doğduğum yere, Taşkent’e gidecektim. Tabii yol boyu bütün ilçelerde çok ciddi coşkulu toplantılar planlanmıştı. Bütün o toplantıların coşku kısmını, müzikli veya diğer şeyleri iptal ederek ama söz verdiğim için de orada hemşehrilerimizle buluştuk. O 24 saat içinde emin olun, her an acaba bu konuda nerede, ne eksiklik var bunu düşünmekle geçti. Geceleyin Çalışma Bakanımızı aramıştım, hemen oraya intikal etmesi için, İçişleri Bakanımızı güvenlik tedbirleri alması için. Çalışma Bakanımız gece boyu orada kaldı ve bilgilendirdi. Anlattığı şeyler bizi çok üzdü ve gerçekten tüyler ürpertici denilebilecek nitelikteydi" ifadelerini kullandı.
Davutoğlu, pazartesi günü Bakanlar Kurulunun ağırlıklı gündemini bu konunun oluşturduğuna değinerek, öncelikle konuyla ilgili bakanları dinlemek istediğini belirtti. Ahmet Davutoğlu, bu tür durumlarda resmi tam görmeden, tabloyu tam hissetmeden ve zihninde canlandırmadan herhangi bir analiz yapmanın, tedbir veya eylem planı açıklamanın doğru olmadığını söyledi.
Bütün bakanlara bu konuda bir eylem planı geliştirilmesi talimatı verdiğini ve bunu değerlendirdiklerini bildiren Davutoğlu, daha sonra Bakanlar Kurulunda alınan bir kararla bütün bakanlıkları tek tek ziyaret etmeyi planladığını ve o gün ilk ziyareti Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına yapacağını, ardından da bütün sendikalarla, işveren kuruluşlarıyla buluşacağını söylediğini dile getirdi.
Davutoğlu, bu zaman zarfında da Haziran 2012’de çıkarılan yasayı incelediğini, birçok kişiyle temas kurduğunu ve mümkün olduğu kadar bu konuyla ilgili nerelerde aksama olduğunu tespit etmeye çalıştıklarını aktardı.
Bugün öğleden önce Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı yetkilileriyle görüşmesinde, geçen bir hafta içinde derlediği bilgiler ışığında bazı sorular sorduğunu, öğleden sonra da paydaşlarla bir araya geldiklerini anlatan Davutoğlu, öğleden sonra yapılan toplantıda, konunun gerek işveren gerekse işçi sendikalarının olduğu bir ortamda açık yürekli konuşulmasından memnun olduğunu ifade etti.
Başbakan Davutoğlu, iş güvenliği konusunda üzerinde çalışılması gereken 4 alan gördüğünü vurgulayarak, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Yasal alanda ne yaparsanız yapın, diğer alanlardaki uygulamada yeterli etkinlik gösterilemezse, başarı sağlamak mümkün değil, benim gözlediğim. Birinci alan süreç yönetimi. Bizde maalesef şöyle bir kanaat var, sadece bu konuda değil, diğer konularda da, ’Kanunu çıkaralım, saldım çayıra mevlam kayıra’ şeyiyle, kanun kütüphanelerde, köşelerde dursun, bir problem çıktığında başvurulmak üzere dursun. Bir problem çıktığında başvurulmak üzere dursun ama bir problemi engellemek için değil de... Bunu sadece kamu için söylemiyorum. İşveren sendikalarına, işçi teşkilatlarına da açık söyledim bunu: Bu kanun sizler için çıktı. Ama benim, bu 10 işçimizin vefat ettiği kazada derinlemesine baktığımda olaya gördüğüm şey ve emin olun bütün görüşleri de alarak, olayın oluş şekliyle ilgili bir resim zihnimde canlandıktan sonra bu sonuca vardım. Kanun bir yerde duruyor, uygulama ise kanun hiç çıkmamış gibi bambaşka bir alanda seyrediyor. O zaman ona bir el atmamız gerekiyor. Bakanlar Kurulunda arkadaşlara, bütün bakanlara talimat verdim, bu tecrübeden hareketle. Bundan sonra bir kanun çıktığında, bu kanunla ilgili ciddi bir eğitim ve oryantasyon yapılacak."
Süreç yönetiminde, bakanlıklar, kurumlar, yerel yönetimler arası ve bütün teşkilatlarla koordinasyon olması gerektiğine işaret eden Davutoğlu, bu konuda mutabık kalındığını, iş güvenliği mekanizması gibi bir mekanizma kurulacağını ve burada bütün tarafların bir araya gelerek çalışacağını belirtti.
Davutoğlu, kriz yönetiminde ve olay olduğunda da tarafların temas edip, tedbir alması gerektiğini anlattı.
İkinci alanın "insan faktörü" olduğunu söyleyen Davutoğlu, "Bütün bu mekanizmalar olsa, yasalar da olsa, o asansöre binen kardeşlerimiz ve o asansörün komutasını alan kardeşimiz, eğer iyi yetiştirilmemişse, eğitilmemişse, düğmeye geç bastığında da kaza olur, erken bastığında da kaza olur. O zaman meselemiz şu: O insan faktörünü, ona nasıl hazır hale getiririz?" dedi.
"Hiçbir maliyet bir kaza olduğunda bir işverenin kaybedeceği itibarından daha pahalı değildir"
Davutoğlu, bugün Mesleki Yeterlilik Kurumu Başkanından bilgi aldığına değinirken, mesleki yeterlilikle ilgili belgelendirme, sertifikalandırmanın bütün Türkiye’ye yayılamamış olduğunu fark ettiğini ifade etti.
"Ne iş yaparım" anlayışının iş kazalarına yol açan insan faktörüyle ilgili olduğunu aktaran Davutoğlu, "Bundan sonra işçi tabiri olmayacak. İşçi ve emekçi tabiri her zaman saygı duyduğumuz şey ama inşaat işçisi denilecek, onun alt kademelerine inecek, betoncu, kalıpçı denecek, ne ise... Bugün aldığımız kararla, Bakanlar Kurulunda da konuşmuştuk, Mesleki Yeterlilik Kurumunun 2016 başında vermeye başlayacağı sertifikalandırma süreci, 2014’ün sonunda başlayacak. 1 Ocak 2015 itibariyle işçilerle ilgili sertifikalandırma ve yeterlilik belgeleri verilecek. ’En tehlikeli’, ’tehlikeli’, ’vasat’ gibi değişik kategoriler var. Öncelikle en tehlikeli ve tehlikeli kategorilerdeki işçiler bu şeyden geçecekler" diye konuştu.
Davutoğlu, üçüncü alanı "sosyal duyarlılık" şeklinde açıklayarak, "İş güvenliğiyle ilgili hiçbir maliyet, bir kaza olduğunda bir işverenin kaybedeceği itibarından daha pahalı değildir. Şimdi düşünün o firma, çok büyük projeler yapan, milyarlarca dolarlık proje yapan bir firma bir anda kendi işçisine özen göstermeyen firma durumuna düşüyor. Bunun getirdiği maliyet, orada iş güvenliği için alacağınız maliyetin yanında çok yüksek bir maliyet. Herkesin buna özen göstermesi lazım" değerlendirmesinde bulundu.
İlkesel olarak bütün işverenlere seslendiğini vurgulayan Davutoğlu, "Acaba işverenlerimiz, 2012 Haziranında çıkardığımız İş Güvenliği Yasasını yeterince incelediler mi? Sorumluluklarını biliyorlar mı? Biliyorlarsa, bunun gereğini yapmaları lazım" ifadelerini kullandı.
Davutoğlu, cezaların artacağına ancak bunun yanı sıra ödül mekanizması da getirileceğine dikkati çekerek, işine özen gösterenin ödülünü alacağını, işine özen göstermeyenin de en şiddetli şekilde cezalandırılacağını bildirdi.
İşçi sendikaları temsilcilerine, üyelerini iş yasasının getirdiği haklar konusunda eğitime tabi tutup tutmadıklarını sorduğunu dile getiren Davutoğlu, yasaya göre işçinin "Burada güvenliğimi teminat altında görmüyorum ve çalışmıyorum" diyebileceğini, yasanın evrensel standartlarda olduğunu kaydetti. Davutoğlu, işçi sendikalarına, işçileri eğitme çağrısında bulundu.
Başbakan Ahmet Davutoğlu, bugün de ailelerle görüştüğünü ifade ederek, "O kadar üzüntü verici hikayeler var ki. Bir tanesi Giresun’daydı, ağlayan bir baba. Bir tanesi Bursa’da bir anne. Geri bıraktıklarınız o kadar kıymetli ki. Siz de kıymetlisiniz işçi kardeşlerim, o haklarınızı bileceksiniz" dedi.
Denetimin ciddiye alınması ve kağıt üzerinde olmaması gerektiğine vurgu yapan Davutoğlu, "Bir denetçinin, bir müfettişin, gittiği yerde çay bile içmesi doğru değil. Çay bile içmeyecek. Denetimini yapacak. Eğer çay kabul ederse, arada doğan samimiyet, hukuk, bazı eksikleri görmeye engel olabilir. Yemek yemeyecek. Bugün bana verilen bazı bilgiler, işverenin arabasıyla gittiği gibi. Olmayacak, kendi arabalarıyla gidecekler. Bu arabalar sağlanacak ki arada doğan samimiyet, oradaki bir eksikliği görmeye engel olmasın. Gidecek ve görevini yapacak" şeklinde konuştu.
Davutoğlu, Kanal 24’te katıldığı canlı yayında, Mecidiyeköy’deki asansör kazasında ölenlerden birisinin babasıyla yaptığı telefon görüşmesinde babanın kendisine tepki gösterdiği şeklinde haberler yer aldığının hatırlatılması üzerine, şunları söyledi:
"Biz o gece bir taraftan işçilerimize yanarken, bir taraftan da ’acaba provakatörler ne yapar?’ diye kaygılanıyorduk. Buradan da zikrettiğiniz olayı bütün basın bildiği için, normal şartarda belki zikretmezdim ama basına da bütün sivil toplum kuruluşlarına bu anlamda çağrı, tepki gösterelim ama tepkimiz işin esasına olsun. Yoksa birilerine zarar vermek niyetiyle olmasın. Bizi eleştirebilirsiniz, başka partilere oy verebilirsiniz. Bunlara saygı duyarım ama bizi eleştirmeyi, hükümet üzerinden bir provakasyona yöneltirseniz, o vefat eden işçilere de bundan sonraki işçilere de en büyük zararı vermiş olursunuz. Nitekim bir babayı aradım. İsmini zikretmek istemiyorum. Aramamızdan dolayı memnuniyeti ifade eden çok güzel sözler sarfedildi her telefon görüşmesinde. Bu acılı baba, evladını kaybetmiş, teşekkür etti. ’Bunları takip etmeniz lazım’ dedi. ’Hep beraber takip edeceğiz, merak etmeyin’ dedim. Böyle dostane. Bu kadar. Teşekkür etti ve kapattık. Daha ben telefonu kapattım. Bir veya 2 saat sonra internete düşen bir haber, ’acılı babadan Başbakan’a tepki.’ Önce konuşmak istememiş güya. Sonra demiş ki bana, ’Ben sizi mahkemeye vereceğim. Bunun sorumlusu hükümettir.’ İşte vesaire, vesaire. Hiç böyle bir diyalog yok. Biliyorsunuz kriz dönemlerinde hemen açıklama yapmak gerekir, hemen açıklama yapıldı: ’Bu diyalog doğru değil’ diye. Ertesi gün de ben teşekkür ediyorum o babaya. O acılı haline rağmen, ’Sayın Başbakanla aramızda böyle bir diyalog geçmemiştir’ diye kendisi de açıklama yaptı. Şimdi bu diyalogu kim üretir?"
"Biz telefona sarıldığımızda bu tepkileri de hesaba katarak sarılırız" diyen Davutoğlu, "Hatta Bakanlar Kurulu toplantısında arkadaşlarıma şunu söyledim, ’Bundan sonra herhangi bir yerde bir insani durum yaşandığında, hangi bakan gidecek? diye bana sormayın. Hemen, kimin alanıysa gidecek, madense enerji bakanımız, başkasıysa o.’ Eğer bir vatandaşın gözünden tek bir damla yaş düşmüşse, onu ilk biz göreceğiz, provakatörler görmeden veya onun ailesi dahi görmeden. Önce bakanlarımız ya da yetkililerimiz görecek. Çünkü o dert bizim derdimiz. Şimdi burada olmayan bir diyalog üzerinden insanlar tahrik ediliyor. Böyle bir tahrik esnasında, bir gösteri olsa... ’Başbakanı mahkemeye verecekmiş, Başbakan sorumlu’ diye insanlar sokağa döküldü. Bir kişiyi daha kaybettik ya da yaralanma oldu. Bunun vebali kimin? Bunun o aileye, iş güvenliğine faydası ne? Bu da ayrı bir alan" diye konuştu.
Başbakan Davutoğlu, "Haber gerçek olmuş olsaydı. Bir daha böyle bir olayda aileleri aramaktan imtina eder misiniz?" sorusu üzerine, bir an dahi tereddüt etmeden yine hemen arayacağını söyledi.
Görevde bulunduğu sürede kendisine en zor gelen şeyin, şehitlerin cenazesine katılmak olduğunu dile getiren Davutoğlu, şunları kaydetti:
"Desinler ki ’Dünyayı bir buçuk kere dolaş, hiç uyuma.’ Hiç yüksünmem ama acılı bir babaya, anaya sarılıp, onun acısını yüreğinizde hissettiğinizde bütün ellerinizin, yüreğinizin boşaldığını hissediyorsunuz ama orada bulunmanız lazım. O acılı anne size sarılacak. Sitem de edecek. Baba gerektiğinde dönüp birşeyler de söyleyecek. Söylediği zaman bir kez daha sarılacaksınız ki devletin merhametini hissetsin. Aksi takdirde biz bu sorumlulukları niye üstleniyoruz? Bugün olsa, tepki de göstermiş olsaydı ben yine arardım, hatta evine giderdim. Bu bizim görevimiz. Bu tepkiler o esnada insani bir tepki. Bir olayda bir şehit babası önce sarıldı, sonra döndü bir tepki gösterdi. Bir daha sarıldım ben ağlayarak. Ardından bir daha sarıldık. Bu normaldir."
"6 günlük bebeğimi kaybettim"
Başbakan Davutoğlu, Malezya’da bulunurken 6 günlük çocuğunu kaybettiğini açıklayarak, "Doğum sonrası olan bir rahatsızlık nedeniyle. Hala onun sızısı içimdedir. Ben bunu yaşayan biri olarak, 6 günlük bir bebek için hissettiğim şey. Malezya’da meftundur. Hala beni oraya bağlayan bir hatıra olarak görürüz eşim de ben de. Onun sızısı hala bendedir. Hatta bazen ben hislendiğimde eşime diyorum ki, ’Allah sana kolaylık versin. Benim için 6 gündü ama sizin için 9 ay 16 gündü.’ Halbuki bugün konuştuğumuz bir annenin 21 yaşında oğlu. Normaldir. Sitem etse de hakkıdır ama etmediği bir sitemi provakasyona alet ederseniz, o bu toplumsal düşünce de değil. Nihayet yasal alan yani bu 4. alan olarak, süreç yönetimi, insan faktörü, eğitim, sosyal faktör, bilinçlendirme ve bütün bu ilgili paydaşların yaptığı çalışma yasal zeminde yapılacak olanlar" ifadelerini kullandı.
Başbakanlık Teftiş Kuruluna talimat verdiğini anlatan Davutoğlu, "Talimatım şu: ’Sadece bu olay değil. Onu da içine alın, 2012’de çıkan yasadan sonra olan bütün kazaları alın, hepsini etüt edin. Bu yasada eksik bir şey varsa onu söyleyin. Yasanın uygulanmasında eksiklik varsa tespit edin. Bunu genelge ya da yönetmelikle düzenleyelim. Uygulamanın kendisinde, alanda bir eksiklik varsa onu tespit edin.’ Şimdi bu teftiş raporunu bekliyorum" dedi.
Davutoğlu, iş yerlerinde barınılan yerlerin son derece kötü olduğunu kaydederek, buradaki problemin de ana işveren ile taşeronlar arasındaki sorumluluk, yetki gibi konulardaki dağınıklıktan kaynaklandığını söyledi.
Taşeronun dünyanın her yerinde olduğuna dikkati çeken Başbakan Davutoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Çünkü büyük bir firma işi alıyor. Elektrik işini, başka işi başka birine veriyor. İstisaslanma bakımından da küçük şirketlerin önün açan birşey. Olumsuz değil ama o ana firmanın, bütün taşeronların bu işi nasıl yaptığını ve iş güvenliğini nasıl yaptıklarını takip etmek onun sorumluluğunda. ’Bunu taşeron yaptı’ diye terk edilemez. Taşeronların her birisi de tek tek sorumlu. Yani, eskiden böyle vardı. Bir inşaat yapacaksınız. Bir kalfa çağırırsınız. O kalfa her şeye bakar, eder. Öyle değil artık. Bunun hele hele böyle büyük milyarlarca dolarlık bir projede bunların hepsini tasarlanmış olması lazım."
Başbakan Ahmet Davutloğlu, olaydan sonra bir gazetecinin kendisine, "İLO sözleşmesine niye uyulmuyor?" diye sorduğunu ifade ederek, "Onun üzerine tekrar tetkik ettim. İLO sözleşmesinin öngördüğü bütün hususlar, aslında 2012 yasası ile gerçekleşmiş. Öyle de bir kanaat var ki bizde, hafif bir kompleks, dünyada herşey çok iyi bir biz de problemli. Öyle değil. Tabii dünya standartlarına gelinmesi için yapmamız gereken çok şey var ama İLO’nun birçok unsuru yasa ile gerçekleşti. Son kalan 166. ve 167. maddelerle ilgili de tekrar Meclis’te hazırlık yapılmıştı. Sunulmaya hazırdı ve ekimi bekliyorduk. Şimdi onu da sunduk. Böylece İLO şartlarının hepsi yerine geliyor ama şartları yerine getirmek değil. Kağıt üzerinde şartlar yerine gelir. İnsanımız eğitilmemişse, önemini kavrayamamışsa yine bu problem var" değerlendirmesinde bulundu.
Okullara sosyal iş güvenliği dersi
"Entegre bir statüye ihtiyaç var" diyen Davutoğlu, şöyle devam etti:
"Herkes elini taşın altına koymalı. Biri diğerini suçlayarak değil, hepimiz, bir daha bu olayların yaşanmaması için kamu görevi olarak bizler, müfettişler, denetçiler gereğini yapacak. Kurallar koyarken, denetlerken gereğini yapacağız ama bunun yanında işveren üzerine düşen sorumluluğu yapacak. İşçi sendikaları, işçileri bilinçlendirecek. Sendikalaşma oranımız hala yüzde 9 ise tabi sıkıntı var. Bunların önünü açmamız lazım. Sendikaların da gerçekten sendikacılık yapması lazım. Gerçek anlamda işçi ile ilgilenmesi lazım. Tabi her STK’nın yasal görüşü olur ama sendikanın birinci şeyi işçiyi, işçinin haklarını korumak. O alanda eğitim yapılmalı. Bütün okullara, özellikle meslek liselerine yani ilgili okullara, teknisyen erbabı yetiştiren yerlere sosyal iş güvenliği dersi koymayı planlıyoruz ki bu bilinç yaygınlaşsın. Daha eğitim esnasında yetişenler bu bilinçle yetişsinler."
Davutoğlu, ölümlü kazalarda Türkiye’nin kötü istatistiğinin olduğunun anımsatılması ve "Teröre sıfır tolerans gibi böyle bir yaklaşım içinde misiniz?" sorusuna, "Kesinlikle. Bir iş güvenliği seferberliği başlatmalıyız. Önümüzdeki 15 gün veya en geç bir ay içinde, bugün oraya katılan sendikalar dışında, bütün çalışma hayatıyla ilgili bütün kurumların, tarafların katılacağı, belki birkaç yüz kişiyle son bir istişare yapıp, bir iş güvenliği seferberliği ilan etmek gerekiyor. Yani bir seferberlik halinde herkesin bu alanda, aynı işkenceye sıfır tolerans gibi, iş kazalarına sıfır tolerans noktasında... İş kazalarını yok etmek mümkün değil. İnsanoğlunun olduğu yerde herşey yaşanabilir ama işkence, sigarayla mücadele gibi alanlarda yaptığımız şekilde, kamu spotlarıyla bilinçlendirmeyle bunun üstesinden gelmemiz lazım" cevabını verdi.
Başbakan Davutoğlu, "Son çıkan torba yasada, DEİK bakanlığa bağlandı. Ulusal güvenlikle ilgili 15 günde bir, çözümle ilgili başka bir toplantı olacak. Kamu yönetimine yeni kurullar, yeni anlayış mı geliyor yoksa, ’Davutoğlu tarzı’ dediğimiz yeni bir yöntem mi bu?" sorusu üzerine, "Şimdi doğru tespit ettiniz. Biraz önce kritik bir kavram kullandım ’süreç yönetimi’ diye. Yani bazı politika oluşumları, iç politikada da dış politakada da böyledir, gerçekten teamül oluşana kadar ve bir yerleşmiş davranış kalıpları oturuna kadar süreci iyi yönetmek gerekiyor. Yani noktasal yönetim değil. Noktasal yönetimde kriz çıkyor. Yönetiyorsunuz, bırakıyorsunuz. Lisede şöyle derlerdi, benim de pek beğendiğim bir kavram değil ama ’İşe Türk gibi başla, şunlar gibi bitir’ derler. Öyle birşey yerleştirmeliyiz ki biz Türk gibi başlamalayız ve zamanla insanlar demeli ki ’Bunlar Türk gibi bitiriyorlar’ işe heyecanla başlamak bizim doğamızda var ama bazen çabuk dikkat dağılıyor. Başka işlere yöneliyoruz" diye konuştu.