Türkiye’yi minnetle anacaklar
Başbakan Davutoğlu, TRT’de katıldığı canlı yayında, gündeme ilişkin soruları yanıtladı.
Yeni anayasa ve başkanlık sistemine ilişkin bir soru üzerine Davutoğlu, başkanlık ya da parlamenter sistemin birer mekanizma olduğunu anımsatarak, bu sistemlerin özgürlükçü ve otoriter örneklerinin dünyada mevcut olduğunu söyledi.
Mekanizmaların, ülkelere, dönemlere göre uygun ya da aykırı düşebileceğini, üzerinde ittifak edilecek konunun özgürlükçü, vesayete karşı, güçler ayrılığı prensibine dayalı ve herkesin vatandaşlık kavramını en kapsayıcı olarak tanımlandığı bir anayasa olması gerektiğini vurgulayan Başbakan Davutoğlu, "Kendi kültürel birikimimize ters düşmemeli ama evrensel değerlere de uyumlu olmalı. Bu çerçeve, kimsenin karşı çıkmayacağı bir felsefe. Önce bunun içini dolduralım, sonra bunu yaptıktan sonra mekanizmayı yani siyasal sistemi tekrar konuşalım. Bunu yapmadan, salt anayasayı başkanlık meselesi gibi göstermek, başkanlık sistemini savunmak açısından da sakıncalıdır, ona karşı çıkmak açısından da sakıncalıdır" diye konuştu.
Davutoğlu, mevcut anayasanın "seçilmiş otoritenin önünü açmak yerine onu kısıtlamak için yapılmış bir anayasa" olduğunu belirterek, sözlerine şöyle devam etti:
"12 Eylül bir darbe anayasası, şunu demiştir; ’bu seçilenler var ya şu siyasiler, bunlar her an hata yapabilir, onların seçtiği başbakan da her an hata yapabilir. Onları denetlememiz lazım.’ Nasıl denetlenecek? Cumhurbaşkanı makamına mutlaka askeriyeden biri gelmeli ve öyle güçler ona vermeliyiz ki seçilen başbakan kendisini sürekli denetim altında hissetsin ve bağımsız karar alamasın, milli iradeyi sınırlayan bir anayasa. Mantık böyle kurulunca cumhurbaşkanı ve başbakanlık, parlamenter sistem ve başkanlık sistemleri arasında son derece karmaşık, bozuk ve kişisel ilişkileri dahi bozmak üzere olan bir kargaşa doğmuş. Ritimli, birbiriyle ahenkli bir orkestra değil, kakafoni ortaya çıksın diye neredeyse. O anayasal sistem içerisinde bazı kurumlar ve yapılar oluşturulmuş ki, 28 Şubat’ta MGK’nın işlediği fonksiyona bakınız.
Hep Evren gibi bir cumhurbaşkanı düşünüldüğünde, o sistem kendi içinde bir mantığı var, karşı çıktığım bir mantık ama mantığı var. Sonra Özal cumhurbaşkanlığına gelince, daha sonra Demirel, Sezer, Sayın Abdullah Gül, hepsi arka arkaya ve nihayet halk tarafından doğrudan seçilen Sayın Cumhurbaşkanımız görev aldığında her aşamada ben bazı sıkıntılar, bu siyasal sistem dolayısıyla yaşanmış. Net tercihini ortaya koyamayan bir anayasa var. Parlamenter sistem mi, başkanlık sistemi mi? Gerçek anlamda parlamenter sistem olsaydı 28 Şubat’ta rahmetli Necmettin Erbakan, Anayasa Mahkemesi huzuruna çıkarılamazdı. Eğer o gün Cumhurbaşkanlığı makamındaki Sayın Demirel parlamenter sisteme saygı gösterseydi, muhtemelen Refah-Yol Hükümeti devam edebilirdi. Yine parlamenter sistem gerçekten işleseydi 2007’de e-muhtıra verilemezdi, Sayın Abdullah Gül’ün seçilmesini engellemek için."
"Sükunetle tartışılması lazım"
Başbakan Davutoğlu, sağlıklı işleyen parlamenter sistem olmadığı için başkanlık sisteminin ikame edilmeye çalışıldığını anlatarak, "Ortada bir problem var ve ben bu problemi yaşayan biri olarak söylüyorum; burada da şahsi hesap yapmam. Mesele, Sayın Cumhurbaşkanımızın yetkisinin artırılması, eksilmesi meselesi gibi tartışılmamalı. Sayın Sezer ile Sayın Bülent Ecevit arasındaki bir tartışma, parlamenter sistemde olabilir miydi? Anayasa kitapçığının fırlatıldığı bir MGK toplantısı Alman parlamenter sisteminde var mı, İngiliz parlamenter sisteminde var mı? Yok. Dolayısıyla cumhurbaşkanlığı ve başbakanlık makamı arasında her an problem çıkarmaya ayarlı bir yapı var" değerlendirmesini yaptı.
Mevcut anayasada hesap verme makamında başbakanın bulunduğunu, cumhurbaşkanlığının hesap vermeyen bir konumda bulunduğunun altını çizen Davutoğlu, "Mesele burada Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, Davutoğlu, Kılıçdaroğlu meselesi değil. Bu siyasal sistem, bu çarpık şey kişisel ilişkilerle ancak yürüyebiliyor. Sayın Cumhurbaşkanımızla benim ilişkimin doğası gereği sistem yürüyor, olumlu anlamda söylüyorum. Ama Sayın Sezer ile Sayın Ecevit arasındaki krizin neye yol açtığını ülke ekonomisi biliyor. Meselenin cumhurbaşkanlığı makamının gücünü artırmak ve onun üzerinden bir güç mücadelesi olarak görülmemesi ve sükunetle tartışılması lazım" ifadelerini kullandı.
Devletin ve demokrasinin restoreye ihtiyacı bulunduğunu, "devlet yerine insan" diyen anayasayı nasıl önü çıkaracaklarını, vatandaşlık kavramını nasıl kuşatıcı kılacaklarını ve bu temelde güçler ayrılığı prensibini nasıl hayata geçireceklerini konuşmaları gerektiğini kaydeden Davutoğlu, "Zor değil. Biraz çağdaş, sağduyulu düşünen herkes burada anlaşır. Sonra da uygun siyasi mekanizmayı birlikte geliştirelim. Biz, şu veya bu modeli dayatmak için bir şey gündeme getirecek değiliz" dedi.
"Birlikte bir şey oluşturursak doğru yere gideriz"
AK Parti’nin 7 Haziran seçimlerinde 258 milletvekili çıkardığını, tek başına iktidar olmak için gerekli 18 milletvekili için o günlerde konuşulan transfer iddialarına kesin bir dille karşı çıktıklarını anımsatan Davutoğlu, şöyle devam etti:
"O günlerde çok net söyledim, biz bu tür pazarlıkların partisi değiliz, olmayacağız. Eğer o gün samimiyetle o şekilde davranmamış olsak, bugün 317 milletvekilimiz olmazdı. Halkımıza yalan söylemeyiz, aldatma yoluna da gitmeyiz. Şimdi de 317 milletvekilimiz var, referanduma gidecek bir anayasa değişikliği için bile 13 milletvekili lazım, referandum sağlamak için sayımız yetmiyor. O zaman mutlaka bir uzlaşıyla bu olacak. Yani şöyle bir algı yaratmak istiyorlar, AK Parti kendi istediği sistemi dayatmak için bu tartışmayı açıyor, bu tartışma sorularla açılan bir tartışma, yoksa bizim şu andaki birinci gündemimiz hükümeti kurmak, ikinci gündemimiz hükümet programı, üçüncü gündemimiz 3 aylık icraatlarla verdiğimiz sözleri yerine getirmek, bu arada tansiyonu düşürmek, yeni anayasayı bu çerçevede tartışılabilir bir ortam hazırlamak.
Orada da herkesin eteğindeki taşı dökmesini sağlamak, samimiyetle konuşulmasını sağlamak ve öyle bir sistem getirelim ki herkesin ömrünü ancak Allah bilir, ama şunu biliyoruz takriben insan ömrünün ortalaması 50 sene, sonra bugünkü siyasi aktörlerin hiçbirisi hayatta olmayacaktır ama Türkiye Cumhuriyeti Devleti yaşamaya devam edecek. 100 sene önce yanlış atılan adımların, 1960’larda yanlış atılan adımların Türkiye’nin önünü nasıl tıkadığını biliyoruz. Şahsi hesaplarımızı bir kenara koyalım, 50 sene sonra da yaşayabilecek bir anayasa, 100 sene sonra da o gün torunlarımızın gurur duyacağı bir anayasayı birlikte yazalım, o anayasa ister başkanlık sistemi, ister parlamenter sistem...Birlikte bir şey oluşturursak doğru yere gideriz."
Başkanlık sistemi tartışmaları
Vatandaşların AK Parti’ye yüzde 49,5 oy verme sebebinin acil sorunları çözmek olduğunu belirten Davutoğlu, şöyle konuştu:
"Bizim kanaatimiz samimi olarak, iyi tanımlanmış güçler ayrılığı prensibine dayalı bir başkanlık sistemidir. Bunu da samimiyetle söylüyoruz. Fakat bunun için bugünün tartışması değil bu. Bugün bizim için şu anda acil olarak vatandaşımızın bize yüzde 49,5 oy verme sebebi acil sorunları çözmek, vatandaşın önünü açmak ve büyük bir reform hamlesini başlatmak. O reform hamlesinin omurgasında anayasa var. İnşallah önümüzdeki aylarda hep beraber bunu tartışacak zemini sağlarız ve kimsenin kendi şahsi geleceği kaygısı gözetmeden ülkenin 50 sene, 100 sene sonra da yönetilebileceği bir zeminde az, öz, esnek ve yenilenmeye açık bir anayasa yazarız birlikte ki torunlarımız anayasa, çözüm üretmesi gereken anayasayı her açtıklarında sınırlama, yasaklama, duvar görmesin. Bizim anayasa öyle, hakkı verir ilk cümlede, arkasındaki cümlede o hakkı kısıtlar. Öyle değil, kendi halkına, vatandaşlarına güvenen bir anayasa. Başkanlık sistemini de bu çerçevede tartışmamız gerektiğini düşünüyorum."
Terör örgütüne yönelik operasyonlara ilişkin soru üzerine Davutoğlu, seçimlerden sonra yaptığı ilk resmi toplantısının güvenlik üzerine olduğuna işaret ederek, bu toplantıyla, "AK Parti, terörle operasyonu seçimi kazanmak için yapıyor" iddiasının gerçeği yansıtmadığının görüldüğünü söyledi.
Davutoğlu, askerlerin hangi şartlarda görev yaptıklarının görülmesi için İkiyaka tepelerindeki operasyon bilgilerinin kamuoyuyla paylaşılmasını istediğini dile getirerek, "Şu da bilinsin, Ceylanpınar ve Suruç olaylarından sonra operasyonları başlatma kararı aldıktan sonra şunu söyledim, ’Bu ülkenin dağları bu teröristlerden temizlenecek’. Ülkem tehdit altındaysa, vatandaşlarımızın can güvenliği tehdit altındaysa en kararlı tutumu takınırım ve sonuna kadar giderim. Demirtaş’a 15 Temmuz’da ’Ateşle oynuyorsunuz’ demiştim" diye konuştu.
"Altını çizerek söylüyorum, kimse bu konunun müzakere edileceğini zannetmesin" ifadesini kullanan Davutoğlu, şöyle devam etti:
"Bize DEAŞ, PKK ve DHKP-C savaş ilan etmişse ve 3 gün içinde ne yaşadığımızı biz biliyoruz, onları dağlardan, şehirlerden temizleyene kadar bu mücadele sürer. Hani ’Otururuz, tekrar müzakere ederiz, Hükümet de bu konuda esneklik gösterir, biz tekrar eski mevzilerimize döneriz ve bu eski düzen devam eder’ gibi şeyler yok artık. Siyasal alanda ne kadar esnek ve kuşatıcı bir dil kullanacaksam, terörle mücadele konusunda da aynı ölçüde kararlı ve sonuç alıcı bir yol takip edeceğiz. Bu konuda da halkımızın büyük bir desteği var. Çünkü etrafta olan olayların nelere yol açtığını görüyor. Kararsızlık bizde yok ancak ’Çözüm Süreci’ iradesi var ve bu değişik adlarla anılabilir. Demokratikleşme ve özgürleşme üzerinden bu ülkenin vatandaşlarının bütün sorunlarını konuşmaya hazırız ancak birine zarar vermek için eline çakıl taşı alanı da adalete teslim ederiz."
"Provokasyona da izin vermeyeceğiz"
Davutoğlu, terörle mücadelenin silahlar bırakılıncaya ve bu eylemi gerçekleştirenler Türkiye’yi terk edene kadar devam edeceğini belirterek, operasyonların kararlılıkla süreceğini söyledi.
Ülke üzerine hiçbir şekilde operasyon yapılmasına izin vermeyeceklerini vurgulayan Davutoğlu, başta Kürt kökenli vatandaşlar olmak üzere, hiç kimsenin baskı altında terör örgütünün amaçları için kullanılmasına izin vermeyeceklerinin altını çizdi.
Davutoğlu, hükümeti kurduktan sonra da bu konuyla ilgili kanaat önderleriyle yoğun toplantılar yapacaklarına işaret ederek, "Bu sefer muhatabımız sadece bir yapı, bir siyasi parti değil bütün vatandaşlarımızla temaslarımız artarak devam edecek. Terörle mücadele kararlılığımız sürerken, Türkiye’de etnik ve mezhep temelli bir sorun varsa bunu tartışmaya açık kanallar tutacağız. Ama etnik ve mezhep temelli herhangi bir provokasyona da izin vermeyeceğiz" ifadesini kullandı.
"Terör ve şiddet üzerinden siyaset yapmanın dönemi bitti"
TBMM’nin şu anki tablosunun herkese önemli imkanlar sunduğuna dikkati çeken Davutoğlu, tüm kesimlerin Meclis çatısı altında toplandığını ve her türlü sorunun bu mecrada konuşulup tartışılabileceğini dile getirdi.
Davutoğlu, sırtını terör örgütüne dayamayan herkese kapılarının açık olduğunu vurgulayarak, şunları kaydetti:
"Terör ve şiddet üzerinden siyaset yapmanın dönemi bitti. Bir kere o kapıyı aralarsak nelerin olabileceğini biz Kobani olaylarında gördük. Bu anlamda güvenlik birimlerimize verdiğimiz talimat net ve açıktır. 23 Temmuz’da Çankaya Köşkü’nde ve hemen ertesi gün yazılı direktifle verdim, Başbakan olarak tüm sorumluluğu alarak, bütün şehirlerden, dağlardan vatandaşlar üzerine baskı yapan, haraç toplayan kim varsa bununla ilgili her tedbir alınacak, terörle mücadele kararlılıkla sürdürülecek. Bu mücadele aslında başka bir şeyin önünü açıyor, 7 Haziran’dan önce Van’a gittiğimde sokakta insanlar seçim kampanyası esnasında ciddi bir baskı altındaydı. İnsanlar el sallamaktan çekiniyordu. Kimlerin orada neler yaptığını biz biliyoruz. 1 Kasım’dan önceki miting için gittiğimizde ise Van çok daha normal şartlarda, seçime hazır bir şekilde, kimsenin üzerinde korku duygusu yoktu."
"DAEŞ ile mücadele ve örgüte karşı bir kara operasyonu" ile ilgili soru üzerine Davutoğlu, DAEŞ’in Suruç, Ankara ve Adıyaman’da meydana gelen saldırılardaki rolü itibarıyla vatandaşları ve askerleri katleden bir örgüt olduğunu ifade etti.
PKK ile mücadeledeki kararlılığın aynısının DAEŞ’le mücadelede de gösterildiğini belirten Davutoğlu, 2013 Ekim’inden itibaren DAEŞ’ı terör örgütü ilan ettiklerini, 2014 Ocak ayında da örgüte karşı ilk operasyonu yaptıklarını kaydetti.
Türkiye’nin üzerine "kara leke" çalmak için kampanyalar yürütenlerin olduğuna dikkati çeken Davutoğlu, "Bunu destekleyen, içerideki bazı hain odaklar da oldu. Ama Türkiye, hiçbir zaman, hiçbir terör örgütüne müsamaha göstermemiştir, DEAŞ’a da göstermedi, göstermeyecek. Bir kere bunun altını çizelim" diye konuştu.
"Suriye sorununa kapsamlı bir çözüm bulunmalı"
Suriye sorununun sadece DAEŞ sorunu olmadığını, DAEŞ’i çıkaran sorunun Suriye sorunu olduğunu vurgulayan Davutoğlu, "Suriye sorunu bütünüyle çözülmeden de DEAŞ’ı tasfiye etseniz de bir başka terör örgütü tekrar sahneye çıkabilir. Onun için bizim en başından itibaren anlayışımız, Suriye sorununa kapsamlı bir çözüm bulunması ve bu kapsamlı çözümün Suriye’yi terk eden mülteciler başta olmak üzere, Suriye halkınca kabul görmesi" diye konuştu.
Suriye’yi terk eden mültecilerin yüzde 80-90’ının rejimden kaçarak sığınmacı durumuna düştüklerini bildiren Davutoğlu, "Suriye rejimi, Suriye halkıyla barışık hale getirilmedikçe ve Suriye halkına zulmeden, kitle imha silahı kullanan, varil bombasını kullananlar hesaba çekilmedikçe Suriye halkının, ’Suriye’ye barış geldi’ sözüne inanmaları mümkün değil. Dolayısıyla çok daha kapsamlı bir stratejiye ihtiyaç var" dedi.
Türkiye’yi tehdit eden unsurlara karşı mukabelede bulunacaklarının altını çizen Davutoğlu, "Kara operasyonu ve hava operasyonu bağlamında, Türkiye’yi tehdit bir şey varsa, ister bu Suriye rejimi olsun, ister DEAŞ olsun, ister PKK bağlantılı YPG olsun. Hepsine aynı muamelede bulunuruz. Karadan, havadan hiç tereddütsüz, Türkiye’yi tehdit edene mukabelede bulunuruz. Bu bizim ulusal hakkımız, güvenlik hakkımız" ifadelerini kullandı.
"Suriye’ye huzur ve sükun gelmesi herkesten önce Türkiye’nin menfaatine"
Davutoğlu, dün uluslararası bir televizyon kanalındaki sözlerini de hatırlatarak, "Suriye içinde çözüm için çaba göstermek bağlamında da entegre bir strateji varsa ve bu entegre strateji içinde Birleşmiş Milletler ve bütün ülkeler bir rol almışsa, biz de o rolü alırız. Bu anlamda kara, hava fark etmez. Nihayet herkesin elini taşın altına koyduğu bir durumdan bahsediyoruz ve Suriye’ye huzur ve sükun gelmesi herkesten önce Türkiye’nin menfaatine" diye konuştu.
Suriye bağlamında kritik bir eşiğe gelindiğini anlatan Davutoğlu, konuşmasına şöyle devam etti:
"Dün, Sayın Obama tebrik için aradığında, Suriye konusunu da kısmen görüşme imkanı oldu. Orada da kendisine ifade ettim, daha önce de birçok uluslararası görüşmede de ifade ettik, Türkiye için Suriye sorunun çözümü bağlamında çok daha entegre ve bütün parametrelerin gözetildiği yeni bir stratejiye ihtiyaç var. Bunun için de bütün müttefik ülkelerle birlikte, elini taşın altına koyması gerektiğinde, bölgesel bizim iç barışımız, bölgesel barış ve küresel barış için gerekli adımları atmaktan çekinmeyeceğimizi herkesin bilmesi lazım."
"Çocukça bir oyun"
"ABD ile PYD arasındaki ilişki ne düzeyde devam edecek, seçimlerden sonra bu hava değişebilir diyenler var, böyle midir, çok kırılgan mıdır, çabuk değişebilir mi?" şeklindeki soru üzerine, Davutoğlu, Türkiye’deki terör saldırılarını, bir anlamda teşvik etmeye yönelten faktörlerden birisinin de Suriye’deki durumdan kaynaklandığını bildirdi.
Başbakan Davutoğlu, şunları kaydetti:
"Suriye’deki durumu dolayısıyla YPG’nin, yani PKK’nın Suriye kanadının meşruiyet kazandığı algısıydı. Yani PKK şöyle düşündü, ’Artık Türkiye’ye saldırmanın vakti geldi. Çünkü YPG uluslararası camiada meşruiyet kazandı, neredeyse Amerika tarafından, bazı Avrupa ülkeleri tarafından. Türkiye yalnızlaştı ve 7 Haziran’dan itibaren de tek parti iktidarını kaybetti. Dolayısıyla tam bünye zayıfladı, vurmanın vaktidir. Onlar meşruiyet kazanırken, bizi DEAŞ’la birlikte gösterip, bizi gayrı meşru gösterme çabası içine girdiler. Çocukça bir oyun. Bir tarafta bir terör örgütü var, öbür tarafta Türkiye Cumhuriyeti Devleti var. Böyle bir şeye kalkıştılar. Terörün başlama sebebinden biri, o meşruiyeti kazanmaları. Biz ne yaptık, aynı anda hem DEAŞ’ı hem PKK’yı vurarak dedik ki, ikisi de aynı kategoridedir, ikisi de terör örgütüdür, ikisi de Türkiye’yi tehdit ettiği zaman aynı cevabı alır. Peki o günden bugüne YPG meşruiyet mi kazandı? Meşruiyet kaybetti.
Amerika başta olmak üzere bütün müttefiklere her vesileyle söylüyoruz. Türkiye’yi tehdit eden kim olursa olsun, buna imkan sağlayan kim olursa olsun bizim için hasımdır. YPG ayrı, PKK ayrı demenin çizgisi aşıldı. Çözüm Süreci devam ediyor olsaydı, Türkiye’ye terör saldırısı yapmak yerine, Türkiye’de silahları bırakmış olsaydı bu yapılar, o zaman tablo farklı olurdu. 2013 Mayıs’ında bunun için biz PYD ile konuşmanın önünü açmıştık. Ama sen orada oyun oynayacaksın, Türkiye’de de silahlı mücadele çağrısı yapacaksın o zaman parametreler değişti. YPG bizim için artık PKK’nın uzantısıdır ve bu anlamda da tedbir alınması gerekiyorsa tedbir alırız. Her fırsatta da söylediğimiz husus şu, ’YPG’ye verilen silahlar, PKK’ya geçmeyecek diye bir garanti yok. Kandil’i vurduğumuz zaman PKK’nın bazı liderlerinin Suriye’ye geçip kendilerini emniyet altına almaya çalıştıklarını biz biliyoruz.
Aynı şekilde insanların geçtiği o koridordan bu sefer silahlar geçip PKK’nın eline gider, özellikle doçka mermileri, mühimmatı olmak üzere. ’DEAŞ’a karşı kullanacağım’ diye alınan silahlar, PKK tarafından, Türkiye’ye karşı kullanılma riski taşır. Musul’da Irak ordusuna verilen Amerikan silahları, nasıl Irak ordusu çekilince DEAŞ’ın eline kaldı, biz, verilen silahların, kimin eline geçeceği konusunda teminatı görmek isteriz."
Türkiye’nin, DAEŞ’e karşı mücadelede gruplara verilen silahların, PKK’nın eline geçmesine karşı istediği teminatın, DAEŞ’a karşı mücadeleyi zayıflatmayacağını vurgulayan Davutoğlu, "DEAŞ’a karşı mücadelede, Özgür Suriye Ordusu var, DEAŞ’a karşı mücadele eden Türkiye’yi tehdit etmeyen Peşmerge güçleri var. Dolayısıyla yardım edilecekse onlara edilebilir. Bu mesele, Suriyeli Kürtlere yardım meselesi değil, bu mesele, DEAŞ’a karşı güçlere yardım meselesi de değil. Eğer o yardım yapılmak isteniyorsa Suriyeli Kürtlere, Suriyeli Araplara, Suriyeli Türkmenlere yardım edelim, hiç ön yargımız yok. DEAŞ’a karşı mücadele eden herkese karşı yap, ona da yok. Ama PKK ile ilişkili gruplara yardım edilmesine herhangi bir şekilde müsamaha göstermeyiz" değerlendirmesinde bulundu.
"Ben her türlü muhasebeyi yapmaya hazırım"
"Türkiye’nin Suriye politikası konusunda eleştiriler hep size yöneldi. Türkiye’nin hata yaptığı, erken beklenti içine girdiği, rejimin hala ayakta kaldığı... Ama faturalar hep size kesiliyor. Böyle midir gerçekten, Türkiye bir hata yapmış mıdır? Yaptıysa nerede yapmıştır veya ’Yeni Suriye politikamız’ gibi bir politikamız olacak mı?" şeklindeki soruyu Davutoğlu, şu şekilde yanıtladı:
"Bunu söyleyenlerin alternatifini söylemesi lazım. Biz Suriye rejimi ile ilişkilerimizi şimdiye kadar sürdürüyor olsaydık acaba uluslararası itibarımız ne olurdu? Acaba Türkiye’ye kaçmak durumunda olan mülteciler buna nasıl bakarlardı? En önemlisi vicdanımız nasıl bakardı? Yani dönüp torunlarımız birbirlerine sorduklarında, böyle bir rejim, kendi halkına karşı kimyasal silah kullananlarla nasıl yan yana durdular, dediklerinde ben gelecek nesillere nasıl bir miras bırakacaktım. Herkes bunu sorsun. Yüzyıllık Hindistan’dan bize yapılan yardımları söylüyoruz değil mi, nasıl minnetle anıyoruz. Emin olun ki, yüzyıl sonra dahi Suriye’nin genç nesilleri kendilerine ellerini uzatan Türkiye’yi minnetle anacak. Tersi bir tavır takınmış olsaydık, aynen Cezayir’e rahmetli Özal’ın gidip özür dilemesi gibi bizden birilerinin Suriye’ye gidip özür dilemesi gerekirdi, bu katliamlar karşısında Suriye halkıyla beraber olmadığımız için. Ben her türlü muhasebeyi yapmaya hazırım."
"Stratejik ve etik hata yapılmadı"
Türkiye’nin, Suriye politikasında hiçbir aşamada etik ve stratejik hata yapmadığını belirten Davutoğlu, "Bu kadar ateş çemberi içinde hala Türkiye demokrasisiyle dimdik ayaktaysa, Türkiye’yi, bu bunalımlar halkası içine sokmayan ama aynı zamanda da vicdani diplomasiyi takip eden bu yaklaşımımız karşısında bu söz konusu olmuştur. Alternatifini söylemeden, kimse bu politikayı tenkit edemez" diye konuştu.
Başbakan Davutoğlu, şöyle devam etti:
"Yeni Suriye politikası, diye teklif edilen, ben bunu Sayın Kılıçdaroğlu’na da sordum, açık söyleyin nedir, koalisyon görüşmeleri sırasında gidip Esad ile el mi sıkışalım, bunu mu diyorsunuz? Yeni Suriye politikası denilen şey nedir? ’Realist Suriye politikası’ denilen şey nedir? Realist Suriye politikası, ülkenin sadece yüzde 14’ünü kontrol eden bir rejimi meşru kılmak mıdır? Rejim ayakta kalmış, hayır. Rusya’nın rejime yardım etmek zorunda kalması bile, rejimin zaafını gösterir. Tek başına ayakta duramayan, ülkenin sadece yüzde 14’ünü kontrol eden, sonra Hizbullah tarafından desteklenen yine ayakta duramayan, sonra İran tarafından desteklenen yine ayakta duramayan, şimdi Rusya tarafından desteklenen yine ayakta duramayan bir rejim, Allah aşkına, bir ülkeye parlak bir gelecek sunabilir mi? Bütün bu zaman geçtiğinde geriye kalan tortuda şu soru sorulacak? Kim bu katliamlarla beraber anılacak, kim özgür Suriye halkıyla beraber anılacak. Biz zorlukları aşarız ama geriye kötü bir ahlaki miras bırakmayız."
"Nükleer müzakereler sırasında Türkiye’nin İran’a verdiği desteğin doğru olup olmadığı"nın sorulması üzerine Davutoğlu, şunları söyledi:
"Birilerini borçlandırmak için bunu yapmadık. Doğru olan nükleer krizin çözülmesiydi. O zaman Dışişleri Bakanı olarak defalarca İran’a gittim. 2010’da bir anlaşma imzaladık. Bu, P5 tarafından makbul görülmedi. Daha sonra zor şartlarda çok daha kötü bir anlaşma uygun görüldü. Düşünün, İran nükleer krizi 2010’da çözülseydi bambaşka bir bölge denklemi ortaya çıkabilirdi. O zaman da doğruyu yaptık, komşu olmanın gereğini yaptık. İran’ın Suriye politikasını tasvip etmemiz mümkün değil. Irak’ta ve Suriye’de mezhepçi bir yapılanma ve rekabeti de doğru bulmayız ama bunları İran ile de konuşuruz. Bir aktör ile konuşmayı devre dışında tutmayız. Mümkün olan en doğru çözüm için gerekli adımları atarız."
"Suriye sorunu mutlaka ele alınacak"
Davutoğlu, "G20 zirvesinde ele alınacak konular" ile ilgili soruya karşılık da zirvenin ekonomik gündem bağlamında son derece kritik bir dönemde yapıldığına dikkat çekti.
Türkiye’nin, G20’nin en etkin dönem başkanlıklarından birini yaptığını belirten Davutoğlu, temel ilkeler etrafında kuşatıcılık, uygulama ve yatırımlar bağlamında çok önemli kararların hayata geçirildiğini anımsattı.
Başbakan Davutoğlu, G20’nin temelde siyasal bir platform olmadığını, ağırlıklı olarak ekonomik içeriği bulunduğunu ifade ederek şunları kaydetti:
"Bu kadar lider bir araya geldiğinde başta Suriye olmak üzere siyasal sorunlar da mutlaka ele alınacak. Çok önemli bir dönemde Türkiye’nin öncü rolünü ortaya koyan önemli bir zirve gerçekleştireceğiz. Ben de liderlere bir resepsiyon vereceğim. İnşallah 2016 içinde Dünya İnsani Zirvesi’ne de ülke olarak ev sahipliği yapacağız. Bunlar birbirini tamamlayan hususlar."
Zirvede "Az gelişmiş ülkelerin sisteme nasıl katılacağı" sorusunun önem taşıyacağını vurgulayan Davutoğlu, KOBİ’lerin durumu ile genç istihdamında yaşanan sorunların da konuşulacak önemli başlıklar arasında bulunduğunu söyledi.
"2019’un yol haritasını takip etmeye kararlıyız"
Başbakan Davutoğlu, birçok konunun tek başına siyaset ya da ekonomi ile ele alınmayacağını, ekonomi-politiğin bu noktada öne çıktığını belirterek, şu değerlendirmelerde bulundu:
"Önümüzdeki dönemde, inşallah etkin bir yönetim bağlamında önemli bazı kararlar ve büyük yapısal reformları içeren adımlar atacağız. Hükümeti kurduktan sonra mini kabine şeklinde bir mekanizma düşünüyorum. Birisi ekonomi alanında, yani ilgili bakanların ve bürokratların katılıp dünya ekonomisindeki gelişmeleri ve Türkiye’ye yansımalarını konuşabileceğimiz bir yapı. Geçen sene bunu bir iki kere yaptık. İkincisi etrafımızdaki güvenlik ve dış politika risklerini de göz önüne alacak şekilde güvenlik ve dış politikayla ilgili. Üçüncüsü de reformlar. Bütün siyasal, ekonomik ve eğitim alanındaki reformlar için de bir üçüncü mekanizma. Dolayısıyla bütün bunlara odaklanarak 2019’a giden yol haritasını daha spesifik uygulamalarla takip etmeye kararlıyız."