Cumhurbaskani Erdogan’in Büyükelçiler Iftarinda yaptigi konusmanin tam metni
Değerli büyükelçiler, değerli diplomatik misyon temsilcileri, kıymetli misafirler, hanımefendiler, beyefendiler; sizleri böyle anlamlı bir iftar sofrasında en kalbi duygularla selamlıyorum.
İftar buluşmamızı teşrifleriniz için her birinize şahsım, partim adına, milletim adına ayrı ayrı teşekkür ediyorum.
Bu güzel iftar akşamında siz kıymetli dostlarımla birlikte olmaktan duyduğum memnuniyeti özellikle belirtmek istiyorum.
Mübarek Ramazan ayının ülkemiz ve milletimizle beraber tüm insanlık için barışa, huzura ve esenliğe vesile olmasını diliyorum.
Müslümanlar için Ramazan, yardımlaşma, dayanışma, yoksulların, gariplerin, mazlum ve mağdurların sevindiği bir rahmet ve bereket ayıdır. Bugün etrafında bir araya geldiğimiz şu iftar sofrası, Müslüman olsun ya da olmasın, oruç tutsun ya da tutmasın herkesin safrasıdır. Bu sofra zengin-fakir, yönetici-memur, bütün farklılıkların anlamını yitirdiği, herkesin Hakk katında eşitlendiği bir gönül sofrasıdır.
Onun için şair çok güzel söylemiş: “Muhammed’den muhabbet oldu hasıl, Muhammed’siz muhabbetten ne hasıl”; orada bir yanlışlık yaptım.
Oruç ibadeti, günün belli saatlerinde aç ve susuz kalmanın ötesinde, insanın kendi iç muhasebesini yapması, hayatını sorgulaması, bu fani dünyada niçin var olduğunu etraflıca tefekkür edebilmesi ve hepsinden önemlisi başkalarını anlamasıdır. Bu mübarek ayın manasına, ihtiva ettiği değerlere her zamankinden daha fazla muhtaç olduğumuz bir dönemde bu buluşmamızı gerçekleştiriyoruz. Rabbim hepimize Ramazan’ın ruhuna uygun bir şekilde bu ayı idrak etmeyi, bu mukaddes günlerden istifade etmeyi nasip eylesin.
Kıymetli misafirler; küresel anlamda oldukça zorlu ve sancılı bir süreçten geçiyoruz. Sadece ülkemizin içinde yer aldığı coğrafya değil, dünyanın birçok bölgesinde terörden açlığa, iklim felaketlerinden düzensiz göçe, İslam düşmanlığından kültürel ırkçılığa kadar farklı meydan okumalarla yüzleşiyoruz. Son bir haftada yaşadığımız acı hadiseler, karşı karşıya bulunduğumuz bu çetin sınamaların en bariz yansımalarıdır.
Bu vesileyle, Afganistan ve İngiltere başta olmak üzere, dünyanın neresinde olursa olsun kalleş terör saldırılarında hayatlarını kaybedenler için ülkem ve milletim adına taziyelerimi sunuyorum.
Ayrıca, geçtiğimiz yıl FETÖ mensubu bir terörist tarafından suikasta uğrayan Rusya Federasyonu’nun Ankara Büyükelçisi Sayın Karlov’u da tazimle yad ediyorum, çünkü o da bizim bu sofralarımızın müdavimlerindendi. Büyükelçi Karlov’u görevini en iyi şekilde icra eden tecrübeli bir diplomat, iyi bir insan ve ülkemizin gerçek bir dostu olarak daima hatırlayacağız.
30 yılı aşkın bir süredir bölücü terörle mücadele eden, bu süreçte 50 binin üzerinde vatandaşını terör eylemlerinde kurban vermiş bir ülke olarak, dostlarımızın yürek sızısını biz çok iyi anlarız. Teröristin kimliğine, söylemine, mağdurların milliyetine bakmadan tüm terör eylemlerini lanetliyoruz.
Her zaman ifade ettiğim gibi, bizim nazarımızda Londra’da katledilen masumla Suriye’dekiler, Pakistan’dakiler arasında bir fark yoktur. Ankara’da Kızılay Meydanında iş çıkışı evlerine dönmek için umutla otobüs bekleyen sivilleri öldüren PKK’lılar neyse, altındaki aracı yayaların üzerine süren DEAŞ’lılar da aynıdır. Masumların canları ve kanları üzerinden ikbal devşirmeye çalışan bu cinayet şebekeleri hepimizin ortak düşmanıdır. Elbette terörizmle mücadeleyi sadece teröristle mücadeleye indirgeyen bir anlayışa sahip değiliz, asla da olmadık.
Hepimiz çok iyi biliyoruz ki, salt güvenlik tedbirleriyle terörün kökünü kurutmak mümkün değildir. Terörü ortaya çıkaran, besleyen, belli toplumsal gruplar arasında makes bulmasını sağlayan sebepleri tespit edip gereken tedbirleri almadan asıl sorunu çözemeyiz. Yani bizde bir söz var, bataklığı kurutmak meselesi, sineklerle uğraşmak işi bitirmiyor, bataklığı kurutmamız lazım. Sınır ve mesafe tanımayan küresel terör tehdidini bertaraf etmenin yolu, işbirliğimizi, dayanışmamızı, güvenlik ve istihbarat birimlerimiz arasındaki bilgi paylaşımını daha da artırmaktır. Bugün için Türkiye olarak, dost acı söyler ilkesiyle her fırsatta tutarlılığa, kararlılığa ve küresel ölçekte işbirliğine vurgu yapıyoruz.
Bugün burada siz dostlarımın arasında samimiyetle konuşmak istiyorum. Maalesef onca çabamıza rağmen terörizmle mücadele konusunda halen beklentilerimizin çok uzağındayız. Kendi vatandaşlarımızın can güvenliğini ve tüm insanlığın geleceğini tehdit eden böylesine önemli bir mesele karşısında şahit olduğumuz ikircikli tavırlar bizi gerçekten üzüyor. Yüzlerce insanını terör saldırılarında kaybetmiş dost ve müttefik ülkeler bile, iyi terörist, kötü terörist ayrımına gidebiliyor, bugün bunu hala yapanlar var. Sivilleri katleden, etnik temizlik yapan, farklı görüşe ve kimliğe sahip kim varsa onu baskı altına alan terör örgütlerine sahip çıkılması, hepimizi adeta pimi çekilmiş bir bombanın üzerinde yaşamaya zorluyor. Sırf bölgedeki politikalarına hizmet ettikleri için terör örgütlerine karşı karlı bir duruş sergilemek yerine, onları -burası çok önemli- milis güç gibi tanımlamalarla aklayanlar hayati bir hata yaptıklarını çok yakında anlayacaklardır. Tarih bize bu tür yanlışların daha sonra ölümcül tehditler olarak muhataplarına geri döndüğünü göstermiştir.
1980’lerde güney Asya’da taktik veya stratejik sebeplerle girişilen maceraların ağır faturaların bugün hep birlikte ödüyoruz. Aynı şekilde komşumuz Irak’ta sonuçları iyi hesaplanmadan atılan bazı adımların etnik ve mezhebi fay hatlarını nasıl harekete geçirdiğini, toplumsal barış ve istikrarı nasıl tahrip ettiğini hep birlikte görüyoruz. Yıllara sari acı tecrübeler neticesinde tesis edilen düzeni tekrar rayına oturmanın çok daha meşakkatli, çok daha maliyetli olduğunu unutmamalıyız.
Kıymetli dostlar, böyle bir stratejik körlük bugün maalesef komşumuz Suriye’de yaşanıyor. DEAŞ terörünü bertaraf etmek için bir başka eli kanlı örgüt devreye alınıyor. Bakın demin ne söyledim? Dost acı söyler, ama gerçeği söyler, şimdi ben onu söylüyorum. Bunun adı, kanı kanla temizlemeye çalışmaktır. Taktik sebeplerle bile olsa işgal ettiği bölgelerde etnik temizlik faaliyeti yürüten, kimi zaman rejimle, kimi zaman DEAŞ’la işbirliği yapan bir terör örgütüne arka çıkmak asla doğru değildir. Siyasi çözüm vizyonu ortaya koymayan, bölgenin tarihi, sosyal ve kültürel dinamiklerini yok sayan bir inisiyatifin başarı şansı yoktur. Kendisinden başka hiç kimseye hayat hakkı tanımayan bir terör örgütü, kesinlikle demokratik güç olamaz. Böylesi bir yapıyı tarif edecek tek ifade terör örgütü kavramıdır.
Suriye’de bu terör örgütüne verilen silahların çok yakında ülkemize, bölgemize ve tüm dünyaya dönmesi kuvvetle muhtemeldir. Son dönemde PKK terör örgütüne ait sığınaklarda ele geçirdiğimiz silahların menşei ülkemizin bu konudaki endişelerinin haklılığını ispat ediyor. Bu bölgeyi biz tanırız. Eğer biz 40 yıldır bu bölgede PKK denilen terör örgütüyle bir mücadele veriyorsak ve bu mücadelede 40 bini aşkın insanımızı kaybettiysek, bunun dertlisi biziz, birileri bunu anlamayabilir. Ben senin dostunum demek, işi çözmüyor. Bizde güzel bir söz var, bal bal demekle ağız tatlanmaz, balı yersen ağız tatlanır. Onun için, biz öyle lafla peynir gemisini yürütmüyoruz, bize icraat lazım.
Suriye ve Irak’ta yaşanan krizlerin yansımalarını çok yakından hisseden bir ülke olarak bu konudaki hassasiyetimizin gözetilmesini beklemek en tabii hakkımızdır. Yüzlerce vatandaşın DEAŞ teröründe kaybetmiş olan ülkemiz, elbette herkesten fazla bu bataklığın kurutulmasını arzu etmektedir. Biz, 3 bine yakın şu ana kadar DEAŞ’lıyı etkisiz hale getirdik. Peki, DEAŞ’a karşı savaştığını söyleyenler acaba kaç tane DEAŞ’lıyı şu ana kadar etkisiz hale getirdiler? Bunu bize açıklayabilirler mi? Cerablus’tan DEAŞ’ı çıkarttık, Rai’den çıkarttık, Dabık’tan çıkarttık, El-Bab’dan çıkarttık, eğer onlara kalsaydı hala bunlar orada kalacaklardı. Gelin bu işi beraber yürütelim dememize rağmen, biz bu işi bizim terör örgütü olarak ilan ettiğimiz PYD ve onun silahlı kanadı YPG’yle yürüteceklerini söylediler. Bize düşen de nedir? Hayırlı olsun. Ama bizim topraklarımıza yönelik en ufak bir taciz olacak olursa biz de gereğini yaparız, çünkü bu artık bizim gerek NATO ülkesi olarak, gerekse savunma haklarımızı kullanma olarak bunu yapmamızı gerekli kılar, çünkü milletimizin daha fazla bedel ödemeye tahammülü kalmamıştır.
Kimse bizden terör örgütlerine müsamahakar davranmamızı bekleyemez. Kato Dağı’nın tepesinden bin metre dikey aşağı kuyu, onun altında şehir, bakıyorsunuz 100 metre, 200 metre dağın altında şehirler, mağaralar, inler ve oralarda bütün lojistik malzemeler, silahla, her şey oralarda ve maalesef dost bildiklerimizin silahları oralarda stoklanmış, el yapımı patlayıcılar, bombalar oralarda stoklanmış.
İşte o Tümgeneralimiz Aydoğan Paşamız oradayken telefonla bir görüşmemiz oldu, işte ondan bir hafta sonra da o kardeşimiz helikopterle yanında 12 subayımızla beraber şehit oldular.
Türkiye olarak sınırlarımızın ötesinden bize yönelen tehditleri önleyici ve proaktif bir güvenlik paradigmasıyla kaynağında çözmekte kararlıyız. Fırat Kalkanı Harekatı DEAŞ’ın saldırılarına verdiğimiz bir cevaptır. Bu harekatla Dabık ve El-Bab gibi terör örgütü açısından mistik anlamları olan yerlerin de içinde olduğu 2200 kilometrelik alanı DEAŞ’tan temizledik, operasyon sırasında da az önce ifade ettiğim gibi 3 bin civarında DEAŞ’lı teröristi de etkisiz hale getirdik. Aynı şekilde 25 Nisan’da Sincar ve kuzey Suriye’deki terör kamplarına düzenlediğimiz hava harekatları da bu konudaki kararlılığımızın bir göstergesidir.
Açık konuşuyorum, ne güney sınırımız boyunca bir terör koridorunun, ne de Irak’ın kuzeyinde yeni terör yuvalarının oluşmasına izin vermeyeceğiz. Bu çerçevede tarafımıza verilen taahhüt ve garantilerin takipçisi olmayı elbette sürdüreceğiz. Ama bu demek değildir ki, terör örgütlerinin saldırılarına karşı elimiz, kolumuz bağlı oturacağız, yok böyle bir şey. Sınırlarımıza ve ülke güvenliğimize yönelik herhangi bir hareketlenme tespit ettiğimiz anda gerekeni yapmakta asla tereddüt göstermeyeceğiz. Bizim ne Irak topraklarında, ne Suriye topraklarında birilerinin olduğu gibi gözümüz yok, bize bizim topraklarımız yeter. Bütün mesele, oralarda gözü olanlara sesleniyoruz, diyoruz ki, gelin Suriye Suriyelilerindir, Irak Iraklılarındır, ama bu konuda biz Iraklılara da sahip çıkalım, Suriyelilere de sahip çıkalım ve oraların bölünmesine fırsat vermeyelim.
Değerli büyükelçiler; hepimiz dünyaya gözlerimizi iki kutuplu bir sistemde açtık, öğrencilik yıllarımız, gençlik dönemlerimiz boyunca bu iki kutbun farklı kıtalarda, ülkelerde ve alanlarda yürüttüğü mücadeleyi izledik. Dünyamızı büyük bir felaketin eşiğine sürükleyecek nükleer bir savaşın eşiğinden döndüğümüz son derece kritik günler yaşadık. Dünya siyasetinin adeta sıfır toplamlı bir oyun olarak görüldüğü nüfuz alanlarını genişletmek için acımasız vekalet savaşlarının verildiği yıkıcı, yorucu ve gereksiz güç mücadelelerine şahitlik ettik. Bize öyle diyorlar, diyor ki, sizi rejim çağırdı mı? Yok, illa çağırması mı gerekiyor? Ama bizi çağırdı diyorlar, rejim bizi çağırdığı için biz Suriye’deyiz diyorlar, aynen öbür tarafta da rejim bizi çağırdığı için biz Irak’tayız diyorlar. Sizi rejim çağırabilir ama, rejimin kendisi zaten zalim, bizi de halk çağırıyor, halk çağırdığı biz oradayız. Mazlum, mağdur olan halk bizi çağırıyor, onun için insani yardımlarımızı, her şeyimizi biz de oralara ulaştırıyoruz.
Soğuk savaşın bitimiyle birçok ülkenin bağımsızlıklarına yeniden kavuşmasını da hepimiz sevinçle karşıladık. Bugün ise 50 yıl öncesinden, 25 yıl öncesinden, hatta 10 yıl öncesinden çok farklı bir manzarayla karşı karşıyayız. Her şeyin kökten değişime uğradığı bu süreçte mevcut o güvenlik mimarisinin ve dış politika paradigmasının değişmesi de kaçınılmazdır. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde varlığını halen çok güçlü bir şekilde sürdüren ve iki kutuplu dünyanın kalıntısı olan statüko günümüzün ihtiyaçlarına cevap veremiyor. İnsani müdahalelerden terör gibi asimetrik tehditlerle mücadeleye kadar birçok alanda bu yapının sebep olduğu sıkışmışlığı yaşıyoruz. Başta Güvenlik Konseyi olmak üzere, küresel güvenlik sisteminin zamanın ruhuna uygun bir şekilde güncellenmesi şarttır. Onun için, dünya 5’ten büyüktür diye özetlediğimiz bu değişim, Türkiye’yle birlikte dünyadaki ülkelerin büyük çoğunun da temel beklentisidir. Yani şu anda bu salonda bulunan büyükelçilerimizin inşallah birçoğu dünya 5’ten büyüktür gerçeği devreye girdiği zaman, bu salonda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 20 daimi üyesinden birinin temsilcisi olarak bulunacaklar. Artık dünyada biz İkinci Dünya Savaşı’nın şartlarını yaşamıyoruz, o geçti, o orada kaldı. Ama şimdi 5 tane ülke daimi üye, 15 tane geçici üye, geçici üyelerin orada kıymeti harbiyesi var mı? Yok. Her şey o 5 tane üyenin bir tanesinin iki dudağının arasında, ne derse o oluyor, hayır-hayır. İşte Suriye’yi çözebildiler mi, Irak’ı çözebildiler mi? Azerbaycan-Ermenistan arasındaki sorunu çözebildiler mi? 22 yıl oldu, ne yapıyor bu Minsk 3’lüsü? Bunların 3’ü de Birleşmiş Milletler Güvenlik Kurulu’nun üyesi değil mi? Olmaları halinde niye bunu hala çözemiyorlar? Çözemezler, çünkü içlerinden bir tanesi hayır diyorsa orada çözüm yok. Ama bakıyorsunuz Birleşmiş Milletler de ne diyor? Azerbaycan haklı. Aynı şeyi şu anda bakıyorsunuz Ortadoğu’da da bu şekilde Filistin’le ilgili çok karar çıkıyor, ama uygulama imkanı var mı? Yok. Niye yok? Güvenlik Konseyi’nde tıkanıyor.
Bütün bunları çözmek için, dünyada şu anda 196 ülke mi var, 196, 196 ülkenin de dönerli olarak içinde yer aldığı bize Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi lazım, hepsi de orada yer alması lazım. Bunlar aynı anda yer almayacak ya, diyelim 20’şerli 20’şerli, 25’se 25, ama 2 yılda bir hepsine orada bir şans gelecek. Şimdi bırakın daimi üye olmayı, geçici üye olmak için bile ülkeler ne kulisler atıyor, geçici üye. Halbuki yapabileceği de bir şey yok, sadece işte Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin geçici üyesi. Bu gerçekleri görelim artık.
Yani Birleşmiş Milletler’in asli görevi nedir? Adalettir. Bu adaletin tesisi için de önce Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin adaleti dağıtması gerekir, ama bu yok. Bakın hala bir Libya sorunu çözülemiyor. Libya bir zamanların işte petrol deryası ve korkunç mali imkanlarla Libya büyük bir darbe yedi. Çok iyi hatırlıyorum, o gün Libya’nın mevcut parası şu anda yok denecek noktaya geldi. Büyükelçisi burada, bilir, ben de iyi takip ettim o süreci, iyi bilirim, erittiler, fatura kesmek kolay. Şimdi bu gerçekleri de göreceğiz ya. Bize düşen adalettir.
Hep şuna inanmışımdır: Bir adalet. İki, istişare. Üç, liyakat. Kadronuzu liyakat ehli elemanlarla kuracaksınız, istişare etmeden adım atmayacaksınız ve kararlarınızı da adaletle vereceksiniz. Bütün bu konularda hep birlikte çabalamamız, gayret göstermemiz gerekiyor. Kendimizi, kurumlarımızı, siyasetimizi, dış politika alışkanlıklarımızı yeni duruma adapte etmek mecburiyetindeyiz. Biz AK Parti olarak 2002 yılından beri ülkemizde işte bunun mücadelesini veriyoruz.
Ülkemizin Avrupa Birliği’yle ilişkileri AK Parti döneminde en üst seviyeye çıkmıştır. Bugün de tercihimiz, yaşanan tüm sıkıntılara rağmen ülkemize verilen sözlerin yerine getirilmesi halinde Avrupa Birliği perspektifimizi korumaktan yanadır. İşte mülteci meselesi, 3 milyon mülteci var, verilen sözler var Avrupa Birliği’nden. Biz şu ana kadar 25 milyar doları aşkın para harcadık, verilen sözler yerine gelmedi, bize Avrupa Birliği’nden gelen para 725 milyon avro. Hani sözler? Verdikleri söz, 3+3 6 milyar avro vereceklerdi ve 2016 geride kaldı. Fakat gelse de, gelmese de, işte daha geçenlerde 15 Mayıs’ta kendileriyle görüşmelerim oldu Brüksel’de, ya verseniz de, vermeseniz de biz bu mazlumları, mağdurları sokakta bırakmayacağız, elimizden geleni yapacağız dedim.
Türkiye’de yeniden veya yeninin, yeniliğin ve geleceğin partisi olan AK Parti, aradan geçen 14 yıla rağmen reformcu ruhunu kaybetmemiştir. Bizim başarılarımızın sırrını ön yargıların esir olmuş bazı kesimler yanlış yerlerde aradıkları için hep yanılıyorlar. Bu sefer de en son 16 Nisan halkoylamasında olduğu gibi, demokrasimizin olgunluğuna yakışmayacak hezeyanlarla, iftiralarla başarımızı gölgelemeye çalıştılar. Oysa AK Partinin başarısı, kökleriyle bağını koparmadan, milletiyle el ele istikbale yürümesinden kaynaklanmaktadır.
16 Nisan’da tarihi bir rekor olan 25 milyon 200 bine yakın oyla kabul edilen anayasa değişikliği paketi, milletimizle kurduğumuz işte bu müstesna ilişkinin ve güçlü bağın eseridir. Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi bizden önceki birçok devlet adamının hayalini kurduğu, ancak imkanlar el vermediği için gerçekleştiremediği büyük bir reformdur. Altını çizerek ifade etmek isterim ki; bu sistemle Türkiye’de demokrasi eşiği daha da yükselmiştir. Son 14 yılda tesis edilen istikrar ve güven ortamı böylece anayasal güvenceye bağlanmıştır. Bundan sonra demokraside, ekonomide, terörle mücadelede çok daha güçlü, uluslararası ilişkilerde daha aktif, daha girişimci bir Türkiye’yle karşılaşacaksınız. Bölgesinde ve dünyada barışın, istikrarın, adaletin temini için daha fazla çaba harcayan bir Türkiye göreceksiniz. Yeni Türkiye’nin kendi vatandaşlarımız başta olmak üzere, bölgemizin barışı, huzuru ve istikrarı için umut kaynağı olacağına inanıyorum.
15 Temmuz gecesi sizlerin gözü önünde yaşanan kahramanlıklar, bu milletin zorluklar karşısında nasıl kenetlendiğini, bağımsızlığı ve demokrasisi için neleri göze aldığını ortaya koymuştur. Ben bu milletle iftihar ediyorum, bu milletim benim gerçekten çok asil bir millet.
Bizler de bir taraftan milletimize bu acıları yaşatanlardan hukuk içinde hesap sorarken, birileri de dışarıda bize hesap sormaya kalkıyor; ya siz bir defa durun be. Ülkemde bize darbe yapılıyor, şöyle ertesi gün arka arkaya bir telefon açıp da, ya geçmiş olsun, nedir bu sormadınız bile, günler geçti, baktınız ki darbe hedefine ulaşmadı, ondan sonra bize geçmiş olsun demeye başladınız. Dostlar alış verişte görsün, yapılan bu. Ülkemizi güçlendirmeye, büyütmeye, kalkındırmaya devam edeceğiz. Ve ne yaparlarsa yapsınlar, ekonomide de istediklerine ulaşamadılar, Allah’ın izniyle ulaşamayacaklar, çünkü samimiyiz.
Kuşkusuz adaletin tecellisi konusunda sizlere de önemli görevler düşüyor. Sizlerden devletlerinizin Türkiye’deki gözü ve kulağı olarak ülkelerinizdeki karar alıcıları doğru şekilde yönlendirmenizi bekliyoruz.
Değerli dostlar, bölgemizdeki sorunlar henüz çözüme kavuşmamışken, maalesef yeni sıkıntılarla karşı karşıya kalıyoruz; işte bunlardan biri de Katar meselesidir. Katar’a karşı başlatılan yaptırımları doğru bulmadığımızı peşinen ifade etmek istiyorum. Dayanışma ve işbirliğine her zamankinden daha çok ihtiyacımızın bulunduğu bir dönemde yaşanan bu hadise, bölgemizdeki özelikle hiçbir ülkenin faydasına, yararına değildir. Körfez İşbirliği Konseyi üyelerinin kendi aralarındaki meseleleri karşılıklı diyalog yoluyla çözmesi en doğru yoldur. Bu çerçevede Katar’ın ortaya koyduğu soğukkanlı ve yapıcı tutumu takdirle karşılıyoruz.
Terör örgütlerine karşı etkin bir mücadele verdiğini yakinen bildiğimiz Katar’ın bu şekilde izole edilmeye çalışılması hiçbir sorunun çözümüne katkı sağlamayacaktır. Türkiye olarak 15 Temmuz darbe girişimi başta olmak üzere, en zor zamanlarımızda daima güçlü desteklerini hissettiğimiz tüm dostlarımız gibi, Katar’la da ilişkilerimizi geliştirerek sürdüreceğiz. Diğer ülkelerin Katar’la olan sorunlarının çözümü konusunda da üzerimize düşen her görevi yapmaya hazırız.
Bu çerçevede dünden itibaren çeşitli temaslarda bulunmaya başladım. Öncelikle Katar Emiri Şeyh Temim kardeşimle telefonla görüşerek, yaşananlardan dolayı duyduğumuz üzüntüyü kendisine ifade ettim. Aynı şekilde Hadimul Harameyn-i Şerifeyn Selman bin Abdülaziz’le de yine telefonla uzunca bir görüşmem oldu, yine aynı şekilde kendisiyle bu sorunları bir şöyle dertleşerek paylaşma imkanım oldu. Yine dün akşam saatlerinde Rusya lideri Sayın Putin’le bir görüşmem oldu. Ardından Kuveyt Emiri Sayın El Sabah ile bir görüşmem oldu. Bütün bu görüşmelerde konu, Körfez’deki bu sıkıntıların aşılmasıydı. Bugün de şu ana kadar Fransa Cumhurbaşkanı Sayın Macron’la, Lübnan Başbakanı Sayın Hariri’yle, Malezya Başbakanı Sayın Rezak’la, Bahreyn Kralı Sayın Al Halife’yle, Ürdün Kralı Sayın Abdullah’la, Endonezya Cumhurbaşkanı Sayın Widodo’yla telefon görüşmeleri yaptım ve bütün bu görüşmelerimde tabi ki derdim, bu sorunu nasıl aşarız, Körfez’e yeniden bu birliği, beraberliği nasıl getiririz?
Her şeyden önce, bu mübarek ayda Müslümanlar için bu ay eşhuru’l hurumdur, yani haram aydır. Bu ayda Müslüman’ın Müslümana kanı haramdır, canı, malı, ırzı haramdır, burada hassas olmamız gerekiyor. Tabi yarın ve sonraki günlerde de görüşlerimizi, görüşmelerimizi ayrıca devam ettireceğiz. Körfez’de yaşanan bu krizin bir an önce çözüme kavuşturulması için elimizden gelen her türlü çabayı gösteriyoruz, göstereceğiz. Ve bu konuda en kısa sürede Katar’a yönelik tüm yaptırımların kaldırılacağını ümit ediyorum, çünkü Katar’ın bir terör zanlısı olarak tavsif edilmesini hakikaten çok ağır bir itham olarak görüyorum. Çünkü yıllardır, yani 15 yıllık Cumhurbaşkanlığım ve Başbakanlığım dönemimde kendilerini yakından iyi tanıdım, biliyorum. Yoksa böyle bir durum söz konusu olsa karşılarına çıkacak ilk Devlet Başkanı ben olurdum, ilk Başbakan ben olurdum, ama böyle bir şeyi görmedim. Ve burada farklı bir oyun oynanıyor, ama bu oyunun arkasında kimler var, şu anda onu henüz tespit edebilmiş değiliz.
Bölge ülkeleri olarak gücümüzü ve enerjimizi kendi iç mücadelelerimiz yerine, sorunun asıl kaynaklarına yöneltmemiz gerekiyor. Bölgenin daha da karışması, gerilimin yükselmesi, tansiyonun artması için fırsat kollayanların umutlarını hep birlikte boşa çıkarmalıyız, başka türlü terör ateşinin Suriye, Irak, Yemen, Libya gibi ülkelerden diğer yerlere sıçmasının önüne geçemeyiz. Yemen’i çözebildik mi? Libya’yı çözebildik mi? Suriye’yi çözebildik mi? Irak’ı çözebildik mi? Şimdi yeni bir ihtilaf alanı niçin meydan getirmeye gayret ediyoruz?
Değerli büyükelçiler; sözlerime burada son verirken, ülkelerinize, halklarınıza Türkiye’nin ve halkımızın en kalbi selamlarını iletmenizi sizlerden rica ediyorum. Ramazan’ın ülkelerimiz, halklarımız, tüm insanlık için hayırlara vesile olmasını diliyorum. İftar soframızı paylaştığınız için her birinize ayrı ayrı şükranlarımı sunuyorum.
Hepiniz sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.