Basbakan Yildirim’in Mugla Sitki Koçman Üniversitesi Fahri Doktora Tevcih Töreni’nde yaptigi konusma
Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi’nin değerli hocaları, değerli Senatosu; şahsıma uygun gördüğünüz tevdi ettiğiniz bu fahri doktora payesi için hepinize çok teşekkür ediyorum.
Doğrusu ödüllendirilmek, bir takdir görmek güzel bir şey. Her yaşta, her zaman yapılanların takdir edilmesi insanı mutlu ediyor. Takdir konusunda maalesef ülkemiz, hepimiz çok cimriyiz, ama tenkit konusunda çok cömertiz. Dolayısıyla eskilerin dediği gibi, marifet iltifata tabidir, alıcısı olmayan meta zayidir.
Üniversitemizi, Senatomuzu, Rektörümüzü böyle bir nezaketlerinden dolayı, kararlarından dolayı kutluyor, kendilerine teşekkür ediyorum.
Şimdi cübbeyi giydik, doktorayı aldık, 16 Nisan’a da doğru gidiyoruz.
65. Hükümetteyiz, 65 önemli bir sayı, 65 aynı zamanda emeklilik yaşı biliyorsunuz.
65. Hükümetin Başbakanı olarak ekibimle beraber Türkiye’de yönetim sistemini değiştirecek önemli bir kararın arifesindeyiz. 1982 darbesinden sonra yürürlüğe giren anayasayı değiştirmeyi öngören, yönetim sistemini kökünden değiştiren bir değişikliği milletimizin önüne getiriyoruz. Gerçi bugüne kadar 18 anayasa değişikliği yapıldı, 19’uncusunu yapıyoruz ama, bu değişiklik diğerlerine göre daha çok konuşuluyor, daha fazla toplumun ilgisini çekiyor, bu da çok doğal bir şey. Çünkü bu anayasayı yapanlardan ortalıkta kimse kalmadı, ama anayasaları hala milleti meşgul etmeye devam ediyor.
Ümit ederim ki, 16 Nisan Türkiye için yeni bir dönemin başlangıcı olur. Bu anayasa değişikliğini çok inanarak, güvenerek, çok titiz bir çalışmayla hazırladık, yalnız yapmadık. Aslında gönlümüz arzu ederdi ki, bu değişikliği Mecliste topyekun yapalım, bütün partilerin katılımı sağlayalım ve ittifakla yapılsa dahi yine millete getirelim, millet kararını versin. Bu yönde adımlar da attık, Ana Muhalefet Partisine gittik, Milliyetçi Hareket Partisine gittik, ama HDP’ye gitmedik, çünkü HDP 7 Haziran’dan sonra rotadan çıktı, Türkiye partisi olmaktan vazgeçti, bölücülerin, terör gruplarının etkisinden kurtulamadı, onun için onu hariç tuttuk. Ne yazık ki Ana Muhalefet Partisi bizimle beraber hareket etmeyi düşünmedi.
Şu teklifi de götürdüm, dedim ki, biliyorum siz cumhurbaşkanlığı sistemini istemiyorsunuz, o halde parlamenter sistemi istiyorsunuz, siz kendi teklifinizi getirin eşzamanlı, biz de getirelim, ikisini de oylayalım, milletin önüne koyalım, millet karar versin, hangi kararı verirse başımız, gözümüz üstünde yeri var. Burada da maalesef adım atılmadığını gördük.
Milliyetçi Hareket Partisi, Sayın Bahçeli bu çağrımıza olumlu yaklaştı, onun da esasında düşüncesi… Milliyetçi Hareket Partisinin düşüncesi de parlamenter sistemi güçlendirmek, partinin böyle bir görüşü var. Ancak içinde bulunduğumuz şartları dikkate alarak bunun yapılamayacağını öngördüğü için ve bu anayasayla 2007’deki yaşanan cumhurbaşkanlığı krizinden sonra cumhurbaşkanının doğrudan millet tarafından seçilmesini öngören halkoylaması ve onunla birlikte ilk Cumhurbaşkanının, Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın milleti tarafından doğrudan seçilmesiyle beraber zaten mevcut anayasa sürdürülebilir bir anayasa değil. Yaptığımız bu değişiklik değerli konuklar, esasen mevcut anayasayla mevcut cumhurbaşkanlığı yönetişim sistemini uyumlu hale getirmek.
2007’de başladı, bizim yaptığımız bunun eksik kalan kısımlarını tamamlamak. Bu sistemle beraber Türkiye temsilde daha geniş bir kapsama yapacak, yani yüzde 50’den 1 oy fazla alamayan ülkeyi yönetme hakkına sahip olamayacak. Mevcut sistemde yerine göre yüzde 30’la, 35’le, 20’yle geçmiş dönemlerde ülke yönetilebiliyordu, aslında yönetilemiyordu, yönetilmiş gibi yapılıyordu ve Türkiye kaybediyordu. Zayıf yönetimlerin düşmanı vesayettir, darbe heveslileri zayıf yönetimleri çok severler, otorite boşluğu olsun, biz de bedavadan gelelim işe konalım, bunu Türkiye yaşadı.
1950’den 2017’ye kadar 67 yıl, 67 yıla baktığımız zaman 3 tane Türkiye’nin ilerleme yaptığı dönem var. Birincisi, merhum Menderes dönemi. İkincisi, merhum Özal dönemi. Üçüncüsü, Recep Tayyip Erdoğan dönemi, AK Parti dönemi. Bunun dışında, bu 3 dönemdeki kazanımların tamamını kaybetmişiz, yani bir kazanıp, bir kaybederek biz dünyanın karar veren, dünyayı sevk ve idare eden ülkeler arasına girmeyiz. Hedefimiz ne? Hedefimiz, 2023’te, Cumhuriyetin 100. yılında dünyanın parmakla gösterilen ülkeleri arasına girmek. Bunun yolu güçlü olmaktan geçiyor, operasyonel kabiliyetinizi artırmanızdan geçiyor. Ekonominizi büyütmenizden, halkınızın refahını, meselesini çözmenizden geçiyor, terörle ilgili sorununuzu tamamen halletmenizden geçiyor. Onun için de güçlü siyasi iradeye ihtiyaç var, güçlü istikrara ihtiyaç var ve zaman ekonomisini öngören, zamanın paradan daha değerli olduğu anlayışının hakim olacağı bir hükümet sistemine ihtiyaç var. 16 Nisan’da gelecek teklif bunu getiriyor, en büyük özelliği budur.
Burada Başbakan ve Cumhurbaşkanı gibi iki tane siyasi güç var, bu iki siyasi güç maalesef çoğu kere Türkiye’nin önünü tıkıyor, hızını kesiyor; bunu ben söylüyorum, yani bu Hükümetin Başbakanı olarak söylüyorum. Örnekler mi isterseniz, dolu örnek var. Rahmetli Ecevit, Ahmet Necdet Sezer’i aradı buldu, dünyanın en iyi adamı, en demokrat adamı, en iyi hukukçusu dedi getirdi, en önce kendi kavga etti ve o kavganın Türkiye’ye bedeli çok ağır oldu değerli hocalarım, 638 milyar, bugünkü parayla. Kim ödedi? Millet ödedi. 2013 yılında ancak bitirdik biz, 638 milyar lira para ödedik. 23 banka, borçlar, yüksek faizlerden gelen yükler. Peki, bu 638 milyarı biz oralara ödemeseydik şimdi ne olacaktı? Türkiye’nin hiçbir altyapı problemi kalmayacaktı, eğitimle ilgili, okulla ilgili hiçbir problemi kalmayacaktı. Büyük para, dolara çevirsek 190 milyarın üzerinde tutuyor, 190 milyar dolar 14 yıl içerisinde çok büyük para.
Onun için, Türkiye’nin bulunduğu stratejik coğrafi konumu da dikkate aldığımızda, biz işi şansa bırakamayız, mutlaka güçlü olmamız lazım, güçlü olmak yetmez güçlü kalabilmemiz lazım. Türkiye’de riskin ne kadar büyük olacağını 7 Haziran’da gördük. 7 Haziran 5,5 ay sürdü. Ama Türkiye partisi olacağım diye yola çıkan HDP, 8 Haziran’da ben sırtımı Kandil’e dayıyorum dedi, PKK sizi tükürükle boğacak dedi, 3-5 tane milletvekili fazla aldı, posta koymaya başladı. Bunları beraber yaşadık. Ve orada vatandaşlarımız, millet gerçeği gördü, Cumhurbaşkanımız orada siyasi öngörüsünü ortaya koydu ve ülkeyi bu istikrarsızlıktan kurtaracak yolu seçti ve nihayet 1 Kasım’da tekrar Türkiye istikrarla yoluna devam etmeye başladı. İstikrarı kaybetmenin bu ülkeye bedelini ödetmedik.
Hatırlayın, 14 yıl geride kaldı ama, biz 14 yılda sadece hizmet yapmadık, birçok engeli aşa aşa bugünlere geldik, adeta engelli koşu yaparak bu günlere geldik. İlk karşılaştığımız olay, belki çoğunuz hatırlamayacaksınız, 8 Ocak 2003’tür. 8 Ocak 2003’te askerler öyle bir bildiri yayınladılar ki zehir zemberek, 27 Nisan’dakinden çok daha ağır. Ama o gündem olmadı; niye olmadı? İşbaşına gelmişiz 19 Kasım’da, aradan geçmiş 1,5 ay, bildiri yayınlıyor, 28 Şubat’tan beter. Ama o gün bir uçak düştü hatırlayın, Diyarbakır’da bir uçak düştü, 57 vatandaşımız hayatını kaybetti ve gündem oraya yoğunlaştı, bu muhtıra güme gitti. Ama odan sonra hiç rahat bırakmadılar, sürekli taciz sürekli taciz. O meydanlardaki Cumhuriyet mitingleri, Danıştay saldırılara, hükümete karşı her fırsatta ortaya konan protestolar, yürüyüşler. Ve nihayet cumhurbaşkanı seçilecek, Türkiye tarihinde hiç görülmemiş bir iş yaşadık, 367 milletvekili Meclise girmeden cumhurbaşkanı seçilmez, Cumhuriyet kurulurken olmamış, 10 tane Cumhurbaşkanı seçilmiş, hiçbirinde olmamış. Başka şeyler olmuş, cumhurbaşkanlığı seçimi Türkiye’de Cumhuriyetin kuruluşundan beri problem. Niye? Vesayet diyor ki, halk başbakanı seçsin ama, cumhurbaşkanını bana bıraksın; gözükmeyen bir ikili irade. Bu sürdürülebilir bir şey değil, Türkiye’nin demokrasisi artık bunu kaldırmaz. Ne olacak? Her şeyin sahibi millet olacak. İşi millete teslim edeceksin, millet doğrusunu da seçer, eğrisini de seçer, kararını verir, o kararı yanlışsa düzeltir. 7 Haziran’ın kararını da millet verdi, 1 Kasım’ın kararını da millet verdi, bizim milletimiz kadar basiretli başka bir millet yok.
Bakın açık söylüyorum, siyasetçiler hata yapar, millet düzeltir. Milletin bugüne kadar yanlış bir karar verdiğini görmedim. Uzağa gitmeye lüzum yok, 15 Temmuz’a gidelim, dünyada başka örneği var mı arkadaşlar, var mı bir başka örneği? Tanklara, toplara, uçaklara, bombalar göğsünü açan, yerlere yatan, tankın altına yatan, bayrağı düşürmeyen, ezanı susturmayan bir millet, demokrasini kurtaran bir millet. Yok böyle bir millet, dünyanın hiçbir yerinde yok. Onun için dost bildiğimiz ülkeler anlamıyor, bu bir şaka diyorlar, böyle bir darbe nasıl olur? Anlayamazsınız, vatan sevgisi, bayrak sevgisi, millet sevgisi bizim kanımızda, genimizde var, ruhumuzda var. Ortaya tepki koyamadılar birçoğu, bir müddet sonra daha da kötüsünü yaptılar, dost bildiğimiz, Avrupa değerleri deyip dillerinden düşürmeyen o ülkeler, bir müddet sonra siz bu darbecileri çok hırpalıyorsunuz, biraz daha bunları müşfik davranın, nezaketli davranın diyecek kadar kabalaştılar.
Değerli dostlar, değerli hocalarım, bütün bunları yaşadık ve bir kez daha gördük ki, biz güçlü olmamız lazım. Bölgemizin selameti için güçlü olmamız lazım, bölgesel ve küresel barış için güçlü olmamız lazım, milletimizin birliğini, dirliğini, kardeşliğini daim kılmak için güçlü olmamız lazım, başka hiçbir çaremiz yok. Bunu da biz başaracağız, başkası gelip bize bunu lütfedecek değil, böyle bir şansımız yok. Onun için kardeşliğimize çok önem vereceğiz. Hepimizin fikri farklı olabilir, yaşayışı farklı olabilir, saç rengimiz farklı, göz rengimiz farklı, tenlerimizin tonu farklı, ama farklı olmayan bir şeyimiz var, gözlerimizden akan yaşların rengi hep aynı. Onun için bu konulara çok dikkat edeceğiz.
Bakın, dün Bitlis’teydim, Muş’taydım, oralarda bayrağı açıktan kimse dalgalandırmazdı, bayrakla sokaktan geçemezdi. Bir devlet görevlisinin gittiği zaman kapıyı kapatıp içeri kaçardı can korkusuyla. Ama orada Muğla’dan farklı bir tablo görmedim, bütün bayraklar elde, herkes bir olmuş, beraber olmuş, Türkiye, bayrak diye haykırıyor, teröre lanet yağdırıyor. Allah’a şükür çok büyük … çok büyük moral, Türkiye’nin her tarafında artık tek devlet, tek millet, tek vatan, tek bayrak nidaları yükseliyor. Bu bizim için çok önemli bir şey. Bu kazanımızı asla ve asla kaybetmemiz lazım ve bunun üzerine daha çok ilave yapmamız lazım.
Üniversiteler, üniversiteler üniversal adından belli. Üniversite nereden geliyor? Küresel düşünen yerler. Gençler, size söylüyorum, burada meslek öğreneceksiniz, kiminiz tıp okuyorsunuz, kiminiz mühendislik okuyorsunuz, kiminiz sosyal bilimler okuyorsunuz, ne okursanız oyun, ama burada ne öğrendiğinizden ziyade bitirdiğinizde fikir dünyanız, muhakeme kabiliyetiniz, analitik düşünme kabiliyetinizin ne kadar geliştiğini göreceksiniz, önemli olan odur. Belki de meslek yönünden çıktığınızda biraz da hayal kırıklığı yaşayacaksınız, her şeyi öğrendiğinizi zannedeceksiniz; ama öyle değil, dışarıda başka bir hayat var, gerçek hayat var. Gerçek hayatla üniversitenin birbirine yaklaştırmanın yolu, üniversitenin dünyaya açıldığı gibi piyasaya da açılması lazım, gerçek hayata yaklaşması lazım.
Ben 1977’de mezun oldum, gemi inşa mühendisiyim, gittim bir tersanede önce bir asistan oldum, 8-9 ay teknik üniversitede asistanlık yaptım, ondan sonra, evliyim, çoluk çocuk var, para yetmedi bıraktık, gittik piyasaya, 2 kat maaş var, bıraktık akademisyenliği gittik piyasaya. Piyasada, biz o kadar çok şey okuduk ki, her şeyi biliyoruz zannediyoruz, orada, tersanede bir ressam beni imtihan etti, bir kaynakçı bizi imtihan etti. Ama onun 25 yıldır yaptığı şeyi ben 25 dakikada öğrenmek zorundayım, mühendis diyor bunun hepsini bilecek. Bilemezsiniz, uygulamayla öğrenebilirsiniz, uygulama olmadan ciltlerce kitap okursak öğrenemeyiz, mutlaka bunu gerçek hayatla birleştirmemiz lazım ve hangisi, teori, uygulama nerede sapıyor, bunu tespit etmemiz lazım.
Üniversite-sanayi işbirliği deriz, üniversite-piyasa işbirliği deriz, bunlar çok önemli kavramlar ve şu anda da üniversitelerin toplumun bütün kesimlerine açık olması lazım, bulunduğu şehirle bütünleşmesi lazım. Üniversiteleri kısır çekişmelerden, ideolojik tartışmalardan, faydasız işlerden kurtarmanın yolu da budur.
Gençler, bir kere dil öğrenmeyi halledin. Bakın, bu üniversite sıralarında bunu yapamazsanız, belki önce yapsanız daha iyi, ilkokul, ortaokul, lise, üniversite son duraktır, burada da yapamazsınız ondan sonrası gittikçe daha zorlaşıyor, çok önemli. Bitirdim, ortaokulda yabancı dil okudum, lisede okudum, üniversitede okudum, yüksek lisans yaptım orada da okudum, mezun oldum, baktım ki hiçbir şey bilmiyorum, çünkü öğretim sistemiz bize bir şey vermiyor, ta 40’ındam sonra gittim Dünya Denizcilik Üniversitesinde lisan öğrendim; bu duruma düşmeyin. Bu önemli, yani üniversitede okuyanlar için dil bilmek önemli, ondan sonraki çalışma hayatınızda mutlaka faydası olacak, onun için bu zamanlar en güzel zamanlardır. Üniversite yıllarının hemen bitmesini istersiniz, bittikten sonra da keşke üniversitede devam etseydim dersiniz. Onun için bu seneleri çok iyi değerlendirin. Benim size önerim genç kardeşlerim, bu olsun.
Biraz uzattığımın farkındayım, şunu samimiyetle sizlerle paylaşmak istiyorum: Türkiye petrolü yok, mutlak üstünlüğü olan bir ülke değiliz, ama mukayeseli üstünlüğü olan bir ülkeyiz. Doğalgazımız, petrolümüz yok ama, dinamik bir toplumuz var, genç bir nüfusumuz var. Gerçi yavaş yavaş o özelliğimizi kaybetmeye başladık, ama hala burada iyi konumdayız.
Bakın, dünya kadar paranız olsun, şimdi en büyük paraları olan, doğalgazları olan, kaynakları olan ülkeler en zengin ülkeler değil. Etrafımıza bakın, Körfez’e bakın, Ortadoğu’ya bakın bir sürü problemle uğraşıyorlar. Önemli olan insan insan insan, insanın olmadığı yerde hiçbir şeyin kıymeti yok.
2008’de başlayan dünya krizi hala devam ediyor. Sebebi ne? İnsanı makine olarak gören bir anlayış var. İnsan değerlerini unutup her şeyi faiz, her şeyi borsa, her şeyi dolar anlayışıyla gören bir ekonomi şişti şişti şişti patladı, küresel ticaret daraldı, taşımacılık olumsuz etkilendi, turizm olumsuz etkilendi, bölgelerde istikrarsızlık başladı ve işte Suriye’de, Irak’ta, Yemen’de, Libya’da, Ukrayna’da, dünyanın birçok yerlerinde sorunlar devam ediyor. Şimdi bütün bunlara rağmen Türkiye…
Ben 13 sene bu ülkede Ulaştırma Bakanlığı yaptım, ilave kaynak mı var? Şuna hep inandım: Türkiye’nin problemi para değil, Türkiye’nin problemi projedir, proje yok. Her proje kendine kaynak bulur, yeter ki azmedin, inat edin, inat da bir murattır deyin yaparsınız, yapamayacağınız hiçbir şey yok. İşte 2002 Türkiye’siyle 2017 Türkiye’sini karşılaştırın. Başında bulunduğum Bakanlık 304 milyar lira yatırım yaptı; 304 milyar lira az para değil, Türkiye’nin bu seneki bütçesinin yarısından fazla. Nasıl oldu bunlar?
Türkiye bugün dünyanın en büyük projelerini yapıyor. Daha yeni çıktı bir Alman gazetesinde, Amerikan gazetesinde, 3’üncü havalimanın kıskanıyorlar. Dünyanın en büyük havalimanı Atlanta’dır 90 milyon. Bizimki kaç? 200 milyon, yapınca böyle yapacaksınız.
Dünyanın en uzun köprüsünü, Çanakkale’nin temelini attık, 2023’te açacağız, iki kule arasındaki mesafe 2023 metre, yok böyle bir proje.
Marmaray 150 yıllık rüyaydı, Sultan Abdülmecid’in başladığı, Sultan Abdülhamid’in Fransızlara proje yaptırdığı o dev eseri 100 sen sonra onun torunları Recep Tayyip Erdoğan ve ekibi yaptı.
Avrasya Tüneli, bilmiyorum geçeniniz oldu mu? Avrasya Tüneli, Yenikapı’dan giriyorsunuz Göztepe’den çıkıyorsunuz 3 dakikada; denizin 106,5 metre derinliğinde. Dünyadaki en derin deniz altı tüneli 44 metre, deprem fay hattına da 15 kilometre. Teknoloji, mühendislik, ne istiyorsanız var. Bütün bunları sessiz sedasız yaptık, bağırarak, çağırarak değil.
Ama bu büyük projelerin gururunu yaşayamıyoruz, keyfini yaşamıyoruz. Bir terör olayı, bir canlı bomba bütün şeyimizi altüst ediyor; yazık günah değil mi? Bu ülke buna layık değil. Ülkemizin enerjisini yok eden, hızımızı kesen bu terör işinden bu memleketi kurtaracağız, başka hiç çaresi yok. Şu anda nefes alamıyorlar, Doğu, Güneydoğu, Allah’a şükür her şey kontrolümüzde. Neye rağmen? 1365 kilometre sınırımızın ötesinde savaşlara rağmen, bu kadar mültecinin ülkemizde misafir edilmesine rağmen, bütün bu zorluklara rağmen Allah’a şükür bugünlere geldik. Bu kazanımızı kalıcı hale getirmek mecburiyetindeyiz, başka yolu yok.
Eğer kısa vadeli düşünsem, ferdi düşünsem ben bu işe karşı çıkarım, işte koltuk, ne güzel Başbakanlık; önemli değil arkadaşlar, bizler gelip geçiciyiz. Eğer ülkemiz daha çok kazanacaksa, biz kaybetmeye hazırız, hiç önemi yok.
Bu mesele Binali Yıldırım meselesi değildir, Tayyip Erdoğan meselesi değil, bu değişiklik Erdoğan için değil her doğan içindir. Çocuklarımız, torunlarımız, emanet edeceğiz bu ülkeyi, onlar istiyoruz ki 15 Temmuz’lar yaşamasın. Siz şahit oldunuz, Valimiz, milletvekillerimiz, sizler şahit oldunuz, alçaklar devletten çaldıkları Çiğli’deki helikopterlere bindiler, silahlarla geldiler, ülkenin Cumhurbaşkanını öldürmeye; bu alçaklığı gördük. Olur mu böyle bir şey? Oldu. Bir daha olmasına zemin hazırlayacak mıyız? Bunu biz nasıl izah ederiz gelecek kuşaklara? Onun için Türkiye bir daha bu işleri yaşamamalı, dünyaya da kepaze olmamalı, enerjisini de kaybetmemeli. Bunun yolu da işi sahibine teslim etmektir, işin sahibi millettir. Milletine güvenmeyen, milletine teslim olmayan idareciler iflah olmaz, ülkeler de iflah olmaz.
Onun için diyoruz ki, 16 Nisan bir anlamda Türkiye’nin demokrasisini güçlendirecek, hız kazanacak, büyümemiz hız kazanacak, ekonomimiz daha hızlı büyüyecek. 14 senede biz bir Türkiye’yi 3 Türkiye yaptık, şayet engellerle karşılaşmasaydık bugün 5 Türkiye olacaktı. Ama bu değişiklikten sonra kayıplarımızı telafi edeceğiz, demokrasi dışı teşebbüslere de tamamen kapıyı kapatacağız.
Ha şunu diyebilirsiniz: Hiç mi olmayacak? Ama şunu söyleyeyim: Çılgınlığın mevzuatı yok, dünyada çılgınlığın mevzuatı yok. Çılgınlık yapan canıyla da bedelini öder. Biz olmayacak şekilde bütün sistemini, kontrol mekanizmalarını kuruyoruz. Ama olması durumunda da sonuç 15 Temmuz’dan farklı olmaz, bunu da bilmek lazım. Onun için kolay kolay bu ülkede kimse bir daha bir çılgınlık yapamaz.
Bu sistem değişikliğiyle birçok şeyi halledeceğiz, ekonomiyle ilgili öngörülemezliği ortadan kaldıracağız, krizler ortadan kalkacak, çünkü karar vermedeki sorunumuz ortadan kalkacak, karar vermek için kaybettiğiniz bazen her dakika size büyük bedel oluyor, öyle bir şansımız olacak. Kuvvetli idareyle, istikrarlı bir yapıyla terörle mücadelede yüzde 100 sonuç alacağız. Demokrasimizi daha da geliştireceğiz, çünkü geniş bir temsil imkanı geliyor.
Ha bu sistemin bir özelliği de, partilerin gruplarının büyük-küçük olmasının önemi ortadan kalkıyor, dolayısıyla çok yüksek seçim barajları, Siyasi Partiler Kanununda getirilen siyasi rekabeti azaltan kısıtlayıcı hükümlerin de önemli kalkıyor. Bu da konuşulacak, bu bir anayasa konusu değil, ama buna da ihtiyaç olacak. Çünkü yürütme erkini zaten ayırıyorsunuz, yasam erkini de ayırıyorsunuz, görev tanımlarını da belirliyorsunuz, Meclisteki milletvekilinin daha fazla bireysel hareket etme şansı ortaya çıkıyor, bölgesinin meselelerine daha fazla sahip çıkma imkanı oluyor, seçilirken bölgesinde daha fazla tanınır, bilinir, bölgenin daha fazla desteğini alarak geliyor. O bakımdan Türkiye demokrasisinde yeni safhaya bu şekilde geçmiş olacak.
Tabi bunlarla çok vaktinizi almak istemiyorum, toparlamak gerekirse, şunu söylemekte fayda var: Biz Mecliste yapmamız gerekeni yaptık. Bizi millet seçti, oraya gönderdi, biz de oturduk milletimiz için, ülkemiz için iyi olacağına inandığımız bir değişikliği Milliyetçi Hareket Partisiyle bir uzlaşma içerisinde, birliktelikle yaptık, Meclisten anayasanın gördüğü sayıyı da aştık, 339 oyla geçti ve onay için millette. Milletin vereceği karar başımızın, gözümüzün üstendedir, o karara söyleyeceğimiz bir laf olmaz, sadece şapka çıkarırız, o kadar. Çünkü üstün irade millettir, üstün iradenin üzerinde bir söz söylenmez. Eminim ki, millet ülkemiz için, geleceğimiz için en iyi kararı verecektir.
Ama benim önerim diğer siyasi partilere, hayır tarafında kampanya yapanlara da hep şunu söylüyorum: Gayet doğal, hayır için de kampanya var, evet için de kampanya var, ama gelecekle ilgili korku vaat etmeyin, korku vaat ederek ülkemize hizmet edemezsiniz, ümit vaat edin, vizyon koyun. Ne diyorlar? Türkiye bölünecek. Ne diyorlar? Tek adam olacak, ne diyorlar üçüncü dünya ülkesi olacağız. Ne diyorlar? Muhtarlıklar kalkacak. Ne diyorlar? Ankara Başkent olmaktan çıkacak İstanbul’a gidecek. Daha neler neler, yani akla ziyan bir sürü iddialar. Aslında bunu söyleyenler farkında değil ama, kendilerini inanırlılığını, güvenirliliğini sorgulatıyorlar topluma.
Biz de diyoruz ki, her şey daha güzel olacak. Hayallerimizi anlatmıyoruz, geçmiş tecrübelerimizden aldığımız birikimle bunu söylüyoruz. Ekonomimiz daha hızlı büyüyecek, refah çok daha hızlı artacak. Türkiye bölgesinde, dünyada daha güçlü hale gelecek, siyasi temsil daha büyük olacak, istikrar kalıcı hale gelecek, yargıda birlik sağlanacak, gençlerin siyasete katılımı temin edilecek, temsilde adalet artacak, artan nüfusa göre temsil sayısı artacak, birçok avantajları bu sistemin ülkemize, milletimize fayda getirecek.
Bir kez daha Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesinin şahsıma tevdi ettiği bu fahri doktora için Üniversite Rektörümüze, Senatomuza çok teşekkür ediyorum.
Biz de buradan aldığımız moralle hem Muğla’mıza, hem milletimize, memleketimize daha fazla, daha güzel hizmetler yapmanın gayreti içerisinde olacağız.
Sağ olun, var olun, hepinize teşekkür ediyorum.