Basbakan Davutoglu’nun 23. Istisare ve Degerlendirme Toplantisi Açilis konusmasinin tam metni
21. yüzyılın ilk yılında 2001 Ağustos’unda Afyon’da yeni bir Türkiye, yeni bir dünya idealiyle yola çıkan AK Parti kadrolarının değerli mensupları, değerli dava arkadaşlarım 23. İstişare Toplantımız için teşrifleriniz dolayısıyla teşekkür ediyorum, hepinizi saygıyla, muhabbetle selamlıyorum.
Her şeyden önce gerek Ermenek’te maden kazasında, gerek dün trafik kazasında kaybettiğimiz vatandaşlarımız için bir kez daha taziyelerimizi arz ediyorum. Allah bu tür acıları bir daha bize yaşatmasın, ancak konuşmamın ileri aşamalarında da vurgulayacağım gibi bu konularda yeni bir zihniyet dönüşümüne ihtiyaç olduğu aşikar. Tekrar ailelere taziyelerimi sunuyorum.
Yine bu istişare toplantımız vesilesiyle 2001’den bu yana bu davaya hizmet etmiş ve hakka yürümüş bütün dava arkadaşlarımızı, dava büyüklerimizi rahmetle anıyorum. Hastalara şifalar diliyorum ki, buraya gelirken Genel Başkan Yardımcımız Mehmet Ali Şahin Bey’in hanımı rahatsızlandı onun için yoldan dönmek durumunda ona da acil şifalar diliyorum hepimiz adına.
Sembolik bir mekandayız Afyon, bu kutlu yürüyüş burada başlamıştı. Bir Ağustos günü dediğim gibi 21. yüzyılın ilk yılında 2001’de inançlı bir kadro, ideallere, hedeflere sahip azimli bir kadro yola çıkmıştı ve o yola çıkıştan bugüne 23 kez bu kadronun bütün kademelerinde görev alan dava arkadaşlarımız bir araya geldiler sürekli istişarelerde bulundular. Ve bu yürüyüşün daha sonraki istikametiyle ilgili olarak birlikte kararlar aldılar ve bu kararlarla yola devam ettik. Yine bugün sembolik tarih bu günler 3 Kasım 2002’de yani bundan iki gün sonra yıldönümünü idrak edeceğimiz AK Parti iktidarının da yıl dönümü. Kuruluşumuzun, yola çıkışımızın 13. iktidarımızın 12. yılında sembolik bir mekanda, sembolik bir tarihte bizi tekrar bir araya getiren Rabbimize hamdolsun. Bu kutlu yola her türlü çabasıyla destek veren bütün kardeşlerimizden Allah razı olsun. Her şeyden önce tabi bir Ağustos günü 2001’de yola çıkarken her şeyin başlangıcında doğru temel atmak lazım, her şeyi doğru temeller üzerine başlatmak lazım diyen kurucu Genel Başkanımız ve Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a da burada minnetlerimizi, teşekkürlerimiz bir kez daha arz ediyorum.
Kendileriyle son görüştüğümüzde kendilerinin katılımı olmaksınız yapacağımız ilk istişare toplantısının bu anlamda biraz hüzünlü olacağını ifade ettiğimde, bütün dava arkadaşlarıma selam edin ben her haliyle bu davanın içindeyim, beraberiz ifadesini kullandılar. Bir kez daha teşekkür ediyorum.
Yine o kutlu yürüyüşü birlikte başlattıkları 11. Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül’e de, gerek Cumhurbaşkanlığı dönemindeki dirayetli tutumu dolayısıyla, gerekse bu kutlu yürüyüşteki katkıları dolayısıyla da buradan saygılarımı bir kez daha arz etmek istiyorum.
Bu yolda, bu çabada teşekkür etmemiz gereken o kadar çok insan var ki, o kadar çok kişinin ismini tek tek zikretmek gerekir ki bunu bu zaman sınırlaması içinde yapmak çok zor, ama bu davanın her kademesinde Genel Merkezde, bakanlıklarımızda, teşkilatımızda, parti grubumuzda, gençlik ve kadın kademelerimizde ve en küçük mahallemizde, sandık kurullarında görev alan bütün kardeşlerimize sizler adına buradan bir kez daha selamlarımı, sevgilerimi, muhabbetlerimi ve takdirlerimi ifade etmek istiyorum.
Yine bu çaba içinde en büyük fedakarlığı sergileyenler arasında olan, bu dava içinde yürüyen eşlerine destek sağlayan aile mensuplarına da, eşlere ve çocuklara da bir kez daha teşekkürlerimi ifade etmek istiyorum.
Bu istişare toplantısı ortak vicdanımızın tanımlandığı, ortak aklımızın yeniden inşa edildiği toplantılar. Herhalde Türkiye Cumhuriyeti tarihinde hiçbir siyasi hareket böylesine kurumsallaşmış bir istişare mekanizması kurmamıştır. Hiç aksamadan, her yıl en az iki kere bir araya gelen bu istişare heyeti aslında Türkiye’nin her yerinden gelen katılımıyla, her nesilden gelen katılımcılarıyla nesiller arası, şehirler arası, bölgeler arası en geniş ortak akıl platformudur. Başka hiçbir parti Türkiye’nin her yerinde katılımıyla böyle bir kompozisyon oluşturamamaktadır. Başka hiçbir parti bu kararlı, istikrarlı, kurumsallaşmış bir şekilde böylesi bir yapıyı hiç aksatmadan yürütememiştir. Başarımızın sırrı burada biz yürümeye başladığımızda sağımızdaki, solumuzdaki kardeşlerimizle, dava arkadaşlarımızla sanki tek bir vücut, tek bir ruh olmuşçasına yürürüz. Biz yürümeye başladığımızda kendimizi düşünmeyiz, sağımızda, solumuzda, önümüzde, arkamızda olan bütün dava arkadaşlarımızla birlikte orada o mekanda olmamakla birlikte dualarıyla bizimle birlikte olan bütün bir milletle birlikte yürürüz. Şahsi hesapları düşünmeyiz, menfaatleri bütün şahsi planlamaları bir kenara koyar, ortak davamız ne gerektiriyorsa onu yapmak konusunda hiçbir tereddüt geçirmeyiz. Aslında bu hareketin ilham aldığı, geçmiş büyük yürüyüşleri hatırlatarak yeni Türkiye ve yeni dünya yürüyüşünün ne olduğunu sizlerle paylaşmak istiyorum. Tarihe iz bırakmış büyük yürüyüşler vardır, o yürüyüşlerden sonra tarih eksen değiştirmiştir, daha doğrusu yanlış eksenlerden, doğru eksene doğru yürümüştür, doğru bir eksene oturmuştur. Şimdi hep beraber tarihten bazı misallerle bizim yürüyüşümüzün ahlaki, felsefi ve siyasi temellerini birlikte anlamaya, tahayyül etmeye çalışalım.
Hazreti İbrahim, Urfa’nın manevi önderi ve bütün bir bölgenin, insanlığın manevi önderi. Mezopotamya’dan, Filistin’e doğru yürürken aslında tevhit inancı etrafında İbrahim’i gelenek içinde bütün insanların eşit olduğu, kastların, tanrılaşmış figürlerin Nemrut başta olmak üzere geçerli olmadığı bir dünya için yürüyordu etrafındakilerle ve ondan sonra tarih başka türlü aktı. O gelenek üzerinde nice kutlu öncüler, geldiler ve dediler ki; Arap’ın Acem’e, Acem’in Arap’a üstünlüğü yoktur. İnsanlar her bir özellikleriyle birbirine eşittir ve insanlık onuru her şeyin üstündedir. Hiçbir insan başka bir insana ne bu dünyada, ne metafizik olarak, ne de siyasi olarak köledir. Hazreti İbrahim bu yürüyüşünü yaparken ateşlere atılma tehdidiyle karşılaştığında düşünmeden ateşin içinde o idealleri savunmak üzere yürüdü.
Yine Hazreti Musa, bir ideal için insanları köleleştirmeye, kendisini tanrılaştırmaya yönelen Firavuni bir tavra karşı bütün insanlık adına bilinmeze doğru Kızıldeniz’e yürürken ne olacağını bilmiyordu. Kızıldeniz’den geçip geçemeyeceğini seyredenler, izleyenler bir mucizeye şahit oldular. Sina’dan Kudüs’e yürüyordu, adıyla birlikte selam olarak anılan Kudüs’e. O yürüyüş de aslında bugün 10 Emir diye telakki edilen, ama bütün temel insan haklarının ve temel ahlaki ilkelerin konduğu o temel hususları vurgulayan ilkelerle birlikte yürüdü.
Ve nihayet Muharrem ayındayız, Hicri yılbaşının idrak ettik. Yine bir grup insan dışarıdan bakıldığında reel politik güç karşısında direnmesi mümkün olmayacağı zannedilen bir grup insan, bir ulu önderle, Hazreti Peygamberle Mekke’den, Medine’ye yürüdü, insanlık onuru adına yürüdü. İnsanların hiçbir şekilde birbirini köle etmemesi gerektiği ve zencinin, beyazın, Arap’ın Acem’in, ensarın, muhacirin, tek bir insan yekuni içinde Allah önünde eşit olduğu idealiyle yürüdü. Bilal-i Habeşi, Kureyş öncüleriyle birlikte yürüdü o yolu. Yine insanlık onuru adına yürüyen o yolcuların yolcusuyuz biz. Dışarıdan bakanlar o yürüyüşün başarıya ulaşacağına aynı Hazreti Musa gibi belki düşünmüyorlardı, ama o yolu yürüyenler başarılarından emindiler çünkü kalplerindeki iman, zihinlerindeki ideal, insanlığın ortak idealini temsil ediyordu.
Yine Hazreti Hüseyin Kerbela’ya bir grup inananla yürüdü Muharrem ayında tekrar rahmetle anıyoruz. Hazreti Hüseyin belki akıbetinin ne olduğunu bile bile oraya yürürken, aslında kendisinden sonraki bütün nesillere şu mesajı iletiyordu: İnsanlık adına yürümeniz gerekiyorsa sonu ne olursa olsun yürümeye devam edin çünkü, nihai ecir ancak Allah katındadır.
Yine bugün bizi reel politiğe davet edenler, niye zalimlere karşı duruyorsunuz diyenler, niye sesinizi yükseltiyorsunuz, çıkarlarımızı düşünsenize diyenler, eğer Hazreti Hüseyin’in, Hazreti Peygamber’in, Hazreti Musa’nın Hazreti İbrahim’in yürüyüşünü görselerdi herhalde onlara da dönün bu yoldan derlerdi. Onlar bu yoldan dönmediler, onlar nasıl dönmedilerse biz de bu yoldan dönmeyiz.
Sonra bu toprakları bize vatan yapanlar, vatan kılanlar bu topraklardaki her bir medeniyetle haşır neşir olarak, sentez kurarak, şehirleri yeniden inşa ederek, bu toprakların her bir santimetrekaresini bize vatan kılanlar, Horasan erenleri de uzun bir yolculukla Maveraünnehir’den, Mezopotamya’dan, İran’dan Anadolu içlerine doğru yürüdüler. Son 2 aylık görevim esnasında ziyaret etmekten büyük feyz aldığım Hazreti Mevlana, Ahi Evran ve diğer birçok öncü önder ki önümüzdeki hafta da Hacı Bektaş-ı Veli’yi ziyaret edeceğim aslında yine yeni bir toprakta ama hiç eskimemiş ideallerle, yepyeni ideallerle, kadim ideallerle bu topraklarda bir medeniyet inşası, ihyası için yürüdüler. Şimdi her birini bir başka mezhep ya da etnik topluluğun sanki önderiymiş gibi takdim edenler bilmeliler ki, onlar Mezopotamya alimleri, Horasan erenleri, ta Anadolu’dan Rumeli’ye doğru yürüyenler hep omuz omuza tek bir ideal için yürüdüler ve bu toprakları bize vatan kıldılar. Onların yürüyüşünü kıyamete kadar sürdürebilmek konusunda da aynı ölçüde kararlıyız.
Yalnız bu topraklarda değil, benzer ideallerle farklı dini inanış ya da felsefi inanışlar içinde olanlarda yürüdüler siyaset tarihi içinde. Gandi’nin meşhur tuz yürüyüşü 1930’da tarihe geçmiştir. Sömürgecilere karşı son derece basit bir giysiyle, ama son derece güçlü bir iradeyle Gandi yürüdüğünde üzerinde güneş batmayan Britanya İmparatorluğunun sarsılacağını kimse düşünmemişti, ama Gandi yürüdü. Yürürken yine bütün bir Hint halkının Müslümanıyla, Hindu’suyla, Sih’iyle ortak iradesini temsil ederek yürüdü.
Martin Luther King, beyaz ırkçılığına karşı yürüdüğü zaman o günlerde herhalde kimse bir müddet sonra 30-40 yıl sonra Amerika Birleşik Devletleri’nin başına bir zencinin Başkan olacağını tahayyül bile etmemişti. Martin Luther King’in, Malcolm X’in kararlı duruşu ve insanlık onurunu yücelten duruşu olmasaydı Başkan Obama’da herhalde Başkan olamazdı. Yürüyüşler sonuçlarını zaman içinde gösterirler, ama gösterdikleri zaman tarihte derin bir iz bırakırlar.
Yine Mandela özgürlüğe yürüyüş son filminde adını koyduğu gibi eğer görünüşte hapishanelerde, ama gerçekte tarih içinde yürürken beyaz ırkçılığına karşı yine ortak insanlık ideali için yürüdüler. En yakınında da Müslüman, zenci, Hint kökenli birçok insanla birlikte yürüdü.
Ve Afyon’da olduğumuz için bir başka yürüyüşte bizi bu topraklarda hür ve iradesi muhkem bir millet olmamızı sağlayan bir başka yürüyüşle noktalayayım bu kutlu yürüyüşleri. 26 Ağustos 1922’de Kocatepe’den İzmir’e yürüyenlerde Gazi Mustafa Kemal öncülüğünde istiklale yürüyorlardı. O zaman o orduya bakanlar, İslam’ın son ordusu diye ona şiirler yazan şairler, o ordunun duası için Hint’ten, Balkanlara, ta Kuzey Afrika’ya kadar dua edip secdeye kapılanlar şunu biliyorlardı ki: O ordunun muzafferiyeti sadece bir askeri zaferin adı değildir, o ordunun muzafferiyeti geçmiş, kadim bütün bu yürüyüşleri temsil eden bir iradenin tarihe mührünü vurmasıydı.
Muzaffer et çünkü son ordusudur İslam’ın çağrıları bütün dünyada yankılanırken antiemperyalizme, anti sömürgeciliğe karşı yürüyen bu ordunun başarıları üzerine inşa edecek devlete herkes ümit bağlamıştı. O devletin tarihte olduğu gibi Hint 16. yüzyılda sömürgeci tehditle karşılaştığında bir mektup yazdığında donanmaları Hint’e gönderebilen, Avrupa’da herhangi bir adaletsizlik olduğunda oraya eli ulaşan, Afrika içlerine karşı bir barış düzeni kurmak için çaba sarf edenlerin torunlarının o ordudaki torunlarının kuracağı devletinde aynı idealleri savunacağını, insanlık orununun temsilcisi olacağına inanmışlardı. Biz bütün bu yürüyüşlerin son halkasını oluşturan AK Parti yürüyüşünün neferleriyiz.
Hem evrensel iddiaları bünyemizde taşıyoruz, hem milli iddiaları. Hazreti İbrahim’den, Mandela’ya kadar gelen bütün evrensel insanlık ideallerini bünyemizde barındırıyoruz, insan hakları, özgürlükler, insanlık söz konusu olduğunda son ana kadar, kon nefesimize kadar bunları savunmaya kararlıyız, sonu ateş olsa da, sonu Kerbela olsa da, sonu hapishane olsa da hiçbir yerde bu kadroların içinden insanlık onuruna ihanet eden çıkmayacaktır, geri dönün çıkmayacaktır.
Yine Horasan erenlerinden ya da İstanbul’u fethe yürüyen yiğitlerden, Rumeli’ye doğru yürüyen Evlad-ı Fatihan’dan, Kocatepe’den İzmir’e yürüyen İstiklal Ordusundan bugüne kadar sürdürülen o milli iradeyi de, milli yürüyüşünde temsilcileri AK Parti kadrolarıdır. Her zaman vurguladık AK Parti konjonktürel şartlarda çıkmış bir siyasi parti değildir dolayısıyla, birilerinin ümit ettiği, beklediği gibi konjonktürel şartlarda da krize girecek bir siyasi parti olmayacaktır. Biz bütün bu yürüyüşlerin ruhunu, bütün o yürüyüşlerin idealini, bütün o yürüyüşlerin ahlakını ve azmini her bir fert olarak zihnimizde, gönlümüzde barındırıyoruz, barındırmaya devam edeceğiz.
Nasıl geçmişte böyle inşa edici yürüyüşler olmuşsa, yıkıcı yürüyüşlerde oldu, tahrip edenlerde oldu, yıkanlarda oldu Haçlılar gibi. Girdileri yerde bir ot bile yeşeremeyecek şekilde o tarumar edenler, Moğollar gibi, Bağdat’ı yerle bir edenler, sömürgeciler gibi, Nazi ordusunun ilerleyişi gibi, önüne gelen insanları köleleştiren ya da önüne geldiği şehirleri yakıp yıkanlar işte tarih bu iki yürüyüşün geriliminden ibarettir. Bizler inşa edicilerin, insanlık onurunu savunanların safındayız. Yıkıcılar hangi formda, hangi nitelikte olursa olsun ister bugün ki, biraz sonra üzerinde duracağım Suriye rejimin gösterdiği formda ideolojik anlamda olsun, ister IŞİD altında örgütlenerek dini bir İslam dinini de lekeleyen tarzda yıkıcılıkları olsun her tür yıkıcılığın karşısında inşa edici olacağız. Türkiye’de de yıkıcı, tahrip edici her siyasi akımın karşısında biz inşa edici, ihya edici, tamir edici olacağız. Onun için Olağanüstü Kongre’de Genel Başkanlığı görevini büyük bir onurla, sizlerin onayıyla devraldığımda yaptığım konuşmada da vurguladığım gibi bizim hareketimiz bir restorasyon hareketidir, bir inşa hareketidir, bir ihya hareketidir bütün o yürüyüşlerin mirasını devralmış olan Hak yolunun yürüyüşüdür.
Nedir bu yürüyüşlerin ortak ideali ve bizimde savunduğumuz idealler? Her şeyden önce bunlar insan odaklıdır, insan söz konusu olduğunda eşrefi mahlukat olarak görür ve onun değerine sonuna kadar sahip çıkar. O insana bakarken acaba bu insan şu ırktan mı, bu ırktan mı, bu mezhepten mi, bu dinden mi demezler insan diye bakarlar ve yine Olağanüstü Kongre’de vurguladığım gibi o insana selam dururlar. Selam olsun insana, zamana ve mekana. Biz zamanında, mekanında, insanın da hakkını vermek üzere yola çıktık, siyasi hareketimiz felsefesi budur.
Yine bu hareketler milli olanla, evrensel olanı bütünleştiren hareketlerdir. Hazreti İbrahim kendi akrabalarıyla yürüyordu, ama evrensel bir ideal için yürüyordu. Hazreti Musa kendi kavmiyle yürüyordu, ama evrensel olan için yürüyordu. Hazreti Muhammet ulu Peygamberimiz kendi kavmiyle yürüyordu, ama bütün insanlık adına yürüyordu. Hazreti Hüseyin yakınlarıyla yürüyordu ama bütün insanlık adına yürüyordu. Gandi görünüşte Hintlilerle yürüyordu, ama bütün insanlık için yürüyordu. Milliydiler, ama aynı zamanda evrenseldiler. Millilikle, yerellikle, evrenselliği birbirine zıt olarak görmez bu tür kutlu yürüyüşe çıkanlar. AK Parti hareketi hem milli harekettir, milli bir harekettir, yerli bir harekettir, özgün bir harekettir, ama dünyanın her yerine mesaj ulaştırabilecek, evrensel nitelikli, evrensel özlü bir harekettir.
Yine bu yürüyüşe çıkanlar tarihin realitesini bilirler, ama tarihin realitesine hapis olunmazlar, hapis olunamazlar. Siyaset teorisinde, uluslararası ilişkiler teorisinde idealistler vardır, realistler vardır biz böyle kategorileri kabul etmiyoruz. Biz tarihi realiteyi anlıyoruz, ama tarihi realitenin içine hapis olunmayacak kadar da kendi içimizde barındırdığımız değerler olduğuna inanıyoruz. O zaman ideallerimiz için o tarihi realiteyi değiştireceğiz. Nitekim, biraz sonra üzerinde duracağım gibi 2002 Türkiye’sinde, Afyon’da 2001 Türkiye’sinde bir araya gelen erdemliler hareketinin ortaya koyduğu prensipler o gün tartışıldığında 2014’de buraya gelineceğini kimse hayal bile edemezdi. Hayal bile edemezdi insan hakları açısından, demokratikleşme açısından, sivil, asker ilişkileri açısından, dini özgürlükler açısından eğer o günlerde bize söylenenlere kulak assaydık ve deseydik ki, realist olun şimdi bunları talep etmeyin, bekleyin emin olun on yıllarca beklerdik kimsede bu hakları bize vermezdi. Tarihe iradeyle çıkanlar hak verilmesini beklemezler, haklarını alırlar ve insanlığa hakkını da verirler.
Dış politika uygulaması esnasında da, iç siyasette de son 14 yıldır dönüp bize ders vermeye kalkanlar oldu. Niye Davos’da sesinizi yükseltiyorsunuz diyenler oldu. Alemin avukatı siz misiniz diyenler oldu, hayalperest diyenler oldu neler söylediler onları dinlemiş olsaydık bugün istiklal ordularının temsil ettiği o insanlık onuru değerlerini dünyada dalgalandıran bir al bayrak birçok mazlum milletin sembolü olma özelliği kazanamazdı. Onları dinlemedik, dinlemeyeceğiz. Biz milletin sesini, tarihin sesini, insanlığın sesini dinleyeceğiz.
Ama tarihi realiteyi hiçbir zamanda göz ardı etmeyeceğiz, toplumumuzun realitelerini göz ardı etmeyeceğiz. O realiteyle birlikte ideale doğru yürüyeceğiz. O realiteyi gün gün, an an, her an tekrar tekrar okuyup anlayarak değişimin her bir nabzını tutarak geleceği inşa edeceğiz. Ve tabi bütün bu hareketlere baktığınızda bakınız sadece siyasi parti demiyorum, hareketlere baktığımızda değerlerle siyaset ve toplumsal düzen arasında yeni bir denge kurduklarını görürsünüz. Hazreti İbrahim’in öncesi vardır, sonrası vardır. Hicret öncesi vardır, sonrası vardır. Hazreti Hüseyin’in öncesi vardır, sonrası vardır. Martin Luther King’in öncesi vardır, sonrası vardır her birinin öncesi ve sonrası var. Çünkü burada ahlak ile siyaset arasında öyle bir denge kurulmuştur ki o ahlaki değerler siyasetin doğasını değiştirmiştir. AK Parti’nin getirdiği ahlaki değerlerle, yasaklara yolsuzluklara karşı ortaya konan ahlaki değerlerle Türkiye’de siyasetin doğasını değiştirmiştir. Onun için çok ümit ettiler, çok beklediler, beklediler ki AK Parti bir türbülansa girsin ta kuruluşundan itibaren. Şimdi bakınız, üç perspektifte bu yeni Türkiye ve yeni dünya anlayışımızı biraz daha derinleştirmek istiyorum, öncelikle AK Parti hareketi içinde, hareketimizin nitelikleri itibariyle, bütün bu değerleri barındırması yönüyle, insan odaklı, milli ve evrensel değerlere dayalı ve bütün hem Türkiye’de hem de dünyada yeni bir inşa faaliyetinin, yeni bir inşa hareketinin öncüsü olarak AK Parti herhangi bir parti olmadığını her aşamada gösterdi. Ne tuzaklar kurdular geçmişte Demokrat Partiye, Adalet Partisine, Anavatan Partisine, Doğru Yol Partisine, Refah Partisine kurulan tuzakların demokrasi önünde yürüyenlerin önüne kurulan tuzakların hepsi bize de kuruldu ve beklediler ki, AK Parti daha önce örneklerinde olduğu gibi değişim süreçlerinde türbülansa girsin. AK Partinin fertleri birbirleriyle ihtilaf içinde, siyasi ikbal peşine koşsunlar olmadı. Çünkü biz bütün diğer zikrettiğim hareketler gibi her birimizin şahsi hesaplarının ve hayat planlamalarının ötesinde milletin ve insanlığın geleceğiyle ilgili planlamaların ve nihayetinde Allah’ın takdirinin egemen olduğu bir dünyaya inanıyoruz.
Ne yaptılar o geçmiş dönemlerde? Önce kurucu Genel Başkanımızı siyaseten yasakladılar. Beklediler ki, AK Parti içinde hemen bir siyasi liderlik tartışması, kavgası başlasın ve 2002 seçimlerine 3 Kasım seçimleri o anlamda bir ibret hadisesidir aynı zamanda. Siyasi Başkanı, Genel Başkanı, lideri siyaseten yasaklı olan bir hareket Türkiye’de bütün geçmiş demokratik dönemlerinde sağlanan başarıların çok üstünde bir başarıyla Parlamento’da hakim parti haline geldi, durduramadılar. Arkasından kurucu Genel Başkanımız Başbakan olduktan sonra bu sefer Kıbrıs görüşmeleri bahane edilerek, Türkiye’deki demokratikleşme bahane edilerek değişik mesajlarla Türkiye’de eski Türkiye’nin alışkanlıklarını tekrar canlandırmaya çaba sarf ettiler, açıklamalar yaptılar. Her 23 Nisan’da, 29 Ekim’de değişik vesilelerle yapılan açıklamalarla hep bize şu söylendi: Haddinizi bilin sakin ola ki halk size oy verdi diye Türkiye’nin geleceğiyle ilgili planlamaları yapacağınızı zannetmeyin. Bu ülkede dış politika, ekonomik politikalar, stratejik konular bürokrasi tarafından karar verilen konulardır. Siz geçmişte olduğu gibi baraj yapın, yol yapın ama bu alanlara girmeyin demeye çalışıldı. Eğitim politikalarını dahi vesayetçi bir yapının tespit ettiğine dönük mesajlar verildi yılmadık, devam edildi. 2004-2005 yıllarında adından başka hiçbir şekliyle Cumhuriyeti andırmayan Cumhuriyet mitingleri tertip edenler, milli iradenin önüne set çekmeye çalıştılar. 2007’de e-muhtıra verildi ki, muhtıraların sonuncusuydu bundan sonra da kimse bir daha muhtıra veremeyecek, kimse millete muhtıra veremeyecek. Ama o muhtıra karşısında kaya gibi duran bir AK Parti grubu vardı, AK Parti teşkilatı vardı, onun lideri ve onun kadroları vardı. Ve onlara rağmen, bütün o çabalara rağmen AK Parti içinde bir Cumhurbaşkanı seçimler sonrasında milli iradeyi temsilen Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından seçildi ve onurla vazifesini yürüttü.
Baktılar ki, bu şekilde durdurmak mümkün olmadı Cumhurbaşkanlığı makamı ki, rahmetli Özal’ın istisnai tutumu dışında hep anayasal olarak 12 Eylül Anayasasının getirdiği prensiplerle milli iradeyi sınırlamak için, fren yapmak için birtakım yetkilerle donanmıştı. Baktılar ki, Cumhurbaşkanlığı makamı bu kez aynı Özal çizgisinde kararlı bir şekilde milli iradeyi savunan AK Parti kadrolarının içinde biriyle temsil ediliyor, bu sefer AK Parti’ye kapatma davası açıldı. Yeni anayasa yapma tartışmaları yürürken, bu çabalar içindeyken kapatma davası açıldı kökünden kurutalım dediler. Halbuki bre gafiller, kökü millet olanın kurutulması mümkün mü, kökü millet olanın, kökü tarih olanın kurutulması mümkün mü?
Rahmetli Adnan Menderes’i astınız durdurabildiniz mi? 12 Eylül’de şu veya bu taraftan gencecik insanları astınız durdurabildiniz mi? 28 Şubat’la milli iradeye bu sefer post modern bir darbe vurmak isteniz durdurabildiniz mi? Durduramazsınız. Çünkü bizim kökümüz onun için baştaki yürüyüşleri zikrettim, ateşe yürüyen bir Peygambere inananlar, ölüme giden Hazreti Hüseyin’e inananlar durdurabilir mi, hangi güç bizi korkutabilir? Biz Kerbela da insanlık onuruna yürüyenlerin yolundan yürüyoruz, ehli beytin yolundan yürüyoruz kim bizi durdurabilir? Bu topraklarda Horasan erenleri olarak gelenlerin yolundan yürüyoruz, Evlad-ı Fatihan’ın yolundan yürüyoruz, müstevlilere karşı Afyon’dan, İzmir’e doğru yürüyen İstiklal Ordularının yolundan ve izinden yürüyoruz bizi durdurmak mümkün mü? Olmayınca çok az bir marjındaki çok zor bir zor süreçten sonra partimiz kapatılamayınca bu sefer uluslararası alanda büyük kampanyalar yürütüldü. Davos’da ki onurlu duruşumuzu cezalandırmak için bütün bir uluslararası medya, uluslararası çevreler tam bir kuşatma harekatına yöneldiler, eksen kayıyor dediler, Türkiye nereye gidiyor dediler her türlü iftirayla bu hareketi karalamaya çalıştılar. Son olarak da güya uluslararası teröre destek veriyor iddiasıyla. Bununla ülke içinde iş birliği yapanlar çıktı, bu bozguncularla birlikte davrananlar çıktı ama durduramadılar. Baktılar ki, bürokratik vesayetler üzerinden durdurulamıyor, baktılar ki, bir şekilde Ankara merkezli oyunlarla durdurulamıyor bu kez 2013’te Gezi olaylarıyla, sokağı hareketlendirerek, sokağa şiddetle hareketlendirerek bunu buradan altını çizmek istiyorum, fikir özgürlüğü, toplantı ve gösteri yapma özgürlüğü insanlık onurunun bir parçasıdır. Bize karşı olan, en karşı olan kim varsa, en ağır eleştiri yapan kim varsa, hangi kesim varsa onların toplantı ve gösteri yapma özgürlüğünün de savunucusu biziz, garantörü, hamisi biziz. Ama Gezi olayları bahane edilerek başlatılan o gösterilerde şiddetin her türlüsü uygulandı, toplumsal tahrikin her türlüsü yapıldı, uluslararası kampanyanın her türlüsü sergilendi. İstendi ki ve beklendi ki Türkiye, Mısır gibi, Ukrayna gibi, Suriye gibi toplamsal bir kaosun içine sokulabilsin. Ama yine hesap edemedikleri bir şey vardı, toplumun her kesimini temsil eden güçlü ve milli iradeye sahip AK Parti kadroları iktidardaydı durduramadılar. Bu sefer baktılar ki, daha seküler görünümlü bu hareketlerle AK Partiyi durdurmak mümkün değil bu sefer dini görünümlü başka hareketler üzerinden 17 Aralık, 25 Aralıkla dolaylı bir darbe teşebbüsünün içine girdiler. Bu sıralamayı, bu tarihi seyri takip edenler oyunun ne olduğunu görürler.
Bir kez daha ifade ediyorum, Kongrede ben de Sayın Cumhurbaşkanımız da bahsettik, bizim ahlaki anlayışımız, ahlak siyaset ilişkisi perspektifine bakışımız yolsuzluklara karşı en kararlı mücadeleyi bir temel ilke olarak görür. Kardeşimiz olsa milletin helal rızkından herhangi bir şeyin çalınmasına izin vermeyiz, bunun için ne mücadele gerekiyorsa yaparız. Ama bunlar bahane edilerek eğer üç seçim öncesi 30 Mart Cumhurbaşkanlığı ve 2015 seçimleri öncesi birçok gayri ahlaki dinlemelerle, insanların özel hayatlarına girerek bir bomba tesiri yapsın diye ve etrafa da bu Hükümet 1 Ocak’ta artık bitecek diye bir planlama içinde eğer birileri harekete geçmişse bunun adı yolsuzluklarla mücadele değildir, bunun adı millet iradesiyle gelen bir iktidarın dolaylı bir darbeyle indirilmesi teşebbüsüdür adını doğru koymamız lazım. Ona da direndik, 30 Mart’ta millet iradesini ortaya koydu. AK Parti kadroları birkaç küçük fire dışında bütün bu süreçlerden tertemiz ve tek bir ekip olarak çıktı. Bunu iftiharla, bu kadroya mensup olmanın onuruyla zikrediyorum. Zor bir süreçti, başka partilerde olsa büyük dalgalanmalar oluşturabilecek bir süreçti ama bizde dediğim gibi küçük fireler dışında ki, insanın olduğu melekleri dışında hangi topluluk olursa olsun onların olduğu yerlerde bu küçük fireler olur ama ana damar, omurga hem 30 Mart’ta hem Cumhurbaşkanlığı seçiminde iradesini gösterdi.
Ondan hemen sonra AK Parti hareketinin tutumuna bakınız, birde diğer partilere bakınız. Beklediler ki bu sefer AK Parti içinde bir Genel Başkanlık tartışması başlasın, bir Başbakanlık tartışması başlasın. Daha bizim partimiz içinde istişareler devam ederken senaryo üretenler oldu gazetelerde, televizyonlarda şu tarz başkanlık ayrı, genel başkanlık ayrı olacak şu olacak bir çok senaryo. Aslında bütün o senaryo üretme çabalarının arkasında acaba AK Partililerin zihnine, gönlüne bir fitne sokabilir miyiz düşüncesi vardı. Ama Sayın Cumhurbaşkanımız, Genel Başkan olarak o kadar yaygın bir istişare ve o kadar yoğun bir temas yürüttü ki sonunda bu bütün bu süreçlerin suhuletle ve tamamıyla Türkiye’nin de istikrarına, AK Parti’nin de bu istikrar içindeki merkezi konumuna zarar vermeyen aksine tahkim eden neticeler elde ettik. Ben bir kez daha Olağanüstü Genel Kongre’ye giderken Sayın Cumhurbaşkanımızın istişareleri esnasında bendenize bu ağır sorumluluğu yüklemek konusunda güven ihsar eden bütün kardeşlerime teşekkürü bir borç biliyorum.
Teşekkürü bir borç bilmekle birlikte bir hususu da altını çizerek vurguluyorum. Bu yol, bu kutlu yürüyüş tek bir kişinin yürüyüşü olmadığı gibi, tek bir kişinin beşeri, zayıf omuzları üzerinde yükselecek bir yürüyüşte değil. Benim de sizden talebim bu güvenin karşılığı sizden talebim bütün bu yürüyüşü inşallah emaneti bir başka kardeşime devredene kadar, omuz omuza benimle birlikte üstlenmemiz ve saflarımızı bir tarağın dişlisi gibi omuz omuza tutmamız.
Bakınız sadece Türk siyasi tarihinde değil, dünya siyasi tarihinde de demokratik ülkelerde az görünen bir süreci iki ay içinde yaşadık. İleride bununla ilgili tezler yazılacak, çalışmalar yapılacak. ANAP sonrası, Özal sonrası ANAP’ın, Demirel sonrası Doğru Yol’un geçirdiği türbülanslardan sonra AK Parti’nin kurucu Genel Başkanının yeni bir göreve ayrılması değil, yeni bir göreve, çok onurlu bir göreve hep beraber uğurlanmasından sonraki o da Afyon’da olmuştu son istişareyi burada yaparak karar vermişte Cumhurbaşkanımız, yürümesinden sonra AK Parti’nin içinde sağlanan bu birlik, beraberlik gerçek bir siyasi ahlak dersidir ve siyasi başarı destanıdır. Hepinize teşekkürü bir borç biliyorum.
Hem Cumhurbaşkanımız 11. Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül ile 12. Cumhurbaşkanımız ilk defa halk oyuyla seçilen Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan arasında herkesi onurlandıran, bütün dünyada takdirde takip edilen bir geçiş yaşandı hem de AK Parti içinde yine bayrak devir teslimi herhangi bir sancı olmadan aksine, büyük bir emanetin bir şekilde devriyle sürekliliğini sağlamak yönünde çok sağlam ve ahlaki bir devir teslim yaşandı. Bununla ve buna katkı sağlayan herkesle gurur duyuyorum, bütün mensuplarımızla ve bunun diğer partilere de ders olmasını diliyorum. Çünkü bu geçiş sürecinde sağlanan başarı aslında bir siyasi ahlak örneğidir. Ondan sonra ne yaptık bakınız? 2 ay takriben oldu Hükümetimizin güvenoyu evet Hükümet programını sunmamın üzerinden 62. Hükümeti Meclis’imizde tam 2 ay geçti yani güvenoyundan değil. 2 ay içinde AK Parti kadrolarının ortak vicdanını, ortak aklını harekete geçirmek için 5 ayaklı istişare yürüttük. Bakanlar Kurulunda ki, daha önce görev almış, çok az değişiklikle bunu tamamladık. Daha önce görev almış bütün arkadaşlarıma gösterdikleri olgunluk ve bu devir teslimde yeni arkadaşlarımıza bayrağı devrederken gösterdikleri ahlaki tutum dolayısıyla teşekkürü bir borç biliyorum.
Bakanlar Kurulunu da her hafta toplamaya başladık iki haftada bir olan toplantıları ve bakanlıkları tek tek ziyaret etmeye başladım, bunun da sebebini biraz sonra üzerinde duracağım siyasi yeni Türkiye idealinin temel omurgalarını tayin ederken birçok bakanlığımızı ziyaret ettim, kurumlarımızı ziyaret ettim önümüzdeki dönemde de bu hafta içinde Genelkurmay Başkanlığını, Merkez Bankasını ve MİT Müsteşarlığını ziyaret edeceğim. Devletin her kademesiyle bir istişare süreci başlattık, resmi görmek, doğru okumak, birlikte bu resmi paylaşmak üzere. Bakanlıklarımıza ziyaretlerimiz devam edecek.
Yine Genel Merkezde bütün birimlerimizde tek tek kendi odalarında yani Genel Başkan odasında değil, kendi odalarında görüşmeler yaptık. Gurubumuzla ki her birini tekrar burada takdirle anıyorum, bütün geçmiş gruplarımızı ve bu grubumuzu yedi bölge bazında ayrı ayrı uzun istişareler yaptık. Belediye başkanlarımızı, büyük şehir olmayan belediye başkanlarımızı Amasya’da topladık, büyük şehir belediye başkanlarımızı da önümüzdeki hafta Bursa’da toplayacağız onlarla istişareler yaptık. Bütün bu istişarelerle aslında 23. İstişarenin genel ve büyük istişarenin zeminini hazırladık. Öylesine ki, bu istişarelere katılan arkadaşlarımızın verdiği her bilgiden istifade ettim. Hepimiz nihayet bulunduğumuz alanda ne kadar etkili ve yetkili olursak olalım öğrenme sürecindeyiz. Milli Eğitim Bakanlığı’na yaptığım ziyaret esnasında Türkiye’de 22,5 milyon öğrenci var dediğinde orada genel müdürümüz dedim ki, haddini bilse herkes Türkiye’de 77 milyon öğrenci var hepimiz bir şekilde kibirden uzak, kendi yönettiğimiz kurumların bize verdiği bilgilerin getirdiği üstünlük anlayışından veya toplumsal ilişkilerde her türlü kibirden uzak bir şekilde mahviyetle, eski güzel tabiriyle mahviyetle hem öğrenmeliyiz, hem bildiklerimiz paylaşmalı ve öğretmeliyiz. Onun için arkadaşlarım biliyorlar bazen gece 1’lere, 2’lere kadar bu toplantılar sürdü sabırlı dinledim, mümkün olan en derin perspektifle tabloyu net olarak görebilmek için. Hem devlet yönetiminde, hem parti yönetiminde, hem grup yönetiminde, hem yerel yönetimlerde bugünde burada genel istişarelerde. Biz bu istişareleri yürütürken bakınız, sadece bir misal zikretmek karşılaştırmak için ifade ediyorum, bu kadar kritik süreçleri iktidarın ateş gömleği altında ve ağır sorumluluk içinde yürüten AK Parti ile sadece bir kıyas olsun diye bugün bir başka partinin, Ana Muhalefet Partisinde benzer bir istişaresi var. Biz bu istişareye arka arkaya gelen başarılarla bir şölen, bir şenlik, bir düğün içinde gelirken, Ana Muhalefet Partisinden bir milletvekili istifa etti. Tarihe kayıt olsun diye küçük bir analizini yapmak istiyorum müsaadenizle istifa açıklamasından. Sorumsuz çağrılar, belirsiz politikalarla, halktan kopuk muhalefet anlayışında ısrar edeceği anlaşılan CHP yönetiminin iktidar umudu bulunmayan yanlış politikalarının parçası olmamak için istifa ediyorum. Altına imza atıyorum bende.
Şimdi bakın birer birer analiz edelim çünkü, CHP’yi CHP’li anlatıyor hani biz anlatsak ön yargıda, bir CHP’li kendi tecrübesiyle CHP’yi anlatıyor dolayısıyla buna dikkatle bakmak lazım ne diyor? Dört unsur altını çizdim. Sorumsuz çağrılar, doğru. En son Kobani olayları olurken nasıl sorumsuz bir çağrı yapıp ateşe körükle gittiklerini millet ve cümle alem biliyor. Belirsiz politikalar, el Hak doğru. Bizim Suriye konusunda ne düşündüğümüz belli, Filistin konusunda ne düşündüğümüz belli, ama Kılıçdaroğlu’nun ne düşündüğünü şöyle ilk cümlede anlatabilecek bir CHP’li var mı? Yok. Bizim ekonomi politikasında ne düşündüğümüz belli Kılıçdaroğlu’nun ekonomiyle ilgili şöyle üç cümlelik bir anlatımı bilenler var mı? En son çarpıcı örneği belirsiz politika değil, sadece belirsiz zihin Kobani nerede diye soruyor bir televizyon spikeri? Kobani Suriye’de bir şehir diyor. Şimdi buradan başlayarak belirsiz politikanın esası nedir biliyor musunuz, belirsiz zihin, zihinde bir resim olmazsa politika belirli olabilir mi? Zihinde ve gönülde bir ideal olmazsa politika ortaya konabilir mi? Ve en çarpıcısı halktan kopuk muhalefet anlayışı el Hak doğru.
Şimdi bakanız ben bir taraftan bu istişareleri yaptım, bir taraftan Kobani’de bu Vandallarla mücadele etmenin çabası içerisine girdik, uyuşturucu mücadelesi vesaire onları zikredeceğim. Bir taraftan da bakınız iki ay içinde Söğüt, Konya, İstanbul her birinin sembolik önemi var Ertuğrul Gazi’nin huzuru, Hazreti Mevlana’nın, Ebu Eyyüb El-Ensari’nin huzuru, Kırşehir Ahi Evran, Samsun, Amasya, Malatya, Kahramanmaraş, Kayseri’yi ziyaret ettim yani iki ay içinde. Halkla bütünleşmek için, halkla iç içe olmak için, aynı dönemde Kılıçdaroğlu’nun veya Bahçeli’nin veya Demirtaş’ın programlarına bakın halkla ne kadar kucaklaşmışlar? Anlayamadıkları, bizi çözemedikleri yer burası. Biz siyasetin enerjisini o miting meydanında terlemiş, bizim için terlemiş ya da sokakta bizimle birlikte terlemiş bir vatandaşımıza etkin ve mezhebi kökeni ne olursa olsun sarıldığımızda teri terimize değdiğinde, gönlü gönlümüze değdiğinde, yüreği yüreğimizin ritmiyle attığında siyasetin enerjisini buluyoruz ve bunu hiç bırakmayacağız. Ne kadar güçlü olursak olalım, yüzde 50 oy değil, yüzde 70 oya, daha ileri oylara da inşallah yürürüz, yürürsek yürüyelim hiçbir zaman halk karşısında kibre kapılmayacağız, halk karşısında tahakküm içinde olmayacağız, halkın terini, halkın göz yaşını küçük görmeyeceğiz. Aydın despotizminin getirdiği biz seçilmişiz, biz iyi eğitilmişiz onlar ise çarıklılar diyen o eski zihniyeti yerle bir edeceğiz.
Çünkü biz ne kadar iyi eğitilmiş olursak olalım her birimizin ki iki Cumhurbaşkanımızın da, hepimizin de aile geçmişine bakınız babalarımız işçidir, esnaftır. Bizim iyi eğitilmiş olmamız, halkın üstünde olmamız anlamını getirmiyor. Ben Konya’da ya da Diyarbakır’da ya da Edirne’de belli bir yaşta o eli emek ile nasırlaşmış bir vatandaşımızı, bir amcayı gördüğümde yüzünde babamı görüyorum, dava arkadaşlarımın babasını görüyorum, gözleriyle bize dua eden anneleri gördüğümde onları görüyorum. Biz halktan kopmadık, hiçbir zaman kopmayacağız. Kökümüz halktır, geleceğimiz halktır, istikbalimizde sadece halkla birlikte olacaktır.
Ama milletvekili haklı halktan kopuk muhalefet anlayışı. Biz iktidarız diyebilirdim ki ben, şu anda devletin birçok işi var Ankara’da oturup biraz bu işlere bakalım. Arkadaşlarıma söyledim, hafta içi devlet işini yapacağız, parti işini yapacağız, hafta sonu vatandaşlarımızla beraber olacağız daha yeni başlıyoruz. Yine talimat verdim hem teşkilatlanma başkanımıza parti MYK’sına, hem Bakanlar Kurulunda arkadaşlarımıza bütün kongreleri, bütün seçim mitinglerine ben ve arkadaşlarım katılacağız. Önümüzdeki hafta Üsküdar Kongresiyle başlıyor her hafta 3-4 kongre ne kadar Kongre varsa Türkiye’nin her yerini tekrar 2002’de 3 Kasım’a giderken nasıl büyük bir aşk ve azimle dolaşmışsak şimdi yine aşk ve azimle dolaşacağız. Yorulmak, tereddüt etmek bizim kitabımızda yazmaz. Gitmeyeceğimiz şehir, ziyaret etmeyeceğimiz ilçe, görmeyeceğimiz, mahalle, semt kalmayacak.
Ve yine çarpıcı bir tespit CHP açısından CHP yönetiminin iktidar umudu bulunmayan el Hak o da doğru. Herhangi bir CHP’liye yani ben sadece CHP yönetimine değil, CHP’ye oy veren vatandaşlarımıza da sorulduğunda oy veriyorsunuz ama iktidara gelir mi diye sorsanız herhalde gelir diyenlerin oranı yüzde 1-2’yi geçmez çünkü iktidar ümidi bulunması için bir vizyonun olması lazım, bir iddianın olması lazım, bir perspektifin olması lazım, bir millete olan bir inancın olması lazım bunlar yok. Onlarda iktidar umudu bile yok, iktidar umudu bile taşımıyorlar. Biz ise iktidarın bütün ahlaki, siyasi sorumluluğunu omuzumuzda taşıyoruz, taşımaya devam edeceğiz.
Dünyada da, Türkiye’de de herhalde önümüzdeki dönemde kısa ve orta vadede, uzun dönemde de AK Parti inşallah açtığı çizgide yürüyecek ama görünür siyasi gelecekte Türkiye’nin geleceğinin AK Parti’yle şekilleneceği konusunda hiçbir tereddüt yok. Onun için herkes şaşırdı 29 Ağustos’ta Hükümeti kurma görevi aldım aynı gün 29 Ağustos’ta kurduk, 28’de aldık 1 Eylül 3 gün sonra Hükümet programını ki, bir kitap şeklinde de basıldı yepyeni unsurlarıyla yeni Türkiye idealini yansıtan ekonomisiyle, siyasetiyle Hükümet programını açıkladık. Çünkü bizim düşünmeye, acaba ne yapacağız diye vakit kaybetmeye tahammülümüzde yok, buna gerekte yok. Kadrolarımız hazır, arkadaşlarımız oturdular bende birçok toplantıya bizzat Başkanlık ettim 3 gün içinde hem 30 Ağustos törenlerin katıldık, hem programı 1 Eylül’de açıkladık. Bütün o Hükümet programına katkıda bulunan arkadaşlara da bir kez daha teşekkür ediyorum.
O zaman sormuşlardı ilk toplantı da acaba Hükümet programımız 8 aylık hani 2011’den beri gelen 61. Hükümetten devraldığımız hususları mı ihtiva edecek? Hayır dedim. Hükümet programı öyle bir Hükümet programı olacak ki, 2023’e kadar ki 2015-2019 seçimlerine de yön ve işaret verecek nitelikte olacak ve öyle hazırladık. Çünkü bizim siyaset anlayışımızda hiçbir zaman geçicilik, hiçbir zaman zaman idari maslahatçılık yoktur. CHP böylede, HDP ne yapıyor? Bütün bu 2 aylık süreç içinde HDP’nin yaptığı tek şey biz çözüm süreci iradesini ortaya koyarken, onlar çözüm sürecini sabote etmek için gencecik çocukları sokağa sürdüler, tahrik ettiler. Suriye’deki olayları bahane ederek Türkiye’deki barışı ve huzuru tehdit etmeye kalktılar. Sonra aralarından yine aynı CHP gibi birçokları çıktı günah çıkardı yanlış yaptık diye. Bizde zannettik ki, bu yanlışlarından ders alırlar. Tekrar bu sefer 1 Kasım için bugün için çağrıda bulundular. Dün tekrar kendilerini uyardım, toplantı ve gösteri yapma hakkı herkesin hakkıdır onu koruruz. Ama şiddete yönelirse kim yönelirse yönelsin ona karşıda en etkin tedbiri alırız. Bu iki aylık dönemde HDP’nin en ufak barışçıl bir çağrısını duydunuz mu? Provokasyon, tahrik ile siyaset yapılmaz.
MHP, bir çok konuda milli birliği öne çıkaran tutumu ile bu söylemi benimseyen bir parti, ama çözüm süreciyle ilgili Hükümetin koyduğu iradeye sürekli olarak eleştiri getiriyor. Şimdi soruyorum Milliyetçi Hareket Partisi yetkililerine buradan, bu toprakların birliği ve beraberliğini teminat altına alacak olan politikanız nedir? Çıkın ve anlatın.
Biz o İstiklal Ordularının içinde bulunan her bir kardeşimizi eşit vatandaş olarak görüyoruz ve Türkiye’nin Doğu’sunda da varız, Batı’sında da varız, Kuzey’inde de varız, Güney’inde de varız kim ne yaparsa yapsın ki kahraman belediye başkanlarımızı, il başkanlarımız Güneydoğu ve Doğu Anadolu’daki bir kez daha buradan selamlıyorum, o kahramanları selamlıyorum. Onların her biri milli birliğimizin bulundukları yerdeki kaleleridir.
Peki, siz neredesiniz? Orta Anadolu’da, Batı Anadolu’da milli birlik nutukları atmak, Türkiye’nin milli birliğini teminat altına almaz, Türkiye’nin her yerinde al bayrağı dalgalandırmayan hiç kimse milli birlik iddiasında bulanamaz.
Biz bu anlamda Türkiye’yi kuşatan tek partiyiz, şimdi bu milliliğimizin şeyine inelim millidir AK Parti, yerlidir, bu topraklara aittir, bu toprakların çocuklarının partisidir. Nerede doğmuş olursa olsun ister Diyarbakır’da, Hakkari dağlarında, ister Edirne’de veya Kırıkkale’de Istranca Dağlarında, ister Toros Dağlarında hiç fark etmez hepsi bu toprakların idealini yansıtır o zaman bu ideal nedir? Milli iradeye dayalı siyasetin esası bütüncül ve içselleştirici siyasettir, yani kimseyi dışlamayan siyasettir. Şu veya bu lehçeyi, dili konuşuyor diye eğer onları doğuştan gelen bu özelliklerinden uzaklaştırmak için bir politika takip ediyorsanız hem gayri insanidir, hem gayri millidir, hem de bu ülkeye ihanet ölçüsünde sonuçlar doğurur. Bugün terör belasıyla uğraşıyorsak 12 Eylül’ün baskıcı, tep tipçi, askeri diktasının getirdiği yöntemler sebebiyle uğraşıyoruz. Diyarbakır hapishanelerinde yapılanlar, Konya’da ya da Edirne’de yapılsaydı da isyan ederdik, karşı çıkardık Diyarbakır’da yapıldı diye karşı çıkmamıza da kimse karşı çıkamaz.
O insanların haklarını, özgürlüklerini teminat altına almak o yapılan hataları açıkça hiçbir tereddüde mahal bırakmadan söylemek ve gerektiğinde de Sayın Cumhurbaşkanımızın Başbakanlığı döneminde olduğu gibi Dersim dolayısıyla çıkıp milletten özür dilemek bir zillet değil, aksine milli birliği ve beraberliği teminat altına alan onurlu bir davranıştır. Kim yanlış yaparsa onun karşısında olacağız, ister devlet adına yapsın, ister bir örgüt adına yapsın, ister bir sivil toplum kurulu adına yaparsa yapsın insanlık onuruna savaş ilan eden herkes bize savaş ilan etmiştir.
Bizim bütüncül ve içselleştirici siyasetimiz etnik ve mezhebi temelli hiçbir ayarımı kabul etmez. Onun için son 12 yıl içinde yaptığımız her demokratik reform her bir vatandaşımızın onurunu korumaya dönük adımlardır bunlar kararlılıkla sürdürülecek. Terör örgütü ne tür Vandalizm yaparsa yapsın, biz insan haklarının ve bu haklara dayalı demokratikleşme felsefesinin savunucusu olacağız, bu perspektifle çözüm sürecine bakıyoruz.
Yine Muharrem ayında bütün Alevi kardeşlerime buradan seslenmek istiyorum, sizler Sünni kardeşleriniz gibi bu toprağın asli çocuklarısınız. Kimse hiç kimseye bu topraklarda ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapamaz. Hacı Bektaş-ı Veli bizim için Hazreti Mevlana gibi bir ulu önderdik ve bu topraklarda, bu toprakların kültürünü şekillendiren bir Horasan erenidir. Kim aramıza fitne sokmak isterse ona karşı omuz omuza durmalıyız. Kahramanmaraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta geçmişte yaşanan olaylara karşı ortak tarihi bilincimizi, ortak vatandaşlık bilincimizi harekete geçirmeliyiz. Biz böylesi içselleştirici bir siyasetin takipçisiyiz. Bütün bu siyaseti yürütürken de 3 vesayete hem dikkatleri çekiyoruz, hem bu vesayetlere izin vermeyeceğimizi bir kez daha buradan haykırmak istiyorum. AK Parti bu üç vesayeti de, paralel devlet anlayışını da kesinlikle kesinlikle tarihin çöplüğüne atacaktır.
Birincisi, cuntaların ve darbelerin vesayet anlayışı. Düşünününüz, halkın oylarıyla gelmiş bir Başbakan Adnan Menderes ve iki arkadaşı şehit edildiler nasıl oldu bu? Sadece Adnan Menderes’e rahmetliye dönük bir darbe değildi bu o dönemin Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun’a da yapıldı. Çünkü Türk Silahlı Kuvvetleri içinde paralel bir silahlı kuvvetler doğdu Milli Birlik Komitesi adı altında. Ve cuntalaşma ta İttihat Terakki döneminde başlayan ve bir imparatorluğa mal olan Silahlı Kuvvetlerin parçalanması, cuntalaşması teşebbüsü değişik şekillerde hortladı Madanoğlu cuntasıydı, 12 Eylül’dü, 28 Şubat’tı devlet içinde ayrı bir devlet varmış gibi siyasi meşruiyetini halktan alan iktidarlara karşı Demokles’in kılıcı gibi durdular. Şimdi eski Türkiye’yle, yeni Türkiye’yi soranlara söylüyorum bu ülkelerde birileri bazı Başbakanlar Genelkurmay Başkanından ancak işaretle bahsedebiliyordu eliyle hani şu işareti yaparak. Şimdi devletin bütün organlarıyla işte son uzun süren Milli Güvenlik Kurulunda da tam bir uyum içinde, herkesin kanaatini sert ettiği, askerin asker olarak onurlu Türk Silahlı Kuvvetleri mensubu olarak görevini ifa ettiği ve gücünü halktan alan bir siyasi iktidar döneminde onurla söylüyorum silahının modernizasyonunu bile tankının başka bir ülkeye yaptırmak durumunda olan bir Silahlı Kuvvetler değil, kendi tankını, kendi füzesini, kendi savaş gemisini yapan bir Silahlı Kuvvetler olmanın onurunu taşıyor Türk Silahlı Kuvvetleri. Buradan bir kez daha zikrediyorum, Türk Silahlı Kuvvetleri ve güvenlik birimlerimiz Türkiye’deki kamu düzeninde uluslararası Türkiye’nin güvenliğinin de omurgasıdır. Güçlendirilecektir, takviye edilecektir, ama ne Silahlı Kuvvetler içinde ne de herhangi bir güvenlik birimi içinde paralel bir yapılanmaya da izin verilmeyecektir.
Herkes görev alanını bilecek, görev alanıyla ilgili gereğini yapacak, ama görev alanına girmiyorsa milli eğitimdi, efendim Türkiye’deki yargıdır 28 Şubat’ta olduğu gibi kanaat beyan eden bir yapı olmayacak. Bunun devletimize aştığı yaralar bilinir. Halaskarını Zabitan İttihat Terakki bir imparatorluğu bitirdi. Milli Birlik Komitesi ve o dönemlerde çıkan cunta bir demokrasiyi bitirdi. 12 Eylül’ün o baskıcı yapısı milli birliği ve toplumsal barışı bitirdi. 28 Şubat bir neslin ümitlerini kararttı eğer AK Parti iktidara gelmemiş olsaydı bu olmayacak. Asker, sivil ilişkisi dünyanın neresinde demokratik ülkelerde hangi kurallarla işliyorsa işleyecek, Silahlı Kuvvetlerimizde sadece bölgenin değil, dünyanın en etkin Silahlı Kuvvetleri haline gelecek.
Şimdi ikinci vesayetle karşı karşıyayız bu sefer bürokrasi içinde bilinçli şekilde yerleştirilmiş ve bilinçli bir şekilde sizler şu şu işleri yaparak şu kademelere geleceksiniz. Geldiğiniz yerde de diğer vatandaşların hakları, hukukları ne olursa olsun, onlar hangi imtihana girmiş olurlarsa olsunlar, hangi başarıyı göstermiş olurlarsa olsunlar onlara bakmayacaksınız bizim verdiğimiz isimleri alacaksınız, yargıda örgütleneceksiniz, emniyette örgütleneceksiniz, Silahlı Kuvvetlerde diğer yerlerde örgütleneceksiniz ve bir gün bizim istediğimiz gibi bir yönetim için zemini hazır hale getireceksiniz diye birileri planlıyorsa ki planlanmıştır, bunun işaretleri görülmüştür buna da izin verilmeyecek. Bu da başka bir vesayetçi yapıdır, vatandaşlık hukukunu yok eden bir yapıdır. Benim gurubumdandır, benim tarafımdandır diye bir imtihandaki ben bir hoca olarak, öğretim üyesi olarak bunu söylüyorum. Bir öğretim üyesi sınıfa girdiğinde talebeleri karşısında aynı bir hakimin şeyi gibi kördür, görmez talebesinin etnisitesini, kimliğini, bölgesini, şehrini ve ona hakkını vermekle yükümlüdür. İmtihan sistemlerinde oynayarak, bazı vatandaşların, gençlerin hakkını yiyip bazılarını öne çıkararak yapılanırsanız, HSKY seçimlerini neredeyse bir siyasi mücadele alanı haline getirirseniz bunun iyi niyetinden, bunun bir sivil toplum hareketi olduğundan bahsedemezsiniz. Çok açık ve net söylüyorum, meşruiyetin temeli millettir. Millet adına güç kullanma iradesinde olanlar, arzusunda olanlar millete gidecekler destek alacaklar. Biz hiç kimsenin siyaset yapmasına karşı değiliz herkes siyaset yapabilir. Ama siyaset yapmadan, bürokrasi üzerinden siyaset yapmaya kalkılırsa onlara söyleyeceğimiz tek söz var, biz milletten aldığımız emaneti çiğnetmeyiz. Hangi hakla olursa olsun bürokrasi bürokrasidir ve devletin emrindedir. Devleti idare etme yetkisi de sadece ve sadece haltan meşruiyetini alan siyasi kadrolardadır. Beğenmeyebilirsiniz, o zaman istifa edersiniz. O siyasi kadroyla çalışmak istemezseniz bırakırsınız. Beğenmeyebilirsiniz, örgütlenir ve siyasi seçim işte 2015 seçimlerine herkes girsin, karşımıza çıkacak olan herkes, mert, açık, şeffaf bir şekilde karşımıza çıksın, meydanlarla halkla birlikte onlarla konuşalım halk kimi tercih ederse başımızın üzerinde yeri var. Ama halktan böyle bir yetki almadan, bizim başımızın üstüne çıkmaya kalkarsanız biz bu başı öyle kolay kolay teslim etmeyiz.
Ki, hep bu dönemde 12 yıl içinde sivil toplum kuruluşlarının önünü açtık, hep destek verdik. Bu salonda olup da bu sivil toplum faaliyetlerine destek vermeyen kimse yoktur. Okul mu açıldı? Destek verdik. Bağış mı yapılacak? Katkıda bulunduk her türlü desteği verdik. Çünkü biz şöyle görmüştük açıkçası: Yeni bir kutlu yürüyüş var nasıl 12-13. Yüzyılda Anadolu’da yeni bir uyanış oldu bunun Selçuklu Devleti vardı, Artuklusu vardı, daha sonra Dulkadiroğlu Beyliği, Akkoyun büyük bir siyasi yapılar vardı Selçuklu başta olmak üzere onlar siyaseti yapardı. Horasan erenleriydi, Ahilikti, sivil toplumdu onlarda sivil toplum hareketi yaparlardı ve bu mantıkla bu çabalara, destekte verdik. Sadece şu veya bu guruba değil herkese dini ve seküler değil herkese buna bütün ticaret odaları, sanayi odaları, sivil toplum kuruluşları şahittir, ideolojik ayırım yapmadan. Çünkü ne kadar çok bu yaygınlaşırsa o kadar büyük inşa faaliyeti olur diye. Ama bunlardan şu veya bu grup ben sivil toplum özelliklerimi kullanarak, devleti yöneteyim demeye başladığı anda haddi aşmış olur. Devlet kendi otoritesine ortak kabul etmez, ettiği anda devlet olma niteliğini kaybeder. Bu anlamda da meselenin doğru anlaşılmasını istiyorum. Bu paralel yapılanmalara karşı mücadelemiz kesinlikle bunlara şu veya bu şekilde vaktinde gönül vermiş ve aynen bizim iyi niyetimizle davranıp bu hayırlı işlerde katkıda bulunayım diyen Anadolu insanına, Trakya insanına karşı değildir, onları tenzih ederiz. Onlar doğru bir iş yaptıkları inancıyla katkıda bulundular, ama bu yapı içindeki kriminolojik işlere karışmış olanlar, yani binlerce insanı dinlemiş olanlar, özel hayatlara müdahale etmiş olanlar, sadece AK Partiyi değil, bütün partileri dinleyip bir siyaset dizaynı yapmış olanlar sadece devlete ve bize ihanet etmediler. Kendilerine gayet iyi niyetle destek veren o masum, o hayırsever kitleye de ihanet ettiler, en büyük ihaneti de onlara yaptılar. Onun için o kardeşlerime sesleniyorum, bu tutum karşılığında sizde bu tabloda tutumunuzu ve tavrınızı net olarak koyun. Ve şunu bir kez daha son MGK toplantısı üzerinden yapılan spekülasyonlara cevap mahiyetinde söylüyorum, bizim dönemimizde hiçbir sivil toplum faaliyeti engellenmeyecektir, gerçek bir sivil toplum hareketinin önü açılacaktır. Hangi siyasi düşünceye sahip olursa olsun derneklerin, kuruluşların, özgürlükleri korunacaktır ta ki o yapı üzerinden herhangi bir dernek veya siyasi toplum üzerinden milletin vermediği bir yetkiyi kullanmaya kalkmasınlar o zaman o çizgi aşılır. Özgürlükler ancak hukuk devleti içinde, başka özgürlükleri kısıtlamadığı zaman kullanabildiğinde özgürlük alanı taşır. Bu konudaki tutumuzun da açık ve net olarak bilinmesini arzu ederim.
Üçüncü paralel yapılanma, son Kobani olaylarında gördüğümüz bir müddettir değişik istihbari kaynaklardan gelmesi suretiyle zaten yakından takip altında tuttuğumuz, Türkiye’de üniter devleti kabul ediyoruz, efendim çözüm sürecine saygılıyız dedikten sonra Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da insanlara ayrıca haraç görünümüyle, vergi görünümü güya altında haraç toplamaya kalkanlar, mahkeme kurmaya kalkanlar. Bir belediye varsa, belediyenin yanında paralel bir başka belediye kurup halkın seçtiği görüntü altında başka yapılar kurmaya çalışanlar bunlar da bir başka paralel yapılanmadır bunlara da izin verilmeyecek. Onlara da kendi oluşturdukları alanda kendi zulümlerini oradaki halka yapmaya çalışanlara da izin verilmeyecek. Son Kobani olaylarında geldiğimiz noktada hepimizin üzerinde hassasiyetle durduğu ve bundan sonra da duracağı temel prensip kamu düzenidir. Türkiye özgürlükler ülkesidir, ama özgürlüklerle birlikte güvenliğin tehdit edilmediği bir kamu düzenine dayalı bir hukuk devletidir. Bu hukuk devleti niteliğini Türkiye’nin her bir metrekaresinde hakim kılacağız, her bir metrekaresinde.
Kimse başka ülkelerdeki gelişen olaylara bakıp da ham hayal peşinde koşmasın. Hukuk devleti içinde, özellikle de Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında siyaset yaptığını yapan milletvekilleri HDP’liler açık söyleyeyim, bu ülkenin hukuk devleti niteliğine zarar verecek her türlü eylemden uzak durmaya ve kendi sempatizanlarına bu eylemlerden uzak durmalarını telkin etmeye davet ediyorum. Ama son iç güvenlik reformu ve özgürlüklerin korunması paketinde de açık bir şekilde kamuoyumuzla paylaştığımız gibi kamu düzeninin korunması hususunda her türlü tedbiri alacağız. Bunları tekrar burada uzun uzadıya zikretmek istemiyorum. Molotof kokteyli silah sayılacak, maskeli gösteri yapanlar suça iştirak etmiş sayılacak, uyuşturucuya karşı etkin mücadeleyle uyuşturucular terörist sınıfı içinde değerlendirilecek. Bunları zaten sizlerle ve kamuoyuyla paylaşmıştık, bunu egemen kılmaya devam edeceğiz. Yeni Türkiye bu anlamda milli iradenin bütün vesayetlere karşı korunduğu, temel meşruiyetin bunun altını çiziyorum meşruiyetin, siyasal meşruiyetin ancak ve ancak milli irade üzerinden sağlandığı, inşa edildiği bir dönem olacaktır. Burada 2002’den beri biz aslında yeni Türkiye kavramı 2002’den beri kullandığımız bir kavram, süreklilik içinde devam ediyoruz. Ama şimdiye kadar önümüze konan engelleri birer birer aşmaya, bu engeller karşısında milli iradeyi tahkim etmeye çalıştık. Şimdi bütün bu birikim üzerinde devletimizin yeniden tanzimi, insan haklarına dayalı özgürlükçü bir anayasanın mutlaka yazılması kabul edilmesi. Siyasal sistemin temel özgürlüklere dayalı çoğulcu karakterinin korunması, kültürel ekonomik alanda yeni atılımların önünün açılmasını sağlayacak yepyeni bir inşa ve restorasyon sürecine giriyoruz. Bunun için önümüze engel çıkaracaklar daha ilk günden biz yeni Türkiye derken gerek Kobani olaylarıyla, gerek başka mesajlarla eski Türkiye’yi inşa etmek isteyenler çıkabilecek onlara karşı da bütün gücümüzle çalışmaya devam edeceğiz.
Bakanlıklar da yaptığım ziyaretlerde hep bunu vurguladım, sizlerle kısaca paylaşmak istiyorum. Her bir bakanlık ziyaretimde öncelikle Bakanlıkların yapısını, ihtiyaç hissettiği yapısal reformları, sonra da spesifik konuları ele aldık. Bu vesileyle ilk bakanlık ziyaretimi Çalışma Sosyal Güvenlik Bakanlığına yapmıştım, orada iş kazalarını ele aldık asansör kazasının hemen sonrasındaydı. İşveren ve işçi sendikalarıyla toplandık, görüştük. Ne talep ediyorsanız dedim saatler görüştük Çalışma Bakanımızla birlikte, işveren sendikalarına da, işçi sendikalarına da ne talep ediyorsanız söyleyin, devlet olarak bunların hepsini yapacağız. Yasal ne düzenleme istiyorsanız, teknik ne teşvik istiyorsanız yeter ki, iş kazaları üzerinden vatandaşlarımızın böylesine katliam vari, cinayet vari olaylarına şahit olmayalım. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı denetimcilerine çok net mesajlar verdim onlarla da toplandık ve şunu da söyledim: Bir denetim elemanının denetim için gittiği yerde işverenin çayını içmesi bile haramdır. Çünkü bana bilgiler geldi, denetim elemanları arabalarla işverenin arabalarıyla gidiliyor, yemekler ikram ediliyor, çayını bile içmesi haramdır, mazur görülemez. Denetim elemanı gidecek ve orada objektif olarak bu denetimleri yapacak.
Şimdi bütün bu toplantıları yapmışken, arkasından büyük bir yeni yasal düzenlemelerle iş kazalarıyla ilgili büyük bir şura toplantısı hazırlıkları içindeyken Ermenek’teki maalesef vahim kazayı yaşadık, ki benimde doğduğum yere 40-50 kilometre ötede. Oradaki dağda çok zor şartlarda yaşayan insanların, nasıl büyük çileler içinde çalıştıklarını ben bilirim. Türkiye’deki bazı bölgelerin mahrumiyetinden bahsedilir, oralar gerçek o mahrumiyetlerin çok ötesinde mahrumiyetler yaşamıştır, tanımıştır onun için büyük göçler vermiştir, hala zor şartlarda yaşarlar. Onların o zor şartlarda yaşamalarından kaynaklanan iş sahibi olma ihtiyacını kendi rantı için kullanan işveren kesinlikle hesaba çekilecektir.
Devletin alacağı tedbirler var doğru, aldık maden işçilerinin haklarını genişlettik, 6 saatten fazla çalışamaz dedik. Bu şu demek değildi, buradaki işverenlerimize tekrar sesleniyorum: Bu kural geldiğinde bu 6 saati etkin kullanmak için maden işçilerini yerin altında 200-300 metre altında yemek yeme zorunluluğu getirme demek değildir, buna kimsenin hakkı yok. Daha ilk gün maden açıldıktan sonra ilk günde bu baskı, bu zorunluluk böyle bir baskıyla karşılaşıldığında bu gayri insanidir, insanlık onuruna aykırıdır. Bakanlarımıza gerekli talimat, her türlü adli, iradi soruşturma yapılacak. Bizim her bir vatandaşımızın canı bize emanettir, ama buradan bütün işçilerimize de seslenmek istiyorum, dün orada ailelerle kucaklaştığımızda Sayın Cumhurbaşkanımızla birlikte bunları anlattıkların ve tedbir almamız talep edildiğinde niye dedim şikayet etmediniz, niye bizi haberdar etmediniz böyle bir olayın varlığından? Daha ilk birkaç günlük maden açıldığında. Şimdi yeni bir uygulama başlatmayı düşünüyoruz BİMER Başbakanlığa zaten her an iletişim kanalı var iş kazalarıyla ilgili. Herhangi bir iş yerinde, bizim işçilere tanıdığımız hakların ihlal edildiği vaki olursa doğrudan şikayet edecekleri özel bir hat oluşturacağız doğrudan şikayet edecekler. Şurada uygun şartlarda olmayan asansörle taşınmamız istendi, anında o iş yerini kapatırız. Şurada madenin altında bize yemek yedirildi anında tedbir alırız. Son Akşehir’den, Yalvaç’a giden kardeşlerimiz, hanım kardeşlerimiz elma toplamaya rızk için gidiyor. Ama hırslı bir nakliyeci diyeyim, taşıyıcı kendisi de şoför olarak vefat etti. İki minibüsü birleştirip 24 kişilik şeyin içine 46 kişi koyuyor bu nasıl bir hırstır? Ve bu jandarma kontrolünü geçtikten sonra yapılıyor, yani devleti aldatıyor Jandarma kontrol ediyor, geçtikten sonra değiştiriyor. Burada şunu açık bir şekilde görüyoruz: Nasıl yasal tedbir alırsa alalım bir zihniyet değişimine de ihtiyaç var. Vatandaşlarımızın kendi haklarını koruma bilincine ihtiyaç var. Bir kez daha buradan bütün vatandaşlarımıza, emekçilerimize sesleniyorum; hiçbir yerde size angarya muamelesi yapılamaz bildirin, bize yardımcı olun ki bu tür teşebbüslere kalkışanlar en başında engellensin. Biz yasal her türlü tedbiri aldık, almaya devam edeceğiz.
Enerji Bakanlığını ziyaret ettiğimde madencilerimizle, maden şirketlerimizle konuştum. Yeni yasadan doğan eğer bazı sıkıntılar varsa bunları aşacağımızı söyledim, çünkü birçok madenlerimizin kapatılma riski söz konusuydu. Bunlarla ilgili, bundan sonra da yakından takip edeceğiz, her türlü tedbiri almaya kararlıyız.
Diğer bakanlıklarımızda da yine bakanlıklarıyla ilgili önemli kararlara imza attık. Uyuşturucuyla ilgili olarak 27 Kasım’da büyük bir uyuşturucuyla mücadele şurası toplayacağız Sağlık Bakanlığımızın koordinasyonunda bütün ilgili tarafların katıldığı bu şurada ele alacağız. Milli Eğitim Bakanlığımızda meslek... herhalde her birinizin büyük bir memnuniyetle karşıladığı başörtü yasağına son noktayı da koyduk, bir daha bu ülkede herhangi bir şekilde başörtüsü yasağı diye bir şey söz konusu olmayacak orta eğitimde dahil olmak üzere.
Şimdi bir taraftan siyasal olarak bu tedbirleri alırken, diğer taraftan ekonomimizin yeniden inşa edilmesi yönünde de çok ciddi çabalar içindeyiz. 2002-2014 yılları arasındaki büyük ekonomik devrimin herhalde herkes farkındadır. Şunu zikretmek istiyorum: Bu devrim kolay şartlarda olmadı, 90’lı yıllarda dünyada büyüyen bir ekonomi vardı, Türkiye’de küçülen bir ekonomi. 2000’li yıllarda biz iktidardayken, 2008 krizi, Avrupa kriziyle küçülen bir dünya ekonomisi varken Türkiye büyüdü her sene ortalama yüzde 5 büyüdü. Son Eylül rakamları da ümit vericidir, Eylül ihracat rakamları yüzde 4.4 artarken ithalattaki düşme dolayısıyla dış ticaret açığımızda yüzde 18.8’lik bir düşme yaşandı. İhracatçılarımızı tebrik ediyorum, her birine buradan teşekkür ediyorum. Dünya piyasaları daralırken, onlar Türk girişimciliğinin büyük aşk ve şevkiyle yeni piyasalara açılıp, ihracatımızdaki bu artışı sağladılar. Şu anda 9 ay içinde yüzde 5.5 artışla geçen seneye göre 118,5 milyar dolara ulaştı inşallah 158 milyar dolara da sene sonunda ulaşacağını ümit ediyoruz bu büyük bir ekonomik başarıdır.
Yine 6 milyon istihdam sağlandı son ekonomik krizden sonra Türkiye’de ve bu anlamda da OECD’de de dünya birincisiyiz. Devlet bütçesinden faize ödenen oran yüzde 44.8’den, yüzde 12’ye geriledi. Faiz üzerinden devlet kaynaklarının aktarılması dönemine son verildi. Bu vesileyle Merkez Bankasıyla da önümüzdeki günlerde brifing alacağım, Türkiye’deki siyasi istikrarın devamı ve dünya emtia fiyatlarındaki artışı da göz önünde bulundurarak Merkez Bankasının faiz oranlarını tekrar gözden geçirmesinin vakti gelmiştir diye düşünüyorum. Bu çerçevede de yine istişarelerimiz bütün ekonomik kurumlarımızla istişarelerimiz sürecek.
12 yıl içinde gerçekleşenleri ekonomik anlamda saymakla bitmez, yeni Türkiye açısından önemli mesafeler alındı. 222 bin derslik inşa edildi, 500 bin öğretmen ataması yapıldı, 6100 kilometrelik bölünmüş yol 17 bin kilometreye çıkartıldı. 2494 sağlık tesisi açıldı, 189 adalet sarayı ve doğalgazda 9 ilden, 72 ile çıktı bütün bunlar Türkiye’de büyük bir ekonomik dönüşümün, büyük bir ekonomik değişimin yaşandığının göstergeleri. Şimdi bu değişime yapısal ve kalıcı sürdürülebilir nitelik kazandırmak zorundayız. Onun için 25 öncelikli sektör dönüşüm programını önümüzdeki günlerde kademeli bir şekilde açıklayacağız. Bu sektörel dönüşümlerle ekonomimizin yapısal değişiminde kalıcı adımlar atmaya kararlıyız. 1200’den fazla eylem planının yine önümüzdeki günlerde ilan edeceğiz. Böylece ekonomide son 12 yılda sağlanan büyük atılımlar çok güçlü bir temele oturtulup, 2023 hedeflerine doğru yola devam edeceğiz.
Bir başka alanla sözlerimi noktalamak istiyorum bu da evrensel iddialarımız. Baştaki kutlu yürüyüşlerden, büyük yürüyüşlerden bahsederken milli olanla, evrensel olan arasındaki irtibatı zihinlerimizde kurmaya çalışmıştım. Bizi en fazla eleştiren, ama dünyada da bize en fazla itibar kazandıran alanlardan birinin Türkiye’nin son 12 yıl içinde dünyanın hangi köşesinde ne mesele olursa olsun göstermiş olduğu duyarlılıktır. Birileri bu duyarlılıktan rahatsız oldu, birileri bu duyarlılığın kendi stratejik hesaplarını, petrol hesaplarını, kendi siyasi hesaplarını tehdit ettiğini düşündü ve Türkiye’ye karşı tavır aldı. Ama baştan beri zikrettiğim insanlık onuru söz konusu olduğunda herkes sussa, herkes köşesine çekilse, herkes petrol hesabı yapsa biz sadece insanlık hesabı yapmaya devam edeceğiz.
Bakınız bölgesel alanda bir ateş çemberinin ortasındayız. Etrafımızda 7 hatta 8 ülke idare edilemez durumda, fiilen parçalanmış durumda. Suriye, Irak, Yemen, Libya, Ukrayna, Lübnan birçok ülkeyi sayabilirsiniz. Her gün bana istihbarat ve dış politika raporları geldiğinde bölgemizle ilgili, oradaki kardeşlerimizle ilgili emin olun yüreğime büyük bir ağırlık çöküyor. Çünkü, 100 yıl önceki açılan bir parantezin yaralarıyla karşı karşıyayız. 100 yıl önce tam da 100 yıl önce 1914 1. Dünya Savaşıyla açılan yaralar daha kapanmadı. O savaşın sonrasında ortaya çıkan sınırlar akrabaları böldü, aşiretleri böldü, asırlarca bir arada yaşayan İpek Yolu şehirlerini birbirinden kopardı ve tekçi, ulusalcı, her alanda baskıcı rejimlerin önünü açtı. Önce sömürgecilik şeklinde, daha sonra da BAAS’cılık şeklinde öylesine rejimler çıktı ki halkların buluşmasını engelledi. Biz iktidar olduğumuzda hem o halklarla buluşmayı temin etmek, hem de herhangi bir yıkıcı ya da tahrip edici çatışma yaşanmaması için önce bu yönetimlerle iyi ilişkiler üzerinden sınırları kaldırmaya, vizeleri kaldırmaya, ortak kabine toplantıları yapmaya çalıştık ve yaptık ciddi de mesafeler aldık. Hala yüreğimde bir yaradır, 2011’de tam da Suriye’de türbülans ve zulüm başlamadan önce Türkiye, Ürdün, Suriye, Lübnan dörtlü Levant ortak pazarını kuruyorduk. Hani şimdi IŞİD’in bir adının da Levantı kapsadığı için söylüyorum. Çünkü biz şunu görüyorduk: Bu sınırların bu nitelikleriyle halkları, aşiretleri, aileleri bölen şekilde yaşaması çok zor. Ne yolla yaşar? Eğer bu halklar barış içinde yeni bir düzene dönecekti.
2010 yılını hatırlayın nasıl bir saldırıya maruz kaldık şunu dediğimiz için: Bu sınırları ekonomik ve kültürel yollarla anlamsız kılacağız, aynı Avrupa Birliği’nde olduğu gibi ülkeleri birbirine bağlayacağız dediğimiz için yeni Osmanlıcı ilan edildik, ütopik ilan edildik, maceraperest ilan edildik.
Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’nun bütün sınırları bugün Avrupa Birliği adı altında açılırken kimsenin onun tarihi referansından bahsetmez ve çağdaş bir proje olduğundan bahsederken ki doğrudur. biz de o çağdaş projenin parçası olmak istiyoruz. Biz Ortadoğu’ya dönüp de ekonomik ve kültürel sınırları esnetelim, halklar birbiri ile kaynaşsın dediğimizde herkes karşı çıktı. Çünkü biliyorlar ki, eğer barışçıl yollarla bu kaynaşma olursa onların sömürü düzenlerinin de sonu gelecek. Onun için biz birçok barış projesine öncülük ettik. Suriye İsrail görüşmelerine, Irak’ta Sünnilerle, Şiilerin görüşmelerine, Lübnan’da ve her yerde. Daha sonra Arap Baharı başladığında halkların iradelerinin yanında yer aldık, yine insanlık onuru adına yer aldık.
Tahrir Meydanı’nda toplanan Mısırlı gençlere insanlık onuruna destek verdik, demokrasi adına destek verdik. Suriye’de varil bombalarıyla bombalanan Humus’daki gençlere de yine onun için destek verdik. Şöyle düşünmedik: Geçmişte bu rejimlerle ilişkimiz iyiydi, yine iyi kalsın diye düşünmedik. Çünkü, kendi halkına zulmedenlerin bizim yanımızda dostluğu da itibarı da kalmaz.
Bizi iyi ilişkilerle bu bölgede yeni bir düzen kuralım dediğimizde yeni Osmanlıcılıkla veya başka yollarla suçlayanlar zalim rejimlere karşı çıktığımızda da bu sefer Müslüman Kardeşlere destek vermek, şu grubu veya bu grubu desteklemekle suçladılar. CHP yönetiminin tutumuna dikkat edin, HDP’nin tutumuna dikkat edin hep bunu yaptılar, dışarıda da bunu yaptılar. Şimdi bizim bütün bu yapıcı politikalarımız karşılıksız kaldığı için bu ülkeler büyük bir kaosa sürüklendiklerinde hepsi birden tarihi kardeşlikleri hatırlamaya başladılar. Biz bu bölgede 1. Dünya Savaşının ve ondan sonraki gerek sömürgece gerekse tek tipçi ideolojilerin kurduğu rejimlerin açtığı yaraların kapanması için her şeyi yapacağız. Bu toprakların son kadim merkezi olarak, Çanakkale’de her milletten son kadim savunmayı bir arada yapmış halkların torunları olarak bundan sonra da kim ne derse desin hiçbir etnik, mezhebi, dini ayırım gözetmeden Ortadoğu’da, Balkanlar’da, Kafkaslarda inadına kardeşlik, inadına kardeşlik, inadına kardeşlik diyeceğiz, inadına merhamet diyeceğiz.
Bizi şu veya bu grubu desteklemekle suçlayanlara şimdi söylüyorum, bir tek kişi göstersinler Suriye’den bize doğru gelip de ben Arap’ım dediği için kapı dışında kalanı. Ben şu ideolojiye sahibim dediği için içeri alınmayan, ben Türkmen’im dediği için kapının öbür tarafında kalan, ben Kürt’üm dediği için Türkiye’ye alınmayan bir tek kişi göstersinler. Ben Hıristiyan’ım dediği için Türkiye’ye alınmayan bir tek kişi göstersinler. Ben Yezidi’yim dediği için Türkiye’ye alınmayan bir tek kişi göstersinler hepsine bağrımızı açtık. Çünkü aynen Hazreti İbrahim’den bugüne gelen bütün o kutlu yürüyüşlerin takipçileri gibi biz insan onuru söz konusu olduğunda hiçbir başka soru ve kimlik sorusu sormayız. Bundan sonra da nasıl Halilurrahman herkese açıktı, bizim kapımızda Ahi Evran’ın geleneği olarak önümüze gelen bütün kardeşlerimize açılacak, açık duracak, gönlümüz açık olacak. Allah bize öylesine bir şefkat ve kudret versin ki bizden şefkat isteyen herkese şefkat elimizi, bizden kudret bekleyen herkese kudret elimizi gösterebilelim. Ve şimdi dedelerimizin duasını daha iyi anlıyorum bu sorumluluğu üstümüze aldığımız için, Allah devlete ve millete zeval vermesin.
Devleti ve milleti zeval görenlerin, zayıflayanların ne duruma düştüklerini hepimiz biliyoruz. Bütün bu çabalarımız Ortadoğu’daki kardeşlerimizin, Orta Asya’daki, Kafkasya’daki, Balkanlar’daki kardeşlerimizin huzuru için. Kobani olaylarını bahane ederek Türkiye’de huzursuzluk çıkarmak isteyenlerin piyon olarak kullanılan dışarıdaki çevreler aslında şunu yapmak istiyorlar: Mademki bu mazlumların sığınağı olan bir Türkiye Cumhuriyeti Devleti var, herkese merhamet elini uzatan bir devlet var biz onu yıkarsak, onu zaafa uğratırsak istediğimiz oyunu Ortadoğu’da oynarız diye bu piyonları kullanıyorlar. O piyanlara sesleniyorum, kendinizi kullandırtmayın. O piyonları kullananlara sesleniyorum Türkiye Cumhuriyeti Devleti, eski bildiğiniz Türkiye değil milletiyle barışmış, milletiyle bütünleşmiş bir devletten daha kudretli bir devlet olamaz. Biz bu bağı güçlendirerek sürdüreceğiz. Evrensel iddialarımızı da sürdüreceğiz. Evet, her yerde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin bütün bu zulümlerden sorumlu olduğunu söyleyeceğiz, korkmayacağız. Çünkü orada 5 ülkenin girdiği pazarlıklar Filistinlilerin kanına, Suriyelilerin canına, Iraklıların canına, malına mal oluyorsa biz susmayız çünkü, o kardeşlerimiz her bir şehitliğimizde bizim dedelerimizle yan yana yattılar dedeleri. Onun için Birleşmiş Milletler zemininde, onun için G-20 zemininde ve dünyadaki her platformda insanlığın vicdanı olmanın çabasını sürdürmeye devam edeceğiz.
İnşallah iki hafta sonra G-20 Zirvesi Avusturalya’ya gideceğim. G-20 Zirvesinde dünyanın en gelişmiş ekonomileriyle oturup konuşurken hem kalkınmakta olan, yükselen bir ülkenin Başbakanı olarak, ama aynı zamanda da dünyadaki adaletsizliklerin, eşitsizliklerin, karşısında tutum ve açık bir tavır sergileyen bir ülkenin Başbakanı olarak oturacağım. G-20’ye gelecek sene dönem başkanlığı yapacağız, G-20’ye dönem başkanlığı yaparken en az gelişmiş ülkelere de ev sahipliği yapacağız onların toplantılarına ev sahipliği yapacağız. Bunları bilerek topluyoruz ki dünyada ekonomik adalet sağlanmadan kalıcı siyasi istikrarda sağlanamaz. Ve nihayet 2016’da Dünya İnsani Zirvesine ev sahipliği yapacağız işte yeni Türkiye bu. Kendi halkının her bir bireyine saygı gösteren, onun onurunu devlet onuru bilen, dünyadaki her bir mazluma sahip çıkan, onun hakkını insanlık hakkı olarak gören yeni bir Türkiye doğuyor. Dostlar sevinsin, bu Türkiye sadece Türkiye’nin vatandaşlarına değil, bütün dostlarına el uzatacak kudrette ve şefkatte olacaktır. Düşmanlar çekinmeye ve korkmaya devam etsinler çünkü bu Türkiye dünyanın neresinde olursa olsun zulmün, zalimin ve sömürgeci anlayışların karşısında olmaya devam edecek.
Ne mutlu geçmişteki o kutlu yürüyüşlerin bugünkü takipçileri olan AK Parti kadrolarına. Ne mutlu o kadrolara destek veren, dua ederek destek veren, meydanları doldurarak destek veren o aziz vatandaşlarımıza. Ne mutlu gelecek nesillere ki inşallah bizim devraldığımız Türkiye’den çok daha güçlü, etkin ve dünyada saygı ve itibar sahibi olan bir Türkiye’de doğacaklar. Allah böyle bir neslin doğuşuna öncülük etmeyi bize nasip eylesin, Allah yar ve yardımcımız olsun.