Yükleniyor...

Basbakan Yildirim’in MÜSIAD Vizyoner 2017 programinda yaptigi konusmanin tam metni

 

Değerli misafirler, Türkiye’nin ne büyük zorluklardan geçerek bugünlere ulaştığını az önce bir kısmını sadece Başkan Abdurrahman Bey anlattı, sadece 90-2000 arasını ve 2000 sonrasını kısaca kıyaslamaya çalıştı.

Değerli arkadaşlar, 90 ve 2000 arasındaki dönemde dünyada kriz falan yok, dünyada bir sorun yok. Sorun nerede? Türkiye’de. Niye Türkiye’de sorun var? Çünkü Türkiye’de istikrar yok, güçlü iktidar yok, o yüzden de Türkiye 90 ve 2002 yılları arasında yüzde 3 ancak büyüyebilmiş. Her şey var, dünya krizi yok, dünya büyümeye devam ediyor, ama Türkiye o yarışta geri kalıyor. Sebebi belli, sebebi, güçlü iktidar yok, iç meseleleriyle enerjisini tüketen bir Türkiye var.

Geliyoruz 2003-2016’ya, küresel krizler var, bir de ülkemizde üretilen krizler var, her ikisi birleştiği halde güçlü iktidar, sürekli istikrar olması dolayısıyla ortalama büyüme yüzde 5.6, 90 ve 2000’li yılların 2 katı büyüme sağlıyoruz,  dünya büyümesinin de 2 katından fazla büyüme oranına sahibiz. Buradan anlatmaya çalıştığı şey şu: Bir ülkenin büyümesi ve önüne koyduğu hedefleri gerçekleştirmesinin olmazsa olmaz şartı, o ülkede idareye duyulan güven ve ülkedeki yönetimdeki istikrardır. Türkiye son 15 yılın bu sağladığı imkândan dolayı çok büyük kazanımlar elde etmiştir, bir Türkiye 3 Türkiye olmuştur, bütün göstergelerde bunu görmek mümkündür.

Şimdi şuna bakalım: 2002’de satın alma paritesi gücüne göre Türkiye’deki kişi başı milli gelir Avrupa Birliği’nin kişi başına milli gelirinin yüzde 37’sini oluşturuyordu. Bugün ne oldu bu oran? Yüzde 62. Demek ki, Türkiye, Avrupa Birliği’yle aradaki refah açığını kapatıyor.

Evet, küresel ekonomik kriz 2008’de başladı hala da bitmiş değil, 10’uncu yıla yaklaşıyoruz. Türkiye 7 milyon 600 bin vatandaşına iş sağlamış. Bu ne demektir? Her yıl ortalama 950 bin vatandaşımıza yeni iş, aş imkânı oluşturduk ve 2010-2017 dönemi itibarıyla OECD ülkeleri arasında istihdam oluşturmada bir numara olduk.

2002’de enflasyon AK Parti iktidara gelmeden önce yüzde 35, önceki yıllar 60’a, 70’e kadar çıktı. 2004’te tam Türkiye siyasi tarihinde 34 yıl aradan sonra tek haneli enflasyonla tanıştı. 2012 yılında ise son 44 yılın en düşük enflasyonu gerçekleşti yüzde 6,2.

2002 yılı itibarıyla yüzde 11,5 olan merkezi bütçe açığının milli gelire oranı ne kadardı? Yüzde 11,5. Şimdi ne kadar? Yüzde 1.1 seviyesinde, yani o Maastricht kriterlerinin oldukça altında. Maastricht Kriterlerini koyanlar, bu kriterleri aşan kendileri oldular, bize nasihat çekenler şimdi o kriterlerden hiç bahsetmiyorlar.

Evet, rakamlara devam edelim, arkasından bir yere geleceğiz. 2002 merkezi yönetim harcamalarının yüzde 43.4’ü, yarıya yakını nereye gidiyordu? Faize, bütçenin yüzde 44’e faize gidiyordu. 2016’da bütçenin ne kadarı faize gidiyor? Yüzde 8.6’sı faize gidiyor.

Vergi gelirlerine baktığımızda da durum vahim, yüzde 85.7’si faize gidiyor. Bugün ne kadarı gidiyor? 2016 sonu itibarıyla yüzde 10.9’u.

Faiz giderlerinin milli gelire oranına baktığımızda, 2002’de faiz giderlerinin milli gelire oranı yüzde 14.4, 2016’da 2’nin altında düşmüş, yüzde 1,9. Faiz giderlerinin milli gelire oranı aynen kalsaydı, yani yüzde 14.4 olarak devam etseydi, 2003-2016 yılları arasında bu ülke dişinden, tırnağından artırdığı, sizlerin derleyip toplayıp biriktirdiğiniz paraların toplam 2 katrilyon 6 trilyonu faize gidecekti. Faizin milli gelir içindeki payını düşürdüğümüz için biz ne kadar ödedik? 701 milyar, hala yüksek, 701 milyar da az değil, ama 2.6 katrilyonla kıyasladığımız zaman çok önemli bir tasarrufu sağlamış oluyoruz. Ne demektir? 1.9 katrilyon fazladan faize ödemekten bu ülkeyi kurtardık. Nereye gitti bu paralar? Bu yollar nasıl yapıldı, hastaneler, okullar, köprüler, tüneller, işte bu faize verilmeyen, faizcilere verilmeyen, arttırılan bu 1.9 katrilyon parayla yapıldı.

Faiz ödemelerini azaltarak oluşturduğumuz bu tasarruflarla da az önce söylediğim gibi ülkenin, vatandaşın ihtiyacı olan hizmetleri gördük.

Yine 2002 yılında kamu borcunun milli gelire oranı yüzde 72, bir senede derleyip topladığı paraların yüzde 72’sini, 3’te 2’sinden fazlasını borçlanmaya ayırmak zorunda. 2016’da ne kadar? Yüzde 28. Bu durumda Avrupa’nın borç yükü bakımından en iyi ülkesi Türkiye.

Evet, 92-2002’de, dikkatinizi çekiyorum, 12 yıl içerisinde Türkiye’ye doğrudan yabancı sermaye yatırımı, bu doğrudan yatırım, borsalara filan gelen para değil, öyle değil mi Lütfi Bey? Yatırıma, fabrika, üretime verilen para 11.6 milyar dolar. Bu ne demektir? 1 milyar dolar civarında yılda para girmiş. Peki, 2003-2016 arası ne olmuş? 180 milyar dolar. 2017’yi de dahil ederseniz bugüne kadar 186 milyar doları bulmuş. Bu nereden oluyor? Güveniyor, ülkenin geleceğine yatırımcı güvenirse para koyar, yoksa bizi çok sevdiğinden kimse parasını getirip buraya yatırmaz. Öngörülebilirlik, vizyoner, vizyon demek, geleceği okumak, geleceği görmek, gelecekle ilgili tahminleri yapmak, ona göre iş tutmak.

Evet, 2017 sabit fiyatlarıyla, buraya dikkatinizi çekiyorum, 60 milyar lira kamu, yani devlet yatırım yapmış 1 yılda, 2017’de 128 milyar liraya çıkmışız yıllık yatırı, tam bir kat fazla. Ama özel sektörünkine asıl dikkat çekmek istiyorum, bugün özel sektörle beraberiz, biz iki katına çıkarmışız. Siz ne yapmışsınız? 2002 yılında 182 milyarlık bir yılda yatırım yaparken, 2017’de 4 kat artırmışsınız 801 milyar yatırım yapmışsınız, ülkeyi kalkındıran sizsiniz, ekonomiyi büyüten sizsiniz, istihdamı artıran yine sizsiniz. Biz sadece organizasyon yapıyoruz. Evet, rakamlar ortada, biz altyapı yapıyoruz arkadaşlar, yolu biz yapıyoruz, havaalanını biz yapıyoruz, okulu biz yapıyoruz, hastaneyi biz yapıyoruz, ama onun üzerindeki araçları siz yapıyorsunuz, makineleri siz yapıyorsunuz, üretimi siz yapıyorsunuz. İşte rakamlar bunu ortaya koyuyor. Zannederler ki kamu dünyanın yatırımını yapıyor, devlet oraya-buraya yatırım yapıyor. Asıl yatırımı özel sektör yapıyor, devletin sesi çok çıkıyor. Gizli kahramanlar, sessiz kahramanlar bu salonda, MÜSİAD yapıyor, diğerleri yapıyor. Bu ülke için taş üstüne taş koyan herkesin başımın, gözümün üstünde yeri var, yeter ki çalışın kardeşim, yeter ki üretin, bir vatandaşımıza daha fazla iş verin. Ne istiyorsanız emrinizdeyiz, bu kadar açık söylüyorum. Çünkü gençlerimize iş bulmamız lazım, iş bulamadığımız her gencimiz bu ülkeye gönlü kırılıyor, geleceğe olan ümidi azalıyor ve bunu da terör örgütleri çok iyi kullanıyor maalesef. Ama Allah’a şükür orada da büyük mesafe aldık.

Bakın, 2016 yılında dağa çıkarılan genç sayısı 600’ken, 2017’de sadece 70, orada da önemli gelişmeler var. Ama o güvenlik boyutuyla alınan tedbirlerle, sürdürülebilir değil, arkasından o gençleri hayata bağlamamız lazım. Onun için daha çok çalışacağız, daha çok yatırım yapacağız, daha çok üretim yapacağız, daha çok ürettiğimizi satacağız, aradaki makası kapatacağız.

Bizim iki tane açığımız var; bir ticaret açığımız, bir bütçe açığımız. Bu iki açığı olabildiğince ne kadar küçültebilirsek ekonomimiz o kadar büyür, bütün para piyasalarıyla ilgili, finansla ilgili göstergelerimiz o kadar güçlenir, geleceğe bakışımız o kadar daha kuvvetli olur, kendimizden daha emin oluruz.

Devam edelim, 2017 fiyatlarıyla 2002 yılında 242 milyar liralık toplum yatırım olurken, 2017’de bu tutar 929 milyara çıkmış; burada birleştirdik özel sektör-kamu sektörü hep beraber. Özet, kamu-özel 15 yıllık iktidarımızda bu ülkede yaptığımız yatırım 9 katrilyon 200 trilyon bugüne kadar, sizin yaptığınız, bizim yaptığımız hepsini birleştirdik 9.2 katrilyon. Bunu milli gelire böl, ne çıkıyor? 3,5. Milli gelirimiz kaç katrilyon? Geçen seneki 3 katrilyona yakın. Şimdi de bunu böldün mü, nerede Türkiye, nasıl 3 kat büyüdü diye söyleyenlere selam olsun, işte rakamlar ortada. Bunlar devletin kayıtlarından çıkan rakamlar, kayıt dışını saymıyorum, kayıt dışı da ekonomi var biliyorsunuz. Her ne kadar bizim zamanımızda yüzde 50’lerden yüzde 30’lara gerilediyse de, yine de kayıt dışılık var. Bizim gibi büyüyen ekonomilerde öngörülebilirliğin zaman zaman ölçülemediği ekonomilerde bu olabilir, bunu da göz ardı etmememiz lazım.

Bir de bunun ötesinde devlet-özel sektör işbirliği var, bu model de hükümetimiz döneminde çok gelişti. Bakın, özellikle büyük projeleri biz, kamunun kaynağı yetersiz, yapamıyoruz, onun için bu modeli hükümetimiz döneminde ulaştırma yatırımları başta olmak üzere sağlıkta, eğitimde kullanmaya başladık. Bu şekilde yaptığımız yatırımların da bir kıyasını yapalım. Biliyorsunuz merhum Özal döneminde başladı bu yap-işlet devret projeleri, kamu-özel ortaklığının ilk başladığı yıllar 1986 yıllarıdır. 1986’dan 2002’nin sonuna geldiğimizde 16 yıllık dönemde arkadaşlar, sadece 11.4 milyar dolarlık 67 proje kamu-özel ortaklığıyla yapılmış. 2020’den bugüne ne kadar olmuş, 48.7 milyar dolarlık proje gerçekleştirilmiş parasal olarak, proje sayısı da 154, 67’den 154’e, 11 milyardan 49 milyara çıkmış.

Hükümetlerimiz döneminde gerçekleştirilen yap-işlet kapsamındaki projeler için devlete projeyi yaptırdık, başladı çalışmaya, iş görüyor, yetmez, devlete ödenecek pay 70.7 milyar dolar işletme süresince. Hani diyorlar ki, ya bunları pahalı pahalı yaptırıyorsunuz, devlet bunlara çuval çuval para ödüyor. İşte söylüyorum, 48 milyarlık yatırım yapmışız, 71 milyar dolar üstüne para alıyoruz, hem de eseri de alıyoruz, süre bitiyor, köprü de benim, havaalanı da benim, hastane de benim. Bilen de konuşuyor, bilmeyen de konuşuyor, ne yapalım, bu memleket böyle, herkes uzman.

Evet, devam ediyoruz, ayrıca sözleşmesi imzalanmış… Ha, 70 milyar alıyoruz ya, ödeyeceğimiz de var, tabi onu da söyleyelim, 10 milyar dolar da ödeme yapacağız. 70’den 10’u çıkar 60 milyar cepte, Allah bin bereket versin. Hesapları Lütfi yaptı, eğer yanlış yaptıysan Lütfi canına okurum… (Gülüşmeler) Lütfi Elvan Kalkınma Bakanımız, mühendistir, üniversiteden de arkadaşımdır, mühendis olduğuna göre hesaplarda…

BİR KATILIMCI- Planlamacı aynı zamanda.

BAŞBAKAN BİNALİ YILDIRIM- Planlamacı aynı zamanda, Kalkınma Bakanımız.

Tabii bu yap-işlet-devret’lerde ulaştırma sektörü başı çekiyor, aşağı yukarı 36 milyar dolar sadece ulaştırma sektörünün, diğerleri de diğer sektörlerin.

Böyle iyi gidiyor muyuz bu rakam işleri, devam edelim mi? (Alkışlar) Siz tüccar iş adamı olduğunuz için boş laflara karnınız tok. Dolar, Türk Lirası, paralar, bunlar rakamlar. Evet, devam edelim.

Bunlar reklama girer; ne kadar yol yaptık, ne kadar hastane yaptık, okul yaptık, bunları atlıyorum, bunları biliyorsunuz.

Şurada bir-iki önemli mesele var, bunu da sizi ilgilendirdiği için söylemekte fayda var.

Mesela enerji, enerji sektörü önemli. Enerji talebini karşılamaya yönelik yatırımlarla 2002 yılında yaklaşık 32 bin megavat bir kapasiteye ulaşmışız. 2017’ye geldiğimizde bu rakam 81.4, 81 bin 400 megavata çıkmış. Yenilenebilir enerjinin bunun içindeki payı, yani çeşitlendirme önemli, sadece bir fosil yakıtlara bağımlı olmak yetmez, doğalgaza vesaireye, ne yapmamız lazım? Çeşitlendirmemiz lazım. 2002’de 12 bin megavat yenilenebilir güç varken bugün 36 bin megavatı geçmişiz. Burada da enerji güvenliği bakımından da önemli bir mesafe aldığımız anlaşılıyor.

Tarım; tarım sektörüne destekler 2002’de 2 milyarın altındaydı. Bugün geldiğimiz noktada 13 milyar liraya çıkmış, burada da 6 kattan fazla artış var.

İmalat sanayi; imalat sanayinde katma değer üretmede, hani üretelim de ürettiğimizin pahası ne? Herkesin yaptığını mı yapıyoruz, yoksa yaptığımız ürünün bir farkı mı var, katma değer sağlıyor mu, bu önemli. Ne olmuş? Dünyada katma değer sağlayan ürün imalatında 20. sıradayız 2002’de, Avrupa’da 10. sırada. 2015 verileri var, dünyada 16. sıraya, Avrupa’da da 6. sıraya yükselmişiz. Bu yetmez, 3 kat, 5 kat giderken burada ufak ufak gidiyoruz. Demek ki ne yapacağız? Daha fazla akıl terini alın terine katarak katma değeri yüksek ürünlere gideceğiz.

Başkan 7 tane proje açıkladı, bu projeler aslında bizim burada ifade etmek istediğimiz konuları ilgilendiriyor. Bilgi yoğunluklu, bilgiye sahip olmak, bilgiyi üretmek, bilgiyi kaynağa dönüştürmek. Şu anda Türkiye’nin ihtiyacı olan bu. Bunun için de araştırma-geliştirme, yenilikçilik çok önemli. Yerli patent başvuru sayısında da kayda değer bir gelişme görüyoruz. 2002 yılında sadece 414 tane yeni patent başvurusu 1 yılda yapılmışken, 2016’da 6445 tane yeni patent başvurusu olmuş. Bu da, Türkiye’nin dinamik gücünü, Türkiye’nin sanayicisinin, işadamının ne kadar yeniliğe açık, ne kadar dönüşüme açık, geleceğe yönelik ne kadar olumlu bakış açısı olduğunu gösteriyor. Bilgi iletişim, artık gelecek sanal gerçeklikte. Yavaş yavaş dünya sanal gerçekliğe doğru gidiyor. Yani yapay zekâya gidiyor. Bunlar ülkeleri diğerleriyle fark yapacak işlerdir. Makine imalatı, büyük büyük tezgâhlarda üretilen parçalar bizi farklı yapmayacak. Akıl teriyle ürettiğimiz ürünler bizi farklı yapacak. Onun için daha fazla araştırma, daha fazla geliştirme, daha fazla yenilikçilik; bunlara kafa yoracağız. Herkesin yaptığı işi yaparak fark oluşturamayız. Herkesin yaptığından daha farklı bir işi yapmak büyük fark oluşturacak. 150 yıllık, 100 yıllık geçmişi olan şirketler artık büyük cirolu şirketler değil dünyada bilinen. 15 yıllık geçmişi olan şirketler onları üç kat, beş kat geride bıraktı ciro olarak. O şirketlerde akıl terini kullanan şirketler. Demek ki akıl teri alın terinin yerini almaya başladı. Ama sadece akıl teriyle olmaz. Alın teriyle akıl teri beraber çalışacak ve bu şekilde ülkemiz beklediğimiz yere geleceğiz.

Bakın şimdi mobil telefonda nüfusun tamamına neredeyse mobil telefon verebiliyoruz, bu sayı 22 milyonun altındaydı. İnternet erişimi bakımından yüzde 82’nin üzerine çıktık nüfus olarak, coğrafi alan olarak yüzde 95’teyiz. Ancak bilgi toplumu, yani internet üzerinden ticaret yapma, seyahat etme, devletten hizmet alma, e-devlet gibi bilgi toplumu diye bahsedilen ölçüde yüzde 68’deyiz. Biz göreve başladığımızda yüzde 40’ın altındaydık. Avrupa ülkelerine neredeyse yaklaştık, altyapımız da ona göre çok güzel gelişiyor.

Eğitimde 300 bin yeni derslik yaptık, 500 bin yeni öğretmen atadık ve üniversiteler 76’dan 85’e çıktı, bu oranda da muazzam bir altyapı eksikliğini giderdik. Ama içerik konusunda daha yapacak çok işimiz var.

Bugün liselere ve üniversitelere girişte yaşanan zorlukların arkasında gençlerimizi mesleğe yöneltmede yeterli bir eğitim sistemimizin altyapısı olmaması. Herkesin normal liseyle geleceğini planlaması büyük bir açmazdı. Gelişmiş ülkelerde temel öğretimden ortaöğretime geçerken yüzde 70’i öğrencilerin kararını veriyor. İlim adamı mı olacak, zanaatkâr mı olacak, meslek sahibi mi olacak bunun kararını veriyor. Biz liseyi bitirinceye kadar ne olacağımıza karar vermiyoruz. Hele üniversite sınavına gireriz de tıp tutarsa tıpa, mühendislik tutarsa mühendisliğe gideriz, hiç fark etmiyor, puanımız nereyi tutarsa. Bu anlayışla tabii ki bu işlerin planlamasını yapmamız kolay olmayacak. Onun için bu TEOG meselesini bu çerçevede görmek lazım. Bir sınavla öğrencilerin bir sonraki adımını belirlemek öğrencilere de haksızlıktır, okula da haksızlıktır, veliye de haksızlıktır. Bu bir süreç, ta ilkokula başladığı günden başlıyor, ortaöğretim, yani bizim anladığımız şekliyle lise yıllarına gelinceye kadar öğrenci şekillenmesi lazım. Kabiliyeti ne, nereye gidecek; bunu da aile-okul-öğrenci birlikte inşa edecek; işte yapmak istediğimiz bu. Bir sınav yaparak kaderini bir sınavın stresine öğrencilerin bağlamak istemiyoruz. Biz okuduk bu yılları, ne sınava gittik, ne bir şeye gittik. Ortaokulu bitirdik, dedik liseye gideceğiz. Nereye gideceksin? Senin oturduğun yer işte Aynalıçeşme, ancak Kasımpaşa Lisesine gidersin, başka yere gidemezsin dediler, gittik tıpış tıpış Kasımpaşa Lisesine. Girdik, oradan da ne dershaneye gittik, ne bilmem kurs aldık, bitirdik Teknik Üniversiteye gittik, yolumuza devam ettik.

Arkadaşlar, sağlıkta da önemli adımlar attık. Ben sağlıkta nereden nereye geldiğimizi anlatacak değilim. Sağlıkta değişim-dönüşüm, bütün sağlık sigorta sistemleri birleştirildi, sağlık kuruluşları tek çatı altına alındı, muayenede yaşanan o çilelere son verildi. İlaçtı, görüntülemeydi, tıbbi tetkiklerdi, bunlar artık Avrupa ülkelerinin bile gıptayla bakacağı bir konuma geldi.

2002’de bebek ölümü, hani sağlıkta nereden nereye geldiğimizi nasıl ölçeceğiz? Bebek ölümü binde 31,5 iken, 2016’nın sonunda binde 7’ye düşmüşüz. Anne ölümü doğumda binde 64’ten binde 14’e gerilemiş. Bunlar önemli şeyler.

Yoksulluk, sosyal yardımlar. Sosyal yardımlarda Türkiye müthiş bir mesafe aldı arkadaşlar. Ne kadar sosyal yardımlardaki mesafemiz? 2002 yılında 2 milyar civarında sosyal yardım var, belediyelerle 5-6 milyar. Bugün ne kadar 33 milyar lira devlet sosyal destek veriyor vatandaşlarına; engellilere veriyor, yaşlılara veriyor, gelir düzeyi yeterli olmayanlara 33 milyar destek veriyor. Bizim kamu yatırımları ne kadar Lütfi Bey geçen sene, sadece kamu yatırımları? 127 milyar kamu yatırımı var, 33 milyar sosyal destekler var. Yani belediyeler melediyeler hepsi dahil 127 milyar devlet yatırım yapıyor, ama insanına da 33 milyar bütçesinden kaynak aktarıyor. Tabii ki aktaracak, sosyal devlet lafla olmaz, vatandaşına sahip çıkmakla olur. Daha fazlasını yapacağız, nasıl yapacağız? Daha fazla büyüyeceğiz, ekonomimizi daha fazla büyüteceğiz, milli gelirimizi daha çok artıracağız, oluşturduğumuz katma değeri de vatandaşımıza vereceğiz; hedefimiz bu.

Yine dış yardımlarda Türkiye en gelişmiş ülkelerle yarışa girdi. Amerika’dan sonra dış yardımlarda en fazla yardım yapan ülke Türkiye. Milli gelire kıyasla sıraladığımız zaman 1 numarayız.  Cömert bir ülkeyiz, geleneğimiz, inancımız gereği bunu yapıyoruz. Ha veriyoruz, misli misli de geliyor. Veren el alan elden daima üstündür, biz buna inanıyoruz.

Bunları da söyledikten sonra biraz Orta Vadeli Programa değinelim. Garipler dünya kadar hazırlık yaptılar, o gün MTV konuşuldu, bizim OVP güme gitti. Böylesine seçkin bir topluluğu bulmuşken OVP’den, Orta Vadeli Plandan da birkaç cümle söylememizde fayda var.

Biliyorsunuz açıklanan Orta Vadeli Plan 2018-2020 arasını kapsıyor, yani üç yıl; 18, 19, 20. Bu programda ne var? Bu programda büyüme var, istihdam var, ana başlıkları bu. Büyümeye ve istihdama katkı sağlayacak 5 tane öncelik belirledik.

Birincisi; ekonomideki istikrarın sürmesi.

İkincisi, nitelikli insan kaynağının geliştirilmesi.

Üç; yüksek katma değerli üretime yönelme, tam da sizin dediğiniz şey.

Dört; iş ve yatırım ortamının kolaylaştırılması, daha da kolaylaştırılması.

Beş; kamu hizmetlerinde kalite. Ne demek? Kamu peynir üretmiyor. Kamu hizmetlerinde kalite demek, vatandaşın işi görülüyor mu-görülmüyor mu, vatandaş yoruluyor mu-yorulmuyor mu hizmet alırken? Devlet dairesine giderken ayakları geri mi gidiyor, yoksa bir an önce gideyim şurada memurlarla görüşeyim mi diyor? Onun için e-devlet uygulamaları yaygınlaştırılacak. Bürokrasideki o hantallık azaltılacak ve vatandaşla kamu görevlisi arasındaki resmiyet kalkacak. İki arkadaş gibi oturacaksınız, meselenizi ortaya koyacaksınız, çözümü beraber üreteceksiniz. Devlet daireleriyle vatandaş arasında bir mesafe vardır. Bu mesafenin azalması lazım, hatta tamamen ortadan kalkması lazım. Bu da bürokrasiyi basitleştirmek ve kamu hizmetlerinin kalitesinin artırılması, hizmetin elektronik ortama taşınması.

8200 tane kamu hizmeti var yaklaşık olarak, vatandaşın devletle münasebeti olan. Az değil, dünya kadar iş. Sadece 2600’ünü şu anda biz elektronik ortamdan verebiliyoruz, demek ki yapacağımız daha çok iş var. İnşallah bunları da yapacağız. Bu elektronik ortamdan hizmet vermeye başladığımız ilk zamanlarda bir hatıramı sizinle paylaşayım. Neler yaşadık, bu e-devlet hizmetlerini kabullenmesi kamudaki çalışanların kolay olmadı. Çünkü bir anlamda kamusal güç elden gidiyor. Pasaport alınacak, koymuşuz ekrana, efendim işte internet üzerinden pasaportunuzu alabilirsiniz. İyi, ne kadar güzel yazıyor, işte şuraya bas, bunu işaretle bilmem ne falan, topluyorsun hop gönder, gönderiyorsun pasaport işte filanca gün gel al. Gayet mutlu, herkes koşa koşa pasaport almaya gidiyor. Bankodaki memur kâğıdı uzatıyor, şunu doldur, adın-soyadın, baba adın, anne adın. Ya ben doldurmuştum diyor. Sen bir daha doldur kardeşim. Nüfus kâğıdı getir, ikamet getir, fotoğraf. Ben göndermiştim. Olmaz, 4x6 ebadında, arkası beyaz zemin olacak, fotoğraf çektir getir. Şuraya git parayı yatır. Yani yaptığı bütün işleri yok farz edip tekrar hepsini aynen yeniden yaptırtıyor. Bunlar şimdi büyük oranda gitti. Sorgulama yapıyorsunuz, hizmet alabiliyorsunuz, birçok işinizi, hatta vergi falan da yatırıyorsunuz değil mi, bir problem var mı? Yatıramıyor musunuz vergiyi?

BİR KATILIMCI- Yatırmakta hiçbir problem yok.

BAŞBAKAN BİNALİ YILDIRIM- Alırken problem… (Gülüşmeler)

Biz şimdi e-devlet altyapısından para yatıramıyor muyuz devlete?

BİR KATILIMCI- Yatırıyoruz.

BAŞBAKAN BİNALİ YILDIRIM- Niye öyle çekinerek söylüyorsunuz?

BİR KATILIMCI- Yatırıyoruz yatırıyoruz da iade alamıyoruz.

BAŞBAKAN BİNALİ YILDIRIM- Devlette alacağınız kalmaz, merak etmeyin ya. (Alkışlar) Bugün almazsanız yarın alırsınız, yarın olmazsa 1 sene sonra. Biraz KDV alacağınız var biliyoruz, niye başımıza kakıyorsunuz? (Gülüşmeler) İşleri düzeltince ödeyeceğiz. (Alkışlar)

Daha birçok hedefimiz var. Bak ne güzel gidiyorduk.

BİR KATILIMCI- Sayın Başbakan, ne zaman alabiliriz?

BAŞBAKAN BİNALİ YILDIRIM- Çıkışta konuşalım, böyle ulu orta sorulur mu? (Gülüşmeler)

Ekonomide yaşanan ivmeyle birlikte ertelenmiş yeni yatırım kararlarının hayata geçirilmesi. Cazibe merkezleri bu programın başında. İnşallah bunu da önümüzdeki günlerde -tamamladık bütün çalışmaları- başlatmış olacağız.

Büyüme; büyüme yıllık oranda önümüzdeki 3 yıl minimum yüzde 5,5 olacak. Ayrıca, işsizliği de 2019’dan itibaren, çok iddialı bir hedef, tek haneye düşürüyoruz, yani yüzde 10’un altına düşürmeyi hedefliyoruz, 2020’de tabii biraz daha düşecek.

Buradaki problemimiz şu: Biz istihdam oluşturuyoruz, sağ olun, yatırım yapıyorsunuz, yeni istihdam alanları açıyorsunuz, ama istihdama katılım genç nüfusumuz olduğu için oluşturduğumuz istihdamdan daha fazla; bu bir.

Bir de, tabii üretime katılan oranı yüzde 43’lerdeydi, yüzde 53’lere geldi, hanımlar daha fazla hayatın içinde olmaya başladı, güzel bir şey, güzel bir şey, tebrik ediyoruz, daha da artmasını bekliyoruz. Tabii bunları bir şikâyet olarak söylemiyorum, niçin? Daha fazla iş yeri açmamız lazım, daha fazla üretim yapmamız lazım, daha fazla ticaret yapmamız lazım. Ama önemli bir konu, ihracat yapıyoruz, ama ihraç ettiğimiz ürünlerin içinde yüzde 70’den fazlası ithalat. Bu bizim büyük bir açmazımız. Buradaki yerlileştirme ve millileştirme çalışmamıza da hız vereceğiz. Bu niye olmuyor, bizde yok mu? Her şey var, rekabet edecek düzeyde değil. Rekabet edecek düzeye iç üretimimizi getirmemiz lazım. Buna önümüzdeki üç yıl içerisinde yoğunlaşmış olacağız. Yine üç yıllık programda 2020’nin sonunda 195 milyar dolar ihracatı hedefliyoruz.

Nanoteknoloji, biyoteknoloji, bilgi iletişim teknolojileriyle ileri malzeme teknolojisi alanında araştırmacı yetiştirilmesi, araştırma altyapılarının oluşturulması, ar-ge destek ve ticarileştirme programlarının uygulanması için daha cömert destek vereceğiz. Bunlar bize fark oluşturacak, bunlar bizim katma değer sağlayacağımız alanlar olarak önümüzde duruyor.

Petrokimya, ilaç ve savunma ile ilgili yatırımlara daha fazla önem vereceğiz. Robotik, nesnelerin interneti, büyük veri, yapay zekâ teknolojileri ve bunların yerli üretimini içeren sanayinin dijital dönüşümü yol haritasını üç yıl içerisinde tamamlamayı hedefliyoruz. Program döneminde yazılım başta olmak üzere yüksek katma değerli teknolojik dönüşüme müsait hizmetlerin ihracının artmasına ayrı bir önem vereceğiz. Turizm gelirlerimizi artırmaya yönelik destekleri sürdüreceğiz.

Evet, bunlar özetle üç yıllık Orta Vadeli Programın ana hatlarını oluşturuyor.

Şimdi sözlerimizin sonuna geliyoruz, ne diyeceğiz? Bugüne kadar başardıklarımız-başaramadıklarımız ortada. 15 yıldır iktidardayız. Şimdi kendimizi bir önceki 15 yılla kıyaslamak da çok fazla milletin ilgisini çekmiyor, biz kendimizi kendimizle kıyaslar hale geldik. Onun için işimiz biraz zorlaştı. Ben bunları 2005’te size anlatsaydım, hiç zorlanmazdım. Şimdi 2002’den beri olanların hepsini anlatmam lazım. Siz diyorsunuz, ne anlatıyorsun kardeşim, bu dönemlerde siz hep iktidardasınız, ne varsa vebali boynunuza.

Bakın, 15 yılda ülkede başımıza gelmeyen kalmadı. Hatırlayın, iktidara gelmişiz kardeşim, 19 Kasım 2002, Hükümet kurulmuş, 58. Hükümet. 8 Ocak 2003, zehir zemberek Silahlı Kuvvetlerinden açıklama; irticaya geçit yok, şöyle yaparız böyle yaparız, keskin bir bildiri. 19 Kasım,  19 Aralık, 8 Ocak, ne kadar ediyor? 1,5 ay. 1,5 ayda nereden geldi bu. Açın bakın o tarihlere. Ama o gün ne oldu biliyor musunuz? O gün maalesef Diyarbakır’da bir uçak kazası oldu, 57 vatandaşımız hayatını kaybetti kötü hava şartlarından, dolayısıyla bu bildiri güme gitti, hiç kimsenin ilgisini çekmedi, ta ki 2007’ye kadar. 27 Nisan’da tekrar bildiri e-muhtıra olarak karşımıza geldi. Ama o arada sizin bilmediğiniz, bizim çok iyi bildiğimiz bir sürü işler oldu. Yani tabir caizse, kan kustuk kızılcık şerbeti içtik demek durumunda kaldık. Devlette insicam bozulmasın, istikrar bozulmasın diye her türlü dirence karşı vatandaşa verdiğimiz sözün arkasında durduk. Sonra cumhurbaşkanı seçilemez, 367 icadı; onu da aştık. Bu sefer malum 17-25 Aralık FETÖ’cülerin yargı darbesi. Ondan önce MİT meselesi vesaire, yargıyla ilgili başka karşılaştığımız sorunlar ve nihayet Gezi olayları. Gezi olayları durup dururken mi oldu? Faizler 100 yıllık seviyenin altına düşmüş, yüzde 4.6’ya gerilemiş, enflasyon yüzde 6’lara inmiş. Türkiye o ay IMF’e borcunu sıfırlamış. En büyük projeleri, üçüncü havalimanı, 11 milyar avroluk yap-işlet-devret projesini gerçekleştirmiş, Yavuz Sultan Selim Köprüsünün ihalesini yapmış, her bakımdan iyiye giden bir ülke ve hemen Gezi olayları. 17-25 Aralık, nihayet 15 Temmuz. 15 Temmuz, yaptığı tahribat bakımından 1960 ve 1980 darbelerinden daha yıkıcı bir olaydır, sonuçları itibariyle söylüyorum. Ve bugün 1 yıldan, 15 aydan beri biz bunun doğurduğu hasarları ortadan kaldırmak için çalışıyoruz. Yeni yeni hasarın büyüklüğü ortaya çıkıyor. Bakın, müebbet hapisler ardı ardına geliyor. İstediğin kadar sen rüya tabirleri gönder, umut pompala. Herkes yaptığının hesabını verecek. Türkiye hukuk devleti, hukuk devletinde olması gereken neyse o olacak. 250 vatan evladının kanına giren bu alçaklar hesabı verecek ve nitekim veriyorlar.

Değerli arkadaşlar, bugüne kadar başardıklarımız var, başaramadıklarımız var. Ben hep şöyle diyorum: 15 yıldır şeytan taşlamadan arda kalan zamanlarda iş yaptık. Şeytanları azalttıkça daha fazla zamanımız olacak, bundan sonra daha çok işe yoğunlaşacağız, daha çok iş yapacağız, daha çok üreteceğiz, daha çok insanımızın yüzünü güldüreceğiz. Bu başarıları bugüne kadar nasıl birlikte elde ettiysek, bundan sonra da omuz-omuza, el-ele birlikte daha fazlasını inşallah yapacağız. Reel sektörümüzle, sanayicimizle, işçimizle, memurumuzla, çiftçimizle çok daha iyi seviyeleri, çok daha yüksek standartları elbette yakalama fırsatı bulacağız.

Bu girişimleri, bu çalışmaları yine engellemek isteyenler mutlaka olacak, ondan kaçış yok. Kıskananlar, önümüzü kesmeye çalışanlar çıkacak. Bölgeye bakın, bölgede yeni planların gözümüzün önünde nasıl hayata geçirilmeye çalışıldığını görüyorsunuz. Güney sınırlarımızda yeni bir kuşak oluşturulmaya çalışılıyor. Yeni bir baş ağrısı oluşturulmaya çalışılıyor hem Irak’ta, hem Suriye’de. Ama biz buna izin vermeyeceğiz, bu bizim milli güvenlik meselemiz, ülkemizin, milletimizin geleceğidir. Onun için bir olacağız, beraber olacağız, iri olacağız, diri olacağız, birlikte Türkiye olacağız.

Türkiye mutlaka hak ettiği yere gelecektir, bundan dost-düşman herkes emin olsun. Ülkemiz Cumhurbaşkanımızın riyasetinde, liderliğinde 2023 hedeflerini gerçekleştirmek için canla başla Hükümetimiz çalışıyor. Özel sektörümüzle, sizlerle beraber el-ele vererek bunu başaracağız. İnşallah gelecek 10 yılda da yeni bir tarih yazacağız, yeni bir destan yazacağız.

Bu duygu ve düşüncelerle sözlerimi tamamlarken MÜSİAD Vizyoner 2017 Programının hayırlara vesile olmasını diliyor, beni sabırla dinlediğiniz için hepinize teşekkür ediyorum.

Ali Bayramoğlu saatine baktı, ne kadar oldu? 1 saat mi? 1 saat çok uzun olmuş, kusura bakmayın.

join us icon
SEN DE ARAMIZA KATIL Gücümüze Güç Katalım.