Basbakan Davutoglu’nun 14. Yil etkinlikleri konusmasinin tam metni
Hepinize hoş geldiniz diyorum ve hepinizi saygıyla, muhabbetle selamlıyorum.
Her şeyden önce son operasyonlar da dahil olmak üzere, bu ülkenin birliği, milletimizin huzuru için şehit düşmüş bütün şehitlerimize, AK Parti kadrolarına 14 Ağustos 2001’den bu yana hizmet etmiş ve ahirete irtihal etmiş, Hakk’a yürümüş bütün dava arkadaşlarımıza Allah’tan rahmet diliyorum ve hepinizi şehitlerimiz ve dava arkadaşlarımız için Fatiha okuyama davet ediyorum.
(Fatiha Okundu)
Değerli arkadaşlar, tarihi akışta vakti gelmiş bir fikir ve yola çıkmış bir siyasi hareket kadar güçlü, değiştirici bir aktör olamaz. Vakti gelmiş bir fikrin temel esası, vakti gelmiş bir siyasetin temel dayanağı, mekanın, yani coğrafyanın ruhuna, zamanın, yani tarihin ruhuna ve milletin ruhuna ve vicdanına hitap etme kabiliyetidir. Fikirler ve siyasi hareketler eğer o mekanın ruhundan hareket etmişlerse, eğer zamanın ruhunu kavramışlarsa ve temsil ettikleri, hitap ettikleri millet ile buluşma erdemini göstermişlerse, o hareketleri durdurma, sendeletme, yavaşlatma imkanı yoktur. AK Parti hareketi mekanın ruhundan hareket etmiş, zamanın ruhuna dayanmış, en önemlisi de milletin vicdanına hitap etmiş, vakti gelmiş bir siyasi hareketin 14 Ağustos 2001’de harekete geçmiş halidir.
Evet, bundan 14 yıl önce 2001’de bir grup dava adamı, bir grup erdemli insan, bir grup vicdan adamı, Cumhurbaşkanımız, kurucu liderimiz ve Genel Başkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan öncülüğünde bir yola çıktılar. Bu yol meşakkatli bir yoldu, ama kutlu bir yoldu. Bu yol, birçok insanın hayalinde, gönlünde büyüttüğü, irfanın, erdemin, hikmetin yoluydu. Önünde çok engel vardı bu kadronun. Bir açıdan bakıldığında AK Parti 14 yıllık geçmişiyle yeni bir siyasi harekettir, ama bir açıdan bakıldığında da çölleşmiş bir siyasi ortam içinde yer altından fevç fevç gelen bir yeraltı nehri gibi vaktini ve zamanını bulduğunda tarih sahnesine, yeryüzüne çıkan çok köklü bir tarihi damarın o gün, 14 Ağustos 2001’de hareket geçmiş haliydi.
AK Parti yeni fikirler getirmesi bakımından yeni bir partiydi, yeni hareketti, ama dayandığı felsefe, hareket ettiği nokta milletin kültürel damarlarında, genlerinde yer etmiş temel değerler itibarıyla çok köklü bir hareketti.
13 Ağustos 2001’de millet bekliyordu, ortalığa karamsarlık hakimdi, siyasi partiler milletin vicdanından, beklentilerinden kopmuş, kendi iç çelişkileriyle tam anlamıyla kendi bunalımlarını yaşıyordu. Ülke ekonomik kriz içindeydi, çevremizde bugün olduğu gibi birçok ateş çemberi kendi doğası içinde Türkiye’yi tehdit eder haldeydi. 28 Şubat’ın o baskıcı karakteri, demokratik hak ve özgürlüklerin alanını daraltmış, herkes nefes almak için bir sese, bir yüreğe ihtiyaç hissediyordu. Özgürlükler için nefes almak gerekiyordu, milletin ayağa kalkması için nefes almak gerekiyordu, ekonomimizin toparlanması için yeni bir nefese ihtiyaç vardı. 14 Ağustos 2001’de bu nefes, bu ses, bu yürek Afyonkarahisar’dan ses verdi, yükseltti sesini ve millete hitap etti ve durun kalabalıklar dedi, tam bir özgüven içinde durun kalabalıklar, artık bundan sonra sadece ve sadece milletin dediği olacak Sayın Cumhurbaşkanımız ve ondan sonra da sadece milletin dediği oldu.
O çölleşmiş siyaset ortamı bir anda hareketlendi, atalete düşmüş kadrolar yeni bir heyecanla yola çıktılar. Anadolu ve Rumeli nehirleri daha bir coşkuyla akmaya başladı. Anadolu’dan ve Rumeli’den esen rüzgarlar sadece güzel bir esinti değil, özgürlük dalgaları getirdi. Sanki Ağrı, Erciyes, Ilgaz daha bir dik başını göğe doğru, semaya doğru yöneltti. Sanki Fırat, Dicle, Sakarya çok daha coşkulu bir halde bu sese, bu nefese, bu yüreğe uydu. O günden bugüne 14 yıldır Allah şahit ki AK Parti kadroları hiçbir zaman Anadolu’nun ve Rumeli’nin ruhundan, zamanın ruhundan ve milletin vicdanından kopmadı, kopmayacak. Çünkü AK Parti hareketi biraz öncede zikredildiği gibi milletin ta kendisidir. O günden bugüne dört genel seçim, üç mahalli seçimde yedi seçimi birinci parti olarak büyük zaferlerle kapattık. Bu kadrolar kendi içinden iki cumhurbaşkanı, üç başbakan, beş meclis başkanı çıkardı. O günden bugüne milleti temsil eden bu kadrolara rağmen hiç kimse hareket edemedi. Bu kadrolara rağmen harekete çıkıp da vesayet sistemi kurmak isteyenler karşılarında dimdik, tek bir yürek, tek bir yumruk halinde AK Parti kadrolarını buldu ve bulacak.
Zamanı gelmiş bir hareket dedim, zamanı gelmiş bir fikir dedim. Asırlarca beslenen ve asırlarca bütün bir âleme adalet, özgürlük şiarı olarak bir erdem hareketinin mekanı olmuş Anadolu 2001’de yeni bir yükselişe hazırlanıyordu. 14 yıl bu 14 yılda geriye dönüp baktığımızda ki her birinizin tekrar tekrar bu muhasebeyi yapmasını rica ediyorum çok büyük engelleri aştığımızı görürüz nelerle karşılaşmadık ki. Darbe teşebbüsleriyle, vesayetlerle, e-muhtıralarla, parti kapatma davalarıyla, 17-25 Aralık komplolarıyla, Gezi provokasyonlarıyla, 6-7 Ekim olaylarıyla ama bu 14 yıl içinde tarihte, millette şahit ki bu provokasyonlar, bu vesayet çabaları bizim hızımızı kesemedi, çünkü biz bu toprağın çocuklarıyız, çünkü biz bu toprağa 1071’de atılan tohumların bugünkü fidanlarıyız, çünkü biz Söğüt’te atılan bu toprağa atılan bir cihan devleti tohumunun bugünkü sözcüleriyiz. Çünkü biz Çanakkale’de dökülen her kanın bugünkü takipçileri, İstiklal Savaşına yürüyen her istiklal kahramanının bugünkü sözcüleriyiz. AK Parti hareketi yeni bir harekettir, yeni bir nefestir, yeni bir soluktur ama aynı zamanda köklü bir harekettir, köklü bir davanın bugünkü adıdır, bugünkü müşekkel halidir hepimiz bununla onur duyuyoruz.
Bu hareket çok sağlam temellere dayandı. Aslında başlarken daha siyasi parti haline dönüşmemişken Sayın Cumhurbaşkanımız ilk bu hareketin fitilini ateşlediğinde ve herkese yeni bir yolun açılmakta olduğunu gösterdiğinde etrafındaki dava arkadaşlarıyla birlikte bir harekete verilebilecek en güzel ismi vermişlerdi erdemliler hareketi, bu hareket bir erdemliler hareketidir. 14 yıl erdemin, hikmetin, irfanın, adaletin peşinde olduk, onun savunucusu olduk ve inşallah ömür verirse hayatımız boyunca, ama bu hareket bundan sonrada 14 asır geçse de tekrar hep aynı hikmetin yolcularının, yeni nesillerin öncüsü olacak.
Şimdi bugün bir muhasebe günü biz hep muhasebe ederiz günde beş kez, haftada bir kez, yılda bir ay Arafat’ta ömürde bir kere ama hep muhasebe ederiz. Hiçbir zaman kibre kapılmayız, hiçbir zaman akıbetimizden emin olmayız. Her an imtihan edildiğimizi bilir, her an imtihana hazır son nefesimizi verirken hakkın huzuruna hiç kimsenin kul hakkı üzerimizde olmaksızın varmak üzere hazır niyazda bekleriz ve bunu vuslat olarak görürüz, Şeb-i Arus olarak görürüz Hazreti Mevlana’nın dediği gibi. İşte onun için bu ilkeleri, bu muhasebeyi bir kez daha bugün sizlerle yapmak ve önümüzdeki dönemle ilgili de temel yaklaşımımızı sizlerle paylaşmak istiyorum.
Kurucu Genel Başkanımız ve Kurucu Liderimiz, Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın 14 Ağustos 2001’de partimizin kuruluşunda yaptığı konuşmada 5 kurucu ilkeyi zikrediyordu. Bunları tekrar hatırlamakta fayda var erdemler hareketinin beş kurucu ilkesini o gün konuşmasının içinde derç ederek şöyle ifade etmişti, ben sonra bunların üst şeylerine de vurguda bulunarak ifade edeceğim. Şöyle demişti Kurucu Genel Başkanımız. Bugün yani 1 Ağustos 2014, 14 Ağustos 2001 bugün Türk siyaset tarihine lider oligarşisinin çöktüğü gün olarak, tekelci bir anlayışa dayanan liderlik yerine kolektif aklın temsilcisi olan bir liderlik anlayışının yerleştiği bir gün olarak tarihe geçecek, yani hareketimizin temeli ortak akıl, hep beraber ortak aklın sözcüsü olmaya devam edeceğiz.
Yine Kurucu Genel Başkanımız şöyle ifade ediyordu: Bugün Türk siyasi tarihine parti içi demokrasi geleneğine yalnızca bir temenni olarak değil, aynı zamanda bir zihniyet değişikliği ve zorlayıcı tüzük kuralları biçiminde egemen olduğu gün olarak geçecek yani yeni bir zihniyet, ortak bir ve özgür düşünce ortamı.
Yine şöyle diyordu o gün kuruluş günü Kurucu Genel Başkanımız: Bugün Türk siyaset tarihine her yönüyle şeffaf, seçmenin sorgulamasına ve denetimine açık yepyeni bir siyasal örgütlenme modelinin kurulduğu gün olarak geçecek, yani ortak ahlak hareketi, ortak vicdan hareketi.
Yine aynı konuşmada bugün Türk siyaset tarihine koltuğa değil, hizmete sevdalı insanların kurduğu AK Parti’nin doğum günü olarak tarihe geçecek kutlu olsun, yani ortak vizyon, ortak hizmet hareketi.
Yine o konuşmanın sonunda şu şekilde noktalıyordu: Ve bugünden sonra Türk siyasetinde artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak buna inanın. Evet, 14 Ağustos 2001’den bu yana AK Parti’nin mevcudiyetiyle hiçbir şey eskisi gibi olmadı, bundan sonrada olmayacak. Burada da ortak iradeyi görüyorsunuz. İşte vakti gelmiş fikir buydu, bir fikre ihtiyaç vardı, bir siyasi harekete ihtiyaç vardı ve bunun ortak akıl, ortak zihniyet, ortak ahlak ve vicdan, ortak vizyon, ortak irade şeklinde tarih sahnesine çıkmasına ihtiyaç vardı ve çıktı. O günden bugüne de AK Parti bir ortak akıl hareketidir. Genişletilmiş il başkanları toplantımızdan, grup toplantılarımızdan, her vesileyle yaptığımız istişare toplantılarından, MYK, MKYK’da yaptığımız görüşmelerden Türk siyasi hayatına kendi iç istişare mekanizmalarını işleten bir ortak akıl hareketi olarak siyasi partimiz geçmiştir.
Yine ortak bir zihniyet olarak özgürlükçülüğü, insanlık onurunu savunan bir yaklaşımla hem parti içinde, hem siyasi hayatımızda özgür düşünceyi hep teşvik ettik, teşvik etmeye devam edeceğiz. Yolsuzluklarla kıvranılan ve Türk siyasetine güvenin bitmiş olduğu 2001 yılında Afyon’dan çıkan bu gür ses her türlü denetime açık, şeffaf bir siyaseti teklif ediyordu ve 3-Y’ye, yani yasaklara, yolsuzluklara ve yoksulluğa karşı bir savaş ilan ediyordu. Hamdolsun, o gün yasaklarla anılan Türkiye bu gün özgürlüklerle anılıyor. O gün yolsuzluklara harcanan kaynaklar bugün millete hizmet yolunda harcanıyor. O gün 3 doların altında yaşayan günde yüzde 36’lık kitle bugün böyle bir mahrumiyetten uzaklaşmış bir şekilde, yoksulluk sınırlarının üstüne çıkmış şekilde yaşıyor.
Ne açından bakarsanız bakın, biz bu ortak aklı, bu ortak ahlakı, bu ortak vicdanı ve bu ortak iradeyi bundan sonra da en kararlı şekilde sürdüreceğiz. Hiçbir zaman herhangi bir şekilde hangi kaynaktan beslenmiş olursa olsun, bu çerçevede hareket tarzımızda bir değişme olmadı, bir sendeleme olmadı, bundan sonra da olmayacak.
14 yıllık geçmişimiz içinde hep insan hak ve özgürlüklerinin, hep insan onurunun, hep vatandaşlarımız arasında hiçbir ayrımcılığa izin vermeyen eşit vatandaşlık ilkesinin, adaletin sözcüsü olduk, önümüze çıkan engelleri birer birer geçtik, aştık. 2002 3 Kasım’ı öncesinde üzerinde karabulutlar çökmüş olan bir ülkeyi dünyanın yükselen yıldızı haline getirdik. 2002’de toplumun her kesimine egemen olan yasakçı zihniyet karşısında bugün herkesin istediği gibi giyindiği, istediği gibi düşündüğü, istediği dil ve lehçede konuştuğu, istediği şekilde fikirlerini ifade ettiği özgür bir Türkiye doğmuşsa, bunda 14 Ağustos 2001’de yakılan o yeni özgürlükçü meşalenin temel payı vardır ve o özgürlükçü meşale yoluna devam edecektir.
Değerli arkadaşlar, şimdi yeni bir muhasebenin eşiğindeyiz. 7 Haziran seçimleriyle birlikte önümüzde yeni bir siyasi tablo söz konusu oldu, hep beraber bunu değerlendirme ihtiyacı içindeyiz. Önümüzdeki dönemde kadrolarımızın kararlı bir şekilde yola devamı bağlamında da, Türkiye’de huzur ve istikrarın devamı bağlamında da en temel güvence, bizlerin 14 yıl içinde ortaya koyduğumuz o kurucu ilkelere sadakatle yolumuza devam etmesidir.
Şimdi baktığımızda her zaman milli iradeyi savunmuş olan, her zaman milletin dediğini esas almış olan AK Parti hareketi, 7 Haziran’dan sonra da milletin verdiği mesajı en açık ve net bir şekilde anlama yolunda hiçbir tereddüt göstermedi. Yine o konuşmadan, 14 yıl önceki konuşmadan bir ifadeyi de zikredeceğim, Türkiye’de bundan böyle millet siyasetin arkasından gitmeyecek, siyaset milletin arkasından gidecek. Onun için biz millete dönüp herhangi bir şekilde bir empozede veya 7 Haziran seçimleri neticeleri dolayısıyla bir sitemde bulunmadık. Çünkü AK Parti kadroları yola çıkarken kurucu Genel Başkanın ağzından bundan böyle millet siyasetin arkasından gitmeyecek, siyaset milletin arkasından gidecek denmişti.
O zaman 7 Haziran seçimlerinin akşamında balkon konuşmasında da vurguladığım bir hususu tekrar hem sizlerle, hem de aziz milletimizle paylaşmak istiyorum; milletimiz ne dediyse başımızın üzerindedir. Milletin sözü üzerinde söz, milletin iradesinin üzerinde irade tanımadık, tanımıyoruz.
Peki, millet ne dedi? Milletin o gün bize 3 temel ödev verdiğini, 3 temel mesaj verdiğini düşünüyorum, bunları doğru okumalıyız.
İlk seçim neticeleri ortaya çıkmaya başladığında Konya’dan Ankara’ya hareket ettiğimde, ben sizlere, bu emaneti üzerime taşımak üzere verdiğiniz kadrolara olan borcum, milletime olan borcumu ve en önemlisi de biraz önce zikrettiğimde tekrar hepimizin gözlerinin dolduğuna eminim, bu salonda Sayın Cumhurbaşkanımız tarafından bana tevdi edilen genel başkanlık adaylığı konuşmasında zikrettiğim şekilde bu emanetin sonuna kadar sadık bir yolcusu olarak kendi muhasebemi yapma ihtiyacı hissettim. Evet bu salondaydı, şimdi tekrar tekrar hatırlıyorum o sahneyi. O an ne kadar ağır bir sorumluluk hissettiğimi ancak bu hali yaşayanlar anlayabilir. Bu ağır sorumluluğun gereğini hep yapmaya gayret ettik, bundan sonra da yapmaya gayret edeceğiz.
7 Haziran seçimleri sonrasında milletin verdiği mesaj, üç önemli mesaj ve ödev şuydu:
Birincisi, millet şunu demişti: Ben AK Parti iktidarlarının 14 yıl içinde yaptığı hizmetlerden memnunum ve AK Parti iktidarının hakkını veriyorum, AK Parti’yi en büyük parti olarak tekrar görevlendiriyorum. Düşününüz, biz ilk girdiğimiz seçimde yüzde 34,5 oyla 363 milletvekili çıkarmıştık. Bu sefer yüzde 41 oy. Ama millet şunu da dedi: Sana diğer partilerle karşılaştırıldığında en geniş yetkiyle hükümet sorumluluğu veriyorum, ama tek başına değil. Bu ülkenin geleceğini, istiklalini, istikbalini yine en iyi şekilde senin temsil edeceğine inanıyorum. Çünkü biz yüzde 41 almıştık, bizden sonraki ikinci parti ile aramızdaki fark yüzde 16’lık bir farktı.
Öncelikli vazifemiz; Türkiye’de tek parti iktidarı olmamış olsa dahi ülkemizde bir yönetim boşluğunun çıkmaması ve meşruiyet zemini içinde Türk siyasetinin doğru bir hat ile bütün sorunları çözebilecek kabiliyetinin kaybolmamasıydı. Şimdi iki ayı aşkın bir süre geçti, milletimiz şahittir. 7 Haziran sonrasında Türkiye’de kriz çıkacak beklentisi içinde olanlar, birtakım kaos senaryolarını harekete geçirenler tam anlamıyla dumura uğradılar. O günden bugüne birçok zorluklarla karşı karşıya kaldık, ama meşruiyet çizgisinden kopmadık. Hiçbir şekilde ülkede 1 saniye dahi yönetim boşluğuna izin vermedik.
Önce sistemi işlettik, Meclis Başkanlığı seçimini süratle gerçekleştirdik. 7 Haziran akşamı seçim zaferi sarhoşluğu içinde kendilerince sadece AK Parti’yi engellemiş olmak dolayısıyla seçim sarhoşluğu içinde olanların blok iddiaları Meclis Başkanlığı seçimiyle sona erdirildi ve meşruiyet çizgisinden hiç sapmayan, duruşundan hiç taviz vermeyen AK Parti hak ettiği Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’nı bir kez daha aldı. Böylece beşinci Meclis Başkanı da bizim dönemde yine partimizden seçildi. Birtakım senaryolar ürettiler, yan yollara sapacağımızı düşünenler oldu. Meclis Başkanlığı’nı koalisyon hesapları içinde tartışacağımızı düşünenler oldu, ama biz meşruiyet ne gerektiriyorsa onu yaptık ve neticeyi aldık.
Yine 7 Haziran seçimleri sonrasında puslu havayı seven şer odaklar harekete geçtiler ve Türkiye’yi bir kriz sarmalına, bir terör sarmalına sokabilmek, ülkemizi etrafımızdaki ateş çemberinin parçası haline getirebilmek için harekete geçtiler. Seçim süresince seçim meydanlarında barıştan ve özgürlükten bahsedenler, demokrasiden bahsedenler bir baktınız PKK terörünün arkasında durdular ve sırtımızı PKK’ya dayıyoruz diye mesajlar verdiler. 20 Temmuz’dan itibaren DEAŞ’ın Suruç’ta yaptığı saldırı ve 32 vatandaşımızı katletmesiyle başlayan 3 gün içinde düğmeye basılmışçasına Türkiye’deki bir yönetim boşluğu varsayımından hareketle Türkiye’yi kaosa, krize sokmak isteyen çevreler eş zamanlı olarak harekete geçti. DEAŞ’ın Suruç saldırısı, arkasından PKK’nın Adıyaman’da bir askerimizi şehit etmesi, daha sonra DEAŞ’ın sınırda bir askerimizi şehit etmesi, DHKP-C’nin cenazeleri bahane ederek silahlı gösteriler yapma cüretinde bulunması ve 22 Temmuz’da iki aziz kardeşimizin, polisimizin evinde uyurken ensesinden vurularak şehit edilmesiyle birlikte bir karar aşamasına gelmiştik. Belki başka birileri iktidarda olsaydı şu anda hükümet kurma çalışmaları yapıyoruz, biraz bekleyelim diyebilirdi. Belki başka birileri iktidarda olsaydı geçici siyasi hesaplarla bir risk almayalım diyebilirlerdi. Ama bizim 14 Ağustos 2001’de ortaya koyduğumuz ilke açıktı, yine o gün kurucu Genel Başkanımızın konuşmasından atıfla, oradan alarak söylüyorum; gerekirse kendimiz bedel ödeyeceğiz, ama millete bedel ödetmeyeceğiz. İşte davaya ve ilkelere sadakat budur, bu bizim temel şiarımızdır.
Bir kez daha söylüyorum; gerek hükümet çalışmaları dolayısıyla, gerek bugün karşı karşıya kaldığımız meydan okumaları dolayısıyla AK Parti kadroları ayaktaysa millet merak etmesin. Her bedeli öderiz, ama millete bedel ödetmeyiz.
Mademki eş zamanlı bir tehdit vardı, biz de eş zamanlı olarak bu tehditlere hak ettiği cevabı verdik. 23 Temmuz’u 24 Temmuz’a bağlayan gece bizzat koordine ettiğim Güvenlik Zirvesini müteakip Türk Hava Kuvvetleri uçakları Suriye’de vatandaşlarımızı katleden ve askerimizi şehit eden DEAŞ mevzilerine karşı çok etkin bir harekatta bulundu ve sınırlarımıza yakın bütün DEAŞ barınakları, sığınakları yerle bir edildi. 24 Temmuz’ u 25 Temmuz’a bağlayan gece ise, yine Türk Hava Kuvvetleri bu kez Kuzey Irak’ta iki polisimizi uyurken şehit eden ve birçok yerde sakallı gördüğü vatandaşları bile öldürme cüretine giderek sivil bir çatışma, iç çatışma çıkarmak isteyen PKK mevzilerine karşı da aynı kararlılıkla, aynı etkinlikle harekete geçti ve PKK’nın bilinen bütün barınakları, karargahları, sığınakları yerle bir edildi. Son 30 yılın en etkin, teröre karşı en etkin operasyonlar yapıldı; bundan emin olmanızı isterim. Bana ilk güvenlik toplantısında zikredilen, harita üzerinde tek tek gösterilen, görüntülerle hedefler şurasıdır Sayın Başbakanım diye istihbarat birimlerimizin ve Silahlı Kuvvetlerimizin gösterdiği bütün hedefler hak ettiği muameleyi gördü ve bir daha o hedeflerden Türkiye’ye saldırı yapılamayacak hale getirildi.
Yine eş zamanlı olarak bu kez bütün şehirlerimizde DEAŞ’ın, DHKP-C’nin ve PKK’nın şehir unsurları ve muhtemel terör odaklarına karşı da emniyet birimlerimiz gerekli müdahalede bulundu. Acı olaylar yaşadık, şehitler verdik. Yüreğimiz yanıyor, ama bilinsin ki eğer biz gelecek nesillere bedel ödetmeyeceksek bugün gerekli tedbirleri almak durumundayız. 27 Ağustos’ta geçen sene kongre yapıldığında, bizim Olağanüstü Kongremizde Sayın Cumhurbaşkanımız bize görevi tevdi ederken çözüm süreci benim en önemli projemdir, buna sahip çıkınız demişti. Şimdi Sayın Cumhurbaşkanımıza çözüm süreci üzerinde saldıranlar o günkü konuşmaya dönüp baksınlar. Kararlılık kesindi ve hepimiz çözüm sürecini milli birliğimizin, kardeşliğimizin bir teminatı olarak görüyorduk. Ben de cevabi konuşmamda buna olan sadakatimizi bir kez daha vurguladım ve Türkiye’de etnik ve mezhebi ayrımcılığa karşı her türlü tedbiri alacağımızı ve milli birlik ve kardeşlik projesi olarak gördüğümüz çözüm sürecinin gereğini yapacağımızı söyledik. Bizim tarafımızda hiçbir zaman irade eksikliği ve boşluğu olmadı. Gereken her adım gerektiği zamanda atıldı. Ama birileri Suriye’deki özellikle gelişmelerden ümitlenerek, heveslenerek, birileri yurt dışında kulaklarına fısıldanan bazı senaryolara güvenerek, birileri sırtını terör örgütlerine bağlayarak bazı hesapsız oyunlara kalkıştılar. Çözüm sürecini istismar ederek Doğu ve Güneydoğu Anadolu yaşayan halkımıza her türlü baskı yapma cüretine yöneldiler. 2013 Mayıs’ında çekilmesi gereken silahlı terör örgütleri varlıklarını artırmaya çalıştı. Ama 7 Haziran’dan sonra siyasi tablonun da kendilerince bir başarı ölçütü olarak görülmesinden hareketle açık bir kalkışma çağrısında bulundular. Ben 9 Temmuz’da Sayın Cumhurbaşkanımızdan görevi aldıktan iki gün sonra, 11 Temmuz’da isyana teşvik mesajları atıldı, silah donanma mesajları atıldı. Ve 20 Temmuz’dan itibaren de Türkiye’yi kaosa götürecek bir düğmeye basıldığında hak ettikleri cevabı aldılar.
Artık bir yol ayrımındalar, şu görüldü: Türkiye’yi kana bulamak isteyenler, Türkiye’yi kötü bir kriz kıskacına, terör kıskacına almak isteyenler başarılı olamayacaklar. Başarılı olamamalarının sebebi, sadece çok etkin güvenlik tedbirlerimiz değil, bu topraklarda mayaladığımız kardeşlik mayasının sonucudur. Dolayısıyla değerli arkadaşlar, 7 Haziran’dan bu yana milletimizin verdiği görevi, hükümet etme görevini, sorumluluğumuzun ağırlığı içinde, vakarı içinde yürüttük, yürütmeye devam edeceğiz bu birinci ödevdi. Aynı şekilde ekonomide de hiçbir krize mahal vermedik, Türkiye 7 Haziran’dan bu yana herhangi bir yönetim boşluğuna düşmedi.
İkinci mesaj size ve bizlereydi, milletimiz şunu demişti: Ben AK Parti kadrolarına her zaman güvendim, bundan sonrada güvenmeye devam edeceğim. Ama 14 yıl sonra kendinizin de bir iç muhasebe yapma ihtiyacınız var. O günden bugüne daha 8 Haziran’da Bakanlar Kurulu ve MYK toplantısını birlikte yaptıktan sonra Bakanlar Kurulu üyeleriyle MKYK toplantısından sonra il başkanlarıyla, milletvekillerimizle yaptığımız toplantılardan sonra 2011 seçimlerine göre niçin oylarımızın düştüğünün, milletimiz nezdinde itibarımız anlamında atılması gereken adımların ne olması gerektiği konusunda kapsamlı bir istişare süreci başlattık. Kamuoyu araştırmaları yaptırdık bir, iki şirkete değil beş, altı şirkete değişik kanallardan. Teşkilatlarımızdan tek tek raporlar aldık, il başkanlarımızdan ve diğer bütün birimlerimizden bu raporları derledik, toparladık, son MYK toplantısında bazı konuları değerlendirdik. Bu raporlarla ilgili de atacağımız adımlarla ilgili de açık yüreklilikle iç muhasebe yapmaya da kararlıyız.
Yine bu çerçevede Sayın Cumhurbaşkanımızın partimizin kuruluşunu ilan ettiği toplantısındaki bir ifadesini burada zikretmek isterim, yani 14 yıl önceki ifade. Hiçbir zaman kulağımız kendi sesimizle dolmayacak ve hakikatin sesi nereden gelirse ona kulak vereceğiz. Evet, siyasette erdemin işareti budur kendi kendimize propaganda yapmayacağız. Millete derdimizi anlatacağız, ama kendi başımıza kaldığımızda da eğer herhangi bir yerden bir eleştiri gelmişse, eğer bizde bir eksiklik, bir yanlışlık, bir hata ya da bir kamuoyunda bir algı sapması olmuşsa bunu da açık yüreklilikle tartışmaya hazır olmamız lazım ve bunu tartışıyoruz, tartışacağız. Milletimizin huzuruna gittiğimizde vicdanımız ve alnımızın ak olmasından daha büyük bir değer olamaz. Her şeyi her zeminde konuşuruz, ama başta zikrettiğim kurucu ilkelerden sapmaya asla izin vermeyiz. Biz dinamik bir hareketiz yeni şartlara intibak ederiz, ama 14 Ağustos 2001’de zikredilen kurucu ilkelerimiz, yani ortak akıl, yani ortak zihin ve zihniyet, yani ortak vicdan ve ahlak, yani ortak vizyon ve hizmet, yani ortak irade hep partimizin temel ilkesi olacak ve bunlardan herhangi bir sapmaya da izin vermeyeceğiz.
Yüzde 41 çok yüksek bir orandır demokrasilerde, ama mademki 2002’ye göre yüksek olan bu oran 2011’e göre bir düşüş göstermiştir hep beraber kafa kafaya vereceğiz, gönül gönle vereceğiz. İllerimizde, ilçelerimizde, Genel Merkezimizde başta ben ve MYK üyelerimiz, MKYK üyelerimiz olmak üzere açık yüreklilikle konuşacağız ve halkımızın huzuruna tekrar gittiğimizde halkımızın şunu demesini sağlayacağız: Evet, verdiğimiz mesaj alınmış, ödevimiz ev ödevleri yapılmış ve AK Parti kadroları temel kurucu ilkelerine sadık bir şekilde huzurumuza geldiler dedirtmeliyiz. Kim hangi unvanla olursa olsun bu kurucu ilkelere, erdeme, ahlaka aykırı hareket ederse AK Parti kadroları içinde barınmamıştır, barınamayacaktır.
Gideceğiz temel mikyas, temel ölçü, temel kıstas halkımızın vicdanıdır. Biz bugün eğer güçlü bir siyasi hareketsek, milletimizin ve halkımızın vicdanından gelmemiz dolayısıyladır. Ondan koptuğumuz anda, bütün pırıltımız, bütün aydınlığımız zayıflamaya başlar. Milletin vicdanından kopan hareketlerin varlığını sürdürebilmesi imkanı yoktur. Biz ne zaman zorlukla karşılaşmışsak milletimize sığındık ve o sığınak hala açık bir yürek olarak bizi bekliyor. Milletimize sığındıkça da güç bulduk, milletimizden güç aldıkça da bizim karşımızda harekete geçen şer odaklarına karşı dimdik ayakta durduk. Hiçbir zaman millete sığındığımız andan itibaren 14 yılda hiçbir zaman baş eğmedik, hiçbir zaman baş eğmeyeceğiz.
Tam bir tevazu ile, tam bir mahviyet ile bütün bu mevkilerin, makamların, bütün bu imkanların ve gücün sadece ve sadece hakkın ve halkın rızası için kullanılacağına olan derin itimadımız ile yola devam edeceğiz.
Arkadaşlar, bizi hiçbir dış güç yıkamaz, bir yürek haline gelmiş AK Parti kadrolarını hiçbir vesayet, hiçbir darbe teşebbüsü sarsamaz. Bizi bir tek kendi iç muhasebemizde yapacağımız eksiklikler sarsabilir. Hani nebiler nebisinin cihadı ekber dediği ve gerçek muhasebenin olduğu o an var ya, işte o anda hepimizin attığımız her adımda, teşkilatımızın mahalle temsilcisinden MKYK üyelerine kadar, ilçe belediye başkanlarımızdan, büyükşehir belediye başkanlarına kadar ve onların emirlerinde çalışanlara kadar attıkları her adımda bunun bir şekilde manevi hesabının sorulacağını bilerek atmaları halinde bu hareketi kimse sarsamaz. Biz ahlaki değerlerimizle yükseldik, ahlaki değerlerimizle yola devam edeceğiz ve bu ahlaki değerleri koruduğumuz müddetçe de hakkın ve halkın yardımının yanımızda olacağından hiç şüphe etmeyeceğiz.
Şimdi bizim üzerimizde birtakım lekeler oluşturmak isteyenler, birtakım kampanyalarla AK Parti’nin ismine halel getirmek isteyenler bilsinler ki, bu kadrolar yola çıkarken 14 Ağustos 2001’de de aktılar, 2007’de de aktılar, 2011’de de aktılar, bugünde aklar, gelecekte de hep bu kadro ak alınların, ak yüreklerin kadrosu olacak.
Üçüncü mesaj, üçüncü ödev halkımızın bize verdiği 7 Haziran’da. Halk bize dedi ki, evet sizi takdir ediyorum, size güveniyorum, sizsiz hükümet olmaz olmasını da istemiyorum. Ama bu sefer hükümeti konuşarak, anlaşarak diğer partilerle birlikte kurun. Bu bizim irademiz değildi, bu bizim tercihimiz hiç değildi. Bütün seçim kampanyası boyunca koalisyonun ne kadar zararlı olacağını en çok biz anlattık. Ama halk demişti ki, gidin ve bu sefer sana tek partiyle hükümet kurma imkanı vermiyorum konuşun. Dikkat ediniz, 7 Haziran’dan bu yana benim ağzımdan ya da yetkili kurullarımızın ve yetkili sözcülerimizin ağzından hiçbir zaman halka dönük, halkın bu tercihine dönük tekebbür ifade eden bir söz çıkmadı. Biz halka şunu demedik: 13 yıl biz hizmet ettik karşılığını niye vermediniz demedik, demeyiz. Halka tekebbür, Hakk’a tekebbürdür. Biz halk ne diyorsa, millet ne diyorsa milli iradeye teslim olduğumuz için buralardayız. Ve o günden bugüne mademki halk bize bu mesajı, bu ödevi verdi hakkını verelim diye çaba içindeyiz. Eğer erken seçim deme hakkı veya imkanı herhangi bir partide olmuş olsaydı bunu en fazla AK Parti hak ederdi, çünkü bir erken seçimde tek başına iktidar olma imkanına en fazla biz sahibiz. Ama 7 Haziran’dan bu yana dün Sayın Kılıçdaroğlu’yla yaptığımız görüşmeden sonraya kadar olan vakitte de biz erken seçimi öncelikle telaffuz etmedik, bunu halkımıza bir onun tercihine bir saygısızlık olarak gördük, gidip hatanı düzelt diye halka adres göstermedik. Biliyordu ki halk, bizim samimiyetimize inandığında tekrar önüne gittiğimizde hakkımızı teslim eder. Onun için yola çıktık meşruiyet çizgisi içinde ve Sayın Cumhurbaşkanımızın anayasal konumu çerçevesinde yürüttüğü süreçte 9 Temmuz’da Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanı oluşumunun hemen sonrasında hükümeti kurma görevini devraldım. O günden bugüne 9 Temmuz’dan 14 Ağustos’a kadar geçen süre takriben 35-36 gün bütün milletimizde şahittir bu görevin hakkını yerine getirmek için olağanüstü bir çaba sarf ettik, istişare mekanizmalarımızı işlettik. Hemen arkasından 13-14-15 Temmuz’da 13 Temmuz’da Sayın Kılıçdaroğlu’yla, 14 Temmuz’da Sayın Bahçeli’yle, 15 Temmuz’da HDP Eş Başkanlarıyla görüştüm. Yola çıkarken en şeffaf bir şekilde yol haritamı açıkladım. Bugün bizi eleştirenlere seslenerek söylüyorum açsınlar benim 13 Temmuz’da ilk ziyareti Kılıçdaroğlu’na yaptıktan sonra Sayın Kılıçdaroğlu’na yaptığım açıklamaya baksınlar. Eğer o günden bugüne tek bir tutarsızlık görürlerse, tek bir çelişkiye rastlarsa biz gerektiğinde özürde dileriz. Ama ne bir cümlemde, ne bir attığım adımda ve eylemimde o gün halkıma açıkladığım eylem planından tek bir sapmaya izin vermedim. Ne demiştik biz o gün? Samimiyetle bütün ihtimalleri deneyeceğiz, bütün ihtimalleri tek tek dikkatlice ve titizlikle hayata geçirmeye çalışacağız. Ve ilk tur olarak, ilk aşama olarak bütün parti liderleriyle görüştüm, özellikle bugün bütün parti liderlerini muhasebe yapmaya devam ediyorum. Sayın Kılıçdaroğlu’yla görüştük ve Sayın Kılıçdaroğlu aramızdaki derin görüş ayrılıklarına rağmen koalisyon yapma zeminin olup olmadığını birlikte test etmeye hazır olduğumuzla ilgili bir mutabakata vardık. Bakın koalisyon kurma değil, koalisyon kurma zeminin olup olmadığı. Sayın Bahçeli’yle görüştük, Sayın Bahçeli zaten ilk geceden itibaren yani 7 Haziran gecesinden itibaren bütün bu konuşmalar halkımızın huzurunda biz burada balkonda demokrasi forumu haline gelmiş balkonda Türkiye’yi hükümetsiz bırakmayız ve elimizden gelen çabayı göstereceğiz derken, Sayın Bahçeli’de kendilerine ana muhalefet görevi verildiğini deyip başka partilere bu görevi yükleme yönünde bir fikir beyan etmişti. O zamanda bu çizgide bize önce CHP’yle konuşmamızı, ama ilkesel olarak kendilerinin koalisyon fikrine kapalı olduğu intibaını ilettiler ve bizim bu anlamda Cumhuriyet Halk Partisi’yle olan görüşmelerimize atıfla o sürecin devam etmesi gerektiğini ifade ettiler. O günde söyledim dün karar almadım Sayın Bahçeli’den randevu kararını. O gün dedim ki, Cumhuriyet Halk Partisi’yle görüşmelerimizden sonra Sayın Bahçeli’yle ve Milliyetçi Hareket Partisi’yle de görüşmelere devam edebiliriz, buna da herhangi bir itiraz gelmedi Milliyetçi Hareket Partisinden bunları hafızamızı tazelemek açısından söylüyorum. HDP Eş Başkanlarıyla bir koalisyon veya hükümet kurma imkanın olmadığı baştan belliydi, çünkü onlar AK Parti’yle asla demişlerdi tam bir tekebbür haliyle 7 Haziran’dan sonra.
Açık söyleyeyim, biz millete karşı mütevaziyiz, ama kim bize kibir ederse ona gereken kibri ve haddini bildirmeyi de en büyük sadaka kabul ederiz. Nezaketle davranırız, ama nezaketsizlik karşısında sessiz kalmayız. Vakarla davranırız, ama vakarımıza birisi halel getirmeye kalkışırsa ona vakar dersi veririz.
İlk tur görüşmelerden sonra Cumhuriyet Halk Partisi’yle iki tarafın belirlediği heyetler çerçevesinde istikşafi görüşmeler başladı. Ben burada başta Kültür ve Turizm Bakanımız Sayın Ömer Çelik olmak üzere bütün heyet üyesi arkadaşlarıma sizlerin huzurunda teşekkür bir borç biliyorum. Çok dikkatli bir çalışmayla Cumhuriyet Halk Partisi heyetiyle Türk siyasi tarihinde iki ana akım siyasi partinin bir arada yürüttüğü en kapsamlı görüşmeleri yaptılar. Ama biz Milliyetçi Hareket Partisi’ni de ihmal etmemiştik, Milliyetçi Hareket Partisi’yle ilgili olarak da bir başka komisyon Sayın Faruk Çelik Başkanlığında çalışmaları yürüttü, bütün partilerin müktesebatlarını gözden geçirdik.
Bunu şunun için zikrediyorum: Hani şimdi zaten AK Parti erken seçimi kafaya koymuştu, oraya doğru gitmek istiyordu diyenlere cevap olsun diye söylüyorum. Çok ciddi bir emek sarf ettik, çünkü mademki millet ödev verdi, mademki millet bize bunu yapın dedi. Her zaman söylediğim bir şey var arkadaşlar, bizim zihniyetimizde millet amirdir, devlet ve devlet adamları memurdur. Amir emretmiş bize uymak düşer, millet söylemiş bize gereğini yapmak düşer. Bunun gereğini yaparken nasıl eleştiriler aldığımızı da biliyorum, iyi niyetimizin sorgulandığı, perde gerisinden bazı söylentilerle partimiz içinde bazı nifakların bile oluşturulmak istendiğini de görüyorum. Ama biz ilkesel olarak yola çıktık mı bu yoldan bir adım bile geri adım atmadık.
Bu çalışmalar, tekrar Sayın Kılıçdaroğlu ve ekibine de buradan sizin huzurunuzda teşekkür ediyorum, tam bir olgunlukla, karşılıklı anlayışla tamamlandı istikşafi görüşmeler ve bana iki dosyada son derece kapsamlı bir müktesebatla arkadaşlar birkaç saat süren sunuş yaptılar, tek tek, anayasada nerede anlaşıyoruz, nerede anlaşamıyoruz, yargı, güçler ayrılığı prensinde nerede anlaşılıyoruz, nerede anlaşamıyoruz? Dış politikada, eğitimde, ekonomide, sosyal yardımlarda eksik hiçbir şey kalmamıştı. Ama bir kez daha söylüyorum, vuzuha kavuşsun diye söylüyorum, bu çalışmalar bir koalisyon müzakeresi çalışmaları değildi, mutabık kaldığımız husus, bir koalisyon için zemin olup olmadığının iki genel başkan tarafından değerlendirilmesine imkan sağlayacak bir çalışmaydı. Geçtiğimiz Pazartesi günü Sayın Kılıçdaroğlu’yla biraraya geldik, çok açık, dürüst, samimi, şeffaf bir görüşme gerçekleştirdik ve o görüşmede de bazı konularda hükümete bakıştan başlamak üzere, yani biz 12 yıllık iktidar döneminden sonra bunu sürdürecek, ama karşı tarafta diğer muhatabımız partinin de ilkelerini göz önüne alan bir ortaklık tahayyül ederken, tabi 12 yıldır bizi eleştirenlerin bunu bir onarım hükümeti olarak görmesi arasındaki zıtlık temel bir farkı ortaya koyuyordu. Bunu Cumhuriyet Halk Partisi’ni eleştirmek için söylemiyorum, zaten bu temel farklılık masaya otururken de vardı. Bütün bu görüşmelerden sonra, acaba uzun dönemli bir koalisyonu yürütmek mümkün değilse, ki özellikle dış politika ve eğitim alanındaki farklılıklar sebebiyle zorluklar vardı, kısa dönemli, süreli, suhulet ve sükunetle ülkeyi seçime götürecek, ama anlaştığımız konularda reformları yapacak ve dolayısıyla 25 dönemi bir reformla taçlandıracak bir ortak çalışma yapabilir miyiz diye bir teklifte de bulunduk. Bunların hepsi şeffaf seyretti, bizim bu görüşmelerde gizli saklı hiçbir şey yok.
Gizli saklı olan tek şey şudur: Sayın Kılıçdaroğlu’yla ilkesel bir konuda anlaştık, bu görüşmelerde mahrem olarak ittihaz ettiğimiz hususlarda hiçbirimiz açıklama yapmayacağız ve karşılıklı nezaket ve saygı kurallarına hep özen göstereceğiz, çünkü Trük siyasetinin buna ihtiyacı vardı. Usul ve üslup olarak da şu ana kadar buna riayet edildiğini görmüş olmaktan memnunum.
Son görüşmemizde biraraya geldiğimizde böyle bir koalisyon imkanın da ortada olmadığını, kısa dönemli, süreli ve reform odaklı seçime yönelik bir hükümetin mümkün olmadığı Cumhuriyet Halk Partisi tarafından ifade edildi. Bizim tarafımızdan da, bu kadar derin görüş ayrılıkları varken çok uzun süreli olacak iddiasıyla çıkılacak bir yolda zamanla çıkabilecek ihtilafların sükut hayallere yol açabileceği, dolayısıyla uzun dönem bir koalisyonun şartlarını oluşturacak zemin olmadığı ortaya çıktı. Son derece medeni, son derece açık, son derece şeffaf, karşılıklı saygıya dayanan bir diyalog işletildi ve dün ben milletimizle bu çalışmaların neticesini paylaştım. Burada hiçbir şekilde baştan önyargıyla şu sonuca ulaşılacak diye bir çaba gösterilmedi. Ve eminim, ileride bu dönemi yazacak olanlar arkadaşlarımızın yaptığı o kapsamlı çalışmayla ortaya çıkan müktesebatın sadece AK Parti-Cumhuriyet Halk Partisi görüşmeleri bağlamında değil, Türk siyasetinin son yüz yıllık iki ana akımının karşılıklı yüzleşmesi anlamında da çok önemli bir doküman ortaya çıktı. Bu dokümandan bir nüsha bende, bir nüsha da Sayın Kılıçdaroğlu’nda var. Bu bir kazanımdır.
Öncelikle 7 Haziran sonrasında tansiyonun düşmesi, herkesin birbirleriyle konuşacağı bir zeminin oluşması ve ortak bir sorumluluk anlayışı içinde harekete geçme zarureti vardı. Biz bunu yaptığımıza inanıyoruz karşılıklı saygı içinde.
Dün de yine daha önceden ilan ettiğim yol haritası çerçevesinde Sayın Bahçeli’den randevu istedim. Bu yeni bir durum değildir, yani Sayın Bahçeli ve Milliyetçi Hareket Partisi benim Cumhuriyet Halk Partisi’yle görüşmeler belli bir aşamaya ulaştıktan sonra kendileriyle görüşeceğimi biliyorlardı, bu 14 Temmuz’da mutabık kaldığımız bir husustu. Dolayısıyla, sanki bu yeni bir talepmiş gibi gündeme getirerek, özellikle de Sayın Cumhurbaşkanımızla benim aramda farklı görüşlerden ittihaz edip Cumhurbaşkanımızla benim aramda bazı farklara yönelik yapılan yorumları son derece talihsiz yorumlar olarak görüyorum. Baştan itibaren söyledim, hükümet kurma çalışmaları söz konusu olduğunda Cumhurbaşkanlığı makamı tartışmaların unsuru da değildir, tartışmaların parçası haline de getirilemez, getirilmesine de izin vermeyiz. Çok çocukça bir yaklaşımı bazen görüyorum, sadece bir partide değil.
Erdemliler hareketi olarak yola çıkmış olan bizler, Allah aşkına birilerinin tahrikiyle, ben Sayın Cumhurbaşkanımızla olan ilişkimi bir güç ilişkisine dönüştürür müyüm ya da Sayın Cumhurbaşkanımız biraz önce kendi konuşmasında zikrettiği ilkelere aykırı bir şekilde kendi dava arkadaşlarıyla ihtilafa düşer mi? Bir yıldır hep beklediler, hep istediler ki böyle birtakım ayrışmalar olsun, farklılaşmalar olsun; daha çok beklerler. O gün bu salondaki samimiyetimiz ve sadakatimiz neyse, bu mezara ve Rabbimizin huzuruna varana kadar sürecek.
Çocukça bir yaklaşımla tahrik ederek, Cumhurbaşkanlığı makamından bağımsızlığını ayırt etsin veya kendisiyle görüşelim, vesayet gibi tabirler. Biz vesayetin tümünü kırarken sizlere sormadık, aramızda da vesayet ilişkisini kimse iddia edemez. Cumhurbaşkanımızın bir siyasi hareket lideri olarak gençliğinden beri sürdürdüğü mücadele malumdur, şahsiyetiyle, kimliğiyle, onuruyla, başı dik tavrıyla, benim de ilim hayatımdan bu yana her düşüncemi özgürce her yerde savunduğumu ve zihnimin üzerinde hiçbir otorite kabul etmediğime 28 Şubat dönemi de şahittir, her dönem de şahittir.
Eğer güçlü fikirler, güçlü şahsiyetler, güçlü liderler bir hareket içinden çıkabiliyorsa ve birbirlerine görüş ayrılıkları bazen olsa bile tahammülle ve saygıyla yaklaşabiliyorsa o hareket büyür. Geçmiş hareketler niye dumura uğradı? İşte tam da Sayın Cumhurbaşkanımızın ilk konuşmasında vurguladığı gibi, bir lider oligarşisine döndü siyasi hareketler ve bir siyasi hareket şu veya bu isim etrafında tartışma konusu yapılmaya başlandı. Biz, egomuzu gömerek bu yola çıktık. Biz, bütün bir geleceği sadece ve sadece mahviyet temelli bir hesap gününe hazırlanmak için bu yola çıktık. Allah hesap gününde yüzü beyaz ve aydınlık olanlardan eylesin bizi.
Kendileri küçük egoların, küçük nefislerin esiri olanlar bizim ilişkimizi anlayamazlar, tanımlayamazlar.
Ben 13 yıl sonra geçen sene bu emaneti alırken en fazla üzerinde durduğum husus, bu hareketin birliğini, beraberliğini korumaktı, daha sonra da bu hareketi gelecek nesillere, fikri hür, vicdanı hür, iradesi kuvvetli ve hür bir gelecek Ak parti kadrolarına devretmekti. Hiçbir zaman bu hareket içinde şu veya bu sebeple körü körüne bazı fikirlere saplanıldığı, egoların, nefislerin öne çıkarıldığı ve bu tartışmaların yapıldığına kimse şahit olmayacak.
Şimdi Sayın Bahçeli ile dün randevu talebinden sonra yapılan açıklamanın esasına, özüne bakıldığında, bazı hususları da bu randevu talebi ne şekilde karşılanırsa karşılansın kamuoyunca bilinmesini gerekli görüyorum. Ben her şeyi açık konuştum, şeffaf davrandım, ilkeli davrandım, sicilimiz geçmişte de belli, bugün de belli, 7 Haziran’dan beri de nasıl davrandığımızı, nasıl nezaket kuralları içinde hareket ettiğimize herkes şahit oluyor. Bütün liderlere de çağrım bu, gelin bu nezaket üslubunu yaygınlaştıralım. Herhangi bir şekilde birinin diğerine ödev verdiği bir anlayışı kabul etmemiz mümkün değil. Bize ödevi halkımız vermiş ve biz gereğini yapıyoruz. Ama Milliyetçi Hareket Partisi’nden yapılan açıklamalar, daha ilk geceden itibaren kendi sorumluluğunu konuşmaktan daha çok başkalarının ne yapması gerektiğini söyleyen bir tutumu da halkımız benimsemez. O günden itibaren ve dün geceki açıklamaya kadar, sürekli şu parti şununla biraraya gelsin, şu şunu yapsın, öbürküsü bununla şunu konuşsun diye herkese ödev biçmek siyasi sorumluluğun gereği değil. Adama sorarlar, ne yapacaksın, ne yapmayı düşünüyorsun?
Cumhuriyet Halk Partisi’yle bizim görüş ayrılığımız MHP’den daha fazla olabilir, ama oturduk medenice konuştuk, ne yapabileceğimizi konuştuk, dün -tekrar takdir ediyorum- ayrılırken de önümüzdeki günlerde tekrar ihtiyaç hasıl olursa her an diyalog kanallarımız açık olsun dedik; işte siyasi nezaket bu. Görüşmelerin başladığı, yani 12 Temmuz’dan bu yana da Sayın Kılıçdaroğlu’yla rencide edici bir tartışma içinde olmadık ve ekibimizde de olmadı. Tamam, anlaşamadık, ama ülke sorumluluğu gereği konuşmaya devam edeceğiz. Ama sürekli bize ödev biçerek kimse siyaset sahnesinden çekilemez. Bir kez daha söylüyorum ve kararlılıkla söylüyorum; bize dava misyonunu Rabbimiz, siyasi ödevimizi milletimiz verir, başka kimseden ders almayız.
Davutoğlu şunu yapsın, şöyle yapsın, ondan sonra gelsin. Kusura bakma, ben gelirsem girdiğim her salona Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni temsil ettiğim, Dışişleri Bakanlığı görevini yaparken sergilediğim tutum gibi başım dik girerim, başım dik çıkarım ve hesabı sadece millete veririm. Bunu siyasi tutum ve üslup bağlamında zikrediyorum.
Artık yeni bir dönemdeyiz, herkesin konuşmaya ihtiyacı var, herkesin göz göze bakmaya ihtiyacı var, yüz yüze bakmaya ihtiyacı var. Allah aşkına, milletime dönük olarak soruyorum: 2 ayı geçkin bir sürede benimle görüşme talep eden herhangi birisini ret ettiğimi görün oldu mu? Herhangi bir siyasi lidere o siyasi lideri rencide edecek şekilde bir tutum sergilediğimi gören oldu mu? Herhangi bir sorumluluk almak gerektiğinde bu sorumluluktan kaçtığımı gören oldu mu? Sizler şahitsiniz, millet de şahit. Çok sabırla üzerimize gelen bütün eleştiriler, hiç beklemediğimiz yerlerden gelen eleştirilere dahi herhangi bir şekilde fevri tavır göstermeden bugüne kadar geldik. Ve kendi ilkemizi, kendi tutumumuzu ve ahlakımızı kendimizi belirleriz. O çerçevede de Sayın Bahçeli’den randevu istedim ve o çerçevede istedim. Oturup bu ağır sorumluluğu, bu ödev sadece bize verilmedi, bütün siyasi partilere aynı ödev verildi. Oturup birlikte bu ağır sorumluluk içinde terör tehdidi altındaki Türkiye’yi, her gün saldırı altında olma ihtimali taşıyan bir ülkeyi birlikte nasıl selametle yürütebileceğimizi ve seçime yöneltebileceğimizi konuşmak için herkesle istişareye hazırım.
Ayrıca şu hususu da zikredeyim: Evet dün ben erken seçimden bahsettim ve dedim ki Cumhuriyet Halk Partisi’yle geldiğimiz bu noktadan sonra en büyük, en güçlü ihtimal erken seçimdir. Ve ilk defa bu kadar kararlı bir şekilde ve açık bir şekilde bahsettim. Neden? Çünkü Sayın Bahçeli’nin 7 Haziran’dan bu yana yapmış olduğu bütün konuşmalar, yaptığı bütün açıklamalar önümde olmadan ben konuşmam. Aynı şey Sayın Kılıçdaroğlu için de geçerli. Sayın Bahçeli 20 Haziran’da erken seçim için 15 Kasım’ı öngördü. Yine birçok konuşmasında CHP ile bu iş olmazsa, CHP-HDP-AK Parti vesaire onun tanımlama isimlendirmelerini kullanmak istemiyorum, ama bunlar olmazsa ülke seçime gider dedi. Ben Sayın Bahçeli’ye 14 Temmuz’da gittiğimde erken seçim şeyiyle gitmedim, kendisiyle her tür ihtimali konuşmak üzere kendisini ziyaret ettim. Ama bütün bu açıklamalardan sonra koalisyon kapısını kendisi kapattığı için erken seçimi öne çıkardım ve evet söyledim, dün zikrettim. Erken seçimden, seçimden korkmamak lazım, seçim bir aşıdır dedim. Bakın aşı tabirini kimse yanlış anlamasın, bilerek kullandım. Aşı ihtiyaç olduğu zaman kullanılır, ama doğru zamanda kullanılması lazım. Gereksiz yere kullanırsanız zarar verir. Biz eğer erken seçim, seçim gibi bir aşıyı 8 Haziran’da söyleseydik zararlı olurdu, millete saygısızlık olurdu. Dün akşama kadar bunu zikretmedim. Ama eğer bir çözüm yoksa, bir tarafla derin görüş ayrılığı varsa, diğer taraf da Ana Muhalefet Partisi görevini bana verdi, ben hükümet olmak istemiyorum görüşünü defaatle tekrar etmişse geriye ne alternatif kalıyor millete gitmekten başka? Bu söz üzerine tekrar seçimin yenilenmesi zehirdir açıklaması geldi benim bu açıklamam karşısında, tam da ben randevu talep ettiğim saatlerde.
Ben şunu söyleyeyim, bütün siyasi liderlere seslenerek de söylüyorum: Seçim hiçbir şartta zehir değildir. Seçim ve milli irade devadır deva. Seçim demek milli irade demek, milli irade tecelli ettiğinde her şey ve herkes susar. Biz o milli iradeye saygımız dolayısıyla 7 Haziran’dan bu yana gece-gündüz çalışıp bir formül ile bu ödevi yapabilir miyiz diye çaba sarf ettik, hiçbir ön yargı da olmadı. Şimdi de aynı çabayı sürdüreceğiz. Sayın Bahçeli’yle görüşme imkanımız olursa aynı tavrı sürdüreceğim. Ama bilinsin ki bir kez daha zikrediyorum; karşılıklı anlayış içinde hep beraber bu ağır sorumluluğu üstlenmek durumundayız. Ama sürekli bize dönük olarak şunu veya bunu yapması lazım, şöyle yapılması lazım, daha konuşmadan zikredilirse, hele hele Türkiye bu kadar yoğun şartlar altında biz bir taraftan gündüz –bakınız, halkımın bunu da görmesini isterim- biz gündüz hükümet çalışmaları yaptık, gece boyu da ben arkadaşlarımla, ilgili bakan arkadaşlarımla güvenlik şartlarının hangi durumda olduğunu gözetmek üzere kriz yönetimi yaptım, gece ve gündüz tanımadım. Nasıl olsa hükümet çalışmaları yürüyor, güvenliği bürokrasi yürütsün demedik. Bir taraftan da devlet geleneği içinde Yüksek Askeri Şûra toplantılarıyla, şimdi de devir-teslim törenleriyle meşgulüz. Her saniyemizi doldurarak herhangi surda bir gedik açılmaması için çaba sarf ediyoruz. Ümit ederim ki bu çağrılarımız karşılıksız kalmaz.
Bir erken seçime gitme zarureti Sayın Kılıçdaroğlu’yla yürüttüğümüz müzakerelerde ortak bir zemin bulunamamasından ve Sayın Bahçeli’nin şu ana kadarki ifadelerinden kaynaklanmıştır. Ama cümle alem de bilir ki bizi en mutlu kılacak olan şey, halkımızla buluşmak üzere meydanlara çıkmaktır. 81 vilayeti bu sene dolaştık yorulmadık, bir daha dolaşmak gerekirse bir daha dolaşırız, bir an dahi yorgunluk hissetmeyiz.
Değerli arkadaşlar, buradan konuşmama son verirken üç mesajın herkesçe doğru anlaşılması bağlamında bir kez daha altını çizmek istiyorum.
Birincisi, 78 milyon vatandaşımıza, kardeşimize, halkımıza mesajımız; siz 7 Haziran’da oyunuzu kullandınız, görevi bize tevdi ettiniz. Kim ne derse desin, kim ne yaparsa yapsın, bilinsin ki biz bu göreve müdrikiz, bu görevin sorumluluğunu, getirdiği ağır yükün farkındayız ve gereğini yapacağız.
Ve yine değerli vatandaşlarım biliniz ki; bütün bu süreç devam ederken ister yeni bir hükümet oluşumu, isterse erken seçim, hangi opsiyon masada olursa olsun üzerimizdeki hükümete etme sorumluluğundan bir an dahi feragat ve ihmal göstermeyeceğiz. Bu can bu bedendeyken ve hala nefes alıp veriyor iken, üzerimizde hükümet etme sorumluluğu varken her türlü tedbiri alırız, tekrar 14 Ağustos 2001’de Sayın Cumhurbaşkanımızın sözüne dönerek söylüyorum; her türlü bedeli öderiz, millete bedel ödetmeyiz.
Ceylanpınar’da iki kardeşimizin şehit edildiği mekanda Emniyet Müdürlüğünde geçtiğimiz hafta oradan Belediyeye yürürken 2 kilometrelik yolda, oradaki vatandaşlarımızın kimisi Kürt, kimisi Arap, kimisi Türk, nasıl bir muhabbetle bize sarıldıklarını, karşıladıklarını hiç unutmam, hiç unutmam. İşte biz o mayanın temsilcileriyiz. DEAŞ’ın şehit ettiği o yiğit insanın, Yalçın Nane’nin o mübarek eşinin gözünden tek bir damla yaş dökülmemecesine bizi karşılaması, bizi misafir etmesi ve yiğitçe inşallah doğacak olan evladım da vatan için hizmet eder demesi gözümüzün önünden hiç gitmez. Yorulmayız biz, emin olun gece-gündüz çalışsak yorulmayız. Ama bir şehit annesini ve babasını arayıp telefonda onun sesini duyduğumuzda işte o an her şey durur. Allah acılar yaşatmasın ve şunu ifade edeyim, gururla ifade ediyorum: Şehit verdiğimiz bu kadar kardeşimizin annesini-babasını, eşini, kardeşini aradım, bir kişi dahi sitemkar, ne Rabbimize, ne bize sitemkar konuşmadı. Bu ne aziz bir millet, bu ne yüce yürekli bir millet ki evladını şehitlik mertebesine gönderirken aynı vakarı sürdürür. Ben buradan bütün şehit annelerimizin ve babalarımızın ellerini öpüyorum. Şehit eşlerini, şehitlerimizin mübarek emaneti olarak her zaman bağrımıza basıyoruz. Söylediğim gibi, o Yalçın Nane’nin oğlu artık Türkiye’nin evladıdır. Bütün o şehitlerin evlatları hepimizin evladıdır ve onların istikbali için ne gerekiyorsa yapacağız. Ama bir an dahi bu ülkeyi kaosa sokmayacağız.
Başta söyledim, bazıları, şer odakları, çakallar puslu havayı severler. 7 Haziran’dan sonra puslu havayı seven çok çakal çıktı meydana. Ama Anadolu, ama Rumeli onlara haddini bildirecek kadın ve erkek yiğitlerle dolu, hadlerini gerektiğinde her yerde bildireceğiz inşallah. Ama onların özlediği, istediği Türkiye’nin olmasına da hiçbir zaman izin vermeyeceğiz o teröristlerin. Kaosa, krize izin vermeyeceğiz; halkımız emin olsun, rahat uyusun. Türkiye’nin huzuru ve sükûnu için, onlar için ayakta duran AK Parti kadroları var, uykusuz kalan kadrolar var. Emeğini, terini, bütün mevcudiyetini bu davaya atamış AK Parti kadroları var.
İkinci mesajım siyasi liderlere. Arada zikrettim ama derli topluca söylemek istiyorum. Gelin 7 Haziran’ı herkes kendi perspektifinden okumasın, herkes kendi sorumluluğunun farkında olsun, herkes kendi muhasebesini yapsın. Bakınız ben bugünkü konuşmamda yüzde 41 oy almış 1960’dan bu yana en fazla dördüncü oyu almış bir seçimden sonra bu seçimi kazanmış bir partinin Genel Başkanı olarak dava arkadaşlarımla birlikte iç muhasebe yapma ihtiyacından bahsediyorum. Sizler yüzde 25 aldıysanız, yüzde 16 aldıysanız, yüzde 13 aldıysanız biraz da iç muhasebenize bakın, biraz kendimize bakmak durumundayız. Hepimiz bu ağır sorumluluğun gereğini yapmak yönünde adım atmadıkça Türkiye’nin bu ağır şartlar içinde birliğini, beraberliğini koruma erdemini gösteremeyiz. Bütün siyasi partilere liderlerine çağrım şudur: Siyasi nezaket kuralları içinde iletişimizi sürdürelim, sorumluluğumuzun farkında olalım. Birbirimize ödev vermek yerine herkes kendi ödevini doğru dürüst yapsın milletin huzuruna öyle gitsin. Biz yaptık ve gitmeye hazırız.
Vakar içinde konuşalım, bir ülkenin ortak kaderini konuşurken kendimizin ve partimizin çıkarı üzerinde bir demagojiye girmeyelim. Gerçekten 100 yıllık hesapların görüldüğü şu günlerde Osmanlı Devletini tasfiye eden güçlerin bölgedeki o şartlarda doğmuş devletleri de tasfiye ettiği şu günlerde birilerinin bütün Ortadoğu’yu, Balkanları, Kafkasları, Orta Asya’yı bir ortak vicdan etrafında birleştirmesine ihtiyaç var. Onun için biliyoruz yaptığımız 7 seçimde 4 genel seçim, 3 mahalli seçimde, referandumda sadece Türkiye’deki vatandaşlarımız değil, Bosna’daki kardeşlerimiz, Balkanlardaki kardeşlerimiz, Orta Asya’daki, Ortadoğu’daki kardeşlerimizde bizlere dua ettiler. Hep beraber bu ağır sorumluluğu yüklenmenin erdemini göstermek durumundayız. Bütün siyasi parti liderlerine bu anlamda ellerinde bir çözüm önerisi varsa masaya koysunlar. Teklif ettikleri bir şey varsa bunları görüşmeye hazırız, ama bunları göz hizasıyla görüşürüz. Kimsenin tepeden bir bakışla bize mütekebbir bir dil kullanmasına da izin vermeyiz.
Yine 14 yıldır Sayın Cumhurbaşkanımız sık sık zikretti ne aldatırız, ne de aldatılan oluruz. Kimseyi aldatmaya kalkışmadık 7 Haziran’dan bu yana, bilinsin ki kimsenin bizi aldatmasına da izin vermeyiz.
Üçüncü mesajım sizler üzerinden bütün AK Parti teşkilatlarımıza. Sizler 14 yıllık mücadelede, 14 yıllık mirasta büyük tecrübe birikimi edinmiş bu milletin omurgasını teşkil etmiş kadrolarsınız. Sadece bugün görev almış AK Parti kadrolarına değil, 14 Ağustos’tan bu yana 2001’den bu yana 14 yıl içinde görev almış bütün mahalle temsilcilerimize, bütün ilçe ve il teşkilatlarımıza, belediye başkanlarımıza, gençlik kolları başkanlarımıza, kadın kolları başkanlarımıza, teşkilatımızın her kademesinde görev almış bütün kardeşlerime ama en önemlisi de kurucular kuruluna bir kez daha burada teşekkürlerimi, takdirlerimi, minnetlerimi ifade ediyorum.
Onların çabaları, gayretleri olmamış olsaydı biz bugün bu salonda Türkiye’nin en büyük partisi olarak konuşma imkanına sahip olmazdık. Ama geçmişte görev almış olan bütün bu kadrolara buradan bir çağrım var, gelin gün bu gündür. Geçmişte il başkanıysanız, olmuşsanız il başkanlığınız devam ediyor gibi, geçmişte gençlik kolları başkanıysanız, gençlik kolları başkanlığınız devam ediyor gibi, kadın kolları başkanıysanız kadın kolları başkanlığınız devam ediyor gibi yola çıkalım hep beraber omuz omuza yeniden milli irade diyelim, yeniden milli irade yolculuğu diyelim inşallah.
Artık şu andan itibaren 14 Ağustos 2001’den bu yana teşkilatımızda görev almış kim varsa, milletvekilli yapmış bütün kardeşlerimiz kim varsa, gençlik kolları, kadın kollarında görev almış kimlerse, üyelerimiz, herkes yeni bir yolculuğa çıkmanın vaktinin geldiğini anlamalıdırlar yeni bir yolculuğa çıkıyoruz. Ama sadece var olan kadrolarımızla değil, 14 Ağustos 2001’den bu yana omuz omuza durmuş bütün AK Parti kadrolarıyla yeni bir kutlu yürüyüşe çıkıyoruz Allah’ın izniyle.
Nereye gitmişsem son bir ay içinde Gaziantep’te son ziyaretimde de, Ceylanpınar’da da hem şehitlerimize beraber üzülüyoruz ama, bir taraftan da oradaki kardeşlerimiz aman Sayın Başbakanım tekrar seçim istiyoruz, sandık istiyoruz diye halk ses veriyordu, işte sandığın yolu görünmeye başladı. Mademki bu kadar istiyor AK Parti kadroları inşallah milli iradenin sesini en gür şekilde yükseltmeye herkes hazır olsun.
14 Ağustos 2001 kutlu bir yürüyüşün başlangıcıydı. 14 Ağustos 2015 bu kutlu yürüyüşün yeni bir aşamada çok daha güçlü bir menzile yürüdüğü tarih olacak. Allah yolumuzu hayır eylesin, menzilimi hayır eylesin, akıbetimizi hayır eylesin.
Allah’a emanet olun.